Şu Fraunhofer adını duymaktan bıktım! Mp3′ü hayatımıza soktukları yetmezmiş gibi, şimdi de BAN (Body Area Network) adında bir teknoloji üzerinde çalışmaya el atmışlar!
BAN, aynı bildiğiniz ethernet gibi çalışmasına rağmen, kablo yerine RF dalgalarını kullanıyor. Çok yeni bir teknoloji olduğundan, hangi frekansı kullanacağı, menzili gibi bilgilere ulaşamadım. Halihazırda, tıp alanında kullanılmaya başlayan MICS adında bir proje var ve sanırım ileride BAN ile birleşecekler. MICS, (Medical Implantable Communication Service-çevirisi zor; Medikal olarak vucuda yerleştirilen haberleşme servisi gibi Bir şey) 402-405 Mhz bandını kullanacak. Aaçıkçası, şu an için MICS hakkında daha fazla bilgi mevcut. Vucudunuza MICS uyumlu bir cihaz yerleştirildiğinde -örneğin kalp pili- bu cihaz, mesela cep telefonunuzla bağlantıya geçecek. Pil zayıfladığında, ya da kalbinizin ritmi bozulduğunda, bu kritik bilgiyi SMS olarak en yakın hastahaneye bildirecek. Kalp pili kullananların cep telefonu kullanması sakıncalı olduğundan, bu sorunun nasıl aşılacağı hakkında fikrim yok!
Aslında bilgisayar endüstrisi, tıp alanından ilk kez “frekans çalmış” olmayacak; 802.11 cihazların kullandığı bant ta aslında ISM bandı ve tıbbi cihazların wireless haberleşmesi için kullanılıyordu. Elbette, tıp alanında uygulaması, bilgisayar alanındaki gibi kıytırık olmadığından, sözgelimi MR cihazı yanında laptop kullanmanız onun frekans bandını etkisiz kılmıyor.
BAN ile herşey kablosuz hale gelebilir. Örneğin, artık o çok sevdiğiniz iPod kulaklıklarını kablosuz kullanabilirsiniz. Ya da, laptop’u çantasından çıkarmadan, cep telefonunuzla Outlook Express ya da Mozilla Thunderbird içindeki adres defterine ulaşabilirsiniz.
Bir yandan, oldukça korkutucu bir teknoloji. İnsanların fişlenmesi, RFID ile zaten kolaylaşmıştı. Ayrıca, bu kadar çok sayıda farklı frekansta çalışan elektronik aygıtın yarattığı kirlenme, kanseri ne kadar artıracak, o da bilinmez..
AIDS’in aşısı hiçbir zaman olmayabilir. İlaç tedavisi ise aşırı pahalı ve sadece yaşam süresini uzatıyor.
Geriye tek çözüm olarak gen tedavisi kalıyor.Burada ilginç bulgular var:Bir sitokin -sitokinler hücrelerin büyümesinden ve uyarılmasından sorumludur- türü olan kemokinler, vucudun savunma sisteminde önemli bir rol oynamaktadır. Bunlardan biri olan CCR5, 3.kromozomdaki bazı genler tarafından üretilmektedir. HIV virüsü, hücrede bu CCR5 reseptörlerini hedef alır.
Bazı insanların sürekli olarak HIV virüsü taşıyıcıları ile cinsel ilişki kurması, hatta bunlardan kan almasına rağmen HIV virüsü kapmadıkları tesbit edilmiştir. Yapılan araştırmalar, bu kişilerde CCR5‘den sorumlu genlerde 23 ila 32 alelin eksik olduğunu göstermiştir. Bu kişiler, çok yüksek oranda AIDS hastası olmazlar; M-tropik virüslerinde hepsine karşı bağışıklıkları vardır. Çünkü CCR5 taşımayan hücrelere, HIV virüsü tutunamaz.
Araştırmalar, bu durumdaki insanların beyazlarda %10-15, Afro Amerikanlarda %2, Asya ve Afrika kökenlilerde ise neredeyse %0 sıfır olduğunu gösteriyor. Aslında, beyazlardaki yüksek yüzde, ortaçağda yaşanan büyük veba salgınına bağlanıyor. Bu salg?nda Avrupa’nın üçte biri ölmüştü; sağ kalanlarınsa önemli bir çoğunluğunun bu genetik “hataya” sahip olduğu düşünülüyor.
Bu durum, virüsün “dünya nüfusunu azaltmak” için kullanıldığı fikrini güçlendiriyor. Özellikle de ABD’nin yönetici kesimi olan, beyaz Anglo Saksonların istemediği zencileri ve Asyalılar?..
AIDS’in bir komplo olduğu artık çok sayıda bilim adamı tarafından kabul ediliyor;ancak seslerini duyuramıyorlar. Komplonun içinde ABD hükümetinden askeri yetkililere, Birleşmiş Milletlerden WHO’ya kadar çok sayıda kurum ve kişinin adı geçiyor.
Ortaçağ’da yaşanan son büyük veba salgınını hatırlayalım: Bu salgında Avrupa nüfusunun üçte biri ölmüştü. Vebanın bir ilacı ya da tedavisi yoktu. Sağ kalanlar ise ya çok iyi korunmuşlardı, ya da genetik bir nedenden ötürü hastalığa karşo bağışıklık geliştirmişlerdi.
AIDS‘in aşısının en iyi ihtimalle 2000′de bulunacağı söyleniyordu. Hedef 7 sene ıskalandı ve çoğu uzman “yakın bile olmadıklarını” söylüyor.
İlaç kokteylleri çözüm değil. Çok pahalı, hasta hayatının sonuna kadar kullanmak zorunda ve korkunç yan etkileri var. Üstelik virüs değişim geçirdikçe yeni nesil ilaçlar işe yaramıyor ve tekrar AZT gibi, virüsü kısmen yokederken bağışıklık sistemi hücrelerini de yokeden ilaçlara geri dönülüyor.
Gerçek şu ki, HIV virüsü kapanlar er ya da geç AIDS’in yolaçtığı fırsatçı enfeksiyonlardan,kanserlerden ölüyorlar. WHO gibi örgütler panik halinde. Virüs, tahmin edilenden de hızlı yayılıyor.
AIDS,1981′den beri 25 Milyon insanı öldürdü.
2005 yılı itibariyle 40 milyon AIDS hastası olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’de ne kadar olduğuyla ilgili bir veri yok. Çin ve Hindistan gibi ülkelerde durum sanıldığından çok daha vahim olabilir.
Eğer bir aşı geliştirilmezse, AIDS, vebadan çok daha büyük bir etki yapacak. Üstelik, AIDS kendi içinde de korkunç değişikliklere uğruyor. Birkaç seneye kadar, eldeki ilaçların hiçbiri işe yaramayabilir. 2005′in Şubat ayında, tüm ilaçlara dayanıklı ve etkisini hemen gösteren yeni bir türü keşfedildi. Aslında AIDS’in bu türü insanlık için tek umut olabilir.
Veba’nın AIDS’e göre bir avantajı vardı:hemen ortaya çıkıyor ve öldürüyordu. O zamanlar hijyen koşulları ve tıp çok yetersiz olduğundan, veba çok büyük bir tahribat yarattı. Bugünkü şartlarla vebaya çok kurban verilmezdi; tedavisi olmasa bile bu tip hastalıklarda -Ebola bu açıdan örnek olabilir- hastaları tecrit etmek salgını durdurabilmektedir. AIDS’de böyle bir şansımız yok. Virüsün kuluçka süresi bazen 10 yılı aşıyor ve kişi farkında olmadan onlarca insana virüsü bulaştırabiliyor; tabii bulaştırdıkları da benzer ya da daha yüksek bir hızla başkalarına. Yani “tüm taşıyıcılar öldüğünde virüs ortadan kalkacak” gibi bir durum yok. Bu senaryo gerçek olsa bile, HIV-1′in yaygın tür olduğunu, nüfusun ortalama %5 gibi bir oranının CCR5 gen bozukluğu taşıdığını kabul edersek, ortaya çıkan tabloda dünyanın %95′inden fazlası yokolabilir. Evet; bu virüsü durdurur. Ama çok daha fazla sayıda hastalığa neden olur. Bu tam bir kıyamet senaryosu ve yapılan hiçbirşey yok.
AIDS araştırmasına ayrılan para, iddia edildiği gibi az değil (ama yeterli de denemez). Asıl yapılan hata (eğer sadece hataysa!) kaynakların aşı geliştirmeye değil, tedavi arayışına yönelik olması. Bırakın bir bilimadamını, sağlık ocağında çalışan bir hademe bile ilk amacın hastalığı tedavi etmek değil, önlemek olduğunu bilir.
Uykusuzluğumun 34.saatini kutluyorum şu anda. Fiziksel olarak aşırı derecede sağlam olduğum halde, beynim için bunu söyleyemem.
Yıllardır, sürekli kayan uyku fazlarıma psikolojik bir neden aradım…
“Same shit everyday” dememek için kendimi yatağa atmaktan korkuyorumdur dedim.
Fazlasıyla nihilist olduğumu düşündüm.
Gecelerin sessizliğini sevdiğimi düşledim; oysa güneşi daha çok severim.
Birkaç ay önce, cevabı tesadüfen buldum. Adı, “Delayed Sleep Phase Disorder”.
Uykumun fazı kayıyor. Kendimi bildim bileli böyleyim. Bunun doğru dürüst bir tıbbi açıklaması olmadığı gibi tedavisi de yok. Bazı günler benim için tamamen yoklar, bazılarını da ikişer üçer yaşıyorum.
Normal birinin aksine, 30 saat uyumadıktan sonra aşırı enerjik olabiliyorum. 48 saat uyumadıktan sonra önce 2 saat ağırlık çalışıp, ardından 5-6 saatlik kürek antrenmanı tamamladığım oldu. Üzerine de, adetim olduğu üzere, sahilde oturup şarap içmiştim.
Bu durumun azizlikleri de olmuyor değil. Olur olmadık yerlerde uyuyabiliyorum. Buna uyuma da denemez; bayılıyorum ve nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum. Uyanmak da aynı derecede meşakkatli olabiliyor.
Bu, AB üyesi ülkelerde ciddi bir hastalık sayılıyormuş; hatta benim gibi adamlar, mesainin orta yerinde “ben yatıyorum” diye gidip uyuma hakkına sahipmiş. Türkiye’de böyle bir yasal düzenleme olmadığından, ben bunu insanları dinlermiş gibi yaparak da başarma becerisi edindim. İnanması zor ama gerçek!
Bir de uykuda inanılmaz yalanlar uydurduğum söylenir. Hatta bu yalanlar öylesine detaylı ve planlıymış ki, ilk baştaki iddialar absürd olsa da, herkes inanıyormuş – ta ki durumu kavrayana kadar.
Keşke uyanıkken de bu kadar başarılı olabilsem!
Yamyamlıktan hep tiksinmişimdir; hatta yamyam hayvanlardan da -kaplumbağa gibi- nefret ederim.
Doğa, yamyamlığı enteresan şekillerde cezalandırıyor. Deli dana dediğimiz hastalığın kökeni de, telef olan danaların, yem olarak tekrar danalara yedirilmesinden kaynaklanıyor. Yamyam bazı kabilelerde de, geçmişte aynı deli dana hastalığında görülen belirtilere rastlanmış ve bu kabileler yokolma noktasına gelmişler.
Yamyaklıkla ilgili küçük bir araştırma yaparken, New Scientist’in sitesinde enteresan bir bulgu gözüme çarptı: şu ana kadar bilinen 3 HIV virüsünden ikisinin şempanze ve yeşil maymun kökenli olduğu söyleniyordu. SIV denen üçüncü türün ise nereden çıktığı bilinmiyordu. Doğrusunu isterseniz, ben hala bu virüsün laboratuarda üretildiğini düşünüyorum.
SIV’ın gorillerden insanlara bulaştığı, ancak gorillerin bu hastalığı şempanzelerden kaptığı söyleniyor. Açıklama mantıklı gibi görünmesine rağmen, Kamerun kökenli virüs, gorillerle şempanzelerin birbirinden 400 km uzakta yaşadığı bölgede ortaya çıkıyor. Üstüne üstlük, goriller otobur ve şempanzelerle herhangi bir ilişkileri yok-zaten aradaki 400 kilometrelik zorlu coğrafi alanı aşmaları da akla yatkın değil.