Eğer internette beni 5 sene önce gören biri olduysa, bu muhtemelen Pozitif PC sayesinde olmuştur. Günün birinde Pozitif PC’den detaylı olarak bahsederim ama, bilenler bilirler: Pozitif PC’yi özgür bir yazılım olan Scribus’la tasarladık ve hazırladık. Sonrasında, bu yazılımı Türkçeye çeviren ikinci kişi oldum (İlk sürümlerinden sonra önceki çevirmen işi bırakmış ve yeni sürümün neredeyse %70′i Türkçeye çevrilmemişti). Pozitif Linux adında bir Linux dağıtımı hazırladım. Özgür yazılımla ilgili, sayısı 150′ye yaklaşan howto ve makale yazdım. NVU, Gimp gibi özgür yazılımlar için kullanım videoları hazırladım ve yine Pozitif PC bünyesinde Serhan, Scribus için kullanım videoları hazırladı..Yayınladığım 3 WordPress eklentisi var ve elimdekileri de toparladıkça yayınlamaya devam edeceğim. Bunun yanında bahsetmeyi unuttuğum birsürü şey de olabilir; örneğin şu an başka hangi yazılımları yerelleştirdiğimi hatırlamıyorum bile…
Bu girişi neden yaptım? Türkiye’de sayısı 50′yi kesinlikle aşmayacak, teknik anlamda üretken denebilecek, “politika” kısmında ise duruşu belli özgür yazılım taraftarlarından biriyim. Dolayısıyla benim için Microsoft da, Apple da muteber markalar değiller. Stallman’e ne kadar saygı duyduğumu, ne kadar takdir ettiğimi kelimelerle anlatmak daha zor ama maalesef ben onun kadar dirayetli bir özgür yazılım kullanıcısı değilim. Gerek Windows, gerekse Linux platformundan para kazandım. (Apple bana daha para kazandırmış değil). Açıkçası, bazı yazılımların özgür alternatiflerine alışmak konusunda -Fireworks gibi- tembellik ve gevşeklik ediyorum. Bilgisayar kullandığım sürenin herhalde %5′ini de Apple OS’ları kullanarak geçirdim. Bu çok uzun bir süre gibi gelmeyebilir ama ilk programımı yazdığımda ortaokulda bile değildim ve şu an 35 yaşındayım. Bu sürenin bir işletim sistemi ve yaklaşımını tanımak için yeterli olduğunu iddia ederim. Bu arada şunu da eklemem gerek: Linux ile olan uzun tanışıklığım, beni Mac OS X’i direk “kavrar” hale getirdi. Zira, kaputun altındaki BSD, sonuçta Linux ile ortak atadan geliyor. Gelelim özgür yazılım konusuna: Apple, yazılım geliştiricileri olduğu kadar tüketici tercihlerini dahi kısıtlayacak kadar diktacı bir şirket. Microsoft, bu konuda çok daha açık, sevin ya da sevmeyin, gerçek böyle. Bugün çoğu Apple cihazının pilini bile değiştiremiyorsunuz. Apple, ürettiğiniz yazılımı keyfi nedenlerle ekosisteminden uzak tutabiliyor. Eğer bana “birinden birinin yok edilmesine karar vermek zorundasın, hangisini seçerdin?” diye sorsanız, bu Apple olur; MS değil. Üstüne üstlük, açıkça BSD kerneli kullanan, CUPS projesini bünyeye katan Apple’ın özgür yazılım camiasına tavrı, canımı çok ama çok sıkıyor. Bu yüzden, asla para verip bir Apple ürünü satın almam. Ama beleş geleni kullanırım:)
Şimdi size tuhaf birşey söyleyeyim: 20 sene önceki Apple ile şimdiki Apple arasındaki fark, teknik detayları kenara atarsak, sadece müşteriye bakış paradigmasının 180 derece değişmiş olmasıdır. Başka hiçbir fark yoktur; ama bu paradigma değişimi, Apple’ın kimliğini de çoğu kimsenin farketmediği biçimde dönüştürmektedir.
