0

Canon mu, Nikon mu ?

Fujifilm, en azından "rangefinder" tasarımı seçerek, akıllıca bir iş yapmış. Makinalar kompakt olduğu kadar, Olympus OM-D gibi, fonksiyonsuz çıkıntılar içermiyor. Çok kullanılan kontroller de, eski makinalardaki gibi, çevirlebilir düğmelere yerleştirilmiş ki, Fujifilm bu açıdan bakıldığında, hem geçmişin, hem bugünün en iyilerini biraraya getirmiş.

DSLR’lar, eller telefonla, çantalar da laptop ve tabletlerle dolunca, yeni nesil kolyeler olarak, hayatımızda yerlerini aldılar.

Tuhaftır ki, DSLR teknolojileri sürekli ilerliyor ama, ne onları kullananların, ne de tasarımcılarının kafaları daha bir santim kıpırdamış değil: muhtemeldir ki, fotoğraf endüstrisi, dini tarikatlarla birlikte, en az değişen, kafası en az açık insan topluluğu.

Peki, neden böyle oldu ? Çok nedeni var: Piyasayı -nedense- domine eden 40 yaş üstü profesyonel fotoğrafçılar, eski alışkanlıklarından vazgeçmek istemiyor ve – nedense – yeni nesil onları büyük oranda izliyor. İkincisi, elinizdeki makina ve objektif ne kadar büyükse, müşteri o kadar itibar ediyor. Üçüncüsü, özellikle Canon ve Nikon, yani piyasa

Fujifilm, en azından "rangefinder" tasarımı seçerek, akıllıca bir iş yapmış. Makinalar kompakt olduğu kadar, Olympus OM-D gibi, fonksiyonsuz çıkıntılar içermiyor. Çok kullanılan kontroller de, eski makinalardaki gibi, çevirlebilir düğmelere yerleştirilmiş ki, Fujifilm bu açıdan bakıldığında, hem geçmişin, hem bugünün en iyilerini biraraya getirmiş.

Fujifilm, en azından “rangefinder” tasarımı seçerek, akıllıca bir iş yapmış. Makinalar kompakt olduğu kadar, Olympus OM-D gibi, fonksiyonsuz çıkıntılar içermiyor. Çok kullanılan kontroller de, eski makinalardaki gibi, çevirlebilir düğmelere yerleştirilmiş ki, Fujifilm bu açıdan bakıldığında, hem geçmişin, hem bugünün en iyilerini biraraya getirmiş.

liderleri, artık eskiden olduğunun aksine, piyasayı domine edecek temel teknolojilere sahip değiller; bu yüzden sektörü olabildiğince “eski zamanlar” tadında bırakmaya çalışıyorlar. Nitekim, dünyada aynasız makina satışları artarken, piyasaya son giren Canon oldu. (Üstelik, dillere düşecek kadar yetersiz bir model olan EOS M ile). Nikon ? Onu sormayın bile. Dördüncü neden? Canon ve Nikon, ortak “Tofaş gibi”. Özellikle, yan sanayi parça çok bol. Örneğin, Sony aldığınızda, muhteşem flaşlara, “muhteşem” bedeller ödemek zorundasınız. Canon ya da Nikon’ unuz varsa, çok iyi yan sanayi flaşları, bazen orjinalin üçte biri fiyatına alabiliyorsunuz. İkinci el piyasaları da son derece hareketli. Aradığınız herşeyin ikinci eli mevcut.

Yukarıda saydığım nedenlerin hiçbiri, “fotoğraf çekmek” önemli değil. Çoğu “büyük üstad”, hayatında 1-2 makina kullanmış. Birçoğunun, ortalama bir amatör kadar objektifi olmamış.

Hem Canon, hem Nikon, hem de Sony ve Sigma kullanmış biri olarak şunu söyleyebilirim: hepsinin zaafları var. Canon, en çok satılan DSLR. DSLR olarak, özellikle Sony ile kıyasladığımızda, özellik olarak “takoz” diyebilirim. Nikon da, Sony’ de (Nikon, çoğu makinasında Sony üretimi sensör kullanıyor) dinamik aralık, renk derinliği gibi kategorilerde fazlasıyla üstün. Gelgelelim; Canon, en geniş ve çoğu zaman daha kaliteli ve epeyce de ucuz objektif seçeneklerine sahip.

Olympus, OM-D serisiyle "retrocuların" aklını başından alsa da, oldukça gerikafalı bir tasarım. Optik vizör yoksa, o kümbet gibi çıkıntıya ne gerek var?

Olympus, OM-D serisiyle “retrocuların” aklını başından alsa da, oldukça gerikafalı bir tasarım. Optik vizör yoksa, o kümbet gibi çıkıntıya ne gerek var?

