INTERNET VE PARA: BÖLÜNMEYİN, BİRLEŞİN. ÇALMAYIN, ÜRETİN.

blog | Etiketler: — 11 Haziran 2009

Kendi yazılımını geliştirebilen, şanslı ve nadir blog yazarlarından biriyim. Blogu açtığımda, aylar boyunca not defteri gibi kullandım ve kimsenin haberi bile olmadı. Adresini sadece ben biliyordum. Birsüre yazdıktan sonra sıkılıp “yahu, şuraya birşey eklesem de, sayfalardan ayrı olarak, aklıma gelen birkaç satır şeyi yazıversem” dedim. Bunu yaptım ama daha sonra yayınlamamayı tercih ettim; 1 sene sonra kadar kısa ancak orta şiddette bir “microblogging” rüzgarı esti. Twitter gelene kadar da, kimse bir daha dönüp fikrin yüzüne bakmadı.

İnsanların ün, yüceltme, tabiyet davranışları başlı başına ilginç,bir o kadar da sıkıcıdır. Bir kral düşünün. Ortaçağdan sonra gelen kralların pek azı iyi bir savaşçıdır; kaldı ki iyi savaşçı olsalar bile, 3-5 iyi silahlı adamın hakkından gelemezler. Aslında günümüzde de durum pek farklı sayılmaz. Neden tepesi atan bir komutan hemen darbe yapmaz? Modern dünyada bu daha zordur çünkü yaptırımları vardır; örneğin silah aldığınız ülkelerin hoşuna gitmeyen bir darbe yaparsanız kısa birsüre sonra yokolup gidersiniz. Ama geçmişte durum bu kadar girift değildi ve koskoca orduların başındaki komutanlar krala karşı bile koymayıp kellelerinden olabiliyordu!

İnsan doğası gereği otorite bellediği bir gücün karşısında siner ve aslında ne kadar güçlü olduğunu unutur.

Üstelik, beslendiğiniz sistemi yıkmak ya da ona karşı koymak çok daha zordur.

Bugün ortada gerçekten komik bir durum var: binlerce blog yazarı -Türkiye için konuşuyorum- senelerce bekledikten sonra ancak yamuk yumuk siteler açabilmiş gazetelerin,televizyonların oyuncağı olmuş durumda. Bu insanların çoğu, birer birer baktığınızda o kadar sığ, cahil, aptal ya da kısır değiller. Peki neden kendi kültürlerini,kendi medyalarını yaratmak yerine, uyduruk, boş haberlerle dolu, çoğu cahil ve kendini olmadığı yerlerde gören kişilerin oluşturduğu gazetelerin, televizyonların kuklası, uydusu gibi davranıp, onları besliyorlar?

Çünkü tanınmaları zor ve neler yapabileceklerinin farkında değiller. Çoğu popüler olmaya çalışan blogun yapmaya çalıştığı çok basit birşey var: yazdığın alana göre ortamı kokla ve mümkün olduğunca çabuk o içeriği kopyala ve yapıştır.

Örneğin gazete siteleri içeriklerinin çalınmasından şikayet ediyorlar ama, aslında onlara en çok hit getirenin de, aslında içerik çalanlar olduğunun farkındalar! Çünkü içerik çalanlar sitelerine girdimi normal okuyucular gibi 2-3 habere bakıp çıkmıyor; sitenin her tarafını geziyor, resimlere bakıyor, fotografları indiriyor, geçmişteki haberlere dönüp bakıyor, ilgili haberleri okuyor.

Sonuçta olan şudur: Internetle fazla haşır neşir olmayan, ama Internette aslında çoğunluğu oluşturan kitle bir bloga girer, bir yazı okur, merakı uyanırsa yine gözüne devamlı olarak sokulan gazete sitelerine, portallara döner. Çünkü onun hayatı bizler gibi bilgisayar başında geçmez. Bilgisayar, sadece çalışma masasına oturduğunda, sıkıntısını geçirmek için kullandığı bir araçtır. Internet kafeye gidip karşı cinsten birini ayartmaya çalıştığı araçtır. Siz ise unutulursunuz. O adamı o gün deli gibi güldürün, anıra anıra ağlatın, ertesi gün kalktığında sizi hatırlaması çok düşük ihtimaldir. Çünkü akşam eve giderken billboardlarda X gazetesini görür, evde Y televizyonunu izler ki, o televizyon X gazetesinin sahibi A grubuna aittir. A grubu, aynı zamanda e-mail hesabının olduğu portalın da sahibidir.

