Malum; Türkiye’nin “özel” durumları, “hassasiyetleri” filan var. İçeridekilere böyle diyorlar; arada da “Türküz müslümanız diye bizi Avrupa Birliğine almıyorlar” diye gaz veriyorlar; bürokrasinin filan ödü kopuyor yanlışlıkla da olsa bizi AB’ye alacaklar diye…
Samed’den öğrendik; wordpress.com’a mahkeme emriyle kapatma gelmiş. Zahmet edip yazmamışlar neden kapattıklarını, şeriatın kestiği parmak acımaz hesabı seve seve sineye çekeceğiz.
Internet’e sansür geldi dedik, bir tarafımızı yırttık, tabiki ilgi alaka gösteren filan olmadı. Hesapta çocuk pornosunu filan engelleyeceklerdi ya, Internet’in ne olduğunu dahi bilmeyenler “kapatın ülen bu şer yuvalarını” diye, Abdülhamid yasasına “caizdir” fetvası verdi. Internet esnafı da (bunlar kendilerine sivil toplum örgütü süsü veriyor, maksat tamamen ticari aslında) “yahu yapmayın yazıktır bu devirde” türünden lafı geveledi, çünkü onların destekçileri de bir şekilde devletten ekmek yediğinden, fazla seslerini çıkaramazlar. Ne şiş yanar ne kebap; hem STÖ’liklerini şeklen yapmış olurlar, hem de “birilerinin” canını sıkmazlar.
Doğrusu, wordpress.com altında çok sayıda ona buna küfür eden,palavra iddialar ortaya atarak şahıs ve kurumları küçük duruma düşüren blog var. Lakin mahkeme nokta atışı filan yapmamış; çakmış atom bombasını, bütün bloglar kapı duvar…
Adaletle hukuğun ne kadar farklı şeyler olduğunun aleni kanıtı; hukuğa giriş dersi kitabına al, aynen koy.
Şimdi bunun üstüne onbin spekülasyon yapılır.
AKP ve Tayyip Erdoğan’a aleni küfür edilen blogların sahipleri “düşüncelerimizi açıklamamızı hazmedemediler” diye palavra sıkacaklar sağda solda. CHP ve MHP amigoları da şakşakçılık yapıp, bir küfür de onlar sallayacaklar…
Kimisi, “irticacı” bloggerlar yüzünden kapandığını söyleyecek, “biz de müslümanız” diyerek, çeşitli light Müslümanlık örnekleri verecekler, hatta bunların aralarında sosyete modasına uyup gösteriş için umreye filan giden soytarılar olacak. Rüzgar güllerini ayıklasak memlekette sorun kalmayacak zaten, o da ayrı mevzu.
Kimisi PKK, kimisi Hizbullah yüzünden diyecek.
Adnan hocacılar “yoktur ilim irfandan gayrı şeyde gözümüz” diyerek, “biz kimseye iftira atmayız” diye ekleyecekler.
Ortalık yine şenlenecek yani. 35 blogda “wordpress.com kapatıldı” girdileri okuyacağız; oradaki yazıları çalıp yapıştıran 350 paçavra blogu saymazsak. Popüler blogcu tayfası “SEO” mevzusundan dolayı bahsedecek tabi konudan, Google’ın indeksleyeceği kadar,sonra WordPress temasına nasıl ayar verilir, paçanga böreği nasıl yapılır, sandalyeye peluş kılıf nasıl giydirilir gibi daha hayati konulara dönecekler. Zaten öyle alengirli işlere girmeye de tırsar çoğu, aman onları da kapatıverirler, ne me lazım!
Kandırmayalım kendimizi canım, demokrasi filan isteyen bir avuç adam var, onlar da kafalarına inecek sopanın kaygısı içindeler. Internet sansürüne karşı kampanya başlatmıştık, sansürün ne kadar sevildiğini görünce vazgeçtik. Çünkü herkes konuşsa PKK güçlenecek, ABD Irak’tan sonra Suriye’ye filan da girecek (zaten girer yakında merak etmeyin!), Türkiye binbir parçaya bölünecek, topraklarımız susuzluktan çatlayacak, laiklik elden gidecek.
Eh, normaldir. Senelerdir kutup yaratıp onları kavgaya tutuşturma siyaseti izlenirse, bütün komşularımızın ikiyüzlü ve yalancı olduğu daha ilkokulda kafalara kazınırsa, ulusal kanallar halkı uyutmak için birbiriyle yarışıp zihinleri Sibel Can’ın kiloları, Hülya Avşar’ın selülitleri, uyduruk dizilerdeki üç-beş hıyarın maceralarıyla meşgul ederse, bunlar daha iyi günlerimizdir.
Samed muhteşem ötesi bir yazı yazmış. “Her blogcu muhakkak okusun” derim ama okumayacağından, dememişim de varsayabilirsiniz. Bizim blog gezegeninin bütün sorunlarını, ne yapıp ne yapmamanız gerektiğini tek bir yazıda özetlemiş. Dil de mükemmel, çişinizi yapmadan okumayın diyorum!
Birileri nasıl olsa çalıp oraya buraya yapıştırırlar, ama yazının orjinali burada:
Samed’den sonra, bugün de Aydın Bahadır ile devam ediyoruz…
Bölüm nedir? Mekatronik kelimesine denk gelince takıldım, sevdiğim alanlardan biri!
Bilgisayar Mühendisliği bölümüm tam olarak ilgi alanıma denk dusuyor : )
Aslında biraz kontrolcülerin konusu bu. Gerçekten mekatronik projeleri var mı?
Kulüp olarak bulunmakta. bu faaliyetler şu an üniversitemizde mekatronik kulübü üzerinden yürüyor henüz mekatronik bölümü açılmadığı için.. bizim üniversite olarak ciddi projelerimiz var mesela geçen yıl çat pat katıldığımız robot yarışmasında 4. olduk bu oldukça dikkat çekici.
Bilgisayarcılar genelde "kutu içinde" kalmaktan memnun, aslında 4.olmak büyük başarı. Sanırım İTÜ’den kontrol mühendisleri giriyor yarışmaya. Hatta eskiden İTÜ’de bu bölüm double major’dı, sonra bilgisayar ve kontrol mühendisliği diye ikiye ayrıldı. Onun dışında özel bir ilgi ya da proje varmı mekatronik konusunda?
Tabi ki bu soruya cevabım hayır olacak.. Maalesef elektronikçiler dışında ( azıcık da mekanikçiler ) ben mekatroniğin beklenen ilgiyi – özellikle bilgisayar mühendislerinden – görmüyorum.. sebebi sizin bahsiniz elbette olabilir ancak bilgisayar mühendislerinin bölümlerindeki kulüpler bile işlemez çoğu zaman çünkü evet bilgisayarcı kendisine göre tektir bu alemde teke oynamayı ve kendisini göstermeyi ister. ancak ben kendi sınıfımı ve bölümümü gözlemlediğimde ruhlarının derinlikerinde (
) yatan bir ilgi keşfettim.. biraz atılımcıyımdır mesela ktuce ( ktu bilgisayar mühendisleri kulübü ) başkan adayı oldum 1.sınıftan. ve 3. sınıfların desteğini almayı başardım bu girimşicilik ve tabi ki biraz da politik kabiliyetimi kullanarak. mekatroniğe girme fikri de bizim ktuce nin eski başkanı ahmet’ten bana geldi.. projelere gelince her sene (bu bizde dönem olarak işler) başında yönetim kurulu toplanır. sene ya da dönem boyunca yapılacak etkinlikler katılınacak yarışmalar belirlenir ve ona göre planlama yapılır. şu anda böyle bir toplantı olmadığından proje hakkında bilgi vermem mümkün değil. ancak şunu söyleyebilirim yönetim kurulumuz atılımcı insanlardan olusmakta (özellikle elektrik elektronikteki arkadaslar)
Politikaya birazdan geliriz:) Blog yazarı olarak, genelde popüler konuların takip ediliyor olması rahatsız ediyor mu? Örneğin, mekatronik hakkında hevesle yazılan bir yazıyı 10 kişi okurken, Barış Akarsu konulu bir yazının 10.000 kişi tarafından okunması rahatsız edici gelmiyor mu? Ya da şöyle diyelim, mekatronik hakkında yazılan bir yazının okunması için araya popüler bazı şeyler de katmak gerekebilir, çünkü başka türlü keşfedilme şansı pek olmuyor. Acaba tanıtım konusunda bir yanlış mı var, yoksa insanlar gerçekten ilgisizler mi? Bu blog yazarına nasıl yansıyor?
Öncelikle Türkçe konuşuyorum ve Türkiye’de yaşıyorum. Burada internet kullanan insanların %70′inin msn de vakit öldürdüklerini, %50 sinin internete oyun için girdiğini ve ancak %20 sinin internette sörf yaptığını ve yazı / makale okuduğunu biliyorum, bu benim gözlemim.. Blogçunun hedefi bu %20′den oran kapmaktır. Ancak bu %20 ne yapar ne eder bi araştırdık mı?. Kaç insanımız interneti ansiklopedi niyetine kullanmaya hevesli kaç insanımız interneti bilimsel bir araştırma yapmaya hevesli.. Arama motoruna insanımız Barış Akarsu yazıyor ve dalıyor bir bloga. Okuyor okuyor yorum yapıyor. Bakın ben geçenlerde bir blogu inceliyordum. Arkadaşımız Kıvanç Tatlıtuğun fotoğrafları diye başlık açmış yazı yazmaya da erinmiş sadece foto koymuş sonuç ne ? 220 adet yorum.. Ben bir yazımın bu kadar okunduğunu tahmin etmiyorum.. Kusura bakmayın evet kendi insanımızı eleştiriyorum. Çünkü ben bu piyasanın 99′dan beri içerisindeyim. İlk girdiğim site de reklamlarda gördüğüm ve acaba gerçekten mouse ile mi alışveriş yapıyoruz diyerekten 11 yaşında bir araştırmacı olarak daldığım kangurum.com.tr’dir. Ben günlüğüme özenen bir insanım ve herkes özenir. Siz kendi orijinal makalelerinizi yazdıkça o %20′nin %10′u olan araştırmacı insanlar sizi bulur.. Ben bu ümitle yazarım yazılarımı.. Umarım Türkiye’de bu oran artar demekten de başka bir şey yapamam. Ha bu bana sıkıcı geliyor mu hayır.. Çünkü ben günlüğümü Kıvanç Tatlıtuğ fotoğraflarıyla doldurup reklam gelirlerimi ya da içerik oranımı arttırmak istemiyorum.
Tipik bir Karadenizli doluluğu:) Trabzonlu olduğumu biliyor muydunuz?
Hayır öğrenmiş oldum Trabzon’u gerçekten seviyorum : )
Trabzon ilginç bir yer, benim 3 ayım geçmedi toplasanız. Ama Türkiye’nin en uç insanları buradan çıkıyor. Mesela Engin Ardıç, Türkiye Komünist Partisi kurucusu -adını unuttum maalesef-, Trabzon’lu. Öte yandan bir tarafta da Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetini işleyenler var. Ne oluyor, Trabzon’un "ayarıyla mı oynanıyor?"
Bu konu aslında Trabzonluları ilgilendiren bir konu ancak tabi ki benm de bu konuda gözlemlerim var. Mesela Said Nursi’yi anma günü olaraktan tanıtım posterleri asılmıştı Uzun Sokağa yaştaş bir arkadaş geldi ve "Kim asmış bu ingiliz Kemal’in posterini buraya?" deyiverip onu yırttı. Ancak gördük ki Santoro cinayetinin bir benzeri Malatya’da oldu. Trabzon’a baktığımda aslında ben diğer anadolu kentlerinden bir fark göremiyorum. Bence bu konu genellenmeli.. Birileri Anadolu’nun ayarıyla oynuyor. Avrupa’ya baktığımızda şehirlerde artık boy boy camilerin yükseldiğini görüyoruz. Yıllar yılı hoşgörümüzle öne çıkan bir millet olarak cumhuriyetin kuruluşundan bu yana birilerinin ayarımızla ve ulusalcılık kanımızla oynamaya çalıştığını görüyorum. konu değişiyor trabzon’a geliyorum.. Trabzon gerçekten içinden çok farklı kültürde farklı izaçlarda insanlar çıkarmış bir şehir. Bakın siz örneklediniz Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetiyle TKP Kurucusu’nun aynı şehirden çıktığından bahsettiniz. Trabzon’a şu açıdan bakmalı en azından -Pollyanna gibi olacak ama- farklı kültürdeki insanların barındığı bir şehir trabzon. Evet Karadeniz doluluğu var insanlarda her yerde birbirleriyle tartışıyorlar ama kendi değerlerini savunuyorlar. Olaylara bu gözle bakmak lazım tabi ki cinayetler çok berbat bir şey.. DEğerler uğruna olsa da.
Evet; aslında tarihi itibariyle belki İstanbul ve İzmir’den sonra en kozmopolit şehir. En şaşırtıcı şey nedir Trabzon’da, Trabzon’a 48 saat turist olarak gelen biri ne yemeli, ne görmeli, ne yapmalı?
Akçaabat’a gidip Nihat Usta’nın köftesiyle başlayabilir işe. Zigana yaylalarında kısa bir yolculuktan sonra günü Sümela Otelinde bitirebilir. Diğer gün ise Uzungöl’e gidip Alabalığını yer ( hayatımın en lezzetli balığını yemiştim ). Akşama doğru Boztepeye çıkıp Nargile Semaver eşliğinde Trabzon ve Karadeniz manzarasıyla gününü tamamlayabilir.
Boztepe’yi kaçırmışım:) Gelelim seçim konusuna. Geçen sene fındık fiyatı açıklandığında çok büyük bir tepki oldu; hatta Tayyip Erdoğan son anda Trabzon’da konuşma yapmaktan vazgeçti diye duymuştum. Ne oldu da, AKP Trabzon’dan bu kadar oy aldı?
Konu ne zaman siyasetten açılırsa kantinden veya eve çağırdığım ortamdan arkadaşlarım Tayyip’in fındık konusunda çok büyük yanlış yaptığına ve Ordu Giresun Trabzondan oluşan doğu karadeniz hattında çok büyük kayıp vereceğine dair bahisler açıyorlardı. Evet araştırdığımda gördüm ki AKP 2002′de hep %50′nin üzerinde almış bu üç şehirde -Rize’yi de dahil etmek gerek-. Aslında söyledikleri doğruydu çünkü Ordu’daki eylemi tüm dünya duymuştu. Karadeniz sahil yolu kesilmiş ve büyük olaylar olmuştu.. Ancak olay derinlemesine incelenmedi. Mesela Tayyip Erdoğan’ın Ordu’daki mitinginde bir grup vatandaşın halkı galeyana getirmek istediği ama başarılı olamadığını yazdı gazeteler. O zaman Karadeniz doluluğundan olsa gerek
fındık fiyatları açıklandığında gerçekten büyük tepki oldu. Ama halk sonradan anladı ki bu fındığa gerçekten verilebilecek en büyük teklifi yapamasa da iyi bir teklif yaptı Tayyip. O zamanlar fındıkla ilgili sorunlar vardı ve halk bunu gözönüne aldı. Bir de karşılarına çıkıp peşinen hiç bir nedene dayanmaksızın verilen Fındık şu kadar şu kadar olacak söylemlerini süzdü kafasını yordu ve kendi içinden gördüğü Tayyip’e oy verdi. Oyunu istikrardan yana kullandı evet TAyyip Erdoğan’ın burada halkla olumlu bir ilişkisi var 1. nedeni bu halk onu kendi içinden görüyor. 2. nedeni ise muhalefetin fındık hakkında "biz bunlara şimdi yüksek fiyat söyleyelim nasılsa bir şey olmaz" tarzında saçma sapan söylemleri. Oysa AKP fındık için ciddi ve gerçekçi bir söz verdi karadenize.
Bir de şöyle bakalım: Türkiye dünyanın ya birinci, ya da ikinci büyük fındık üreticisi. Dünya fındık piyasasındaki fiyata "teslim olması" devletin hatası değil mi? Aynı şey, krom ve bor gibi madenler için de geçerli…
Türkiye’nin bu konuda ciddi bir politikaya ihtiyacı var ama bu yıllar yılı gözardı ediliyor. AKP’nin bu konuda başarılı politika izlediği söylenemez. Fındık fiyatları sokaktaki Fındık satıcısını durdurursanız patlar. Bor için geleceğin enerji kaynağı deniliyor bu konuda hükümet ve tubitak işbirliği yapmalı ki ancak Metal Fırtına gibi saçma bir kitaptan sonra 2005 yılında bir kıpırdanma oldu tubitak adına ancak o da unutuldu gibi bu aralar. Madenlerimizi genellediğimizde anadolunu aslında iyi bir kaynağı olmadığını biliyoruz yine de elimizdekileri iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu konuda dediğim gibi hükümet ve tubitak çalışması önemli. Mesela Bor bize piyangodan çıktı bizimkiler değil de başka yerler Bor’un kıymetini keşfetti.
Aslında madenler konusunda hiç de fena değiliz. Krom’da dünyada ilk üçteyz, dünyada olmayan bazı mermer türleri var, Bor’da ya birinci ya da ikinciyiz, Kuvars madenleri oldukça zengin ama bu piyasada fiyatları belirleyen 20 ülke arasında Türkiye yok. Kıbrıs gibi konular dış politika gündeminden düşmüyor ama bunları gündeme getiren yok. Sanki gerçek konular dışında gündemlerle uyutuluyormuşuz gibi geliyor…
Evet bir kaç maden konusunda gerçekten dünyanın en önemli kaynakları bizde.. Uyutuluyormuş gibi gelmesinin ardında içimizde yatan gizli bir milliyetçilik var Barış Bey. Bizim halkımız uyuyor aslında. Evet herkes diyor ki : "bizim madenlerimiz var işletilmiyor, bizim toprağımız var işletilmiyor, bizim suyumuz var çıkmıyor." bakıyorsunuz bunu diyen yurttaşımız gelecekte zeki bir bilim insanı olacak olan kızını okula göndermiyor. Dünyada başka hangi ülkelerde var bu ?.. Afrika ? Arabistan ? Yani bu konu hakkında demek istediğim şey şudur.. Kimse Amerika şöyle şöyle yapıp Türkiye’nin maden işletmiyor.. Bu gibi dedikodular çok fazla uzuyor ve evirip çevriliyor. Hükümet isterse bu topraklarda herşeyi yapar.
Bu bir hükümet sorunu mu, yoksa bu konuda bir devlet politikası, daha doğrusu önceliği mi yok?
Devlet politikası yok bunun da sorumlusu hükümettir. Ayrıca bu konuda hükümete baskı yapmayan ve Prof. ünvanı alıp maaşına yatan bilim adamlarımızdır.
Şöyle ilginç bir olay oldu: Tayyip Erdoğan, derin devletten bahsetti; sonra zamanında aynı şeyden dem vuran Demirel ve Ecevit, "hani nerde göster, başbakansın madem üzerine git" gibi "tuhaf" tepkiler gösterdiler. AKP maalesef demokratikleşmeye çok hızlı başladı ama hızı kesildi. Acaba gerçekten "sistemin partisi" mi oluyor AKP?
Gidişat onu gösteriyordu son zamanlarda.. Umarım bu seçimde halkın kendisine ne kadar güvendiğini görür akp ve bundan cesaret alıp o demokratikleşme hızını aynı ivmeyle sürdürür demekten başka bir şey diyemem soruna.. Gerisi Tayyip Bey’in sorunu..
Genelde röportajlardan sonra insanın kafasında hep şu kalır "keşke şunu da sorsaydı":) Böyle bir soru varmı?
Ben bu soruyu hatay valisine sordum bana şunu söylemişti : "Ne olacak bu Fenerbahçenin hali"
Ne olacak?:)
Bir umut bekliyoruz.. Zico bu yıl istekli ancak tecrübeli bir hoca gerekiyordu
Ben Beşiktaş’lıyım ama ümidim yok:) Fener bu senede ipi göğüsler diyorum:)
Vali Avrupa’yı sormuştu zaten Türkiye’de rakip kalmadı.. Ekonomiye bakarsanız tabloyu görürsünüz ki bu gerçekten Türk futbolu adına hoş değil
Çok teşekkür ederim vakit ayırdığınız için. Son bir soru daha: Internet yayıncılığı ne zaman klasik medyanın gücüne kavuşur?
Ben istemiyorum bu durumu aslında. Çünkü o gücü elimde istiyorum.. Yeni gazete kağıdının kokusunu içime çekmek ya da televizyonda canlı yayınlarla durumu takip etmek zevkli bana göre. Ancak bir internet kullanıcısı olarak bunun insanlık adına uzun bu süreç olduğunu görüyorum ki bu dünyanın her yerinde aynı. Ancak bir yerde internet öne geçerse global dünyada her yerde öne geçer..
Evet; şu an kullandığım Mandalina isimli temayı kendi uydurduğum ZBL lisansı(!) (Zülküf Baba Lisansı) ile dağıtmaya karar verdim.
ZBL lisansının GPL’den tek farkı şu: En alttaki minicik yazıyı değiştirmemenizi rica edeceğim.
Lütfen dağıtmamı istiyorsanız, 15 kişi yorum göndersin. 15 rakamına ulaştığımda, temayı direk buradan download edebileceksiniz, ayrıca özelleştirebilmeniz için bir de doküman hazırlayacağım.
Türkiye’de bazı blogcu arkadaşlar, kendi aralarında organize olarak, ABD’de uzun zamandır varolan PayPerPost sistemini hayata geçirmeye çalışıyorlar.
Hemen söyleyeyim; başarısız olacaklar. Neden başarısız olacaklarına birazdan geleceğim; ama bilmeyenler için PayPerPost sistemini birazcık anlatayım.
Artık blogların “yeni Mor İnek” olduğunu duymayan kalmadı (dolayısıyla artık bloglar Mor İnek değil!). Maziye dönelim biraz; blog’un bir pazarlama fenomeni haline gelmesi Sun Microsystems’ın sihirbaz CEO’su Jonathan Schwartz ile başladı. Bu müthiş PR başarısını farkeden diğer CEO’lar da blog yazmaya giriştiler. Hatta Türkiye’de de bir CEO blogumuz var; Microsoft Türkiye’nin başındaki Çağlayan bey’in blogu. Ben açıkçası oldukça başarısız buldum; renkler ve tasarım çok kötü ve bana bu piyasanın içinde biri olarak hiçbir şey vermiyor. Daha da kötüsü, sadece bir blog okuru olarak ziyaret ettiğim zamanda da sıkılıyorum. Sanki şirket içindeki belli insanların ortak memo’su gibi bir havası var.
Jonathan Schwartz, çok farklı bir şey yaptı: son baktığımda yorumlar kapalıydı, ancak blog’un ilk açıldığı zamanlarda gerek müşterilerden, gerekse benim gibi Sun hayranlarından çok sayıda yorum alıyor, önemli bir kısmına cevap veriyordu. İnsanlar, Sun’ın onları dinlediğini farketti. Sırf bu bile kendi başına çok önemli bir psikolojik etkiydi; iki ürün ve firma arasında, sizi dinleyeni seçersiniz.
Şirket çalışanları tarafından yazılan blog’lar, genelde şirketinizin olumlu bir izlenim yaratmasını sağlar, ama takdir edersiniz ki, bunun satışa etkisi sınırlıdır. Zira, kimsenin “malım aslında kötüdür” demeyeceğini herkes bilir. Satış kararı almanız için biraz daha fazla bilgiye ihtiyacınız var.
TV ve basın reklamları malınızı sattırmaz. Sadece şunu derler; “eğer laptop alacaksan, bizim marka da üretiyor, aklında olsun!”. İstediğiniz kadar ballandırarak anlatın, gerçekten “şok” bir fiyatınız yoksa, o reklam size satış yaptırmaz, sadece belli bir farkındalık yaratır. O da, yüzlerce reklam arasında belli reklamları seçebilen okuyucular için.
Özellikle pahalı ve fonksiyonel bir ürün satın alırken, dikkat edin, en belirleyici etken, bu alanda bilgili, güvendiğiniz bir insanın söyledikleridir. (Fonksiyonel dememden kasıt şu; tek taş pırlanta yüzük alırken kimseye “yüzüğünden memnun musun?” diye sormazsınız doğal olarak, beğendiğinizi alırsınız!)
Ben daha galeriye gidip, satıcıya “bu araba iyi midir?” diye soran ve ikna olup satın alan birini görmedim. Arkadaşlarım ve babamın arkadaşları bu konuda beni epeyce taciz etmişlerdir; çünkü yakın zamana kadar gerçekten bu konuda uzman ve meraklı biriydim.
İşte burada devreye bloglar giriyor. Blogların okuyucuları, site ziyaretçilerine göre çok daha sadıktır. Örneğin, yazılarıma yapılan olumlu ya da olumsuz tüm yorumlara yanıt yazarım. Zaman zaman hatalı olduğumu farkeder, özür dilerim. Birçok okuyucumla aramda güvene dayanan bir ilişki vardır, örneğin ileride yapacağım bir işte biyolog’a ihtiyacım olsa, tereddütsüz Serkan’a danışırım. Hukuk alanında Samed ve Adil bey var, uzman bir Photoshop’cu arıyorsam Yassaman’a, tasarımcı arıyorsam Serhan’a giderim. Eğer önemli bir iş teklifi hazırladıysam ve imlama güvenmiyorsam, Zühre’den kontrol etmesini rica ederim. Tanıdığınız ve becerileri ispatlanmış insanlar varken, yabancıları aramazsınız.
Blog okur ve yazarları zaman içinde şebeke haline gelirler ve aralarında doğal olarak komün ilişkileri gelişir. PayPerPost, bundan yararlanmayı düşünen bir sistem. Sisteme dahil olabilmek için bazı kriterler gerekli; örneğin belli bir hit sayısı istiyorlar, içeriğiniz İngilizce olmalı, ayrıca yazılacak her makale müşterinin kriterlerine uymak zorunda. Sözgelimi, Ferrari ile ilgili bir makale yazmanız istendiğinde, o makalede çevreden ve Ferrari’nin kötü yanlarından bahsetmeniz olası bile değil doğal olarak!
PayPerPost, paranızı tıkır tıkır ödüyor. Bir İngiliz arkadaşımın blogunda 2 makale yazmış ve parasını onun üzerinden de olsa, zamanında alabilmiştim.
Gelelim bu sistemin neden Türkiye’de işlemeyeceğine…
Türk blog camiası, dünyaya göre çok küçük. Üstelik, bir İngilizce blogu milyonlarca insan takip edebilirken, yerli blogları dil nedeniyle sadece Türkler takip edebiliyor. Doğal olarak, belli bir süre sonra blogcuların neredeyse hepsini tanıyor, tanıyamadıklarınıza da aşina hale geliyorsunuz. (Aslında bu şirketler için cazip; bizde güven daha fazla)
Şimdi ben böyle bir servisin logosunu bloguma koysam ve belli ürünleri o logoyu koyduktan sonra övsem, doğal olarak birçok insan bana olan güvenini kaybeder, hatta küser. Kaldı ki, fiyat ne olursa olsun beğenmediğim birşeyi övecek kadar düşürmem kendimi. PayPerPost’da bunu yaptım, ama ne adımı kullandım, ne de onlar benim okuyucumdu. Biraz bencilce belki ama:)
Türkiye’de bunu deneyenler prestij kaybına uğrar. O arkadaşlara samimi olarak bunu yapmamalarını öneririm, çünkü hepsi belli bir isme sahip insanlardır. Hem kendilerine, hem anlaşacakları şirketlere zarar verirler. PayPerPost’ta, okuyucu kitlesi o kadar büyük ki, 1 milyon insanın o blogcunun “kiralık kalem” olduğunu anlaması birşeyi değiştirmiyor. Kaldı ki, çoğu insan PayPerPost’un ne olduğunu bilmiyor bile.
Ben artık “dürüst reklamın” vaktinin çoktan geldiğine inanıyorum. Bu ahlakidir ve yapılmalı: örneğin Asus size bir laptop göndermiş incelemeniz için, iyi yanları yanında, örneğin ağır ve pahalı olduğunu yazabiliyorsanız, Asus bu konuda sizi serbest bırakıyorsa, bu ilişkide herkes kazanır. Asus, dürüst bir firma olarak tüketicinin güvenini kazanır, siz dürüst bir yazar olarak kazanırsınız, okuyucu da doğru dürüst bir değerlendirme okuduğu için kazanır. Üstelik,kimse mükemmel ürün peşinde değil, çünkü öyle bir şey yok. Hepimizin aradığı bazı kriter var; örneğin çoğu insan hafiflik ararken, bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor.
DÜZELTME: Sevgili Hasan Karaboğa‘nın uyarısıyla, adını vermeden eleştirdiğim sistemde "payperpost" tarzı bir seçenek olmadığını farkettim. Önemli bir hata bu tabi, özür diliyorum. Aslında, bu yazdıklarımı "proaktif bir uyarı" olarak kabul edebilirsiniz; zira çoğu blog yazarı da bu fikirde. Yine de,reklam şebekelerinin bu kadar çoğalma ve bölünmesine karşıyım; pazar çok küçük olmasına rağmen ABD kadar reklam şebekemiz var. Elbette fikir olarak doğru bir fikirdir ama birlikten kuvvet doğar diyorum; özellikle de ticaret ahlakın yerlerde süründüğü dar bir piyasa varken.
Bir diğer eksi, daha bir fiyat politikası olmadan açıklama yapılmış olması; şahsen ben Google’dan aşağı yukarı ne kazanabileceğimi bilirken, soru işaretinden ibaret bir sistemle şansımı en fazla birkaç gün denerim; o da özel merakımdan dolayı. Samimi tavsiyem, bu girişimi yapan arkadaşların, örneğin Reklamstore gibi, iyi kötü belli seviyede tecrübe yaşamış kuruluşlarla ortak çalışması. Zira gerçekten Google’a bir rakip gerek ama bunun için çok ama çok ciddi bir pazarlama çalışması yapılması gerektiğini, sistem kurulunca reklamverenlerin akmadığını unutmamak gerek.