“Oh,nihayet şu kıl herifi …tiler” diye sevinmeyin, konu başka.
İnsanlara çaresizlik aşılanıyor. (Hayır şeriatçılar,kısırlık yaptığını iddia ettiğiniz çiçek aşısının son sürümü filan değil)
Nedense son zamanlarda tanıdığım herkes ne kadar çaresiz olduğundan, onu öğrenemeyeceğinden, bunu asla başaramayacağından söz ediyor.
Okul,aile,medya ve insanlar, insanlara çaresizlik aşılıyor. Kurban olduklarını ve hayatlarının asla eskisi gibi olmayacağını söylüyor.
4 ayrı psikiyatrist bana 4 ayrı teşhiş koydu ve dört ayrı (set) ilaç verdi. İlaçların etkisinden çıkmam yıllar aldı ve hala tam olarak düzelemedim.
Bir psikolog ve psikiyatriste sorarsanız, yapabileceğiniz en yanlış şey, kendi hayatınızı düzeltmeye çalışmak. Profesyonel yardım şart!
Bugün yolda bir dershanenin ilanını gördüm, “eğitim koçları” varmış.
Batı’da otun bokun koçu var. Bizde “yaşam koçluğu” daha lüks bir hizmet, yakında ayağa düşecektir.
“Aile danışmanları” var; gidip nasıl ana-baba olacağınızı öğreniyor, kendi ananızın babanızın bunlara gitmemesi yüzünden boktan hissediyorsunuz(!): İnsanlık tarihi boyunca bu danışmanların olmaması yüzünden herkes sapık,gerizekalı,mutsuz ve yetersiz oldu. Binlerce yıllık insanlık tarihi bundan böyle değişmek üzere.
Hep uzman birileri size ne yapacağınızı söylemek zorunda; çünkü sizler aslında çaresiz kurbanlarsınız. Kendi başınıza birşeyleri değiştirmeyi denemek, ayaklarınızın üstünde durmaya çalışmaksa yapabileceğiniz en büyük hata.
Bir blog keşfettim, kızcağız çocukken yaşadıkları yüzünden hayatının nasıl kaydığını anlatıyor. Pekala, 13 yaşında hınzır bir velette olabilir. Ama eğer yazdıklarında samimi ise, ki çok ciddi zeka belirtileri de gösteriyor, kendisi için üzülüyorum.
Hayatının bundan sonra asla değişmeyeceğini kabullenmiş, kendini kurban olarak görüyor. Bazı anlamsız ve zekasına yakışmayacak idefixleri var. Geçmişe takılıp kalmış durumda, ilerideki hayatını da kurbanlık psikolojisi içinde, sınırlar dahilinde planlamış. Çünkü özgürlüğünü korkuya teslim etmiş,sınırları aşmazsa güvende olacağını sanıyor.
Elbette ona kızmıyorum. Belkide değiştiremeyeceği tek şeyin kafasına kakılmış “sen artık çaresizsin” saplantısı olduğunun farkında değil; belki farkında ama ne yapacağını bilmiyor.
Bu da kurulmaya çalışılan korku imparatorluğunun temel taşlarından biri. İnsanlar artık özgürlük değil, birilerinin onlara ne yapması gerektiğini söylemesini istiyor. Çünkü kendi hatalarının sonuçlarına katlanmaktansa, “daha üst bir yaşam formunun” koyduğu dogmalara inanıp o yolda ilerlemek daha kolay. Kaçınız kendinizde uzman bir psikiyatristin teşhisini eleştirme cesaretini bulabilir?
Bilim adamları maalesef ahlaklarını kaybettiler, en azından önemli bir kısmı. Birsürü “araştırma”, aslında palavradan ibaret, metodlar yanlış.
Yapılan bir araştırma, suçluların ciddi bir bölümünün çocukken taciz kurbanı olduğunu gösteriyor. Araştırmanın sonucuna göre,çocukken tacize uğradıysanız çok büyük ihtimalle suç işleyeceksiniz.
Akla yatkın görünebilir,ama metodoloji tamamen yanlış!