Eğer geleceğe yatırım yapma gibi bir derdiniz varsa, çok uzun bir vadede sadece Sony, Canon ve belki Olympus’ un varolacağını düşünüyorum – Sony ve Canon kendi sensörlerini üretiyor. Nikon, finansal olarak zor zamanlar geçiriyor ve dişe dokunur bir aynasız modeli yok. Sensör teknolojisinde Sony’ ye bağımlı olması ciddi bir dezavantaj. Ya Canon? Canon’ un sensör teknolojisinde uzun yıllardır bir gelişme yok. Aynasız pazarına EOS M gibi akla ziyan bir modelle girdiler. Ancak, Canon, pazarlama işini çok iyi biliyor ve objektif konusunda, Canon biraz endüstri standardı gibi birşey: Blackmagic’ den tutun, bazı profesyonel video kameralara kadar, Canon objektiflerini kullanmak zorundasınız.

Olympus / Fujifilm ise, günümüzün Leica’ sı olma yolundalar. Peki neden Fujifilm değil? Birincisi, Fuji, inanılmaz bir hızla süper kaliteli objektifleri piyasaya sürmüş olmasına rağmen, MFT, hala çok oturmuş ve makul bir format. Şu an full frame makinadan daha azına razı olsam, ISO performansında APS-C’ yi yakalamış olan MFT’ ye yönelirdim. APS-C, nasıl filmde başarılı olamayıp yokolduysa, bence uzun vadede yokolmaya mahkum, “ne at, ne eşek”, saçmasapan bir format.

“Işık sorun değilse, en iyi makina hangisi?” derseniz, hiç kuşkusuz, Foveon sensörü sayesinde Sigma. Ancak, 400 ISO’ da bile sensör neredeyse çatlıyor. Sigma, bu sorunu aşarsa ve adam gibi bir body çıkarırsa, herşey çok farklı yönde gelişebilir. Muhteşem keskinlik, olağanüstü renkler, adam gibi, negatifle kıyaslanır bir pozlama performansı arıyorsanız, şu an D800 bile Sigma ile başedebilir durumda değil.

Eğer fotoğraftan para kazanmıyorsanız ve ciddi bir sistem yatırımı yapmayacaksanız (sadece objektiflerden değil, flaşlardan filan da bahsediyorum) gidip Sony NEX alın; arkanıza bir daha bakmayacaksınız. Daha iyi ISO performansı arıyorsanız, paranız da daha çoksa, Sony a7 ya da Sony a7S alın. Her iki body de, hamal gibi makina taşıma derdinden sizi kurtaracaktır. Aynasız makinaların en büyük sorunu, süper tele lensler. Benim gibi, 500-600 mm lensler kullanma gibi bir derdiniz varsa, maalesef DSLR almak zorundasınız. Kuş ya da küçük hayvanları fotoğraflamak için, DSLR almak zorundasınız. DSLR almak istemeniz için ikinci geçerli neden, flaşlar. Karmaşık bir ışık sistemi kullanacaksanız, ya da en azından birden fazla flaşla çalışacaksanız, trigger almak zorundasınız. (Trigger şart mı? Çoğu durumda değil. Buna daha sonra geliriz.) Maalesef, aynasız bodyler için doğru dürüst trigger, hatta flaş üreten kimsecikler yok. Bu bodyler için üretilen en kabadayı flaşlar genelde 1-2 tane ve oldukça güçsüzler.

Paranız çoksa, Nikon’ un croplu bir bodysi ve süper telelerini tercih edin: Nikon’ ların netlemesi, Canon’ dan bariz derecede daha iyi, en azından şimdilik. Paranız o kadar çok değilse, Olympus’ un E5’i ve harika Four Thirds lensleri iyi bir tercih olacaktır. “Para ibadullah” diyorsanız ve teleskop türü birşeye ihtiyacınız varsa, o zaman Canon’ un meşhur 1200mm’sini alacak (ikinci eli 120.000 dolar) ve muhtelemen 7D Mark 2’yi bekleyeceksiniz.

1

Algı, İstatistik ve Gerçekler

algi

Basitgiller ailesi, o gece biryere davetli olduklarından 7 yaşındaki çocukları Muhittin’i arkadaşlarından birinin yanına bırakmak zorundaydılar.

Hacı Muhittin, karısı Ayla Basitgil’in arkadaşları olan Batıkan çiftini sevmediğinden, oğlunu Bekir’e bırakmak istiyordu.

Ayla ise Bekir’i sevmezdi. Üstelik nedenleri vardı: Batıkan çiftinin aksine Bekir bekardı. Hiç çocuğu ya da ailesi olmamıştı. Eski bir özel kuvvetler görevlisiydi ve psikolojik sorunları ortaya çıkınca, biraz da üstlerinin “kıyağıyla” erken emekli edilmişti. Aslında, gerçek neden alkolik olmasıydı.İyi bir eğitim almıştı ve yaptığı işi sorgulamak hayatını çekilmez hale getirmişti.