Nasıl mı? Size kendi çocukluğumdaki Apple imajını anlatayım: çağın ilerisinde, sürüye uymayan, özgür düşünen, özgür ruhlu ve vicdanlı iki adam, takım elbiseli, ciddi ve statükocu rakiplerinin (IBM) ürettikleri makinaları aşağılayan tasarımlarla ortaya çıktılar. Güleryüzlü, sıcakkanlıydı Apple…Aynı zamanda zeki, hoş ve modaydı. Apple asla ucuz bir makina olmadı ve bu kimsenin de umurunda değildi: biz onları farklı ve ilerici oldukları için seviyorduk. Apple sahibi olmak, bir statü değil ama bir dünya görüşünün ifadesiydi. Çünkü ister inanın ister inanmayın o zaman kişisel bilgisayar pazarı daha çeşitliydi ve Apple iş istasyonlarının daha pahalı ve sofistike rakipleri vardı. Sun gibi, Silicon Graphics gibi üreticilerin altın çağı başlıyordu.
Apple’ın fiyatı sorun değildi, zira gelir düzeyi yüksek, ama “aydın” diyebileceğimiz bir kitle içinde kemikleşmiş, sadık bir müşteri kitlesi vardı. Bu kesinlikle bir gösteriş filan değildi. İnsanlar, düşük satış rakamlarıyla Apple’ın IBM düzeyinde ucuz olamayacağını biliyor ve zaten bunu da beklemiyor, firmayı ödüllendiriyorlardı. Apple da onları iyi ve sıcak tasarımı ile ödüllendiriyordu. Bu sıcak ve İKİ TARAFLI BİR İLİŞKİYDİ.
Ne zamanki Apple iyiden iyiye tökezledi ve Jobs geri döndü, o zaman işler değişti. Artık Apple’ın tüketicisi ile ilişkisi TEK YÖNLÜDÜR: o buyurur, Apple tüketicisi satın alır..
Bu etkinin nasıl oluştuğunu çok da izlediğimi söyleyemem; zira PowerPC işlemcili Mac’ler, Intel tabanlı PC’lerin performans olarak gerisine düştüğünde, Apple ile işim bitti. Apple, artık yorgun, bezgin ve inancını kaybetmiş bir devrimciydi. Che gibi savaşırken ölüp geride muteber bir isim de bırakmamıştı; bunun yerine Castro gibi hayalkırıklığı yaratıyor ama ölmüyordu. Fakat Jobs dümene geçtikten sonra şunu net olarak gördüm: müthiş bir basın kampanyası yürüttü ve bilgisayarı daktilo olarak bile zar zor kullanabilen popüler basın mensuplarını “guru” ilan edecek ortamı hazırladı. Bu insanları çok iyi ağırladı. Dünyanın en güzel şehirlerine lansmanlara davet etti, tabi elleri boş da göndermedi. Dolayısıyla, birsüre sonra hiçkimse Apple veya ürünleri hakkında kötü birşey yazamaz oldu. Apple’ı teknolojik açıdan eleştirenler ise zaten firmanın hedef kitlesi değildi. Zira Apple, bugün artık eski Apple olmadığının farkında. Şu an herkes gibi o da Intel işlemciler kullanıyor ve eskinin aksine, markalı bilgisayarlar içinde esamisi okunmayan bir performans düzeyinde. Donanımında özel olan tek şey, Mac OS X’in standart PC’lere kurulmasını önleyen, PC BIOS muadili EFI BIOS.
Firmayı gerçek anlamda dirilten elbette iPod ve ardından gelen iPhone oldu. iPod, şirketi kurtaran tek mermi oldu. Hedefi bulmasa, bugün bir nostalji sembolü olacaktı. Bütün bunları yaparken sadece iki şeye odaklandılar: tasarım ve medya ilişkileri. Kaliteden filan bahsetmeyelim; zira iPhone hariç, son dönemde üretilen çoğu Apple ürününün içini kendi ellerimle açtım. Sadece MacPro’nun çok kaliteli olduğunu söyleyeceğim, bir de MacBook Pro’nun…Ama o fiyat düzeyine geldiğimizde, zaten her ürün çok ama çok kaliteli. Apple, aslında doğru olanı yaptı zira eskiden teknoojiye uzak duran ve muhtemelen bu pazarın %5′lik bir kısmıyla anılan kadınlar, bugün önemli bir kitleler. Özellikle iPod ve iPhone’un satışlarını uçuran kadınlar oldu. Bu cihazlar kesinlikle “dişi” cihazlar.