Siz hala tek başınıza şöhret olmak için yırtının, kıytırık bir gazetenin kimsenin okumadığı bir bölümünde blogunuzla ilgili 2 satır yazılmışsa sevinin. Gerçek şu ki, aslında hiçbir anlam ifade etmiyorsunuz!

Bu çaresiz bir durum değil. Sorun, alt tarafı bir kuru ve küflü ekmek aldığınız, o da arada sırada, medyaya kıçınızı dönmek ve onun ekmeğine yağ sürmekten vazgeçmekle ortadan kalkacaktır.

Bunu tek başınıza becermeniz olası bile değildir. Onun için, sizin gibi insanlarla biraraya gelmeli ve büyük,iddialı siteler açmalısınız.

Lafım elbette zevkine blog yazana değil, bu işten para kazanmak isteyene.

Eğer bunu tam zamanlı bir iş olarak yapacaksanız, size 6-7 ağzı laf yapan, yazabilen adam yeter. Eğer yan iş ise, 15-20 kişiyle bile işiniz zor. Ama 30-40 kişiyle kesinlikle başarıya ulaşırsınız.

Çok üstün meziyetli biri değilseniz, ki muhtemelen çoğunuz yazar olmak için doğmadınız, bunu yapmadan asla başarılı olamayacaksınız. “Millete akıl verir gibi yapar, o şekilde yolumu bulurum” diye düşünüyorsanız vazgeçin; onu sizden çok önce yaptılar zaten. Problogger gibi filan örnekler var. Sıkıysa yakalayın!

Ciddi ciddi blog yazarak para ve itibar kazanamazsınız; adam gibi yazıyorsanız ancak 5-10 kafa okurunuz olur o kadar. Böyle okurlara sahip olmak başlı başına bir ödül zaten; ama bu karnınızı doyurmaz. Hobi olarak kalır.

Size reklam amacıyla yaklaşan herkes de kanınızı emmeye çalışacaktır. Çünkü size yamuk yaptığında mahkemede herifin ayağını kaydıracak (ya da adliye kapısında ayağına sıkacak!), ya da piyasada itibarını ikiparalık edecek bir gücünüz yok. Siz ona çalışmasanız da zararı yok; sizin gibi birkaç bin blogcu arasından illa kandırabileceği çok sayıda yazar çıkacaktır. Zaten kaç kişiye ulaşıyorsunuz ki?

Demek istediğim kısaca şu: verilen onca “blog gazına” rağmen, parayı toplayan yine büyük siteler. Sizce bu işte bir çarpıklık yok mu? Bu ülkede bile sürüyle iyi geliri olan site var, bir tane bu işten zengin olmuş blog yazarı gösterebilir misiniz?

Gösteremezsiniz. O zaman, amacınız para kazanmaksa, blog sevdasından vazgeçin ve bir araya gelin. Çünkü sizi kandırıyorlar!

INTERNET VE PARA:ŞİRKETLER NEDEN BLOGLARA REKLAM VERMEZ

blog | Etiketler: — 23 Mayıs 2009

“Internet ve Para: Blog yazarları nasıl bindikleri dalı kestiler” başlıklı yazımı okumadan bu yazıyı okumanızı TAVSİYE ETMEM. Bu yazıda blog yazarlarının ve eski Blograzzi gibi sitelerin hatalarından bahsettim.

Mevcut tabloda şirketlerin bloglara reklam vereceklerini DÜŞÜNMÜYORUM. Açıkçası, ben olsam VERMEM. Neden mi?

Öncelikle, dünyada temelde kullanılan 2 reklam türü var; birincisi reklamı bloga yerleştirmek, ikincisi de Pay Per Post gibi, “muteber” bir blog yazarına ürünle ilgili yazı yazması karşılığı para ödemek gibi. Bunların da kendi içinde sürüyle alt kategorileri var ama o bizi değil, fasülye sayarak geçimini sağlayan bazı reklam şirketlerini alakadar ediyor.