Bekir’in çocuklara karşı özel bir ilgisi filan da yoktu.

Hacı Muhittin, karısının baskılarına karşı en ufak bir taviz vermiyordu ve Ayla artık pes etmek üzereydi. Çocuk Bekir’de kalacaktı.

Tam o sırada, ikisinin de kulağı, açık olan televizyondaki “silah vahşeti” kelimelerine takıldı. Dikkatle haberleri izlemeye başladılar.

8 yaşında bir çocuk, babasının silahıyla oynarken kendini vurmuş ve hastaneye yetiştirelemeden ölmüştü.

Hacı Muhittin’in ilk aklına gelen şey, Bekir’in evinde 3 tabanca, 1 tüfek ve sayısını tahmin edemediği diğer silahlar oldu. Sustu. Karısı haklıydı. Haberi duyan Ayla, kocasına yüklenmeye fırsat bulamadan, Hacı Muhittin çocuklarını Batıkan’lara bırakmaya karar verdi.

Batıkan çifti borsacıydı ve boğaz sırtlarında, yüzme havuzlu bir villada yaşıyorlardı. İkisi de ABD’de okumuş, evlenirlerse, ailelerinin destekleriyle de daha hızlı yükseleceklerini düşünerek evlenmiş, iki de çocuk yapmışlardı. Çocukları İsviçre’de ilkokula başlamıştı.

Çocuklarını Batıkan ailesine bırakan Basitgiller, huzur içinde yola koyuldular; ancak ertesi sabah çocuklarının havuzda boğularak öldüğünü öğrenerek yıkılacaklardı. O günden sonra, gerçek verilerle, “algıları değişiren” verinin farkını çok iyi anlayacaklardı.

ABD gibi, dünyanın en fazla silaha sahip sivil nüfusunun olduğu bir ülkede bile, 10 yaş altında bir çocuğun, silahla kendini vurma olasılığı, 1 milyonda birden daha küçük bir rakam. Oysa bir çocuğun havuzda boğulma riski, 25 kat daha fazla: 40.000’de bir.

Çoğu zaman, sebep sonuç ilişkisini kurmakta yetersiz kalıyoruz ve yine çoğu zaman, algılarımızın esiri oluyoruz. Silahın, bir çocuk için, yüzme havuzundan daha tehlikeli olduğunu düşündürten şey nedir? Üzerinde biraz düşünürsek, silah göreceli olarak daha az riskli: genelde gizli bir yerde bulunur, emniyet kapalıdır, çoğu silahın namlusuna mermi sürülü değildir, hatta şarjörü üzerinde değil ya da top dolu değildir.

Gelgelelim, yüzme havuzlarının tehditkar bir havası yoktur. Silah ölümle özdeşleştirilirken havuz eğlence, ferahlamak gibi olumlu şeyleri çağrıştırır.

Buna bir de medya etkisini ekleyin: havuzda boğulan bir çocuğun “fazla bir haber değeri” yoktur; ama kendini silahla vuran bir çocuk, “dikkat çekici, dehşet vericidir”.

Havuzda boğulmuş olsun, ya da kendini silahla vurmuş olsun; her iki durumda da suçlu, eşya değildir: boğulma (sonuç), havuzdaki sudan kaynaklanmaktadır (sebep). Keza, çocuğun kendini vurmasının (sonuç) nedeni, tabancadır. Ortalama insanın sebep-sonuç ilişkisi kurma çabası, istatistiksel verilere, çıkarımlara, analize değil, algılarına, önceki tecrübelerine, başkalarından duyduklarına dayanır. Yani büyük ölçüde subjektif, hatalı, hatta çarpıtılmıştır.

Aslında, her iki durumda da, çocuğun ölümü (sonuç), kendisine bakmakla yükümlü kişinin ihmalinden kaynaklanmaktadır (“gerçek” sebep).

Uydurduğum örnekte, Bekir’in “uygun” görülmemesi, kişi ile ilgili bazı önyargılardan kaynaklanmaktadır. Bekir’in “ilk bakışta”, toplumsal sağduyuya aykırı bazı yönleri, büyük ihtimalle, Batıkan çiftinin “haksız yere” idealize edilmesine neden olmuştur: Eğer Bekir alkolik olmasa, psikolojik sorunları olduğu ve evde silah bulundurduğu bilinmese, muhtemelen Batıkan çiftinin de eksileri daha öznel bir şekilde değerlendirebilecek ve belki de çocuk Bekir’e emanet edilecekti.

