Facebook’u çok geç öğrendim (erken öğrensem bu satırları fezadan yazıyor olurdum)
Uzun süre girmeye üşendim; çünkü bu tip sitelerin kayıt mevzuatı beni sıkıyor. Sonunda dayanamayarak, üstelik “gerçek adımla” kayıt oldum.
Aslında facebook denen site, Yonja’nın başarılı olma nedenini iyi analiz edip, daha da “amaçtan uzaklaştıran” bir yaklaşımla bombayı patlatan bir açıkgözün eseri. Uzun yıllar boyunca sayısız “arkadaşlık” siteleri açılıp açılıp kapandılar. Bunların başarısız olma nedenleri de gayet açıktı: siteye kayıt olduğunuz anda, sap ve abazan olduğunuz gerçeği kabak gibi ortaya çıkıyordu. Kadınlar bu konuda daha da “duyarlı” oldukları için, doğal olarak bahsettiğim siteler ormana döndüler ve kendi kendilerini yokettiler. Yonja ise, “vallahi abazan değiliz, arkadaşa bakıp çıkacağız” havası yaratarak, kayıt olan insanların gönlüne su serpti ve çok kısa sürede bir Internet fenomeni haline geldi.
Facebook, bu “fikri” bir adım öteye taşıdı. Aynı “gerçek dünya” gibi. Orada olmak artık ekstra bir hadise değil; hatta ben aradığım herkesi buldum. Hiç ummadığım tipleri bile. Kısacası, sosyal bir kulüp havasında, hesapta nezih filan. Saplar giremezmiş, damsız alınmazmış gibi bir hava esiyor.
Bir de milletin bayılıp benim çözemediğim bir eklenti düzeni var. 3 milyonuncu eklentide filan sıkılıp bıraktım. Bu arada, beslediğim ejderha herhalde güdük kalıp mahallenin ayılarına yem olmuştur; çünkü bir süredir hayvancağızın karnını doyurduğum yok. Bir de vampir filan eklemiştim; “ulan bunun güçlenmesini mi bekleyeceğiz” diyerekten, onun bunun, zaman zaman da sağlam vampirlerin üzerine saldım; tabii çocukcağızı kan bankası yerine koyup kanını hüüpt diye emdiler. Daha neler koydum bilmiyorum.Bazı insanların milyonlarca ıvır zıvırı var. Özellikle bira ısmarlama eklentisi bir hayli popüler. Gördüğüm kadarıyla islami cenah henüz yeterince adapte olamamış; örneğin zemzem suyu ısmarlama gibi bir eklenti olabilirdi.
Birazdan sayısal loto oynayacağım ve eğer büyük ikramiyeyi tutturursam, çalışmaya ihtiyacım kalmayacak. 6 ay boyunca, kültür ve ananelerimizi (anneanneyi yanlış yazmışın diye atlayında azarlayayım) tanıtacak birtakım eklentiler geliştirmeyi düşünüyorum. Şöyle ki;
1.Kristal şekerlik eklentisi: Hergün toplayacağınız sabit bir krediyle, şekerliği çikolata ve şekerle dolduruyorsunuz. Listenize ekli kişiler bu şekerlikten istedikleri çikolata ya da şekerlemeyi alıyorlar; ancak bazıları sahte imalathanelerde üretildiklerinden, arkadaşlarınızın bazıları zehirleniyor. Ölümle kör olmak arasında çeşitli kademeler mevcut. En çok şekerlemeyi yiyip zehirlenme puanı da en düşük çıkan, kıllı göbek ödülünü alıyor.
2.Niyazi: Üzerinde yol olan ve Niyazi yazan bir simgeye arkadaşlarınız tıklıyorlar. Bir nevi fortune cookie ama sadece hangi yola gittiğiniz yazılı. Yollar arasında, hak yolu, cefa yolu, sefa yolu, ipek yolu, koşuyolu gibi seçenekler var. Bok yolu çıktığında artık simgeye tıklamanız mümkün olmuyor ve listedeki diğer kişilerden “bok yoluna gitti Niyazi” başlıklı spam e-mailler alıyorsunuz.