Öncelikle, hapishanedeki mahkumlar seçiliyor. Toplumun genelinde yapılsa, belki gerçekten tacize uğrayanların sadece %5′inin suç işlediği çıkacak ortaya…
İkinci yanlış, taciz kavramının muallakta kalmış olması. Örneğin kimi araştırmacılar, okul hayatında isim takılan öğrencilerin bile tacize uğradıklarını varsayıyor. Bu hesaba göre, okul hayatımda gördüğüm kişilerin en az %80′i tacize uğramış durumda.
Ayrıca, yapılan mülakatlarda insanların hafızası zorlanıyor. Sorulan sorular da yoruma açık sorular.
Bu “araştırmalar” sonucunda “korkunç gerçeklerle” karşılaşıyoruz; toplumun en az yarısı tecavüz kurbanı, çocukların çoğunda ciddi davranış bozukluğu var. Bu arada, “yaramazlık”, bir anda “davranış bozukluğu” gibi “tedavi edilebilir” nitelik kazanıp, 6 yaşında çocuklara haplar verilmeye başlanıyor. Tandığım birinin 13 yaşındaki ve son derece zeki kızı Ritalin kullanıyordu. Kızla konuştuğumda son derece geniş bir yelpazede insanın kafasını karıştıracak kadar entelektüel birikime sahip olduğunu gördüm. “Olayın nedir?” diye sorduğumda, çevresindeki herkesi aptal ve boş bulduğunu, arkadaşlarının son derece cahil ve ilgisiz olduklarını söyledi. Buna hormonları filan da ekleyin. Aslında kız inanılmaz derecede sağlıklı! Ailesi bu yaşta hap yutturulmasından dolayı ferah, çünkü onun tedavi edilebilir bir marazı olduğunu ve görevlerini yaptıklarını düşünüyorlar.
Şu an bu durumda olan, akıl almaz sayıda çok çocuk var.
Dünya eskiden bu kadar kötümüydü? Belki daha da kötüydü; insanlar gripten bile topluca ölebiliyorlardı,zatürree gibi hastalıklar yakın bir zamana kadar çaresiz hastalıklar sınıfına giriyordu,
kıta Avrupa’sının üçte biri veba salgınında ölmüştü, depremler medeniyetleri bitirebiliyordu, Hitler’in kitapları yaktırması trajediydi ama eğer İskenderiye kütüphanesi 1600 sene önce, Paganların da katledilmesiyle yakılmamış olsa,kimine göre medeniyetimiz birkaç yüzyıl daha ileri olacaktı. İstanbul’da büyük can alan depremlere ait kayıtlar yoktur, ama yangınlar yüzünden şehirdeki evler neredeyse devamlı yok olmaktaydı. Sanayi devriminde sayısız çocuk ölmüştü, Cenevre anlaşmasından ya da Clausewitz gibi askeri teorisyenlerin ortaya çıkmasından önce savaşlarda toplu katliamlar,tecavüzler ve barbarlık son derece sıradan,alışılmış bir uygulamaydı.
Daha sayayım mı?
Doğal afetler mi diyorsunuz? Dünya buzul çağını da yaşadı ve dinazorları yokeden muhtemelen bir meteordu.
Satanizm tırmanışa geçip binlerce insanın kurban edilmesine neden filan olmadı; ama Engizisyon’un akıl almaz işkencelerle öldürdüğü insanların sayısı binlercedir. Üstelik o zaman Avrupa nüfusu 30 milyon bile değildi.
Seri katiller eskiden de vardı; hatta en azılısı da Elizabeth Bathory‘di.
Yani dün, aslında dünya daha kötü biryerdi. Ama bugün, birileri dünyanın yarın daha da tehlikeli olacağını söylüyor.
Bu biraz Total Recall filmindeki,insanları öldürücü güneş ışığından koruduğu iddia edilen fanusa benziyor. Aslında fanus, korku ve boyun eğme güdüsü yaratan bir araç sadece.
Engin Ardıç’ın Internet’i ciddiye almadığını üzülerek görmüştüm; zira ben Engin Ardıç’ı ciddiye alırım. Sadece “tepkisel” bir yaklaşımla, Internet’in varlığını, neler yapabildiğini yadsımak Engin Ardıç’ı büyütmez. Zira, Internet’in etkisi, gücü ve ünü Engin Ardıç’ı belki milyonlarca kez aşmış durumda.
Aynı gazetenin yazarı Ali Saydam, bugün daha “feci” bazı tespitlerde bulunmuş; ama kıvırma payı mahfuz. “Bana göre” gibi “yumuşatıcı” ifadelerle Internet’in çok da etkili olmadığını ileri sürmüş.
Ali Saydam fena halde yanılıyor. Herkes yanılabilir. Ama herkes yanıldığının kolay kolay farkına varmaz.
Lafı fazla uzatmadan hemen söyleyelim. Herhangi bir iletişim aracı güvenini yitirdi mi etkisini de yitiriyor…
demiş Ali Saydam. Bahse girerim, Noam Chomsky filan da okumamış. Basının aleni yalan söyleyip gerçekleri çarpıttığı sayısız duruma şahit olduk. Üstelik, basına güvenildiği ya da ne kadar güvenildiği konusunda bir istatistik yayınlayamadığınız sürece, ki iddianızda böyle bir kaynak göstermek ihtiyacı duymuyorsunuz, dediğiniz şey havada kalmaktadır.
Basının etkisi güvenilirliğinden filan değil; kitlelerin “duygularına” hitap edip onları harekete geçirebilmesinden ileri geliyor iddiasını ortaya atarsam, benim savımı nasıl çürüteceksiniz?
Öyle ya, basını yalanlayan yine basın değil mi. En basitinden, Zaman gazetesi defalarca afişe etmedi mi Cumhuriyet gazetesini?
Oysa Cumhuriyet gazetesi göreceli olarak tiraj artırdı; demek ki güvenilirliğini kaybetmiş değil. Ya da diğer olasılık, insanlar güvenilirliği filan iplemiyor! Etkili midir Cumhuriyet? Evet; ama sadece kendi okuyucusu için. Nasıl Zaman gazetesi, sadece kendi okuru için etkili olabiliyorsa. Çünkü mantıklı bir gerçek arayışı yerine, taraf seçme durumu var derim ben. Ama benim bu iddiam da, Ali Saydam’ın iddiaları gibi havada kalır. Hangisine inanacağınızı siz seçin.
O nedenle ‘trendy’ pek çok iletişim profesyonelinin tersine, Facebook gibi itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından bir etkisi olmayacağını; üzerine sayfa sayfa makaleler, kitaplar dahi yazılsa, bu durumun değişmeyeceğini düşünüyorum
diyerek devam ediyor Ali Saydam; ki %100 haklı!
Neden mi? Çünkü Facebook bir yayıncı değildir! “itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından etkisi olamayacağı..” kısmına ekstra dikkat!
Facebook’un itibarı olması gerekmez. Facebook, dediğim gibi, yayıncı değil. Sanal ya da gerçek kişilerin birbirine pasta, börek, rakı gönderdiği, insanların hiçbir aktivite ya da tartışma ihtiva etmeyen boş gruplara katıldığı bir curcuna. Facebook, aslında insan arama motorundan öte Bir şey değil. Facebook, bir tezle ortaya çıkmıyorki.
“Internet ortamı” nedir, lütfen biri bana anlatsın!
“İletişim açısından etkisi olmamak”. Bilmiyorum; örneğin neredeyse bütün lise arkadaşlarımı Facebook’da buldum. Tam tersine, bu bireyler için son derece büyük bir iletişim kapısı açıyor. Sayın Ali Saydam, sizin yazınızın içine eski arkadaşlarımı arıyorum diye ilan versem kaç kişiyi bulurdum? Ya da kaç kişi bana ulaşırdı? Bir denemeye var mısınız?
Ha, “iletişim açısından” gibi muğlak bir ifade kullanarak belki duruma göre “manevra alanı” bırakmak istediniz. Bir de, “kitle iletişim aracı” olarak okuyalım; yani “Facebook, bir kitle iletişim aracı olarak etkisizdir” diyelim.
Etkisiz midir gerçekten? Bunu ben bilmiyorum. Elimde bunu ölçen bir istatistik yok. Sizde varsa açıklayın, istifade edelim.