Türkiye’deki en büyük sıkıntılardan biri, reklam şirketlerinin vizyonsuzluğu ve “hedef kitle” denen, sokaktaki adamın bile bildiği en temel kavramdan habersizmiş gibi görünmeleri.

Bunu sadece bloglar ve siteler için söylemiyorum; her mecra için geçerli: Reklamı izleyiciye göstermeye yönelik hiçbir reklam modeli, bu çağda İŞE YARAMAZ. İnsanlar sürekli ses,görüntü ve yazıya maruz kalıyorlar ve doğal olarak çoğuna tepkisiz kalmaya başlıyoruz.Çok isteyen olursa, akademik çalışmalardan örnekler de vererek, ciddi bir makale halinde yayınlarım.

Neden işe yaramayacağı,detaya girmeden dahi açıktır. Televizyonda reklam çıktığında ya sesi kısıyor ya da başka kanala geçiyorsunuz.

Herhangi popüler bir siteye reklam vermeyi düşünen şirket sahibi: Öncelikle bir ajansa gitmeden önce şu deneyi yapın:

Alanınızdaki popüler siteleri not alın. Şirket çalışanlarından,tercihan SATIŞ BÖLÜMÜNDEN OLMAYAN (burası önemli,nedenine geleceğim) en az 10 kişiyi bilgisayar başına oturtarak siteyi incelemelerini -reklamlardan bahsetmeden- isteyin. Bilgisayar başından kalktıklarında, sitelerde kimlerin reklamlarını gördüklerini sorun!

Çoğu 1 tane bile reklamı sayamaz! Bu denemeyi sayısız defalar yaptım. Çok merak eden reklamcı filan varsa, para verip araştırma yaptırsın.

Nedeni basit. Reklam ilgilenmediğimiz içeriktir. Üstelik, siz reklamı kullanıcının gözüne sokmaya çalıştıkça sadece nefret toplarsınız. Çoğu Firefox kullanıcısı, bende dahil, bu yüzden reklam engelleme eklentileri kullanıyor. Geçenlerde, popüler bilgisayar sitelerinden biri, reklam engelleyici kullananları siteye almayacağını açıkladı; ama aldığı tepkiler yüzünden bu uyarıyı kaldırmak zorunda kaldı.

Oysa reklam şirketlerinin ilgilendiği, reklamın ne kadar gösterildiği. Bazen de ne kadar tıklandığı. Çünkü “ölçülebilirlik” istiyorlar.

Bu kısmen haklı bir talep. Zira, reklamverenler de, reklamımızı kaç kişi gördü, kaç kişi ilgilenerek tıkladı bunu merak ediyor.

Lakin bu bir kriter olmamalı. Reklamınıza tıkladığımda, satın alma kararımın değişip değişmediğini biliyor musunuz? Şirketinizi ve ürünlerinizi çok sevdiğim için mi tıkladım gerçekten? Peki sizin reklamınıza X kere tıklandığını biliyorsunuz; ya rakibinizin? Kabul edin, elinizdeki sayıların HİÇBİR ANLAMI YOK!

Daha zekice fikirler ise maalesef tutmadı. Pisuvar reklamları gibi! Oysa çok zekiceydi; zira pisuvara işerken nedense daima önünüzdeki duvara bakarsınız!

O zaman geriye Pay Per Post modeli kalıyor. Aslında bir tane daha var. Çok bilen reklamcılar onu da kendileri düşünsünler!

Pay Per Post işe yaramıyor. Nedeni anlamak için çok uğraşmaya gerek yok. Girip Pay Per Post’un sitesine üye olun ve çıkan teklif sayısına, önerilen rakamlara bakın. Oysaki bu site, bu işin piyasa lideri ve sadece İngilizce içerik kabul ediyor. Bu model İngilizce içerikte bile işe yaramadıysa, Türkçe içerikte işe yaramasına mümkünat yok. Neden sadece “sayı” değil.