3.Kerizma: Arkadaşınızın sayfasını her açtığınızda, aslında tamamen gerçeğe aykırı bir soru çıkıyor ve bunu bilip bilmediğiniz soruluyor. (Zencilerin 3000 yıl önce Türk olduğunu biliyor muydunuz?) gibi. Eğer kerizlik yapıp evet’e tıklarsanız, kerizma puanınız yükseliyor. “İyi de bir tıklayan bir daha tıklamaz ki” diyebilirsiniz; bu doğru değil. (Bknz Türk Siyaset Tarihi)
4.Osuruk spreyi: Kadınlarla yakınlık kurmaya çalışan bazı hanzo arkadaşlara şiddetle tavsiye edeceğim bir eklentidir. Bu eklenti sayesinde, sadece kadınlara olmak şartıyla, parfüm şişesi gönderiyorsunuz; üzerinde Tresor, Amarige, Dolce & Gabbana filan yazıyor. Hatun kişi şişeyi aldığında “koklamak ister misin?” diye bir pop up çıkıyor. Hatun kişi evet’i tıklarsa önce bir osuruk sesi duyuluyor, arkasından Internet Mahir (Mahir Çağrı) kellesi çıkıyor ve “osurdum, I kiss you” diyor.
5.Zibido: Listenizdeki kadınların sizden ne kadar hoşlandıklarını ölçen hoş bir eklenti. (Nasıl yani demeyin işte, bilmiyorum, “hoş bir..” diye başlayan cümleler böyle durumlarda kullanılır zaten)
6.Elektro-küfürbaz: Teroriste en çok küfür edenin bol bol puan kazandığı eğlenceli bir Java oyunu. Ettiğiniz küfür sayısına göre kırmızı kurdele alıyorsunuz. Ayrıca ziyaretçileriniz edilen küfürlere yorum yazıp ince belli bardakça çay ısmarlayabiliyorlar. Terörist yerine listenizden bir tanıdığınızı da seçebiliyorsunuz.
Embedded bir proje hazırlıyorum; iş filan değil, kendi ihtiyacım. Emektar Via C3′ü kullanmaya karar verdim. Bu bir Via Mini ITX kart; üzerinde 256 MB RAM var. Modeli VE8000; Via C3 işlemcisi ve Samuel modeli (Bir de Ezra var).
Via C3 için standart kernel kullanmak risklidir; zira çoğu çalışmaz. Aslına bakarsanız, bu 686 sınıfı olduğunu iddia eden, ama komut setine baktığınızda 586 komut setini destekleyen tuhaf bir işlemci. Bendeki 800 Mhz olduğu halde, performansı 466 Mhz bir Intel işlemci düzeyinde. Via, düşük enerji tüketimiyle öğünse de, Watt başına performansı son derece kötü. C7′de bile durum böyle. Zaten Intel’de, özellikle ULV serisiyle Via’yı bu şekilde sıkıştırmayı düşünüyor.
Herneyse…Nedense son anda 2.6.x serisi bir kernel kullanmaya karar verdim. Tıknefes sistemlerle çalışıyorsanız, 2.6 kernelin iddia ettikleri gibi performanslı olduğunu söyleyemem. Doğrusunu isterseniz, SMP bir kernel kullanmayacaksanız, aynı anda birden fazla uygulama çalıştırmayacaksanız, Hyperthreading destekleyen bir işlemciniz yoksa, 2.6 kernel hiç de ideal bir seçim değil. Özellikle de, yer kısıtlamanız varsa: daha önce 2.4 serisi ile Via C3 için hazırladığım kernel 500k civarındaydı; şimdi 2.6 ile 970k civarındayım. 2.6′nın bana tek getirisi, initramfs kullanabilmem oldu. Şu sıra, çalışacak sistemi initramfs içinde mi bıraksam, yoksa root’a mı taşısam onu düşünmekteyim. Root’a taşımamak akıllıca görünüyor; çünkü projenin ticari bir hal alıp satılma ihtimali sözkonusu.