Kaldı ki, Facebook, yine tekrar ediyorum, “kitle iletişim aracı” değildir; haber içerikli bir site, hatta bir komünite değildir. Facebook’u dilerseniz bir komünite oluşturma aracı olarak kullanabilirsiniz; sözgelimi “Bahse girerim Ali Saydam’ın Internet’i anlamadığını düşünen 100.000 kişi bulurum” diye bir komünite yaratabilirsiniz; ya da sadece eski dostları arayıp durursunuz. Facebook, sizin yerinize devrim yapmaz, askeri “göreve” çağırmaz, kitleleri aydınlatmaz ya da satanizmi teşvik etmez.
Facebook, BİLGİ YAYAN BİR SİTE FİLAN DEĞİLDİR.
Muteber bir reklam yayıncısı mıdır peki? Bunca zamandır reklam alabildiğine, üstelik büyük şirketlerden reklam alabildiğine göre, öyle görünmektedir. Birçok büyük şirketin reklam departmanı Ali Saydam ile aynı fikirde değil yani.
Bugüne kadar çevremde web sitesi ile blog arasındaki ciddi farkları bana bir çırpıda anlatacak çıkmadı. Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum: İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… Yani blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da…
Blog ile site arasındaki farklar şekilseldir aslında; ama muğlak olduklarına katılıyorum. Yine de, Sayın Saydam’ın çevresinde Internet’i pek de kavramış birilerinin olmadığı açık.
“Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum
Yapmayın yahu! Yazınızdaki iddiaların hiçbirinde nesnellik ya da ölçülebilirlik yok ki!
“İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… “
Pozitif – negatif mesaj nedir?
GNU/Linux, tamamen Internet üzerinde gelişen bir fenomen. Wikipedia da, Google’da öyle.
GNU/Linux sistemlerin gelişmesi, bu pozitif mesajlar sayesinde oldu.
Hatırlamıyor musunuz, Time’ın düzenlediği yarışmada 4 kelime İngilizce bilmeyen sürüyle Türk, Atatürk’e oy verdi. Yüzbinlerce. O zamanlar Türkiye’de internet kullanan 2 milyon insan yoktu.
Amazon, internette kurulup internet sayesinde büyüyen dev bir şirkettir.
Google’da öyle, YouTube’da.
Wikipedia, internet üzerinden yürüttüğü kampanya ile yaklaşık 35.000 kişiden bağış topladı.
Firefox, internet kampanyaları ile %35′lik pazar payı gibi bir rakama ulaştı; artık bir marka ve vakıftır. Web sunucusu piyasasının %70′ini elinde tutan Apache’de, internetteki olumlu mesajların doğru yerlere ulaşmasının sonucudur. Apache de, bir vakıftır ve gelirleri de az filan değildir.
Zekanızdan çok tombilliğinizden söz ediliyor olması konusunda başka olasılıkları da düşünmelisiniz belki.
Sonuç: Ben internet ortamının, yeri yurdu belli, etkileşimli web siteleri ve ciddi CRM programlarına dayalı yapılar hariç, rüştünü kazanıp haysiyetli ve itibarlı bir iletişim aracı haline gelene kadar etkisinin fazla ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum.
Sonuçtan çıkardığım sonuç:
1.Internet sitenizin fiziki bir binası bulunmalı. Önemli olan fikirler değildir, gayrimenkullerdir. (Dünyada mekan, ahirette iman). Yeni ortaya çıkan düzen (Internet), eski düzende mücadele eden erke göre uyarlanmalıdır.
2.Sitenizin itibarı açısından etkileşimli olması şarttır. Bu açıdan bakarsak, Google’ın, Technorati’nin, Veropedia’nın filan Akşam gazetesi kadar itibarı yoktur. Çünkü bu sitelere yorum yazamazsınız.
3.Müşteriniz olmasa bile, CRM (Müşteri ilişkileri yönetimi) yazılımı şarttır; üstelik bu yazılımın ciddi olması gerekmektedir. Sulu, muzip ya da lakayt CRM yazılımlarına dayanan siteniz değersiz olacaktır. Mesela, Tomshardwareguide, imdb, beyazperde.com filan gibi siteler hiç ciddiye alınmamaktadır, zira ciddi, hatta gayrı ciddi CRM yazılımları kullanmazlar.
Dolayısıyla, bu yazdıklarımın da bir önemi yoktur. Zira ben de CRM yazılımı kullanmıyorum. (neden kullanayım ki?)
Siz hangi CRM yazılımını kullanıyorsunuz Ali bey?
Türkiye’de bir habere magazin katmadıkça ilgi çekmesi pek mümkün değil.
Geçen hafta bir uçak kazasında 56 kişiyi kaybettik ve güzide Türk basını bundan nasıl prim yaparım sevdasına kapıldı yine…
İddia şu: uçakta bulunan 6 akademisyen, Toryum reaktörü geliştirip, Türkiye’yi “sınırsız enerjiye” kavuşturacaktı. Bundan korkan “birileri”, uçağa sabotaj düzenledi!
Bahse girerim, yazıyı yazanlar herhangi bir nükleer reaktörün nasıl çalıştığını, çok kabaca bile olsa, bilmiyorlar. Medyaya özgü bir şımarıklık -ben bilmiyorsam cahil halk hiç bilmez!- ve komplo teorisi yaratabilmek güdüsüyle -çünkü gerçek ve etkileyici bir haber yakalama yetenekleri yoktur- zırvalamışlar.
Türkiye’nin en büyük Toryum rezervlerine sahip olduğu iddia ediliyor, bu doğru değil. İşte bu da belgesi; üçüncüyüz: http://www.world-nuclear.org/info/inf62.htm
Gelgelelim, her madenci, jeoloji ya da jeofizik mühendisinin bildiği üzere, rezervlerin çokluğu başlı başına bir anlam ifade etmez. Özellikle de, toryum gibi işlenmesi çok zor ve pahalı olan madenler için.
Daha “aleni” gerçeklerden bahsedelim. Bugün toryum reaktörü “gerçektir”; doğanın gizemi filan değildir.
Hindistan’da çalışan iki örneği var. Prof. Dr. Saleh Sultansoy’un söylediğine göre (http://ocean.phys.boun.edu.tr/~engin/web/vizyon.htm), Hindistan 1950′lerden beri Toryum reaktörleriyle uğraşıyor zaten. Hiçbirşey bilmiyorsanız, verirsiniz parayı, Hindistan size toryum reaktörünüzü kuruverir! Yok, biz çok biliriz diyorsanız, 57 sene geriden araştırmaya başlarsınız.
KAMINI reaktörü ile ilgili bilgi alabileceğiniz bir link de vereyim; medya okusun da anlasın(!):http://www.dae.gov.in/ni/nisep02/xx/kamini.htm. 1996′dan beri faal; deneysel bir reaktör ve 30Kw gibi az bir enerji üretiyor.
Ha, “biz yapalım” derseniz, hayal kurmayın derim. Daha birinci nesil bir çalışan, enerji üreten bir reaktörümüz yok. “Küçükçekmecede, İTÜ’de var” filan derseniz o ayrı; bulundukları bölgedeki ampulleri yakamayacak, deneysel reaktörler bunlar. Ayrıca, “yerli imalat” filan değiller.
Pardus’u çıkardı diye yere göğe koyamadığınız TÜBİTAK, atomla matomla pek ilgili değilmiş Saleh Hoca’ya göre, bakın ne diyor:”300 den fazla geniş kullanım alanına sahip (enerji üretimi bunlardan sadece biridir) hızlandırıcı teknolojisini TÜBİTAK gündemdışı tutmak için her türlü gayreti sarf ediyor. TAEK iki yıl önce satın aldığı düşük enerjili elektron hızlandırıcısını halen kurmamıştır, 15 yıl önce devlet bütçesinden ödeneği ayrılmış cyclotron’un ihalesi defalarca iptal edilmiştir. Ülkemizde hızlandırıcı teknolojisi alanında AR-GE faaliyeti sadece DPT tarafından sağlanan asgari destek sayesinde yürütülebilmektedir. Bu faaliyet bile üniversite araştırma fonlarının kapatılması sonucunda DPT projelerinin yürütülmesinde karşılaşılan zorluklardan dolayı durmuş vaziyettedir.“
Aslında, toryum reaktörü de biraz yanıltıcı bir isim; zira Hindistan’daki reaktörde Uranyum-233 elde etmek için kullanılıyor. Toryum kullanımındaki amaç, ucuz ve hızlı şekilde Uranyum-233 üretebilmek. Belli bir aşama kaydedildiği halde, kullanılabilir bir reaktör üretebilmek için uzun süre beklemek gerekecek gibi.