Geçmişte bir reklamcıyla yaptığımız pay per post tartışmasında -o zaman bu fikre inanıyordum- sürekli ölçülemez olduğunu iddia etti. Hayır; ölçülebilir. Google Analytics, Adsense bunu nasıl yapıyorsa, o yazının ne kadar okunduğunu, daha doğrusu ne kadar kere görüntülendiğini ölçersiniz. Çok isteyen varsa, bu kodu da yazarım. Bu bir sorun bile değil. Asıl sorun, ikinci tartışma konumuz olan ve ikimizin de otomasyon çözümleri ile içinden çıkamadığı -ki böyle bir çözüm yok gerçekten- blog yazarının “ne yazdığı” konusu.

Gerçekten de, ürününüzü övmesini beklediğiniz blog yazarı, bir yazıda ürünü göklere çıkarırken, 6 ay sonra yerin dibine sokabilir! Bunu yapmaması için onunla hukuki bir sözleşmeniz olmalı. Şimdi düşünün ki, 1000 blogda aynı şeyi yapacaksınız ve 600′ü size bir şekilde “madik atacak”. Kimlerin “madik attığını” ise bu durumda ajansınız takip etmek durumunda. Burası da sıkıntılı bir nokta: davalarla ajans uğraşmak istemeyecektir. Şirket olarak siz de uğraşmak istemeyeceksiniz. Kaldı ki, uğraşıp davayı kazansanız ne yapacaksınız? Milyonlara varan dava masraflarını, davalının iPhone’una haciz koyarak mı çıkartacaksınız! Çok zor!

Bir de, blog yazarının “ne kadar muteber” bir kişi olduğu konusu var. Örneğin ben hemen her konuda yazıyorum. Akvaryum yazılarımdan dolayı telefonla bile konuştuğum hobiciler var. Ama bunlardan biri, yarın öbür gün politik bir yazımı okuyup bana “kıl olabilir”. Dolayısıyla, benim artık akvaryumla ilgili yazdığım hiçbirşey o adamı ilgilendirmez ve X bir akvaryum malzemesi üreticisinin bana ödediği para mundar olur! Dolayısıyla, hem muteber, hem de tavşan boku misali ne kokan ne bulaşan birilerini bulacaksınız; ki o zaman bulduğunuz şey, kusura bakmayın, blog filan değil, web sitesi oluyor!

INTERNET VE PARA: BLOG YAZARLARI NASIL BİNDİKLERİ DALI KESTİLER

blog | Etiketler:, — 22 Mayıs 2009

Şu sıralar bloglardan para kazanmak üzerine herkes kafa patlatıyor. Hayır; blogcuların kendilerinden bahsetmiyorum. Herkes bloglar üzerinden reklam satmak peşinde.

İşin doğrusu, 2 sene önce bunun TAM ZAMANIYDI. Bugün ben bir şirket olsam, ASLA bir bloga reklam vermem.

Nedenlerine geçmeden önce birşeyi ortaya koyalım: Bu furyanın boku çıktı. 1960′larda İstanbul’un göbeğinde sanayi kurulmasıyla nasıl güzelim şehrin içine sıçıp gecekondulaşmayı devlet eliyle özendirip hem şehrin tarihi ve coğrafi dokusunu, hem de kültürünü yok ettilerse, aynı şey bloglara da oldu.

Bunda tek suç blog yazarlarının; özellikle de ABD’deki bir takım abidik gubidik, nasıl evde oturup günde 2 yazı yazarak milyon dolar vurdum tarzı blogları “Türkçeye çevirenlerin”. Şunu anlayalım: bu adamlar, kısa yoldan,çalışmadan zengin olma hayali kuran adamların üzerinden gerçekten de zengin oldular. Aynı “Günde 10 dakikada milyoner olma yolları” tarzı kitapları yazanlar gibi. Ancak bunu Türkiye’de, Türkçe bir blogla yapmanın yolu olmadığı daha baştan çok belliydi. Türkçeyi çat pat konuşan bu ülkenin ancak %10′u Internet’e girebiliyor; o da çoğu Internet kafelerde chat yaparak. Blogları okuyan toplasanız 1 milyon adam yok; o da çok iyimser tahminle. Oysa sırf ABD’de Internet’e giren insan sayısı Türkiye nüfusundan fazla. Çin’in, Hindistan’ın en az yarısı Internette bir sayfayı okuduğunda anlayacak kadar İngilizce biliyor.