Gerçi bunu biraz kasarak 2.4 ile de yapabilirdim. 2.6, bana epey performans kaybı getirdi: basit işler yapan, yavaş, kaynakları kısıtlı bir sistemde, 2.6 serisi, RAM tüketiminden tutun CPU çevrimine kadar, en az %50 daha fazla sömürüyor sistemi…
Yakın zamana kadar, hatta şimdi bile, “hız” iddiasında olan bazı az sayıda masaüstü GNU/Linux dağıtımlarının 2.4.x serisi kernellerle gelmesi boşuna değil. (Puppy Linux, Damn Small Linux gibi 50-100 MB arası mini dağıtımlar hala 2.4.x serisi kerneller ile geliyorlar)
Açıkçası, 2.6′yı seçmemin hiçbir rasyonel nedeni yoktu. Belki crytoloop, belki initramfs. Ama bunlar sonradan da düşünülebilir, en azından kernel düzeyinde olmasa bile, user space programlarla üstesinden gelinebilirdi.
Demek istediğim, “üst sürüme geçme hastalığı” böyle bir zamanda bile etkisini gösterebiliyor. Bunun için, aynı işi donanım tabanlı ya da yazılım tabanlı yapabilirsem, donanım tabanlı çözümü tercih ederim. Çünkü, donanıma firmware yazmak belli bir “ciddiyet” ve planlama gerektiriyor; üstelik satılan bir anakart üstündeki BIOS’un hatalı olduğunu düşünün: bu durumda üretici anakartları geri alıp BIOS’ları değiştirmek zorunda. Onun için daha dikkatli, çok daha dikkatli davranıyorlar. Oysa yazılımda pardon demelerine bile gerek kalmıyor.
Yok, bizim Pascal Nouma değil. Muhtemelen artık yürüyemeyecek kadar alkolik olmuştur; bahsettiğim NUMA, Non Uniform Memory Access; ve bunu kullanan işlemciler.
Kernel 2.6′dan bahsetmişken, NUMA’ya ister istemez girdim. 2.6 ile NUMA desteği geliyor. Merak ediyorsanız, alıp eve koyabileceğiniz herhangi bir bilgisayarda NUMA desteği muhtemelen olmayacaktır; eviniz birkaç bin metrekare, siz de Karun’un mirasyedi (ve boş gezenin boş kalfası) evladı değilseniz.
NUMA mimarili işlemcilerde, bizim çok çekirdekli işlemcilerin aksine, ayrı RAM alanları bulunuyor. Bu işlemcilerin herbiri, node (düğüm) adı verilen bir küme içindeler. Bu düğümlerin her biri, işlemci, RAM ve buna erişimi mümkün kılan muhtelif ıvır zıvır silikondan müteşekkil. İşlemciler -doğal olarak!- kendi aralarında konuşabiliyorlar. Bunun bizim kabak tadı veren çok çekirdekli işlemcilerden farkı şu: SMP destekli çok çekirdekli işlemciler, RAM’e ortak bir veriyolu üzerinden erişmek durumda. Her bir çekirdeğin 8 şeritli otobanı olması bir şey ifade etmiyor; zira o yollar eninde sonunda Murphy yasaları gereği(!) asla yeterli olmayan RAM’in 3 şeritli tali yoluna bağlanmakta.
Şu an NUMA desteğine sahip işlemciler, NEC’in şu meşhur süperbilgisayarında bulunan işlemciler. Ve de diğer büyükbaşlar.
Merak ettiğim şudur; bu şirketlerin zaten yıllardır kendi UNIX sürümleri mevcutken, neden Linux kerneline NUMA desteği koyulsun diye kastırırlar? Bunun çok pahalıya patladığından da şüphem yok; zira bahsettiğim bilgisayarlar bir kasabanın elektrik tüketimi kadar elektrik harcıyorlar. Üstelik mimarileri haddinden fazla karışık ve zaten doğru dürüst de bilinmediğinden, kernel’e o değerli kodları koyan abi/ablalar (abla olduğundan şüpheliyim) herhalde bu işi sevabına yapmadılar. (Dünyada o aletleri sistem düzeyinde programlayacak 100 kişi olduğundan şüpheliyim). Üstelik, sigara paketinin arkasında C ile kod yazıp “al bunu yaz, kesin çalışır” denmediği de ortada.