Bu alanda ne kadar geri olduğumuz aleniyken, birileri kalkıp, elimizde “koy depoya sonsuza kadar enerji üretsin” tarzı Toryum olduğunu iddia ediyor. Hindistan 57 senedir uğraşıyor, hala ticari bir reaktör üretememiş. ABD de öyle. Bizdeki üniversite öğrencisi sayısı kadar fizik profesörü, nükleer enerji üzerine çalışıyor dünyada. Sonra kalkıp medya, böyle aptalca, abuk sabuk, tamamen “gaza getirme” amacına yönelik balon haberlerle halkı uyutmaya, ölenlerin üzerinden prim yapmaya çalışıyor. Sanki çok büyük bilimsel buluşlar yapmışız da, bunun da hakkından gelmek an meselesiymiş gibi.
Bilim adamıyız diyen kitleyi de suçluyorum aslında. Basın, “anti-bilim” propagandası yaparken, bu insanlar çıkıp karşı bir hareket başlatmıyorlar. Saatlerdir Internet’te nükleer reaktör, toryum araştırıp duruyorum. Elimdeki nükleer enerji ile ilgili tek kitabı kullanmaya çalışıyorum. Lise düzeyi fizik bilgimle çıkardığım sonuçlar ancak bu kadar. Kendi gücüm,enerjim ve bilgimle -ki çok çok az- bilimi savunmaya çalışıyorum. Lütfen bir fizikçi, sesini duyurmak için birşeyler yapsın. Site ya da blog açacaksa, tüm altyapısını ve teknik desteğini gönüllü olarak ben sağlayacağım. Basında yer bulamayacaklardır; yazdıkları kitabı da ne ben anlarım, ne geniş kitleler anlayabilir.
Bunu yapmaya sıkılan,üşünen adam, lütfen ben “bilim adamıyım” demesin. Bu cehalet ve yobazlık ortamında, bilim adamının bilimi savunmak gibi vicdani sorumluluğu olmalı.
Bu görev, ben ya da benim gibi insanlara mı kaldı yahu! Saatlerdir kafa patlatıyorum. Üstelik bu kadar yazdığım şeyin 10 gömlek üstününü 10 dakikada yazarsınız, üstelik yazdığınız da ciddiye alınır!
Az önce The Secret’ta yazan şeyleri bir tatbik edeyim dedim.
Çok eşekmişim. Gerçekten de, birkaç cahil cühela tarafından yazılan kitap gerçekmiş! “Çekim yasası” işliyormuş!
Bu şahane kitaptan istifade etmek isteyen arkadaşlar için bazı notlar aldım:
-Kütle çekim kuvveti bildiğiniz gibi uzaklığın karesiyle orantılı olarak azalıyor. Az önce dışarı çıktım, üç tane hatunu gözüme kestirdim. Heroes’daki Hiro Nakamuro gibi gözümü yumup ikisini hemen çektim. Üçüncüyü çekerken bir çığlık işittim, ne oluyor diye gözlerimi açtım, baktımki hatun havada duruyor! Anladım ki, apartmanın penceresindeki bir kıllı ayı -halkın göbeğini kaşıyan kısmından biri- hatunu The Secret’ta öğrendiği teknikle çekmeye çalışıyor. Kızcağız ikimizin de çekim alanında olunca ortada kalmış, biraz daha yüklensek ikiye ayrılacak! Lakin kıllı ayının fizik bilgisi çok iyi değildi anlaşılan. Çekme düşüncem sabit olduğu halde, hatuna yaklaşınca hemen kendime çektim.