Yani aslında iki önemli değişim var: 1. Müşteriyle iki yönlü iletişimin yerini Jobs diktası aldı, 2.Şirket, teknolojik alandaki öncülüğü pas geçip, pazarlama ve tasarıma odaklandı.
İkincisinin kötü birşey olduğunu söyleyemem; bu sadece bir tercih. Ama birincisi “soğuk” bir tercih: firmanın eski ve yeni logolarına baktığımızda, aslında markanın kendini nasıl konumlandırdığı açıkça ortaya çıkıyor: renkli, optimist ve rahat logonun yerini gri, soğuk ve homojen yeni logo alıyor. Risksiz oynarım, rengimi belli etmem diyen bir Apple var artık karşımızda…Jobs, heyecanını kaybeden PC endüstrisinde herkesi yönlendiren (ve artık birşey vaad etmek zorunda bile değil) bir Tanrı rolüne soyundu. Bilgisayar medyasından da eski “hacker ruhlu”, entelektüel gelişimini genelde iyi tamamlamış figürler de çekilince, ortalıkta çok fazla fanboy dolaşır oldu. Apple ve Jobs da, bu fanboyları tüm medyalarda megafon gibi kullanmayı ihmal etmedi. Bu “Applevari tasarım” çılgınlığı o kadar alıp başını gitti ki, web sitelerinin tasarımları bile Apple web sitesinin klonları haline geldi. Bilgisayar dünyasında belki ilk kez, tasarım bu kadar acı bir farkla işlev ve performansın önüne geçti.
İşin doğrusu, PowerPC işlemcili Mac zamanlarının aksine, bugün Adobe programları Intel + Windows’lu PC’ler üzerinde daha hızlı çalışıyorlar, üstelik fiyatları muadil Apple Mac’lerin yarısı kadar. Aslında Apple, teknolojik liderliği elden çıkararak, bir anlamda çok riskli bir hareket de yapıyor. Zira, pazarlama ve reklam ağını daha iyi kullanan herhangi bir teknoloji firması, Apple’ı kısa sürede yerinden edebilir. Örnek? Bilemiyorum. Ama Richard Branson gibi, ya da Mark Shuttleworth gibi renkli zengin girişimciler bir marka yaratabilirler. Ki Shuttleworth’un şu sıralar bunu deneyeceği konuşuluyor…
Apple’ın sonradan geliştirdiği, “tüketici ile tek yönlü ilişki” tespitine katılıyorum. Tasarım öyle bir şeydir. Vizyonerlik onu gerektirir. Sanat da öyledir, buyurgandır. Yapar, gerisini siklemez. Kim ne almak istiyorsa alır. İleri görüşlü bir yapıyı temsil eder konuma gelmişseniz, tüketiciden gelen her talep, yüksek ihtimalle sizin daha önce “üstünden geçtiğiniz” bir talep olacaktır. Zaten bunu açık açık da ilan etmiştir kendi web sitesinden Apple.
Tek yönlü ilişkiden “tüketiciyi hesaba katmayan” anlamını çıkaracaksak eğer, bu bizi büyük bir yanılgıya düşürür kanısındayım. Apple’ın “tasarladığı” her ürün, tüketiciyi, tüketici kullanım alışkanlıklarını, tüketici ergonomisini, tüketici kolaylığını gözetiyorum ben diye bas bas bağırır. Tamam, hangi ürününün bunu başardığı, hangisinin başarmadığı tartışılır, bana sorarsanız muadillerine göre her ürünü, diğerlerine bunu başarmak yolundaki birer ders niteliğindedir. Ve diğerleri de derslerini alırlar zaten. Bkz. Apple taklidi ürünler.
Ha, eğer özgür yazılım üzerinden, bireysel “yok bu olmamış, şöyle olmalıydı” ahkamları üzerinden konuşacaksak eğer, yine bence kavramsal bir yanılgıya düşeriz. Apple ticari bir işletmedir. Temellerini özgür yazılım felsefesinin attığı bir çekirdeği alıp, üzerini allayıp pulladıktan sonra “satmaya” başlamıştır. Bizi bu yanılgıya düşüren unsur sanırım Apple’ın ilk kurulduğu ve kuruluşunu izleyen yıllardaki farklı duruşudur. “Give peace a chance” diyen şarkı sadece dillerde kalmış, dünya “barış”a şans vermemiştir çünkü. Tam müzelik olacakken Apple’ı Microsoft’un kurtardığı anlatılır durur, Apple’daki ikinci Steve Jobs devri şirketi dibe vurmaktan çıkarıp para kazanmaya başlamasının –hadi biraz daha abartarak vurgulayayım– destanıdır.
Evet, Apple medyayı iyi kullanmıştır, kullanmaya da devam etmektedir. Ancak Amerika gibi bir ülkede, hem de bilişim sektörünün başlangıçta Apple’ın temsil ettiği yüzde iki, yüzde üç civarında bir hacmi saran yüzde doksan yedilik büyük aktörlerin at oynattığı bir ülkede “yazar, yazı, medya” satın almaları yapıp altını doldurmadan, “ne hak yere” donkişotluk oynamak ne kadar mümkündür? Lobiciliğin meslek olduğu bir ülkede her şey mümkündür elbette ve mübahtır. Ama Apple bunu yaparken diğerlerinin eli “armut” mu topluyordu da söz konusu elmamız sıyrıldı aralarından? Neydi diğerlerinden farkı? Bir farkı var mıydı?
iPod’a gelene kadar niş müşteri kitlesini korudu Apple, evet. Çünkü Apple’a geçmiş bir kullanıcıyı ne yaparsanız yapın bir daha geriye döndüremezsiniz. Boş yere bir bağlılık değildir bu, kullandığı şeye sevgi beslemekle de açıklanamaz. Apple kullanıcılarını “atını siken kovboy” şeklinde düşünen zihniyeti kınıyorum!
“Jobs diktası” benzetmesi, Apple’ın çıkış yaptığı yıllardaki kendi reklamına ”1984” temalı reklama atıfta bulunan yorumcular tarafından da çok yapıldı. Bu argüman gücünü yorumumun en başında bulunan “tasarım empoze etmek”ten alır. Böyle görmek de mümkün elbette. Ama tekrar edeyim, tasarım denilen şey empoze eder zaten, buyurur. Tasarım devrimcidir, devrimci olanına, ayırt ettirici olanına tasarım derim ben, ezber bozana. Ezberleri tekrar eden şeyleri tasarlanmış şeyler gibi görmemek lazım. Seveni olur, sevmeyeni olur ama rahatsızlık sanırım şundan kaynaklanıyor büyük ölçüde:
Devrimci şey, beni sevin demez doğrudan. “Sike sike seveceksiniz lan!” der gibi der bunu. Rahatsızlık büyük ölçüde bundan kaynaklanıyor sanırım, buna ”n’oluyoruz lan?!” tepkisi gayet doğaldır, eğer sunulan kavramlara zaten yakın durmuyorsanız. Devrimler gerçekleşmeden önce devrimcinin değil, devrilenlerin yanında yer tutmuşsanız farkında olmadan. Karikatürize ederek anlatıyorum hadiseyi basitleştirmek için ama hadise anlattığım kadar karmaşık değil aslında.
))
Apple’ın logosuyla ilgili tespitte katıldığım yerler var, katılmadığım yerler var. Tespitlerin ”zevkler ve renkler tartışılmaz”la mühürlü yanı için bir şey demem mümkün değil. Tarif eden yanı da değişimi anlatıyor zaten. Katılmadığım şey, “Risksiz oynarım, rengimi belli etmem” intibaı alınmış olması, Apple’ın renksiz, daha doğrusu erkek ve dişi kullanımlarında leke değeri yüzde yüze çıkarılmış siyah veya beyaz logosunda. Bir logoya bakıp da hangi intibaı edinirse edinir insan, ona itiraz etmem mümkün değil. Ancak bunu bir tespit, bu böyledir demek haline getirmek bence bir iddia aşımı olmuş.
Adobe programlarının Windows’ta daha hızlı çalıştığı kesinlikle doğru. Ama bunun günahı Apple’a ait değil. Adobe’un Apple’ın Mac OS X’e geçişinde, sonra Intel işlemciye geçişinde yarattığı genellikle zamanlama temelli komplikasyonları biliyoruz. Yazılımlarını Apple’ın ürün mimarisini dibine kadar kullanabilen yetenekte ‘migrate’ edip etmeyecekleri de onların bileceği iştir. Bildikleri gibi yaptılar zaten ve yeterince hızlı olsalar da bugün bir Mac üstünde, evet, halen PC’deki kadar hızlı çalıştıramıyorsunuz Adobe programlarını. ‘Preview’ edilen yeni sürümlerinde Apple’ların 64 bit/ çok çekirdekli işlemci yapısını tamamen destekleyeceklerini vaat etmişlerdi. Bakalım, göreceğiz.
Adobe ile ilişkilerde Apple’ın da masum olduğu söylenemez. Bir Final Cut Pro ve saz arkadaşları hadisesi, bir Aperture hadisesi var mesela, işin profesyonelleri tarafından Adobe’un muadil programlarına tercih edilebilen. Dolayısıyla, tam bir “filler tepişiyor” durumu var kullanıcı tarafında aslında. Ha, burda kullanıcı da kendi götünü kurtaracak çözümlere yönelecektir, kafasındaki fiyat-verim ilişkisi hesaplarına veri sağlayan fayda ağırlıklarına ve önceliklerine ve çıkarabildiği sonuca göre.
Apple fiyatlarının muadil PC’lerin fiyatından iki katı kadar pahalı olduğunu söyleyebiliyorsa Apple’la ilgili bir şey diyen bir yazı, onunla sik yarıştırılmaz derim ben. Susarım. Başım dik, dinlerim.
“Zira, pazarlama ve reklam ağını daha iyi kullanan herhangi bir teknoloji firması, Apple’ı kısa sürede yerinden edebilir.” Tespit doğru, ”kısa sürede” demek… Tamam, ben hiçbir şey bilmiyorum.
Yazıdan yazarın bilişim geçmişi hakkında bilgiler edindim. Onun haricinde yazının bence en vurgulu mesajı şudur: Evet, Barış Atasoy Apple’ı sevmiyor. Neden sevmediği hususunu bu anlattıklarıyla dahi anlayabilmem mümkün olmadı, ben de aksini iddia edecek güçte argümanlar sunamamış olabilirim. İyi okumalar herkese…
Sanat sinerji ile ilgili birşeydir; uyarım olmadan sanat da olmaz. Ama sanatçı eserini ortaya koyduğunda, eğer bu üstün bir eserse, yani şaheserse, “onay beklemek” durumunda değildir. O zaten hakettiği değeri bulacaktır. Yalnız benim bahsettiğim şey farklı: “Ben, Mac OS X diye birşey yaptım ve geriye uyumluluğu yokettim; çünkü 9 serisine uyumlu gideyim deseydim, mimari olarak kötü ve yavaş bir sistem olacaktı” demek farklı. Evet; bu dediğiniz şeyin devamı. Ama şu, benim kastettiğim ve küstahça olan yaklaşım:”Ben Snow Leopard’ı çıkardım. ZFS dosya sistemi ekleyecektim dedim ama sonradan işime gelmedi eklemedim. Leopard ile %100 uyumlu olmayabilir. İşine gelirse. Ayrıca her uygulama 64 bit filan değil, mesela default olarak 32 bit kernel yüklüyoruz. İşine gelirse. Mal bu”. Bu küstahlıktır işte. Çünkü insanlar vaadlere göre işletim sistemi tercihi yapabiliyorlar.
Ergonomi konusunda ayrı bir yazı yazmaya karar verdim; ama genel olarak ergonomi konusunda başarılı olduğunu kabul ediyorum. Ürettiği mouse’lar hariç:)
Özgür yazılım konusunu MS’i kaka, Apple’ı cici ilan edenler için açtım. 3 sene önce filan bu konuyla ilgili yazmıştım:http://www.barisatasoy.com/pazarlama/microsoft-seytan-da-apple-melek-mi
Basını ele geçirme konusuna gelirsek: Mac OS X’in kullanım oranı ABD’de %5 gibi bir rakam sanırsam. Dünyada daha düşük. Diyelim %4. %2 filan Linux. Yani işletim sistemi olarak zaten yaygın değil. Ha, o kadar bile yaygınsa onun da önemli nedenlerinden biri Apple’ın kendi üretimi olan ses / video programları, mesela Final Cut. Ayrıca müzikle uğraşanlar özellikle Wİn XP’den sonra Apple almayı tercih ettiler zira hem kasa içi manyetik alan daha az, hem de Win XP ile gelen I/O sorunları sözkonusu yazılımların yeni sürümleri çıkana dek kötü bir izlenim bıraktı insanlarda..
Gelelim bilgisayar dışındaki ürünlere…iPod iyi bir ürün ama aynı ya da daha ucuz fiyata çok daha iyileri var. Hem ses kalitesi, hem genel kalite olarak. Hatta yine blogun biryerinde, bu testleri de yayınladım. iPhone derseniz, orasını bilmem. Ben telefon kullanan biri değilim. Daha 3G özelliğini denemedim telefonumun. Komik gelebilir ama buna rağmen Android’i kurcalıyorum; Palm WebOS SDK’yı daha çıkmadan edinim kurcaladım. Objective C gibi zorlayıcı diline rağmen, en kolay programlanan (çalışma rahatlığı IDE kalitesi gibi kriterlerden bahsediyorum) telefonun iPhone olduğunu düşünüyorum. “Düşünüyorum” diyorum çünkü incelemediğim Windows Mobile bi de Samsung’un yeni paltformu kaldı. Badi Badu gibi birşeydi sanırım:) Bunun yanında donanım teknik olarak çok kötü kullanılmış zira aynı güçteki Palm Pre Plus’ın nasıl çalıştığını görmenizi isterim (Görsel ve kullanım olarak da en az iPhone kadar iyi)
Bunca sayfada söylediğim şeyleri tekrar özetleyeyim: Birincisi, kullanım kolaylığı sağlamak ve güzel bir arabirim sunmak dışında, Apple ürünlerinin hiçbiri “devrim” değil. (Aslında Jobs’ı neden sevmiyorum derken bunun altını kalın kalın çizdiğimi düşünmüştüm; Jobs, Apple’ın yenilikçi karakterini yok etti) Gerçekten devrimci olan şey orjinal Macintosh’dur, hiç tutmayan Newton’dır. Hatta NextStep’i satın almaktır. Ama iPod, iPhone vs devrim değil, evrimdir.
Ha, ABD’de olsam Unibody Mac ve bir ihtimal iPod alırdım. Türkiye’de zibilyar dolarım olsa almam. Bilkom’un fiyatları ve bayileri yüzünden. Seneler önce para bokken Studio Display almaya girdim, girdim diyorum çünkü vitrinde gördüm çok beğendim tipini:) “Satış sorumlusu” denyo hiçbir soruma cevap veremediği gibi, “bari kullanım kılavuzundan ya da internetten bakalım” teklifine de ukalalıkla cevap verdi. Çıngar çıkardım. Müdür geldi. Anlayışlı ama bilgisiz biri çıkınca mekanı terkettim. ABD’de cihaz bozulunca çok ilgilendiklerini filan biliyorum; ilk elden çok iyi deneyimler yaşayan biriyle konuştum. (Lütfen “ama gümrükler” demesin kimse; bu muhabbeti zibilyon kere yaptık, açıp intel işlemcilerin Türkiye ve ABD fiyatlarına bakın. Ayrıca vergi / gümrük oranlarını biliyorum)