Hemen bu işin arkasında IBM’i arıyorum doğal olarak. Daha piyasaya çıkmadan, Playstation 3′deki Cell işlemcisinin aslında sunucu/süperbilgisayar alanında büyük bir fark yaratabileceğini sıkılmadan defalarca yazdım. Üstelik, Playstation 3, en az para kazandıran Playstation modeli. Bizde ABD fiyatının iki katına satılsa da, (dış mihrak aramayın yahu, dost kazığı!) Playstation 3, işlem gücüne göre çok ucuz bir alet. IBM, son araştırdığımda Cell işlemcili sunucular üretmek için hazırlıklara başlamıştı.
Aslında IBM, bir iki manevrayla, hem oyun, hem de masaüstü PC pazarını kolayca değiştirebilir. Senelerdir, DirectX’in yerini alacak bir oyun API’sinin (“oyun” ile kısıtlayarak aşağıladım, özür dilerim, idare edin!) olmaması, Microsoft’un en büyük silahı. Artık sadece GNU/Linux üzerinde değil, Solaris gibi daha “fantezi” işletim sistemlerinde bile çok kaliteli programlara sahibiz. Gelgelelim, iş oyun oynamaya gelince, ister istemez herkes Windows kurmak zorunda kalıyor. Bir de, Cubase filan gibi sadece Windows ve Mac OS üzerinde çalışan programlar var -Adobe’un tüm serisi neredeyse sorunsuz GNU/linux üzerinde çalışabiliyor- ama onların kullanıcı kitlesi zaten sınırlı. Ama oyun ciddi bir sorun. Geliştiriciler Direct X’i seviyor. Birincisi, programlaması kolay. İkincisi, OpenGL’in aksine, sadece bir grafik API’si değil; içinde sesten joystick kontrolüne kadar birçok ıvır zıvır var. (Gerçi işin içine EAX filan girince, hadise ıvır zıvır kategorisinden çıkıp “bilim” haline geliyor). OpenGL+SDL de bir alternatif tabi; ama iki ayrı araç kullanıyorsunuz ve SDL, DirectX’in ses API’lerinin olgunluk,performans ve özellik setine sahip değil.
Geçenlerde EA Games’in üst rütbeli yöneticilerinden birisi (OYAK gibi oldu!) bir açıklama yaparak, cross platform bir oyun API’sine “gerek olduğunu” söyledi. Bunu Electronic Arts telaffuz ettiyse, “her platformda çalışacak oyun API’leri tiz yapıla!” olarak algılayabiliriz. Sony ve IBM’de bu işe yeşil ışık yakıp, rivayete göre programlanması son derece zor olan Playstation 3′ü open source hale getirirse, öncelikle tüm rakip konsolları piyasadan silerler. Buna Sony kadar, Microsoft’u sevmemesi hiç de haksız olmayan IBM’de sevinir. (OS/2 ve “fason” verilen DOS işinden zengin olmaları bile Microsoft’dan hoşlanmamaları için yeterli neden; hadi Lotus paketinin akibetini filan katmayalım işin içine). Daha sonra IBM ve Sony’nin yapmaları gereken tek şey, geliştiricilere birkaç milyon dolar gibi cüzi bir para saçmak. Ondan sonra herşey çok kolay ve güzel olacaktır.