-Çekim olayına girmeden evvel, basit fizik kurallarını hatırlamakta fayda var. Örneğin az önce bir Porsche 911 çekeyim dedim; yaklaşık 1.5 ton olduğunu unuttuğum için, bir anda camdan uçup arabanın kaputuna yapıştım.
-Gayrimenkullerde de çeşitli sorunlar yaşanabiliyor. Yürürken, üst katta bir daireyi çekmeye çalışan bir kadının kendinden ağır bir kütleyi çekmeye çalışması sonucu uçtuğunu gördüm; yalnız rotası üzerinde yüksek gerilim hatları olduğundan takılıp piliç gibi kızardı zavallı. Aslında bu da onun hatası. Herhalde bir ara, tavuk gibi kızarmayı geçiriyordu kafasından; çünkü aklımızdan ne geçerse o olur.
-Çekme olayı tek taraflı değil; itme olarak da kullanabiliyorsunuz. Yani istediğinizi çekip, istemediğinizi itebiliyorsunuz. Mesela az önce mahallede sevmediğim insanları “bunlar başka yerde yaşasın” diye düşünerek başka yerlere gönderdim.
-PKK sorununu çözdüm. PKK, biz onun var olduğunu düşündüğümüz için var aslında. The Secret öyle diyor. Facebook’da “PKK’nın olmadığını düşün” diye bir grup açtım; 5.000 kişi toplayınca hep birlikte “PKK yok” diye düşüneceğiz, o artık olmayacak.
-Çekim yasası siyasi amaçlara alet edilebiliyor. CHP, MHP ile düşünce koalisyonu kurarak AKP’yi iktidardan düşürebilir. Yalnız bunu sessiz sedasız yapmaları gerek; malum, henüz kış aylarındayız ve AKP odun-kömür dağıtarak onları silmek için birilerini yanına çekebilir (Bekir Coşkun’un tabiriyle göbeğini kaşıyan ayılar)
-Küresel ısınma, biz onu düşündüğümüz için oluyor, bence hemen unutmak gerek. Hatta, yazın heryerde bol bol klima kullanmalıyız ki, sıcaktan çağrışım yapıp -çok sıcak, küresel ısınma mı var yahu?- bu gibi kötü ve yanlış fikirler hiç aklımıza gelmesin.
Aslında ne yapmaya çalıştığımı anlamanız için, The Secret hakkında yazdığım yazıyı okumanızı tavsiye ederim.
Düşünün ki, sadece erkeklere hitap eden “bilimsel” bir kitap yazacaksınız; kitabın konusu da “güzel kadınları 10 dakikada yatağa atıp üstüne paralarını yemek” olsun. Çok riskli bir konudur; zira erkeklerden daha fazla okuyan kadınları direk pas geçmiştir! Asıl parayı verecek kitleyi görmezden gelmiştir, ama olsun.
Kitabın satması için yapmamız gereken bazı basit şeyler var: bir teori ortaya atacağız. Teori, görünürde kolay tatbik edilebilir olmalı; ama işe yaramadığı deneysel olarak ispat edilememeli. (Sosyal konularda; yoksa The Secret’in kullandığı kütle çekim kolayca ispatlanır). Mesela, benim teorim, osmosis. Türkçesi ozmos sanırım; Serkan okuyorsa düzeltir nasıl olsa;)
Osmosis’i açıklamıyorum; ilkokulda öğretiyorlar.
Teorim şudur:
Günlük yaşamda sık sık karşılaştığımız, sıradan gibi görünen, ama derin anlamları olan bazı deyimler vardır: “sululuk yapma” mesela. Hiç düşündünüz mü? Ne demek sululuk? Neden biri size “sululuk yapma” der?
Ya da, kadınların sarhoş erkeklerden neden hoşlanmadığını hiç düşündünüz mü? Sorun, erkeklerin içince daha rahat davranması mı? Oysa biraz alkol, daha yaratıcı ve akıcı konuşmamızı, daha nazik ve duygulu davranmamızı sağlamaz mı? O zaman neden kadınlar sarhoş erkeklerden hoşlanmazlar?
Sıkı durun; sorun sarhoş olmanız değil. Sorun, sadece “içmeniz”!