Bunları 2 senedir söylüyorum. Muhtemelen 2 sene sonra da hala söylüyor olacağım. Değişen ne var? Hiçbirşey. Bu arkadaşlar zengin oldumu? Komik olmayın. Çoğu bloguna 30-40 TL’ye reklam alma peşinde. Eleştiri için söylemiyorum. Bu konuya da daha sonra gireceğim zaten.

Hızla büyüyen bir şeyi kontrol altına almazsanız kendi kendini yok eder. Doğa böyle çalışır. “Blog camiası” denen şeye de o oldu.

Nasıl kontrol edilebilirdi? Elbette çok zor; ama Blograzzi yakaladığı çok iyi bir fikri berbat etti. O kadar uzun zamandır girmiyorum ki, adının değiştiğini aylar sonra farkettim. Sorun neydi? Aslında en büyük sorun, BLOG NEDİR SORUSUNUN CEVABINI ALABİLDİĞİNE GENİŞLETMEK OLDU. Bugün “gerçek bloglara” kişisel blog, bildiğiniz web sitelerine “kollektif blog” denir oldu.

Blog kavramı, çok kesin olarak, tek bir kişinin yazdığı, HABER KAYNAKLARINI COPY-PASTE YAPAN DEĞİL, kendi içeriğini üreten kişisel siteler olarak sınırlanmalıydı. Ekstradan 3-5 hit almak kaygısıyla Blograzzi, Pilli sitelerini bile blog olarak kabul etti! O dizine daha ne siteler girdi, ne siz sorun ne ben söyleyeyim!

Üstüne üstlük, nasıl çalıştığı birtürlü açıklanmayan, defalarca eleştirip tutarsızlıklarını gösterdiğim puanlama sistemi gerçek blog yazarlarını küstürdü. Eğer tutup Alexa sıralamasını, Google’da çıkan sayfa sayısını puan olarak ekler, üstüne de “siteleri” blog olarak kabul ederseniz, gerçek bir blogcunun asla pilli siteleri gibi siteleri yakalama şansı olmaz; zaten olmadı da. Ben şahsen ilk üçe girmemin benim elimde olamayacak nedenlerden ötürü kısıtlandığı bir oyunu oynamam! Çoğu insanın da aynı fikirde olduğunu düşünüyorum.

“Kendini sağda solda gösterme” sistemi aleni teşvik edilince, ciddi ciddi insanların yazma azmi, yazmaya ayırdığı zaman boşa harcandı.

Şimdi binlerce, kendini blog zanneden, çalıntı içerikle yürüyen, abidik gubidik, kimin yazdığı belli olmayan tuha siteler türedi. Sonuç? Artık insanlar tanıdık bir WP teması gördüğünde “yine o zırvalıklardan biri daha” diyerek, okumadan sayfayı kapatıyor.

Kabul edelim; “blog mevzusu” bitti. İlk dönemlerde yavaş yavaş oluşmaya başlayan “tanıdık blog yazarı” kavramı arada kayboldu gitti. Kendi çöpümüz içinde boğulduk.

“Bireysel yayıncılık devrimi olacak” diye sevinirken, bu işten 3 kuruş kazanma hırsıyla, açık konuşalım, gerçekten gelir potansiyeli olan bir sektörü yok ettik ya da yokolmasına seyirci kaldık. Parayı da bir kenara bırakın, bu işi ciddi bir hobi gibi ele alan insanların hobilerini de çaldık.

Yarınki yazımda blogların neden reklam alamayacağı,daha doğrusu “ciddi” reklam alamayacağı konusuna gireceğim.

İŞTE DEV HİZMETİM: TÜRKİYE ŞARTLARINA UYGUN WORDPRESS TEMASI VE EKLENTİLER!

blog,güncel | Etiketler:, — 25 Ekim 2008

Standart WordPress’in ülkemiz şartları için uygun olmadığı bir gerçek. Titiz ve uzun araştırmalar sonucu, hukukçu ve yazılımcı arkadaşların çabalarıyla ülkemize özgü bir WordPress sürümü geliştirdik. Admin teması ve default temayı da elden geçirmeyi unutmadık.

Başımıza bir iş gelmezse en kısa sürede yayına koyacağımız büyük eserimizin ekran görüntüleri aşağıda. Resimlere tıklarsanız büyürler;)

blotema 300x181 resmi İşte dev hizmetim: Türkiye şartlarına uygun Wordpress teması ve eklentiler! yazısı blog  kategorisinde

admintema1 300x110 resmi İşte dev hizmetim: Türkiye şartlarına uygun Wordpress teması ve eklentiler! yazısı blog  kategorisinde

admintema2 300x120 resmi İşte dev hizmetim: Türkiye şartlarına uygun Wordpress teması ve eklentiler! yazısı blog  kategorisinde

BLOGGER (BLOGSPOT) NEDEN KAPATILDI?

blog,güncel | 24 Ekim 2008

Blogger’ın neden kapatıldığına dair bir bilgi henüz yok; çünkü site kapatmalarda gerekçeli karar yayınlamak adetten değil (Internet sapığına ne kardeşim, istediğimizi kapatır, istediğimizi açarız!)

Çok geçmeden, “Adnan Oktar başvuru yaptı kapattılar” haberleri biryerlerde yazılıp çizilmeye başlanacaktır.

Hemen söyleyeyim; Adnan Oktar bana adımın Barış olduğunu söylese, dönüp doğum belgemi ararım. Yeryüzünde anlaşamayacağım tek insandır. Ama ben Adnan Oktar’ın kullanıldığını düşünüyorum bu konuda.

Neden mi?

Adnan Oktar, hükümet,yargı, hatta polis arasında bu kadar “muteber” biri olsa, hapse girmezdi. Fethullah Gülen gibi o da “yakalanamazdı”.

Bir cinayeti çözmeye çalışırken, o cinayetten çıkarı olanlara bakarsınız.

Elbette dilekçeyi verdiren Adnan Oktar olabilir; ama daha önceki olaya bakalım: Evrimi savunan bir site, daha önce mahkeme kararıyla, Adnan Oktar’ın başvurusu üzerine kapatılmıştı. Yine blogger üzerinde. Dikkat edin; tüm blogger kapatılmadı.

Sonra bu olay oldu.

Bu işin altından yine Adnan Oktar adı çıkabilir, ama ben zerre kadar inanmam!

Böyle bir talebi olduysa bile, bu “kullanılmıştır”.

Blogger’ın kapatılmasından kim nemalanır? İnanın bana hemen hemen herkes!

Blogger içinde Kürt milliyetçiliğinden Türk milliyetçiliğine, homoseksüellikten çok eşliliğe, darbeseverlikten demokratlığa kadar birçok çizgide,ideolojik ya da hayat görüşünde çok insan, çok fikir var.

İşte bu yüzden, blogcuların sesini kimse duymak istemeyecektir!

Birileri siyasi partilere dilekçe göndermeyi düşünüyor. Göndersinler. Kime göndereceksiniz? Meclisteki bütün partiler, AKP ya da CHP, MHP ya da DTP, bu seslerin kesilmesinden memnun.

“Demokrasi içinde çözemedik,orduya yanaşalım” deseniz, onlarda birçok siteden şikayetçi.

Homoseksüellere gitseniz onların örgütleri homofobiklerden korkuyor, heteroseksüel birine homoseksüel haklarından bahsetseniz “banane .bnelerden” diyecek.

Çünkü bizde tartışma ve uzlaşma kültürü yoktur.

O yüzden, göbeğimizi kesmek yine bize düşer.

Ben bu ülkeyi azıcık tanıyorsam, şunu da biliyorumki, bu sorun bu ülkenin mahkemelerinde birazcık zor çözülür.

Yani, hakkını aramak isteyen samimi babayiğitler çıkacaksa, onlara eninde sonunda AİHM yolu gözükecektir; tabii onlar davayı kabul ederse.

Ha, davaya bakarlarsa ne olur?

Türkiye mahkum olur;sizin bizim ödediğimiz vergilerle, bizim istemediğimiz kararları alan birileri,bizim paralarımızla tazminatı öder,siteler tekrar açılır. Türkiye olarak da rezil olduğumuzla kalırız. Zaten yarın öbürgün, yine dünyada rating rekorları kıran siteler, Çin,Suudi Arabistan,İran filan gibi ülkelerle adımızı anıp, “Türkiye öne geçip blogspotu da kapattı” diye dalgalarını geçecekler.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »