LOGİTECH G9

bilgisayar | Etiketler:, , — 1 Nisan 2010

Uzun yıllar boyunca A4Tech kullandım. İşin doğrusu, A4Tech, tasarımdaki titizliğini bir kenara atıverdi. Hiçbir zaman Logitech gibi tok bir malzemeye sahip olmasa da, A4Tech, benim için yıllar boyunca, sadece bir nedenden ötürü, doğal tercih olarak kaldı: MX serisi Logitech’ler çıkana dek, piyasada satılan en büyük ve ergonomik mouse modelleri A4Tech’e aitti.

logitech g9 kutu 300x225 resmi Logitech G9 yazısı bilgisayar  kategorisinde

Elimdeki A4Tech’ler iflas edince, ister istemez bir mouse almak zorunda kaldım. Bu benim için çok berbat bir durum: mouse, benim için ayakkabı gibi. Bozulmadıkça değiştirmek istemem çünkü yenisine alışmak çok zor oluyor. Üstelik, normal insanların aksine, ellerim fırıncı küreği gibi olduğundan, mouse konusundaki seçeneklerim çok çok az.

A4Tech dökülmekte olduğundan, tamamen iflas etmesini beklemeden 1 hafta teknoloji marketlerini dolaştım. Adaylar şunlardı: A4Tech Oscar, Microsoft Habu (ya da Razer Diamondback; ikisi aynı mouse aslında), Microsoft Natural Mouse 6000, Logitech G9 ve Logitech Performance MX.

İlk düşündüğüm mosdeller olan A4Tech Oscar ve MS Natural Mouse 6000′i sonradan edindim. Microsoft Habu ise Serhan’da var ve elime hala küçük gelmesine rağmen, piyasada bulabileceğiniz en büyük modellerden. Oldukça uzun olduğundan, elimi biraz dolduruyor. Ancak Habu’yu almak istemedim zira hem çok zor bulunuyor -piyasadan kalktı- hem de bu paraya satılan bir oyuncu mouse’unda olması gereken bazı özellikler yok. Bunlardan biri de ağırlık ayarı.

Logitech Performance MX ise beğendiğim bir model ancak çok zor bulunması ve parmak girintisinin abartılı olması nedeniyle listeden çıktı. Geriye ister istemez Logitech G9 kaldı. Açık söylemek gerekirse, Logitech G9, pek de beğenerek aldığım bir mouse olmadı.

Yeri gelmişken söyleyeyim: bu bir inceleme yazısı filan değil, markaya karşı bir sempatim yok ve Logitech bana şimdiye dek bedava kürdan dahi vermiş değil. O yüzden, “G9′u elime aldım dünyam değişti” tarzı itici bir fanboy yazısı yazacak değilim.

logitech g9 kiyaslama 300x112 resmi Logitech G9 yazısı bilgisayar  kategorisindeİyi yönlerinden bahsetmek oldukça kolay: “mükemmel kalite” filan denilse de, Logitech ürünleri öyle abartılı bir kaliteye sahip filan değiller. Her ne kadar harc-ı alem markalara göre kaliteli olsalar da, Steelseries gibi, Razor gibi daha niche pazarlara hitap eden markaların gerisindeler. G9, 130 TL civarındaki fiyatıyla oldukça pahalı bir model olsa da, bahsettiğim markalarla kıyaslandığında makul bir fiyata sahip diyebiliriz.

Diğer artıları: plastik kalitesi olarak rakipsiz, en azından bahsettiğim segmentte. Düğmelerin altındaki switchler mükemmel çalışıyor ama yeterli tokluk hissini vermiyor. Sağ ve sol butonlarda gereksiz bir boşluk var. Ayarlanabilir ağırlıklar iyi düşünülmüş bir detay ama mouse’un kullanımına etkisi minimal
düzeyde. Çok da gerekli değil.

Sol butonun altında hızlıca profil değiştirebileceğiniz bir mini buton bulunuyor. G9′un üstün özelliklerinden biri de, ayarları üzerindeki hafızada saklaması, bilgisayarda değil. Böylece ayarlar da mouse ile başka bir bilgisayara taşınabliyor-ek bir işleme gerek kalmadan. Yalnız ayarlamaları yapmaya yarayan SetPoint
yazılımı, rakiplerin yazılımlarına göre oldukça zayıf ve kullanışsız. Birsüre sonra pes edip tüm ayarları yapmadan uğraşmayı bıraktım. Belki tek güzel yanı, sol buton altındaki profil seçim ışıklarının rengini değiştirebilmesi.