Yıllardır, birsürü güzel kadınla takılan sayısız erkeği inceledim. Çoğundan daha eğitimli, daha yakışıklı, daha hassas, daha gençtim. O zaman, kadınlar neden beni değil de, onları tercih ediyordu?
Etrafıma baktığımda, çoğu erkeğin benim durumumda olduğunu gördüm. Birçok harika erkek, yanlız ve mutsuzdu. Çirkin, kaba ve aptal erkekler, en güzel kadınlarla birlikteydiler.
Tarihe baktım. Onlar gerçeği biliyordu: Casanova, Woody Allen, Okan Bayülgen. Hepsi çirkin erkeklerdi. Ama onlar “yüce bilgiye” vakıftı. Hepsi güzel kadınlarla, sayısız güzel kadınla birlikte olmuştu.
Bunun üzerine “yüce bilgiye vakıf” erkekleri aradım Internette.
Bu bilgiyi, tüm dünya erkekleri ile paylaşmak istedim.
Yüce bilgi, çok basittir. İspatı kolaydır. Her yerdedir. Elinizdeki kağıt mendili, içtiğiniz kahveye batırın. Mendilin kahveyi hızla çekip, mendil boyunca ilerlediğini göreceksiniz. Bu kadar basittir ve her yerdedir. İsteseniz de, istemeseniz de, bu kanun sürekli işler.
Herkes aslında bunun farkındadır, ama ne olduğunu bir türlü çıkaramaz. Kız arkadaşınız bilir, size “sululuk yapma” der.
İnsan vucudunun %70′inden fazlası sudur. Beyninizin de öyle. Suyun yoğun toplandığı yerlerden biri de genital organlardır. Kadın göğüslerinden, özellikle dolgun ve yuvarlak olanlardan neden hoşlandığınızı düşündünüz mü? Çünkü size süt dolu, bol sıvılı şeyler çağrıştırır! Gerçek şu ki, sıvı bizi çeker.
Eğer bir kadın, sizin yerine arkadaşınızı, hatta çirkin ve başarısız arkadaşınızı istiyorsa, bunun nedeni siz değilsiniz. Tek neden, arkadaşınızın daha az su içmesidir!
Arkadaşınızı mendil, kadını kahve yerine koyun verdiğim örnekte. Arkadaşınızın düşük sıvı konsantreli ve tuz dolu vucudu, kadının sıvılarını, sıvı dolu beynini bir mıknatıs gibi çekmektedir!
Bir kadınla oturduğunuzda, içtiğiniz içkiyle birlikte, hoşlandığınız kadının sizden soğuması tamamen bununla alakalıdır! Çünkü, vucudunuzu suyla doldurarak, bedeninizin kadının beyin ve vucudundaki suyu emmesini engelliyorsunuz!
İşte herşey bu kadar basittir.
Tatmin olmadınız mı? Olabilir; sadece 15 dakikadır yazıyorum. Özellikle de absürd bir örnek seçtim; azıcık eğlenceli olsun diye! Bir senede 15 teori uydurup 10 tane kitap yazabilirim. Elbet bir tanesi de tutar! Tabi, azıcık medya pompası şart!
Şimdi bunun filmini hayal edin. Kahveye batırıyorum selpağı, biraz hareketli görüntü filan; su molekülleri selüloz içinde ilerliyor, arka plana hareketli bir müzik filan döşerim. Gazı düşünmeyin!
Üç beş tane sıkı hatun, sonra iki zibidi çıkıp konuşur. Altına prof mrof yazarım.
Sokakta 25 tane hatun çevirip “sulu erkeklerden hoşlanır mısınız?” derim; en az 24′ü hayır diyecektir zaten! Sonra “bakın gördünüz mü, sulu erkek sevmiyorlar, demekki su içmemek lazım!” gibi “bilimsel” bir açıklama yaparım. Palavramı, bilimsel “osmosis” gerçeğine cart diye dayandırıveririm.
15 dakikada bu kadar oluyor; bu işten ekmek yemeyi kafayı koysam ne hokkabazlıklar düşünür ve yaparım düşünmeyin!