Yine NUMA’ya dönecek olursak, şayet IBM bu işleri sallamaz da yaparsa, masaüstünde GNU/Linux iyiden iyiye yayılır. Üstelik, x86′da çalışma gibi bir zarureti de olmadığından, IBM ve iş ortakları, kısa birsüre içinde Cell işlemcili masaüstü bilgisayarları satmaya başlayabilirler. Tek bir hamleyle hem sunucu pazarında çok iddialı duruma gelecekler, hem Microsoft’u ağır zarara uğratacaklar, hem de işlemci üreticisi olarak AMD ve Intel’i çok ciddi biçimde rahatsız edecekler. Cell’i de biraz daha geliştirirlerse, NUMA destekli, gerçek bir süperbilgisayar gücünde blade server’lar görmeye başlayabiliriz. Hem de çok ucuz fiyata.
Ama benim bildiğim IBM, bu fırsatı da kaçırır!
Intel önce OLPC projesi ile didişti, şimdi onlara CPU yapıyor. Bu arada, OLPC’ye rakip olarak çıkardığı Classmate PC’yi de öne çıkarmayı ihmal etmiyor.
Diğer ucuz laptop alternatiflerinin aksine, Intel’in Classmate’i Windows XP embedded ile gelmekte. Bu masaüstünde kullandığımız Windows XP’ye çok benzeyen, ancak daha “hafif” cihazlar için geliştirilmiş bir sürüm. Yeni birşey olmadığını da söyleyeyim; neredeyse “tam boy” Windows XP kadar eski Windows XP Embedded. Üstelik Windows CE gibi hafif de değil; vasat bir kurulum yaklaşık 400 MB civarında yer kaplıyor.
Aynı Asus eee gibi, Classmate PC’de 7 inç ve 800×480 çözünürlüğünde bir ekranla geliyor. OLPC gibi “oyuncakımsı” görünmemesi bir avantaj olsa da, bizim gibi koca koca heriflerin taşıyabileceği bir alet değil(!).
Üzerinde 915 GMS Intel chipset ve 256 MB DDRII-SO DIMM RAM mevcut. Aynı anakartın Asus eee üzerinde de olduğunu tahmin ediyorum. Üzerindeki Celeron M işlemci 900 Mhz ve Wikipedia’ya göre, L2 cache yok. Demekki, bu bir Shelton. Durum böyle olunca, Asus EEE’nin daha kuvvetli bir işlemciye sahip olduğunu görebiliyoruz.
Asus EEE ve OLPC’de olduğu gibi, Classmate PC’de de sabit disk yerine 2 GB NAND bulunuyor. Wireless bu modelde de mevcut (802.11b/g, Realtek). İki USB girişi var; aslında platform 3 USB desteklese de, Intel NAND’ı diğer USB üzerinden bağlamış. Asus EEE ise, içerideki IDE üzerinden SSD bağlamayı tercih etmiş; bu yüzden Asus’un disk performansı yönünden biraz daha üstün olduğunu tahmin ediyorum.
Classmate PC üzerine sorunsuz olarak Mandriva ve Ubuntu kuruluyormuş.
Bir de, sanırım Bahçeşehir’deki bir özel ilkokul, öğrencilerine Classmate PC dağıtmış. Zamanında gözüme böyle bir haber iliştiğini hatırlıyorum; bilgisi olan haber verirse sevinirim.
Ağırlık ise 1.3 kg; yani Asus eee’den 400 gr daha ağır.
Intel kısa bir süre önce Skulltrail’i biraz sessiz sedasız duyurdu. Ancak herhalde duyuru pek anlaşılmadı; zira Skulltrail’i incelediğini iddia eden çoğu site bunun bir LGA775 işlemci olmadığını, 12 MB’lık cache’in “detay” olduğunu zannetmiş. İşlemcinin oturduğu soketi bile doğru dürüst yazamayan çok sayıda yabancı siteye rastladım.
Bunu anormal karşılamıyorum. Hergün, sayısız ekran kartı, işlemci, anakart modeli çıkıyor. Üstelik üreticiler hala kriptik numara grupları kullanmakta israrcılar; hal böyle olunca “VCXG-233-G’nin 256 MB RAM’i, 512 bit veriyolu vardı, GDDDR4 ile çalışıyordu, üstündeki RAM modülleri Hynix 64887723 modeliydi” gibi çoğu fuzuli detay arasında, bazı önemli noktalar gözden kaçabiliyor, hataların sayısı artıyor ve incelemelerin derinliği ister istemez “magazin düzeyinde” kalıyor.
Intel Skulltrail, 2008′in başında çıkıyor ve tanesi 1500 dolar olan(!) Core Extreme QX9775 işlemcilerden 2 tane kullanıyor! Bu işlemciler 45 Nm, Penryn sınıfı işlemciler. Her biri dörder çekirdekten, 8 çekirdekli bir sisteme sahip oluyorsunuz; tabii 4000 doları aşabilen fiyatı ödemeye gücünüz varsa.
Skulltrail, Intel 5400 chipset ile gelen, ilginç bir anakart. Nvidia Quad SLI destekliyor; yani üzerinde 4 PCI Express 16 slotu mevcut. 3.2 Ghz hızında çalışan Intel Core Extreme QX9775 işlemcilerin FSB’si 1600 Mhz ve…FB-DIMM RAM kullanıyorlar; 800 Mhz. Koyduğum resme bakarsanız, bu anakartın aslında bir server anakartı olduğunu gösteren iki detay var: LGA771 soket ve FB DIMM RAM.

İşin özü, bu üzerine Nvidia SLI desteği eklenmiş bir sunucu anakartı. Açıkçası, Core Extreme QX9775′de, “markalanmış” bir Xeon işlemci.
Hatta, daha açık olmak gerekirse, ben bunun Harpertown kod adlı Intel Xeon X5460 olduğundan fena halde şüphelendim! İkiside 45 Nm, 3.2 Ghz, 4 çekirdekli. QX9975′de FSB kilidinin kaldırıldığı açıklamaların birinde geçiştirilmiş; nitekim X5460 1333 Mhz FSB ile gelirken, QX9775 1600 Mhz FSB ile geliyor. 12 MB’lık cache aynı. Kısacası, Intel Core Extreme QX9775, “fabrikada modifiye” bir Xeon X5460 gibi duruyor! Üstelik, Xeon X5460 330 dolar daha ucuz. Bu arada, işlemcilerin pin sayıları ve kullandığı RAM modülleri de aynı!
Yıllardır kendilerini “manyak oyun sistemi” diye yırtanlara, gidin Playstation alın, illa PC diyorsanız, adam gibi bir server platformu edinin diyorum. Maalesef, masaüstü kullanıcısının gözü kolaylıkla yüksek rakamlar sayesinde boyanıyor. Örneğin Opteron işlemcilerin düşük saat hızları ve fiyatlarına bakarak zayıf sanan ciddi bir kalabalık var; oysa şaşırtıcı derecede hızlılar. Bunun dışında, pek rasyonel bir nedeni olmasa da, kesintisiz çalışmak üzere üretilmiş bir CPU almak, bana daha çok güven veriyor. Son kullanıcıya yönelik üretilen hiçbirşeyi yeterince güvenilir ve verimli bulmuyorum.
Sanırım Intel de benimle aynı fikirde ki, masaüstü kullanıcısına yönelik en performanslı platformu sunucu bileşenleri ile donatarak piyasaya sürmeye hazırlanıyor!
Az önce bahsettiğim FSB artışı, QX9775′in 150 Watt çekmesine neden oluyor (Xeon modelinde 120 Watt). Bunu ikiyle çarpın, üstüne 4 adet, SLI destekli Nvidia ekleyin (iyimser olup ortalama 150×4 diyelim!). Buna bir de RAM’leri, diskleri filan ekleyin. Anakartın kendi güç tüketimini de unutmayın. Ben monitör hariç 1000 Watt civarı bir rakama ulaştım. Şimdi en sevdiğiniz oyunu açın, ütüyü prize sokup bir metre yanınıza koyun ve gönül rahatlığı içinde oyun oynamaya devam edin. Çok sıcak olursa camı aralayabilirsiniz. (İşlemcilerin giderek daha verimli oldukların bahsediyorduk değil mi!)