Tom Clancy’s Rainbow Six:Vegas, Unreal motorunu kullanıyor ve ayar dosyalarından Shader 4 desteğini kapatmama rağmen, Radeon X700 ile çalışmadı. Sanırım, Direct X10 olmadan da, Shader Model 3.0 destekli bir kartla oynanabilir.
Sanılanın aksine, Call of Duty 4 ve Crysis ise, sisteminiz ve ekran kartınız vasatın üzerinde ise, DirectX 9.0c ile gayet güzel oynanıyor. Grafikler hala güzel. Crysis’in kaplamaları oldukça primitif görünse de, Call of Duty 4′de gayet memnun edici bir grafik kalitesiyle karşılaştım.
Crysis’i oynamak için ek bir yama kurmanız gerekiyor; ancak Call of Duty 4, hiçbir ek işlem yapmadan gayet güzel çalışıyor DirectX 10 desteği olmayan kartlarla da. Tek yapmanız gereken, son DirectX 9 sürümü olan DirextX 9.0c’yi kurmanız.
Bu arada, Call of Duty 4, eleştirilerin aksine, bence harika bir oyun olmuş; çok kısa da değil.
Ekran görüntülerini kendi sistemimde, oyun içinden F12 tuşunu kullanarak aldım; fikir sahibi olmanız açısından…
Wikipedia, Internet’in en “soylu” ve kesinlikle en yararlı projesi; zaten sık sık bahsediyorum. Maalesef bizde gelişmedi, gelişmemesi de doğal. Zaten muhtaç olduğumuz tüm bilgi damarlarımızdaki asil kanda mevcut; o yüzden okumaya öğrenmeye filan gerek yok.
Wikipedia’nın ciddi bir sorunu vardı: özellikle İngilizce wikipedia, son derece kaliteli olsa da, bazı maddelerin objektif ya da doğru olduğunu bilmemiz mümkün değildi. Ben bunu ciddi bir sorun olarak görmedim; bunun iki nedeni var: Birincisi, wikipedia’yı ansiklopedi niyetine kullanmadım. Birbiriyle bağlantılı maddeler içinde sıçrayıp, beni nerelere götürdüğünü görmeyi seviyorum. Bu süreçte, öğrenmekten çok fikir üretmekle ilgiliyim (iyi de, bilgin olmadan nasıl fikir üreteceksin demeyin, rastgele tıklayıp “aa füzyondan silikon memeye gelmişim ne güzel” demiyorum elbette!)
İkincisi, Wikipedia son derece aktif, hızlı ve etkin çalışıyor: üzerinde saçmalanan girdiler büyük bir hızla deşifre edilip kategorilere ayrılıyor. Ama buna güvenmeyin. Yani ciddi bir araştırma yapıyorsanız hala referans kitapları ve ansiklopedilere ihtiyacınız var. Öte yandan, Wikipedia’nın sunduğu maddeler arasında hızla dolaşma, bağlantı arama gibi özellikleri sunabilen, hatta yanından geçebilen herhangi bir araç, bilgi kaynağı ya da kitap yok.
Veropedia, aylardır duyduğum ama nedense ziyaret etmeyi sürekli unuttuğum çok güzel bir proje. Maddeler yine Wikipedia’dan alınıyor, doğruluğu akademisyen ve konunun uzmanları tarafından kontrol edildikten sonra Veropedia’da yayınlanıyor. Yani, Veropedia’yı ansiklopedi gibi kullanmanız, hatta belki ansiklopediden daha fazla güvenebilmeniz mümkün. Örnek vermek gerekirse, bizde yayınlanan bazı ansiklopedilerdeki hatalar, yayıncıları tarafından zaman içinde düzeltildiği halde, bizim haberimiz olmuyor; ’da ise böyle bir sorun yok.
Haliyle Veropedia’daki (ya da “Verified Wikipedia’ diyelim; muhtemelen isim bundan türemiş) girdi sayısı Wikipedia’daki gibi namütenai değil. Yine Wikipedia’da olduğu gibi, kayıt olup kafanıza göre yazıp çizemiyorsunuz; Veropedia, kullanıcılara kapalı. Elbette bu iyi bir şey.
Veropedia’da şu an 3800 civarı madde var. Unutmazsam bu gece komple hard diskime indirmek niyetindeyim!
Şu an sadece İngilizce; ancak başka dillerde de yayınlanması planlanıyormuş. Sayfa tasarımını pek tutmadım.
Wikipedia’dan farklı olarak, reklamların varlığı dikkatinizi çekecek. LÜTFEN VEROPEDIA REKLAMLARINA TIKLAYARAK SİTEYE DESTEK OLUN! Bu insanlar, herhangi bir çıkar beklemeden muazzam bir enerjiyle son derece yararlı içerik üretiyorlar. Üstelik, bu düzeyde bir sunucunun, bant genişliğinin giderleri bile çok ciddi rakamlar. Ben birkaç Amazon reklamına tıklayarak kendi çapımda destek oldum Veropedia’ya.
Sun’dan gelen Solaris DVD’si zarfında duruyor; geçen haftaki boş bir günde, işletim sistemi deneme hakkımı Mac OS X ile kullandım. BSD tabanlı Mac OS X ile çok akıcı konuşamadım; onboard Attansic L1′in Mac OS X sürücüsü olmadığını keşfedince, fazla kurcalamanın bir anlamı kalmadı. 40 GB’lık SATA diski yerinden söküp kutusuna koydum. Yedekte bir 80 GB ise Solaris 10 için bekliyor.
Solaris, dolasıyla OpenSolaris, sürücü desteği konusunda zayıf. Bunu değiştirmek, Sun’ın öncelikli hedefleri arasında. Debian’dan Ian Murdoch’ın transferiyle, çok büyük ihtimalle apt-* ve dpkg gibi muhteşem Debian araçları da, yakın zamanda Solaris saflarına katılacaklar.
Aslında sürücü desteği vahim düzeyde değil; nitekim kurulum bile diyemeceğim çok hızlı bir kurulum işleminin ardından, Nvidia GPU’lu laptop’a Nvidia’nın Orijinal sürücülerini kurmuş ve çalıştırmıştım; bu sürücülerin kalitesi konusunda Bir şey söyleyecek kadar uzun kullanmadım ama, en azından fonksiyonellik olarak GNU/Linux sürücülerinden farksızdı.
Gelgelelim, Intel dışındaki chipsetlerde, özellikle SATA sürücüleri konusunda sorun yaşamanız her zaman olası. Hele hele, Marvell ya da Realtek dışında bir ethernet kontrolörü varsa, işiniz cidden zor olabilir.
Solaris’i özellikle ZFS’i denemek için kurmak istiyorum; ZFS, Sun’ın iddia ettiği gibi gerçekten de dünyanın en gelişmiş dosya sistemi. Shell üzerinden gayet anlaşılır birkaç komutla, çok karmaşık RAID kombinasyonlarındaki disk “çiftliklerinden”, grup ve kullanıcı bazında disk alanları tahsis edebiliyorsunuz. Hatta, değişik disklerden parça parça alanlar toplayarak, bunları mantıksal olarak tek bir diskmiş gibi gösterebilmeniz mümkün, hatta basit.
Veri bütünlüğünü kontrol etmek için 256 bitlik checksum kullanıyor ZFS. Bir arkadaşımın yaptığı demoda, performansında olağanüstü olduğunu gördüm. Bir DVD imajını bir ZFS bölümünden alıp yeni oluşturduğu (tek satır!) bir mantıksal disk bölümüne kopyalaması kelimenin tam anlamıyla “göz açıp kapama” süresinde bitti. Makinada 10.000 devirlik Western Digital Raptor’lar RAID konfigürasyonu ile dizili olduğundan(!) sonuçlar pek adil gelmeyebilir; ama bilgisayar başında 20 seneden fazla zaman geçirmiş ve Plan 9′dan GEOS’a kadar “tuhaf” işletim sistemleri görmüş biri olarak, bunun Windows ya da GNU/Linux ile mümkün olmayacağını kestirebilirim.
Bir de akla zarar veri kurtarma özelliği var. Bunun demosunu bir ZFS videosunda gördüm; “zorlayarak” bozulan dosyaların raporu konsola düşüyor ve ZFS deamon’ı bu dosyaları otomatik olarak düzeltiyor. Üstelik bu işlem sanki doğal bir süreçmiş gibi oluveriyor.
Bu arada, ZFS, GNU/Linux’a da aktarılmakta. Şu aşamada tam bir fiyasko olduğu söyleniyor, hatta kimilerine göre gerçek bir “ZFS”, Linux kerneli ile mümkün değil. Bundan şüpheliyim; ama çok zaman alabilir. Bildiğim kadarıyla, tek 128 bit dosya sistemi ZFS; daha GFFS’e bakmadım.
Gelgelelim, komik şekilde, ZFS, grup ve kullanıcı bazında kotaları desteklemiyor. En azından benim gördüğüm bu. Kotaları zone bazında verebiliyorsunuz. Zone’lar, container altında oluşturulan alt disk bölümleri. Bir yaklaşım olarak, belli bir grup ya da kullanıcıya belli bir zone’u atayarak kota oluşturulabilir; ama burada şöyle bir kısıtlama oluyor: bir zone’u paylaştırmak zorunda kaldığınızda kota işe yaramadığı gibi, birden fazla zone’u tek bir kullanıcı ya da gruba verdiğinizde işler çapraşık bir hal alıyor.
Bunun dışında Solaris, Logical Domains gibi etkili virtualization “numaralarıyla” geliyor.
Teknik açıdan bakarsak, Solaris, sahip olabileceğiniz en gelişmiş sunucu işletim sistemi.
Gerçekte ise, datacenter’ların bile çok azının ihtiyaç duyabileceği özellik ve performansa sahip. Bu performans ve son derece gelişmiş bazı özellikler için ödemeniz gereken bedel ise bir hayli yüksek: sorun, fiyatın yüksek olması değil, ödeyeceğiniz bedelin belirsiz olması! Çünkü Solaris, daima “pek ulaşılamayan” yerlerde çalışan bir sistem oldu; ABD ordusu gibi! O yüzden, gazeteye ilan verdiğinizde, bol sayıda (dolayısıyla ucuz!) Solaris sistem yöneticisi bulmanız mümkün değil.
Şu sıralar Sun, OpenSolaris’i yaygınlaştırmak istiyor. Bedava bir işletim sistemini yaygınlaştırmak için para ve zaman harcamalarının nedeni, bence sunucular için en ideal işlemci olan ve yakın zamanda 16 çekirdeğe terfi edecek Sun SPARC’ı yüklü miktarda satmak istemeleri. Solaris, doğal olarak, en iyi SPARC işlemciler üzerinde çalışıyor.
Eğer yeterince desteklenirse, zaman içinde GNU/Linux’un yerini alması kaçınılmaz. Bence bu sayede, taşlar da tam yerine oturmaya başlar: GNU/Linux, en çok işe yarayacağı embedded sistemler ve basit sunucular üzerinde tek başına at koştururken, OpenSolaris ideal sunucu işletim sistemi haline gelir. Çok uzun vadede bile, Windows’un masaüstü hakimiyetinin kırılacağını sanmıyorum; ta ki web tabanlı işletim sistemi gerçek olana kadar.
Bizim insanımız ticareti filan bilmez.
“Allah allah, neden öyle dedinki” demeyin; 50.000 tane neden sayabilirim. Bugün sadece birkaçından bahsedeceğim.
Levent Playstation 3 almış. Oyuna filan çok meraklı olduğundan değil; üzerinde Blu-Ray geldiği için. Teknosa’da yaşadığı bir dizi rezaleti az önce anlattı. Kısa bir özet geçelim:
Teknosa, ABD fiyatı 499$ olan Playstation 3′ü 1500 YTL’ye, yani yaklaşık olarak ABD fiyatının 2 katından fazlasına satıyor. Elbette Teknosa bu fiyatı tek başına belirlemiyor. Playstation 3′ü her kim ithal ediyorsa, bu facia fiyattan en başta onlar sorumlu. Başka bir ülkede yaşasaydık, “kardeşim nedir bu fiyat, nasıl uydurdunuz bunu böyle?” diye arayıp sorardım ama Türkiye’de bunu yapmaya tenezzül etmiyorum. Muhtemel cevaplar -cevap denirse- şöyle: “Şirket politikası”, “Vallahi inanılmaz vergi koymuş devlet, bize de acaip pahalıya geliyor, yeminle 3 dolar zor kazanıyoruz tanesinden”…
Kimse bana vergi, gümrük, ÖTV filan demesin; çok iyi biliyorum vergileri. Türkiye distribütörünün Playstation 3′ü 499 doların çok altında bir fiyata aldığını da biliyorum.
Bu fiyatın en büyük suçlularından biri de Sony’nin ta kendisi, o da ayrı konu. ABD’de, Avrupa’da neredeyse sıfır kar ederek, o da zar zor sattığı cihazın Türkiye’de neden iki kat pahalı olduğunu zahmet edip sormak aklına gelmiyor mu?
Mantığı ben söyleyeyim. 500 doların da yeterince pahalı olduğunu, zaten bu fiyattan alıcısının az olacağını, alanın da 1200 doları paşa paşa verecek kitle olduğunu hesaplıyorlar. Yanlış. İnadına Playstation 3 almayacağım, tanıdığım herkese de almamasını öğütleyeceğim. Üstelik çok sevdiğim, çok akıllıca tasarlanmış bir konsol; hatta süperbilgisayar olduğu halde.
Levent’in diğer şikayetleri genelde Teknosa ile ilgili. İçinden oyun çıktığını söylemişler; ancak kasada ödemeyi yaptıktan sonra “aa içinde oyun yokmuş meğerse” diye ağız değiştirmişler. Aslında benim bildiğim Levent mağazayı dağıtırdı ama nedense celallenmemiş. Oysa en son bir Apple mağazasına gittiğimizde çok farklı şeyler yaşanmıştı(!)
Ayrıca Teknosa kurnazlık edip Playstation 3 oyunu satmıyor! Bu ilk bakışta aptalca gelebilir; ama herhalde 100 dolarlık Playstation 3 oyunlarıyla müşteriyi korkutmak istemiyorlar.
Bu da fiyaskonun ikinci perdesi. Türkiye’de Playstation 3 oyunlarının satış fiyatı, ABD’nin 3-4 katı.
Oyunları ithal edenler, senelerdir “korsan çok yaygın, oyun satamıyoruz” diye bikbikleyen şirketler.
Bu kafayla daha da satamazsınız. Hatta umarım hiç satamazsınız. Çünkü adamı keriz yerine koymanın da adabı var.
Dünyanın gelir dağılımının en bozuk olduğu, kişi başına milli gelirin dibe vuran dolara rağmen en kelek AB ülkesinin üçte biri kadar olduğu ülkede, dünyanın en zengin ülkesinin 2 katına Playstation 3, 4 katına da oyununu satmaya çalışıyorsunuz.
İsviçre’nin zengini ile aynı seviyede olan bir avuç insan buna tınlamayabilir. Çünkü onların çoğu da, o paraları şaibeyle, ithal ikame kalkanıyla, ihale fesatlarıyla filan kazandılar. Haydan gelen huya gider.
Doğrusunu isterseniz, o kesimin çoğu da Playstation 3 almıyor. Babalarının aldığı Ferrarileri filan parçalayarak Need For Speed’in “gerçeğini oynuyorlar”.
Levent, plazma TV’sini ve satın aldığı Blu-ray diskleri izlemek için almış Playstation 3′ü. Türk kazığı yediği halde, para karşılığında elde ettiği faydaya bakarsanız, hala karda. Ama çoğu PS3 alıcısının böyle bir durumu yok.
Beyler, artık Tahtakale tüccarlığı devri biraz geçti. Aziz Nesin’in YE-PE-TAŞ hikayesi hoş bir nostalji oldu. Artık hemen herkes, Internet sayesinde satın aldığı herşeyin yurtdışı fiyatını da biliyor.
Ne olacak ben söyleyeyim. Benim gibi birsürü insan, PS3′ün fiyatının biraz daha düşmesini bekliyor. Elbet ABD fiyatı 300 dolara düşecek; işte o gün birsürü adam Dubai’den filan kaçak PS3 getirmeye başlayacaklar; Tahtakale’deki meşhur pasajda 350 dolara PS3 satılmaya başlayacak. Kopya koruması filan kırılmış oyunlar tezgahları süsleyecek. PS3′ü Türkiye’ye getirenler ise (oyunları da tabi!) ilk voleyi vurduklarıyla kalacak ve tek bir cihaz ya da oyun satamayacaklar. Sonra Playstation 4 çıkana yine korsan morsan lafları edecekler. Haksız rekabetten filan bahsedecekler. Herkes layığını eninde sonunda bulur!
Debian Amerikan malımıdır, insanlığa mı aittir, milli midir yoksa Red Hat’çiler daha mı milliyetçi çocuklardır? Ya da Arch Linux hakkında daha fazla yazarsam, Pamela Anderson’ı Google’da arayan kitleyi çekebilir miyim? Elbette dünya bu sorulara yanıt filan aramıyor. Senelerdir “forum” ve “liste” denen nuh nebiden kalma, çöp Internet teknolojilerini takip etmiyorum. Lütfen forum ve liste de açmayın, Internet’i çöplüğe çevirmeyin (Pozitif PC forumunu en yakın zamanda kapatıyoruz).
Gelgelelim, seneler önce forumları “magazin” anlamında zaman zaman takip etmişimdir. Debian kitlesi, UNIX aleminin “daha bir elit” adamları olarak bilinir. Artık onlar da ideolojik tartışmalardan sıkılmış görünüyorlar. Son yıllarda konular daha teknik ve “para” içerikli. Bu arada, özgür yazılım geliştiriciler rahatsız, top tüfekleri yok ama yakında Internet ve bilgisayar dünyasının (üretken olmayan) dinamizmi durma noktasına gelebilir. Bunun hakkında yazacağım, biri bana hatırlatsın!
Derdimiz “Linux geç açılıo abi”
Benim böyle bir derdim olmadı; zira uptime ortalamam 7-9 gün arası. (Bayağı sağlam bir sistem diyebilirsiniz, bu kadar uzun süre açık kalan yerli hosting firması sunucusu bile azdır herhalde). Onun için, ekstradan 10-20 saniye beklerken kanser olmuyorum. Gerçi ben MTV çocuğu da değilim.
Debian forumlarında zamanında enteresan bir tartışma vardı; enteresan diyorum, çünkü zeki görünen birçok adam, Linux kernelinin monolitik olup olmadığını uzun süre tartışmıştı. “Hem monolitik, hem modüler” diyerek kısaca noktayı koyayım. Eğer başarabilip tüm sürücüleri kernele entegre ederseniz, muhtemelen 5-6 MB boyutlarında (sıkıştırılmış) monolitik bir kerneliniz olur. Beceremezseniz, modül olarak yüklemek zorundasınız; o zamanda kerneliniz modüler olur.
Eğer Linux kerneli monolitik olsaydı, initrd ve initramfs denen şeyle uğraşmak zorunda kalmayacaktık. Hızlı açılan dağıtımla yavaş açılan dağıtım arasındaki en ciddi farklardan biri, bu initrd ya da initramfs’in ne kadar iyi oluşturulduğuyla ilgili. Bu arada, artık hemen hemen tüm dağıtımlar initramfs kullanıyor ve herhalde birsüre sonra, initrd’yi kimse hatırlamayacak. 2.4 serisiyle devam edenler hariç; zira initramfs 2.6x serisinde desteklenmekte.
initramfs ne işe yarar? Kernel kendini boot ettiği ilk anda, bootloader sıkıştırılmış kerneli RAM’de belli bir alana açar. Bu esnada kernel, sürücüler yüklü olmadığı için (bunların modül olarak derlenmiş olduğunu varsayarsak) diskinize, dolayısıyla dosya sisteminize erişememektedir. UNIX benzeri sistemlere yeni başlayanlar bunun mantığını kolayca anlayamaz; çünkü dokümanlar açık değildir. Mesela, sorulan en güzel ve mantıklı soru şudur: dosya sistemine erişemiyorsa, kernel’i nasıl okuyor? GRUB gibi bir bootloader, BIOS fonksiyonlarına erişerek, kerneli okuyabilir, zira aslında kendi içinde mini bir dosya sistemi sürücüsü bulunmaktadır. Nitekim, GRUB’daki stage’lere bakarsanız, erişebildiği dosya sistemlerine dair ipuçları yakalayabilirsiniz. GRUB, çok sayıda formatı tanısa da, örneğin GFFS gibi “sofistike” disk bölümlerine erişemez. Kernel, ham haliyle bu destekten bile yoksundur. Çok sayıda dosya sistemi olabileceğinden, dağıtım geliştiriciler kerneli büyütmemek adına bu dosya sistemlerini modül olarak derlerler.
Initramfs’in yüklenmesi, mantık olarak bootloader’ın kernel’i yüklemesine benzer. Initramfs, kısaltmadan da anlaşılacağı üzere, bir RAM disk’tir; kernel bunu ilk anda dosya sisteminin bir uzantısı olarak görmez. Initrd, initramfs gibi RAM disk kullanmanın mantığı, özellikle dosya sistemi sürücüleri (ext2,ext3,xfs,jfs,reiserfs,vs) ve disk-IDE-SATA-SCSI gibi sürücülerin bu alan içinden yüklenerek, sistemin açılmasıdır. Bahsettiğim sürücüler yüklendikten sonra, kendi içinde UNIX dizin yapısının bir kısmına sahip olan Initramfs, bağlanan / disk bölümüne mount edilir.
Inıtramfs, oldukça iyi bir sıkıştırma algoritması ile geliyor; diskinizde 6 MB gibi bir yer kaplayan initramfs dosyasını açarsanız (ki bir CPIO arşividir), muhtemelen 25 MB civarında yer kaplayacaktır. Dağıtım geliştiricilerin en büyük derdi, initramfs’i hem küçük tutmak, hem de mevcut birçok sürücüyü eklemek zorunda kalmaları. Örneğin yeni çıkan bir anakartın SATA sürücüleri initramfs içinde bulunmuyorsa -ki kernelde entegre olması çok daha düşük ihtimal- sisteminiz açılmaz.
Sorun bununla da bitmiyor. Düşününki, mevcut SATA kontrolörüm yetmedi ve ek bir SCSI kartı takarak, /home dizinimi bu karta bağlı yeni bir diske aktardım. Üstelik bu kartın sürücüsü de initramfs içinde değil. Bu durumda, sistem açılırken /home dizinimi mount edemeyecektir. (Hatta o diski bile görmeyecektir!). Normalde yapmanız gereken, initramfs’i elle açıp, sürücüyü açılan arşiv altındaki /lib/modules dizininde uygun yere koymanız. (Ki muhtemelen kerneli tekrar derleyeceksiniz; kullandığınız kernelde bu sürücü derlenmiş değilse). Ama zaman içinde bunu otomatik yapabilen araçlar çıktı; çünkü bahsettiğim işlem, bizim gibi eskiler için bile sıkıcı ve zaman alıcıyken, yeni başlayanlar için kabul edilemez derecede zor. Elbette “tam otomatik” bir mekanizma yok; ama örneğin TrekStor sürücüsünü Debian paketi olarak kuruyorsanız, paketi hazırlayanlar tembel değilse, bir “güzellik yapıp”, yeni initramfs’i otomatik oluşturacak düzenlemeleri yapıyorlar.
Debian temelli sistemlerde initramfs’i oluşturan iki araç var: yaird ve mkinitramfs.
Sorun ise, ikisinin de birbirinden beter çalışması.
Aslında, bu geliştiricilerin suçu değil. Dediğim scriptlerin işleri son derece zor; çünkü anlattığım süreç bu kadar basit de değil. Bunun içinde udev filan da var. En azından benim karşılaştığım sorun şu: mkinitramfs, eline ne geçerse, initramfs içine tıkıyor ve koca koca dosyalar oluşturuyor. Yaird, gerekli bileşenleri seçme konusunda çok daha başarılı. Gerçekten de, yaird ile yapılan bir initramfs içinde, gereksiz ıvır zıvıra nadiren rastlıyorsunuz. Gelgelelim, busybox’ı doğru kuramıyor: Komik şekilde, busybox’ı initramfs’e attıktan sonra, gerekli soft ya da hardlinkleri yaratmak yerine, bu programların orjinallerini kopyalıyor!
Sonuç olarak, iki aracında oluşturduğu initramfs, çok büyük olmakta.
İnitramfs, sistemin açılırken en çok yavaşladığı nokta. Zira yavaş sistemde bile, 1.5 MB civarındaki standart bir kernelin yüklenmesi 5 saniye civarında iken, sırf initramfs’in RAM’e açılması bile bu süreyi geçiyor. Sonra sürücüleri yüklemeye başlıyor, burada probing gecikmeleri devreye giriyor (özellikle bazı sürücülerin etkin hale gelmesi, yüklendikten sonra 3-5 saniye ek zaman alabiliyor)
Yani hızlı bir sistem açılışı için, initramfs’i elle düzenlemeniz şart. Boşu boşuna init scriptleri optimize etmeye çalışarak zaman harcamayın; zira asıl sorun orada değil, initramfs’in içinde. Ayrıca, sürücüleri donanımı geç algılayan bir bilgisayarınız varsa, ne yaparsanız yapın sisteminiz geç açılacaktır. Kısacası, Linux ve GNU, aşırı modüler yapısı yüzünden hem birçok avantajı, hem de birçok dezavantajı beraberinde getiriyor.