Gelgelelim, Bekir ile ilgili önyargılar, aslında bir çocuğa gerektiği gibi bakamayacağı hakkında en ufak bir ipucu bile içermemekte. Milyonlarca asker, polis, devlet görevlisinin evinde silahı var ve çok az çocuk bu silahlar yüzünden ölüyor ya da yaralanıyorlar (eğer evde silah bulundurmak, çocukların ölümüne neden olsaydı, evinde piyade tüfeği bulundurmakla yükümlü İsviçreli erkekler yüzünden, İsviçre’de ateşli silahlar yüzünden ölen/yaralanan çocukların astronomik rakamlara ulaşması beklenirdi)

“Psikolojik sorun” kısmı ise tartışmalı: hepimiz biliriz ki, bazı psikolojik sorunlar, bazı insanları, bazı durumlar için ideal kılabilir. Örneğin, bir uzay mekiğinin kalite kontrol işini obsesif birine vermek, çok yerinde bir karar olabilir! (Öte yandan, Lamborghini fabrikası değilse, böyle birisi otomotiv sektöründe “zararlıdır”). Bekir’in “psikolojik sorunları” büyük ihtimalle onu çok daha koruyucu biri yapmıştır. Bunu bilemeyiz; ama Bekir’e karşı beslenen önyargı, bu “sorunların”, “olumsuz” olarak yorumlanmasına neden olmuştur ki, bu da belli bir bilimsel çıkarsama, analiz ya da veriye dayanarak yapılmamıştır.

Hatta bu önyargılar, Bekir’in diğer adaylardan çok daha avantajlı olabileceği bir noktanın da atlanmasına neden olmuş olabilir: dikkat. Sürekli olarak öldürülme tehlikesi yaşamış birinin, sadece kendisini değil, yanındaki insanları da korumakla yükümlü birinin, çocuklarını çok küçük bir yaşta yabancı bir ülkeye yollayan birinden çok daha dikkatli,korumacı ve proaktif olacağı söylenebilir.

Sağduyunun değerini abartıyor, daha da kötüsü, çatışma yaşadığımızda, kazanmak adına kendi lehimize kullanıyor olabiliriz. Denenmiş bazı kalıpları sorgulamadan doğru olarak kabul etmek yaygın ve rahatlatıcı olmakla beraber, riskin gerçekleşmesinin kabul edilemez olduğu durumlarda, “rahatlığımızdan” kurtulup, “gerçek” verilere dayanmak durumundayız.

2

Müşteriye Güven Vermek

?????

Bundan yıllar önce, şimdiye kadar Türkiye’ de gördüğüm en enteresan adamlardan biri olan Besim Tibuk, Liberal Demokrat Parti’ yi kurdu. Kendi kanalında düzenlediği “sohbet programlarında” kimisi ipe sapa gelmez önerilerde de bulunuyordu; ancak “ezber bozma” açısından, Tibuk’ un çıkışları önemliydi. En azından, bu programları takip edenler, Türkiye için fazlasıyla radikal görünen ekonomik ve siyasi fikirlerle karşılaşınca, “neden olmasın?” demeye başladılar.

LDP, doğal olarak “tutmadı”. Neden tutmadığı ayrı bir konu.

Bu sıralarda, Tibuk’ un, halı satarken bir belge verdiğini, halıyı alanın ne zaman isterse iade edip parasını alabildiğini öğrendim.

ABD’de, bir ürünü 1 ay kullanıp “beğenmedim” diyerek iade etmeniz olası. Türkiye’de, malı alıp rafa koymaktan başka hiçbirşey yapmayan, ki onu bile pek beceremeyen Teknosa, aldığınız ürünün her tarafına etiket yapıştırarak, “etiket yırtılırsa ürünü almam” diyor.

Doğal olarak, mecbur kalmadıkça, aşırı da ucuz değilse, Teknosa’dan hiçbirşey almıyorum, almak isteyenleri de caydırıyorum. (Teknosa, aynı zamanda stoğunda olmayan ürünlere, sitesinde komik fiyatlar yazarak müşteri toplamaya çalışan, “ilginç” bir strateji de geliştirmiş! Böylece, olmayan malın etiketine bakıp, “aaa Teknosa çok ucuzmuş, ama stokta kalmamış” diyorsunuz!)

Meraklı bir doğam var. Öğrenebileceğim herşeyi öğrenmeye, görmeye, denemeye çalışırım. Hiçbirşey yapamıyorsam, aylak aylak gezeceksem, bir yapı markete filan girer, oradaki malzemelerle ne yapabilirim diye düşünürüm.

Bu akşam da, dışarıda deli gibi yağmur yağmaya başlayınca, Bauhaus’a girdim.

Bauhaus, satın aldığınız el aletlerine 5 sene garanti veriyor.

Aklıma şu geldi: örneğin DeWalt gibi aşırı pahalı bir el aleti alana, 5 sene sonra, aynı özellikte bir ürünle değişim garantisi verseler ne olurdu?

Elbette başka bir Dewalt, ya da Black & Decker Professional, ya da Makita gibi pahalı bir markayla değil. Örneğin 650 Watt Dewalt bir matkap aldınız, 5 sene sonunda bunu götürecek ve onların size verdiği bir başka 650 Wattlık matkap alacaksınız.

Delice gibi geldi değil mi?

Bundan tam 12 sene önce, Yamaha servisi açtığımda, neredeyse %40 indirimle bir Metabo matkap aldım. Bilmeyenler için söyleyeyim; Dewalt filan hiç kullanmadım ama, piyasada hangi “profesyonele” en iyi matkap ne diye sorsanız, Metabo diyecektir. Ödediğim para astronomikti. 600 dolar gibi birşey ödedim; anormal indirime rağmen.

Ancak o zamanlar Çin malı ve 3 dakikada kömürü biten, ahşabı bile ağlayarak delen matkaplar bile, bugünün yapı marketlerinde satılan markalı ürünlerle benzer fiyatlara sahipti. İş ya da hobi olsun, kaliteyi severim. O yüzden, verdiğim paraya hiç acımadım. Bugün yine matkap alacak olsam, Metabo alır mıyım? Tekrar servis açacaksam, kesinlikle evet. Ama evde kullanacaksam, almam!

Nedeni basit. 2 sene kadar önce, Metabo’yu verdiğim kişi kaybettikten sonra, eski Black & Decker’da iflas edince, gidip “Skil” marka bir matkabı, korkarak satın aldım. Adı bile güven telkin etmeyen Skil, şaşırtıcı derecede iyi çıktı!

Skil’e 50 dolar gibi bir para verdim. Bir Metabo fiyatına, Skil’in tüm ürün gamını satın alabilirsiniz. İnanılmaz derecede memnun kaldım. Makita’nın tüm özelliklerine ve gücüne sahip. Elbette, aradaki 10 katlık (aslında 16-17 katlık, indirimi de eklersek) fiyat farkı sadece markadan ibaret değil. Metabo daha titreşimsiz, malzemesi daha tok, ele biraz daha iyi oturuyor. Asıl fark ise, ağır kullanımda ortaya çıkacaktır; çıkacaktır diyorum, çünkü Metabo’yu olabilecek en kötü şekilde kullanmama rağmen, Skil’i zorlamadım. Çünkü artık sadece evde, hobi amaçlı kullanıyorum. Yani, matkap satın alan insanların %99’u gibi!

Servis zamanında, Metabo’yu günde bazen 3 saat kullanıyordum. Alet tık bile demedi; tahmin ediyorum kömürleri, rulmanı vs. Skil gibi markalardan 4-5 kat uzun ömürlüdür. Ama özellikle matkapla çalışan biri değilseniz, bu tip bir aracı, 50 senede belki toplam 10 saat kullanırsınız. Dolayısıyla, ne yapacağınızı bilmediğiniz kadar çok paranız yoksa, hobici için Metabo gibi markalar aşırı lüks.

Daha da güzeli, 12 sene içinde, bir yapı marketten aldığımız matkabın, 12 sene önce yarım saat kullandığınızda motoru yanan uyduruk Çin malı matkapla aynı fiyat seviyesine gelmiş olması.

Şimdi şöyle düşünelim: Gidip 600-700 dolara bir Metabo aldık. Satıcının %20 kar ettiğini düşünün. Bu satıştan, cebine 120 dolar girdiğini varsayalım.

5 sene, garantisi dışında, bu ürünü değiştirme hakkınız yok. 5 sene içinde, bir amatör olarak ne kadar kullanırsanız kullanın, Makita’nın sesi bile değişmeyecek. Gidip, hala gıcır gıcır olan Metabo’nuzu verip, 40 dolarlık sıfır Skil alır mısınız? %99 almazsınız!

Ama ürünü satın alırken, böyle bir güvenceniz olduğunu bilmek size güven verecektir. Özgüven, karşı tarafta güveni tetikler. Bu sayede, normalde o fiyat düzeyinde satamayacağınız bir malı satıp, çok daha yüksek kar etme şansını da yakalıyorsunuz aslında.

İşte Teknosa gibi perakendeciler, tam da bu nedenden ötürü batmaya mahkumlar. Günün birinde, burada büyüyen, kendi ülkelerinde ise daralan ve karları sıkışan perakende zincirleri Türkiye’ ye üşüşecekler. Walmart, yerli perakendecinin belini kırmak için, kendi ülkesinde uyguladığı değişim şartlarını, en azından belli bir seviyede Türkiye’de de uygulayacak.

Oysa Teknosa’nın azıcık kendine güveni ve vizyonu olsaydı, Walmart’ın yaptığını Türkiye’de yapar ve piyasayı eline geçirirdi. Ne Vatan, ne Media Markt, ne Darty kalırdı. Sabancı Holding, elindeki nakit ve adı sayesinde pekala distribütörlere, hatta bazı küçük üreticilere kendi şartlarını dayatabilir. Elbette Walmart’ın durumuna gelmek mümkün değil (Walmart, PS3’ü, diğer bayilerin Sony’den satın aldığı fiyata satabilecek kadar güce sahip; çünkü satış rakamları akılalmaz derecede yüksek) ama kutuya etiketler yapıştırıp “almam da almam” diye Tahtakale esnafında bile görmeyeceğiniz yollara girmek müşteriyi kaçırıyor.

0

ABD’de Internet Sansürü (sadece) cumhuriyetçilerin işi değil

rp_2004-11-notagain-bush-heil-300x233.jpg

Özgür Uçkan gibi uzmanlar ve 5posta gibi konuyu yakından takip eden blog yazarları varken, aslında internet sansüründen bahsetmeyi anlamsız buluyorum. Zira maalesef çok yakından izleyebildiğim bir konu değil.

Lakin, uzun yıllar özgür yazılım konusunda “militan” tavırlara sahip biri olarak, doğal sansür gibi konuları da takip etmek zorunda kalıyorum. Özellikle, EFF gibi oluşum ya da Richard Stallman gibi kişiler bu konuda son derece duyarlılar.

ABD, popüler kültürün motoru olduğundan ve sinema, müzik “endüstrisi” nin lideri olduğundan, doğal olarak ülkedeki çokuluslu şirketlerin hükümet (ve devlet) üzerinde büyük etkinliği var. Bu şirketler, sadece büyük cirolar döndürmelerinden değil, ABD’nin kültür emperyalizmi politikasının da bir parçası olduklarından, güzelce korunup kollanıyorlar. Diğer, belki de en önemli rolleri ise, öncelikle ABD, ikincil olarak da dünya insanlarının gözünü boyayacak dezenformasyon politikaları devletle elele sürdürmek.

Bildiğiniz üzere, Obama’nın kampanyasının destekçilerinden biri de Google’dı. Başından beri, zenci bir başkan adayının, ABD derin devleti tarafından ustaca planlanmış bir PR çabası olduğunu düşünüyorum. Nitekim, Sarah Palin gibi fiyaskolara rağmen, demokratlar seçimi önemli bir farkla kazanmadılar.

Türkiye’den ABD’ye bakan “entel” kesim, cumhuriyetçileri “gerikafalı ve şiddet yanlısı redneckler” olarak görürken, demokratların ilerici, barış yanlısı ve özgürlük sevdalısı filan olduğunu sanıyorlar ki, durum kesinlikle böyle değil.
ABD’de çok ses getiren bir yasa tasarısı, kısaca COICA olarak bilinen “Combating Online Infringement and Counterfeits Act”, birsüre rafa kalkmıştı. Ancak bugünlerde tekrar hortluyor. COICA’yı hazırlayan senatör, Patrick Leahy adında bir “demokrat”! Enteresan şekilde, onu durduran, yine bir demokrat olan Ron Wyden. (Neden başkanlık sistemi gelsin diyorsanız, bu da bir neden. Aynı partiden iki kişi, kritik bir oylamada birbirinin önünü kesebiliyor. Al sana parti içi demokrasi!)

İşin içinde büyük ölçüde MPAA parmağı olduğunu hissettiren yeni tasarı ise, “The Preventing Real Online Threats of Economic Creativity and Theft of Intellectual Property Act”. “Halk arasında” PROTECT IP olarak anılıyor (haklı olarak). Yasa tasarısına göre, “ekonomik yaratcılığa zarar veren” ya da “entelektül mülkiyeti hiçe sayan” girişimler durdurulacak. Elbette, lafzı yorumuyla kanunlara gayet uygun görünen bu girişim, bugün Türkiye’ de tartıştığımız uygulamalara çok benzer bazı protokollerin uygulanabilmesini mümkün kılıyor. Örneğin, savcı, “şüphelendiğinde” bile, sadece servis sağlayacılara değil, Google gibi arama motorlarına bile emir vererek sitenin faaliyetlerinin durdurulmasını ve arama motorlarından “tüm siteye” giden linklerin kaldırılmasını istiyor. Yani, blogspot’da kitap paylaşan biri yüzünden, tüm blogspot’un “engellenmesi” mümkün hale geliyor! (İlk defa, “muasır medeniyetlerin” bizden önce düşünemediği birşeyi yapmış olmanın haksız gururunu taşıyabilir bazıları!)

Üstelik bu sitelerin ABD’de olması da gerekmiyor (ah, biz bunu da daha önce düşünüp yaptık zaten!)

Bunların yapılabilmesi için, sitenin “suçlu bulunması” gerekmiyor. Savcının kıllanması yeterli. Savcının muhatabı ise sadece ISP’ler değil; bu sefer DNS sistemine ve arama motorlarına da müdahale var. Bush zamanında, TLD’lerin ABD’de kalmasına gelen eleştiriler ve ABD’nin bu konuda direngen olması, bunun demokrat ya da cumhuriyetçi parti ile değil, ABD devletiyle ilgili bir mesele olduğunun kanıtı olarak değerlendirilebilir. Daha da beteri, Homeland Security, MPAA ve RIAA isteğiyle, “uluslararası / uluslarüstü olması beklenen” DNS sistemini de aşarak, bazı domainleri sahiplerinin elinden almış durumda! (Ayrıntısı burada: http://www.techdirt.com/articles/20101128/15302012021/who-needs-coica-when-homeland-security-gets-to-seize-domain-names.shtml )

Elbette kaygıları sadece ekonomik kaynaklıymış gibi görmemek lazım. Wikileaks hadisesiyle ipliği pazara çıkan devletler, bir süredir kafalarına göre takılamamanın sıkıntısı içindeler. Buradan Türk internet kullanıcılarının da çıkarması gereken bir ders var; sansür, özgürlük vs gibi konular, hükümetlerden çok devletin, bizler bunun bir devlet sorunu olduğunu idrak edip harekete geçmedikçe, “kafayapısıyla” ilgili bir sorun. Siyasetin ne olduğunu hiç anlamayan yurdum insanı hala siyasetçinin “niyetiyle” birşeylerin düzelebileceğini sanmaya devam etsin; durum ABD’de de, ya da bazı AB ülkelerinde de bizden çok farklı değil.

0

Dünya ve Türkiye’ de internet sansürü

Belki Türk medyasını takip ederek dünyadan haberimizin olması mümkün olmadığından, belki de dünya ve kavramsal meseleler bizi hiç alakadar etmediğinden, dünyada yoğun bir sansür ve hak gaspı dalgası olduğunun farkında değiliz.

Ben dünyadaki herşeyin Illuminati tarzı ezoterik örgütlerin başındaki karanlık adamlar tarafından yönetildiğini ileri süren komplo teorilerine prim vermiyorum. Ama birbirinden çoğu zaman bağımsız, kimisi çok da global etkilere sahip olmayan olaylar (kendi başlarına) biraraya geldiklerinde “zeitgeist” ı oluşturuyorlar. Örneğin, 9/11 olaylarından sonra başlayan ve ABD – İngiltere’yle birlikte bir miktar diğer AB ülkelerine de sirayet eden sansür ve devletin kontrolünü daha fazla hissettirme çabaları, etkisini artırarak yükselmeye devam ediyor.

Türkiye’ deki sansür dalgası, hem Türk devletinin (ve halkının) otoriter yapısından kaynaklanıyor, hem de dünyanın şu andaki “ruhuna” aykırı değil. Nitekim, AKP’nin “kara koyun” olduğu zamanlarda söylediği birşey vardı: “dünya demokrasiden saparken, biz demokratikleşiyoruz”. Cidden de, kısa bir süre de olsa, bu doğruydu. AKP’nin de “devletçileşmesiyle” bu durum ortadan kalktı; kalkmasıyla birlikte, demokrat Türklerin daima başına bela olan devlet anlayışına bir de “AKP’nin hassasiyetleri” eklendi. Aslında burada “AKP’nin hassasiyetleri”, doğurduğu sonuçlar bakımından, “CHP’nin hassasiyetlerinden” ya da “MHP’nin hassasiyetlerinden” hiç de farklı değil. Kimi Atatürk, kimi Hz Muhammed, kimi de Abdullah Öcalan diyerek, sıklıkla site kapattırmak için girişimde bulunmuş, mimli partiler bunlar. Nitekim, sansür yasalarının bu 3 partinin, birbirlerine övgüler düzdükleri bir ortamda, oybirliğiyle geçirildiklerini unutmamak gerekiyor.

Öncelikle sansürün nedenlerini anlamak lazım: ana akım medyada, uzun süredir sansür problemi yokmuş gibi görünüyor; en azından dünyada gözüken durum bu. Ancak, bugün pekçok medya kuruluşu “devlet kıyaklarıyla” ayakta durabilmekte. Bunun doğal sonucu da, medyanın uzun süredir parayla terbiye edilen, uslu çocuk rolünü oynaması. Nitekim, son yıllarda, Wikileaks bombalarına azıcık bile yakın hiçbir bomba gelmedi ana akım medyadan – tekrar söylüyorum, bu bize has değil, dünya genelinde bir sorun. Burada, devletler adına cansıkıcı bir gelişme var: Klasik medyalar çöküyor ve nasıl kontrol edeceklerini bilmedikleri, üstelik ne kadar kontrol edebileceklerinden de emin olamadıkları internet yükseliyor. Ana akım medyanın internet özgürlüklerine tüm dünyada kulak tıkıyor, hatta interneti kötülüklerin anası olarak lanse ediyor olmasının temel nedeni, gelecekleri olmadıklarının farkında olmaları. Bu konu bizde çok tartışılıyor olmasa da, The Simpsons’ a girecek kadar popüler bir konu (Bir gazete adı duyduğunda, Homer Simpson’ ın babası, “benim kadar bile yaşamayacak” diyor, ki bu büyük ihtimalle doğru). Böylece devletler, hem ana akım medyayı internete karşı kışkırtıp özellikle yaşlı nüfusunu internetin “güvenilmez ve pislikle dolu” olduğuna inandırıyor, hem de ana akım medya üzerinden kendi dezenformasyon kampanyalarını yürütüyor. Geçmişte devletlerin temel korkusu, genelde illegal pisliklerinin ortaya çıkmasından ibaretti (neredeyse tüm organlarının “örtülü ödeneğe” sahip olduğu, en organize ve büyük bir suç örgütünden bahsediyoruz!) ancak bugün durum biraz daha ciddi: ekonomik sorunlar, çevre felaketleri, salgın hastalıklar gibi bir dizi çok önemli sorun var. Ekonomi bozuldukça, özellikle refaha alışmış batı ülkelerinde ciddi huzursuzluklar baş gösteriyor. “Para olduğu” zamanlarda, zenginliğin daha fazla bir kısmını halka dağıtarak toplumsal patlamaları dizginlemek mümkün olabiliyordu; ama durum giderek daha ümitsizleşiyor: Çin gibi kalabalık ve işgücü maliyetinin ucuz olduğu ülkelerin dünya ekonomisine entegre olarak batıdaki mavi yakalıları kaçınılmaz olarak işsizliğe itmesi, kapitalizmin kolluk kuvveti olmaktan gayrı işlevleri kalmayan devletlerin sosyal politikaları iyiden iyiye budamaları, boyutları hala halktan saklanan kıtlığın gıda fiyatlarını yükseltmesi, petrol fiyatlarının artması gibi sorunların “haber değer olmaması” hiç de sürpriz değil. Yine ana akım medya üzerinden, özellikle batılı devletler yoğun bir korku politikası uyguluyorlar (terörizm gibi). Şu an, halkı kendi yarattıkları öcülerle, “daha büyük şeylerden korkmalarını sağlayarak” kontrol altında tutmak mümkün olabiliyor. Öte yandan, internet gibi özgür haber (ve örgütlenme) alanlarının olması, bu yalanın sonsuza dek yeniden üretilerek sürdürülmesi önündeki en büyük engel.

Ben Facebook, Twitter gibi “sosyal medya” sitelerinin de ABD devleti tarafından desteklenerek, interneti hiç olmazsa daha magazinleştirilmiş bir kaynak haline getirerek pasifleştirme çabası gösterdiklerini düşünüyorum. Bu siteler, internetin “ana akım medyası”. Nitekim, gerek Facebook, gerekse Twitter üzerinde bolca sansür uygulandığını da geçmişte örnekleriyle gördük. Internetin ilk yıllarındaki mobil, meraklı ve çok siteye dallanmış kullanıcı profilini merkezileştirilmiş, “kontrollü” ve az sayıda siteye kaydırmak bir devlet politikası olabilir (kesin öyledir demek istemiyorum; ama bu fikrin hepten atlanmış olduğuna da inanmıyorum). Hal böyle olunca, aynı günümüzde ana akım medyadan beslenen insanlarda olduğu gibi, internet kullanıcısı, bulunduğu ama giderek izole olmaya başladığı ekosisteme yabancılaşmaya başlıyor (Türkiye’de kapatılan 60.000 siteden, çok ünlü porno siteleri hariç, kaçının farkındayız?)

Yine de ümitsiz olmamak gerek – birileri yine sistemde açıklar ve arka kapılar bulacaktır; ancak bunların sayısı oldukça az olacağından, belli bir süre sonra sansüre karşı koyabilecek kalabalıklara ulaşabilmek hayal olabilir. Dünyada, özellikle büyük ekonomik krizleri takiben, önemli sosyal patlamalar olduğunu ve bu sayede de devletler tarafından boğazımıza takılan tasmaların gevşetildiğini hatırlayalım. 3 milyonluk resmi işsizlik rakamına rağmen, Türkiye’de AKP döneminde yaşanan sessizliğin önemli bir nedeni de, uygulanan genişleyici para politikaları. Buna rağmen, çoğu zaman yanlış fikirler ve sloganlarla, yanlış kişilerin peşine takılarak da olsa, ciddi bir kitle tekrar sokaklara çıkmaya başladı ki, 12 Eylül darbesinin ardından, bu çok ümit verici bir gelişme. Belki çok fazla idealizm ve doğruluk beklemek de yanlış; nitekim 1968 olaylarının patladığı nokta, Fransa’da kız ve erkek öğrencilerin aynı yurtlarda kalmasının yasaklanmasından ibaretti!