Aslında G9′un altı üstünden daha güzel. Lazer sensör, muhteşem bir hassasiyete sahip. Hatta mouse’u yerden 3-4 santim kaldırıp gezdirdiğinizde bile, tek piksel atlamıyor. Yüzeyin ne olduğu da pek önemli değil.

Mouse ile gelen iki adet kaplama gayet kötü tasarlanmış. Her ikisi de pek ergonomik bir tutuş sağlamıyor. Verdikleri kalite hissi gayet iyi ama ergonomisi iyi değil. Bunu sadece benim gibi papuç elliler değil, “normal insanlar” da söylüyorlar.

Genel olarak, oldukça yüksek kalitesi ve müthiş lazer sensörüyle öne çıkan bir model. Onboard hafıza, ağırlıklar, ikisi de fazlaca büyük olmasa da değişen kaplamalar bu modelin artıları, ancak mouse ya da klavyede ergonomi kötüyse diğer kriterleri konuşmak anlamsızlaşıyor.

[nggallery id=11]


KENDİN YAP SU SOĞUTMA SİSTEMİ

bilgisayar | Etiketler:, — 18 Ağustos 2009

Genelde insanlar yaz yaklaşırken soğutma performansına odaklanır ama bende durum tersi: yazın kasa hava akımının kuvvetli olduğu biryerde durduğundan (camlar açık) sorun yok. Ancak bahsettiğim yer kışın radyatörlere yakın kalıyor ve doğal olarak hava akımı da olmuyor. Aslında çoğu insan bu durumda.

PC’ler anormal sesli şeyler, özellikle de kapı pencerenin kapalı olduğu kış aylarında bu gürültü son derece cansıkıcı oluyor. Ben bu gürültünün ruh sağlığını da etkilediğini düşünüyorum; çünkü 24 saat PC başına oturmadığımda hayat sanki daha güzel gibi geliyor:)

Fotograflarını gördüğünüz su bloğunu yaptıralı en az 3 sene oluyor. Bu süre zarfında uğraşmamak adına her seferinde daha güçlü fanlar aldım. Su soğutma fikrinden hep kaçtım. Ama artık kaçınılmaz bir hale geldi. Neden piyasadaki hazır çözümlere yönelmedin gibi mantıklı bir soru da gelebilir akla-birincisi, daha çok para harcasamda, işleri kendi istediğim gibi yapmayı severim. İkincisi, piyasaki çözümler pek çok açıdan eksikler. Bu da doğal; çünkü herkesin ihtiyacını karşılamak, küçük kasalara girmek, ucuz olmak zorundalar. Benim öyle dertlerim yok. Piyasadaki su soğutma sistemlerinin özellikle tank ve radyatörleri çok küçük. Yüksek debili pompalarla gurur duyuyorlar ama -genelde Eheim’ın kafa motorları kullanılıyor, akvaryumla uğraşanlar şıp diye tanır!- suyu anormal bir hızla radyatörün içinden geçirmenin bir anlamı yok.

Su bloğunu yaptırmak bana aşırı pahalıya mal oldu çünkü eğer seri üretim yapmıyorsanız, seçtiğim form çok yanlış. Bunu biraz da mevcut su bloklarının etkisinde kalarak tasarladım ve bugün olsa çok daha farklı birşey yapardım.

Aslında bu yazıyı duyuru amaçlı yazdım. İlerideki günlerde Pozitif PC‘de bazı su soğutma denemeleri yapacağız. Destek ve sponsor gelirse bu denemeler oldukça zevkli ve kapsamlı olacak. Özellikle kasa markaları ve overclock malzemeleri getiren firmaların malzeme sağlamalarını bekliyoruz.

Gelmezse -ki genelde yararlı birşeyle uğraşıyorsanız kimse umursamıyor- de en kötü ihtimalle çıplak bir anakarta bağlar, deney sonuçlarımızı paylaşırız.

Pompa olarak ne kullanacağımız ise sürpriz kalsın. Açık devre bir sistem olursa herkes gibi bizde akvaryum kafa motoru kullanacağız, ancak kapalı devre bir sistem olursa bir sürprizimiz var.

Bu arada öneri ve fikirlerinizi de paylaşmayı unutmayın.

diy water cooling 1 300x224 resmi Kendin Yap Su Soğutma Sistemi yazısı bilgisayar  kategorisinde

diy water cooling 8 300x224 resmi Kendin Yap Su Soğutma Sistemi yazısı bilgisayar  kategorisinde

diy water cooling 7 300x224 resmi Kendin Yap Su Soğutma Sistemi yazısı bilgisayar  kategorisinde

diy water cooling 5 300x224 resmi Kendin Yap Su Soğutma Sistemi yazısı bilgisayar  kategorisinde

diy water cooling 6 300x224 resmi Kendin Yap Su Soğutma Sistemi yazısı bilgisayar  kategorisinde

diy water cooling 3 300x224 resmi Kendin Yap Su Soğutma Sistemi yazısı bilgisayar  kategorisinde

diy water cooling 9 300x224 resmi Kendin Yap Su Soğutma Sistemi yazısı bilgisayar  kategorisinde

OPEN SOURCE BİR İŞ MODELİ DEĞİLDİR DİYENLERE...

İktisatçılar süslü laflara bayılırlar; zira çoğu mahalle bakkalının gayet iyi bildiği arz-talep dengesi gibi düşünmesi ve ortaya çıkarması pek de fazla zeka gerektirmeyen teorilerden öte, fazla şeyleri yoktur. Biraz daha uyanık tüccarların pekala biryerden okumadan da akıl ettikleri Giffen Paradoksu gibi teorileri filan da vardır; “adının karizmatikliğine” aldanmayın. (Giffen Paradoksuna göre bazı malların fiyatı düştükçe talepleri azalır; bunlar genelde kokoş kadınların,iktidarsız erkeklerin ya da zibidi veletlerin tükettiği bok gibi pahalı mallardır; ne bileyim, Rolex’i tutup Seiko fiyatına satarsanız ne Seiko alıcısı, ne de Rolex’e para gömüp sağa sola hava basan kişiler alır.)

Bu sıralar ekonomik kriz dolayısıyla Apple Microsoft’a, Microsoft ise Linux’a ayar vermekle meşgul. “Ne halt etsekte fasülye sayıcıları tarafımıza çeksek” diyen “endüstri analistleri”, birer ikişer taraf seçmeye başladı. Malum; her kriz yeni bir fırsat doğurur…

Özgür yazılım bir iş modeli değilmiş.

Ekonomistlerin “nasıl iş yaptığını” son krizde gördük. Borsa denen at yarışı simulasyonu batınca, “gerçekten üreten” şirketler de batıverdiler. Tabiki bu kadar basit değil; arada tahvil denen paçavralardan filan da bahsetmek gerek, onu da “açık pozisyon” filan gibi jargondan kelimelerle süslemeli. Birgün tahammül edebilirsem krizin nedenleri hakkında da yazarım belki, ama konumuz bu değil…

Ekonomistler, iş yapmadıkları halde iş öğreten varlıklardır. Kılavuzu karga olanın da burnu neden kurtulmaz,malumunuz.

Sonunda “onlar bile” anlayacakki, özgür yazılım bir iş modeli değildir; bu sektörde iş yapacaksanız elinizde kalacak olan son ve tek “iş yapma şekli” olacaktır.

Nokia, Symbian’a tamamen el koyduktan sonra, açık kaynak haline getireceğini açıkladı. Bu karardan sonra, her sene 300 milyon dolar lisans geliri kaybedecek Nokia. Bunu aptal oldukları, ya da insanlığa beleş bir cep telefonu işletim sistemi hediye etme lutfunu gösterecek kadar iyi olduklarından yapmadılar. Symbian patinaj çekmeye başladı ve Nokia gibi buna fazlaca bel bağlayan üreticiler, ne olursa olsun ekosistemi genişletme kararı aldı. Çünkü, artık Android gibi rakipler var. Sözgelimi Android ya da Windows Mobile gibi platformlar piyasaya hakim olmaya başlarsa, Nokia gibi bazı üreticiler yıllardır üzerinde oldukları platformu bir kenara atıp, elindeki kaynak ve iş gücünü yeni ortama uydurmaya çalışacak. Bu da, zaman ve para kaybı demek; üstelik bu arada pazarı kaybetme, hatta pazardan kaybolma riski de var!

Sun, batarken Solaris’i, Java’yı, hatta medar-ı iftiharı olan SPARC işlemcisini açtı. Ne kaybetti? Bugün hiçkimse, “yahu adamlar tasarımı açmışlar,hemen atölyede Sparc üretip piyasaya sürelim” diyemiyor. Sun, Sparc konusunda hala doğal tekel. Solaris artık “beleş” olduğu için daha çok alana giriyor ve Solaris kullanıyorsanız, zamanın birinde Sun sunucu satın alma şansınız yükseliyor. Ya da, işiniz çok ama çok büyürse, destek almak için yine Sun’ın kapısına gidiyorsunuz. Solaris kullananlar artınca, çok daha fazla insan, Solaris öğrenip bu işten ekmek kazanmayı düşlüyor ve Sun tarafından satılan kitapları, verilen kursları, sınavları para ödeyip satın alıyor. Sun, eğitimden de para kazanıyor.

Günün birinde Solaris programcısı ile Windows programcısı sayısı kafa kafaya gelirse, Solaris üstünde Far Cry’da oynarsınız.

Eskiden şirketler kimsenin kullanmayacağı, genelde uyduruk, adam gibi çalışmayan, kırpılmış araçlarını açık kaynak diye dağıtır, arada reklam yapar, sempati toplardı. Şimdi, Symbian gibi, Solaris gibi “ağır toplar” özgür yazılım haline geliyor.

Bu ortamda, “benim sistem daha güzel, ben beleş vermem” diye tutturursanız, 1 doların hesabını yapan insanlar ve şirketler malınızı almazlar.

İşin doğrusu, sektör öyle bir noktaya doğru gidiyor ki, artık herkes “elimdeki herşeyi bedava dağıtayım ki tabanım olsun, sonra para kazanmak için ne yapacağımı düşünürüm” mantığında.

Microsoft ve Apple gibi bu yüzyıla ait olmayan şirketler hariç. Doğrusunu isterseniz Microsoft biraz daha insafa geldi; Apple ise hala herkesin sürekli iPod,iPhone filan alacağını düşünüyor olmalı.

Açık kaynak artık bir iş modeli filan değil; hayatın gerçeği. Ya bu deveyi güder, ya bu diyardan gidersin.

ÜNLÜ TRANSSEKSÜEL PROGRAMCILAR: REBECCA HEİNEMAN,AUDREY TANG,SOPHİE WİLSON,DANİELLE BUNTEN BERRY

bilgisayar | Etiketler: — 18 Ekim 2008

Hemen söyleyeyim, eşcinsellere ve transseksüellere karşı değilim. Ama, “erkek görünümlü” tiplerin köprü altındaki transseksüellerin, hatta travestilerin önünde kuyruk olmaları midemi bulandırıyor. Özellikle de, bu tipler “erkeklik konusunda” osurdumu mangalda kül bırakmayan tipler olunca. Midemi bulandıran eşcinsellik değil, bunu şiddetle inkar eden heteroseksüel görünümlü homolar. Aşağılamak için homo dedim,homoseksüeller alınmasın.

Aynı şekilde, sokakta eşcinsel ya da transseksüel birini görünce maymunluk yapan tiplerin, öküz gibi para harcayıp neden özellikle eğlence mekanlarındaki abartılmış ve iğrençliğe kaçan “homoları” seyretmek için birbirlerinin kafasını gözünü yardığını da hiç anlamadım. Homoseksüellerin en büyük düşmanı da “homolardır”, o da ayrı konu! Tıpkı, kadınların gerçek düşmanının Paris Hilton gibi gerzek ayağına yatan “amatörler” olması gibi.

Birçok ülkede, özellikle de kapalı ve ikiyüzlü toplumlarda transseksüellik fahişelikle denk.

Gerçek şu ki, insanlar sonunda yaptıkları işlerle değer görürler. Bazıları hakettiği saygıyı görmez, ama yinede birileri onları yaptıkları işlerle takdir edecektir. Biraz uzaktan ilgili olsa da, hoşuma giden bir söz var; “kıyafetinizle ağırlanır,kişiliğinizle uğurlanırsınız”

rebeccaheineman2 300x207 resmi Ünlü transseksüel programcılar: Rebecca Heineman,Audrey Tang,Sophie Wilson,Danielle Bunten Berry  yazısı bilgisayar  kategorisindeYeni adıyla Rebecca Ann Heinemann, eski adıyla Bill Heinemann, özellikle Commodore 64′cülerin şıp diye hatırlayacağı Interplay’in kurucularından. Şu an, Microsoft XNA oyun bölümünde çalışıyor. Kendisi, o yılların kült oyunlarından Bards Tale 3 ve Battlechess’in programcılarından.

Danielle Bunten Berry ise kadınlığı seçip sonra pişman olanlardan. Aşırı sigara içtiği bilinen Berry, 49 yaşında ölmüş. Daha da eskilerin bileceği M.U.L.E’un programcısı. Bu benim bildiğim en eski multiplayer oyun.

Kariyerinin zirvesinde Electronic Arts’ı bırakıp Microprose’a geçen Berry, Civilization ile Axis & Allies’ı yapmak arasında kalıyor. Sid Meier, onu Axis & Allies üzerinde çalışmaya ikna edince, bu yanlış tercih Sid bunten berry 240x300 resmi Ünlü transseksüel programcılar: Rebecca Heineman,Audrey Tang,Sophie Wilson,Danielle Bunten Berry  yazısı bilgisayar  kategorisindeMeier’in çok meşhur ve zengin olmasıyla sonuçlanıyor!

Berry, oyun camiasında çok saygı gören biriymiş. Hatta, The Sims’in yapımcısı Will Wright, oyunu Berry’ye adamış. İki üç kere de ödül aldığını okumuştum.

Audrey Tang ise çok ilginç bir kişilik. Aslında PERL ile bağları koparacak olan Perl 6 projesini geliştiriyor. Perl 6 ise şimdiden iki forka sahip ve biri de, Tang’in geliştirdiği Jugs. Üstelik, compiler’ı ile birlikte gelecek.

Tang, Tayvanlı ve 180 gibi anormal bir IQ’ya sahip olduğu söyleniyor. 12 yaşında “bilgisayara sarınca” okulu bırakmış. Sıkı bir özgür yazılım, kendi kendine öğrenme ve bireysel anarşizm fanatiği. Sadece 27 yaşında olan Tang, çok sayıda özgür yazılım kitabının Çinceye çevrilmesinden sorumlu ve 5 sene içinde 100den fazla Perl projesine imza atmış.

audreytang060527 300x225 resmi Ünlü transseksüel programcılar: Rebecca Heineman,Audrey Tang,Sophie Wilson,Danielle Bunten Berry  yazısı bilgisayar  kategorisindeSophie Wilson ise, bugün hemen hemen her cep telefonunda bulunan ARM işlemcisinin temellerini atan kişi. Uzun süre şirkete danışmanlık yapmış ve aynı zamanda, bizim pek bilmediğimiz, ama zamanında en üstün kişisel bilgisayar diyebileceğim Acorn’u tasarlamış.

Şimdi ise, Eidos’da.

Belki yeri değildir ama, “solcu” CHP’nin eşcinseller için ne yaptığını ya da düşündüğünü gaykedi‘ye sorayım.

KDE 4.1: KİMSENİN KULLANAMAYACAĞI MASAÜSTÜ

bilgisayar | Etiketler:, — 14 Ekim 2008

KDE neyi taklit ediyor? Ya da, çalışma mantığı ne?

Bugüne kadar Amiga’dan CDE’ye, KDE’den Windows’un tüm sürümlerine, Mac OS’dan GNOME’ a kadar çok sayıda masaüstü ortamında çalıştım. Bunlar arasında beni çok rahatsız eden ikisi Enlightment ve KDE 4.x oldu.

kdemasa 300x187 resmi KDE 4.1:  Kimsenin kullanamayacağı masaüstü yazısı bilgisayar  kategorisinde

Aslında, en rahatsız edeni demek yanlış: Hiç sevemediğim GNOME’u bile uzun zaman, çok da küfür etmeden kullandım. Mac OS’da hızlı birşeyler yapabildim, ama fazla “efektli” geldi. Hızlı çalışırken, oradan buradan fırlayan, açılan, zıplayan şeyler zaman kaybettiriyor; ama genel kanım, en ergonomik masaüstü olduğu yönünde.

KDE 3.5 serisi ise, şimdiye kadar kullandığım en iyi masaüstüydü. İnanmayacaksınız ama, senelerce Windows ve özellikle de Windows XP’de çalıştığım halde, KDE’de çok daha hızlı ve rahat çalışabildim.

Açıkçası, KDE 4′den beklentim çok büyüktü.

Şu an önümde duruyor; Vista’dan sonra en büyük fiyasko. Vista’dan sonra diyorum; çünkü KDE’nin kullanımı Vista’dan bile zor.

Kubuntu 8.10′u kurdum. Şu sıralar Windows’la çalışmak zorunda olduğum için, VirtualBox üzerinde Kubuntu kullanıyorum. VirtualBox üzerinde Linux kurduğunuzda, eğer Guest Additions yüklü değilse, elde edeceğiniz maksimum çözünürlük 800×600. Onun için, Guest Additions’ı indirdim. Bilmeyenler için; Guest Additions yüklendiğinde Linux altında mount edilmiş bir CD olarak görünüyor.

Kolaylık olsun diye, CD içinde işime yarayacak dosyayı, “masaüstü sandığım yere” kopyaladım. “Kopyalanmış gibi” yaptı. CTRL+ALT+F1 ile konsola düşüp, xorg.conf’u düzenledim. Guest Additions, bir kernel modülü ve Virtualbox ekran sürücüsünü kuruyor. Kernel modülünü zaten kurmuş olduğumdan, amacım x11 parametresi ile VirtualBox X sürücüsünü kurmaktı. Sonra, masaüstüme erişemediğimi farkettim!

Normalde KDE altında /home/kullanici/Desktop masaüstünün dizinidir. KDE 4′de böyle bir dizin yok. /home/batasoy/Masaüstü diye bir dizin buldum ama sadece adı masaüstü! Dosya orada yoktu, tam da tahmin ettiğim gibi.

Peki o link neredeydi? Bakmadan geri dönüp sildim. KDE üstünde bir terminal açıp oradan kurdum.

KDE’nin masaüstünü masaüstü gibi kullanamıyorsunuz! Elbette bir yolu vardır, ama açılır açılmaz masaüstü gibi kullanılabilmesi gerekir.

Şunu kabul edelim; Linux, tipik bilgisayar kullanıcısı için en kolay işletim sistemini ve masaüstü ortamını sağlamıyor. Gelgelelim, Konqueror, benim gördüğüm en iyi dosya yöneticisi. KDE’de maalesef öntanımlı olarak Dolphin geliyor. Dolphin’i daha alfa bile değilken kurmuş ve denemiş biriyim. Hiç sevemedim. GNOME’da sevmediğim şeyleri KDE’ye taşıyor. Kendi home dizinimi değilde, root dizinini nasıl göereceğimi bulmak 30 saniyeden fazla sürdü. Deneyim düzeyimi düşünecek olursak, bu kabul edilemez bir süre.

Neden, Konqueror’ın en iyi yapabildiği şeyi ikinci plana atıp Dolphin’i koydular? İnanılır gibi değil. Bunun dışında, hızı hariç, Internet Explorer’dan daha kötü bir tarayıcı arıyorsanız, bu elbette Konqueror’dır. Madem Konqueror’ı ikinci plana atıyorsun, çıkar gitsin! Ya da, rendering engine olarak KHTML yerine Webkit kullan artık! (En azından, bunu Ubuntu’da opsiyonel olarak yapabiliyoruz)

Bir de şu Kickoff meselesi var. Suse’cilerin bu kadar gazına gelmek niye? Dünyanın en kullanışsız Start menüsü. Bir programı açmak için, bir kategori altına giriyorsunuz. Gereksiz sol tıklamalar…Geri dönmek için sola kayıp yeniden sol tıklamalar…Hem herşeyi bir arada göremiyor, hem zaman kaybediyor, hem de şaşırıyorsunuz. Allahtan eski stile dönmek kolay; hatta Kickoff içinde herhangi bir programı bulmaktan daha kolay!

Teknik olaraksa diyecek şey yok. KDE 4, gerçekten KDE adına büyük bir ilerleme ve programcılık açısından doğru şeyler yapıyorlar. Ama bunun kullanıcıya yansıyan kısmı, kullanışlı, hızlı ve akılcı olmaktan çok uzak.

Tasarım olarak da gerçekten çok şık buluyorum. Ama kullanışlılık olmayınca, şıklık da, KDE 4′ün oyuncaktan ileri geçememesine neden oluyor.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »