DÜNYA TARİHİNDEKİ EN ÜNLÜ KİŞİ: ..BEN!

blog,toplum | Etiketler: — 6 Aralık 2007

Barış Ünver‘e pas atmışlar, o da topu sektirip bana yollamış.

Gavur “meme” diyor; bize her nasılsa “mim” diye geçmiş. Nasıl kelimeyse, 4000 sayfalık Oxford sözlüğünde bile bulamadım karşılığını.

Bu tip şeyleri devam ettirip yazmayı sevmiyorum; ama nezaket icabı bir cevap vermek gerek.

Dünyanın en meşhur insanı kimdir sorusuna herkes bir cevap vermiş elbette. Ben epeyce zorlandım mesela. Kimisi Adolf Hitler demiş. Aborjinlerin filan tanıdığını sanmam Hitler’i; hatta muhtemeldir ki, MTV ile büyüyen bazı Alman ve İsrailli kopiller bile tanımıyor olabilirler.

Kimi Hz.İsa demiş; dünyanın en çok satılan kitabı İncil’i referans göstererek. Gelgelelim; Hindu ve Budistlerin herhalde kayda değer kısmı bilmez Hz. İsa’yı.

Atatürk diyenler de olmuştur tabi; onu da ancak Avrupa’nın ve ABD’nin okumuşu bilir.

Ben biraz Andy Warhol’dan ilham alarak, en meşhur benim diyorum!

İstatistiklerime bakarsak, beni tanıyanların sayısı, seneler önce meclisin önünde donuyla nümayiş yapan ablamızdan muhtemelen çok daha az. Yani meşhur değilim.

Hiç sorun değil. Çünkü birini “meşhur” diye “mimlemenin” psikolojisini az çok anlayabiliyorum. Hemen hemen herkes kendini önemli hissedebilmek için birine benzetmeye çalışıyor. Eğer önemli biriyle ortak özellikleriniz varsa, “ben de önemliyim” diye kandırabilirsiniz kendinizi. Gelgelelim, “önem” konusu hayli tartışmalı olduğundan, “meşhur” birini seçmek daha garantili bir yoldur.

Gerçek şu ki, hepimiz az ya da çok dünyanın merkezi olduğumuzu sanırız, ya da isteriz. Her insan, dünyaya ister istemez kendi yorumuyla bakar, dolayısıyla kendi beyninizdeki dünya algısı içindeki en önemli insan da, doğaldır ki bizzat kendinizsiniz.

O yüzden, en meşhur adam benim. Eminim çoğunuz bunu okurken rahatsız olmuştur; çünkü dünyanın en meşhur insanına, size(!) bir meydan okuma içerdiği hissine kapılmışsınızdır.

NEDEN BLOGCU DEĞİLİM?

blog,web | Etiketler: — 2 Aralık 2007

Aslında şaşırtıcı bir başlık oldu. Zira, blogcu olduğumu kabul ediyorum. Bazen de etmiyorum(!). Nasıl diyeceksiniz haklı olarak; şöyle:

Bertrand Russell, Bilim ve Din kitabındaki makaleleri blogger’dan bir hesap açıp yazsaydı, sadece blog girdisi olarak mı kalacaktı?

Pavarotti, aryalarını lucianopavarotti.wordpress.com adresinde, wav ve mp3 formatında yayınlasa, “vblogger” mı diyecektik?

Tersini de düşünelim:

Bu yazıyı, blogdan seçtiğim diğer yazılarla birlikte kitap haline getirsem, daha önemli biri mi olacaktım? (muhtemelen!), peki buradaki fikirler, fikirsel anlamda değer mi kazanacaklardı? Elbette hayır.

Demek istediğim şu: fikirlerin nerede yazdığı değil, muhteviyatı önemlidir.

Aslında bu konuda Levent uyandırdı beni. Yaptığımız işi “blog” diyerek küçümsüyorsun dedi, haklıdır. Şöyle bir Internet’i gezsem, bugün yazılmış blog girdileri arasında, para verip satın aldığımız gazetelerin köşe yazarlarının karaladığı köşe yazılarından çok daha nitelikli birsürü yazı bulabilirim. Oysa onların içi doldurulmuş bir “köşe yazarı” titri varken, bizler sadece “blogcuyuz”.

Burada bir yanlışlık var. Sözgelimi, Dali’ye, “kardeş senin resimlerin çok soyut, sana ressam değil de sözgelimi ‘sessam’ desek daha uygun düşer” deseler, ama Picasso’yu “ressam” kabul etseler, bu alenen Salvador Dali’yi küçük düşürmek olurdu. Çünkü, “sessam” sıfatıyla, o artık yüzyıllardır sanat olarak kabul edilmiş bir disiplinin icracısı değildir artık.

Bence, blogculuk da böyle bir kulptur. Maalesef, Internet’te sesimizi duyurmaya çalışan kişisel yayıncılar olarak, biz de böyle bir tuzağa düşmüş bulunmaktayız.

Burada cansıkıcı olan şu: blogun bir tanımı yok. Herkesin kafasında bir tanım var. Bunlar genelde şekli tanımlar. Evet; şekli olarak bir blogcuyum, zira bir blog altyapısı kullanıyorum. Ama bu bir “günce” filan değil. “Sevgili günlük” diyerek, kız arkadaşımla nasıl kapıştığımı anlatan girdiler filan yazıyor değilim.

Genel olarak deneme yazıyorum. Birgün kalkıp şiir de, masal da, hatta opera filan da yazabilirim ve ne yazarsam yazayım, birileri isyan etmedikçe, sadece bir “blogcu” olarak kalacağım. Sizler de öyle.

Açık konuşalım; klasik medya bizi kekledi ve punduna getirdi!

Artık tavrımızı ve sıfatlarımızı daha net belirlemenin, adını koymanın vakti geldi, geçiyor, hatta geçti bile!

Ben sadece blog altyapısı kullanıyorum. Blogcu muyum bilemem; zira çok sayıda tanım var ve hepsi de muğlak, geniş kapsamlı. Umberto Eco da kitap çıkarmasa, sadece blogcu olacaktı. Dante de, Kemal Tahir’de, Asimov ya da Lem’de.

Yaptığınız işin adının bulunduğunuz ortama göre koyulmasının herhalde bir örneği daha yok! Bu biraz, tornacıda silahının pimini yaptıran polise tornacı demeye benziyor.

Kaldı ki, “yazarlık” da gayet ucu açık bir iş. “Yazar” olmak için, yazdığınız şeyin basılması mı gerek? Örneğin bu blogu alıp kitap yaparsam yazar mı olacağım? Ya da hem yazar, hem blogcu mu?

KİŞİSEL YAYINCILIK

blog,toplum,web | Etiketler:,

Apple Macintosh, grafiksel kullanıcı arayüzünü yaygınlaştırdığında, ortaya yepyeni bir kavram çıktı: Desktop Publishing, yani masaüstü yayıncılık.

Masaüstü Yayıncılık, isteyen herkesin yayıncı olabileceği düşünü ortaya attı; ancak geniş anlamda yaygınlaşmadı. Çünkü, siz ancak içeriği üretecek ve sayfa tasarımını yapacak kişiydiniz; Entelektüel ürününüzü geniş kitlelere yayabilmek için yine bir matbaa ve dağıtım kanalına bağımlı kalıyordunuz.

Dolayısıyla, masaüstü yayıncılık devrimi, sadece okul gazeteleri gibi kısıtlı girişimleri önünü açtı. Geniş kitlelere ulaşabilmek hala hayaldi.

Ardından Internet geldi. Herkes deli gibi siteler açmaya koyuldu ve çok ciddi miktarda, hatırı sayılır kısmı değerli bilgi üretildi. Ancak bir sorun vardı; matbaa ve dağıtım kanalı ihtiyacı ortadan kalktığı halde, geniş kitlelere ulaşmak hala zordu. Çünkü insanlar, birbirlerinden ve başkalarının yaptığı sitelerden kolay kolay haberdar olamıyordu.

Sonra arama motorları ve dizinler devreye girdi. Bu devrimin kaymağını yiyen Google sayesinde, artık herkesin sitesi ya da blogu, geniş kitleler tarafından fark edilebilir durumda.

Ben buna kişisel yayıncılık devrimi diyorum. Tek bir kişi, kendi yaptığı siteyle milyonlara, hatta milyarlara sesini duyurabilir. Hala işler zordur; ama mümkündür ve örnekleri vardır.

Zamanında çıkardığımız Pozitif PC dergisi, zaman zaman aylık 36.000 download gibi rakamlara ulaştı. Küçümsemeyin; bugünkü Evrensel gazetesine göre, Taraf gazetesi artık ortalama 8.900 satıyor. İçinde birsürü kıymetli ve tanınmış gazetecinin olduğu, sokakta satılan, televizyonda reklamı yapılmış, en azından milyonlarca dolar para harcamış bir girişimden bahsediyoruz.

Kişisel yayıncılığın önü açık, ama bazı problemleri olduğunu görmemiz gerek.

Bunları kısaca özetlemek isterim; unuttuğum birşeyler varsa lütfen yorumlarınızla gerekli eklemeleri yapmaktan çekinmeyin.

1.Kişisel yayıncılık, maalesef kendini kurumsal bir olgu olarak pazarlayamadı. Bahsettiğim, çoğu medya gruplarına ait geniş ve herkese hitap etme amacında olan portallar değil. Daha küçük; bazen 1, bazen birkaç kişiden oluşan, çoğunun bir telefonu bile olmayan girişimler.

Basın kartı alamıyoruz örneğin. Dolayısıyla, bazı insanlar ve kurumlar bizi ciddiye almıyor. Bence en ciddi sıkıntı budur.

2.Basının uyması gereken -ama nedense uymamakta direndiği!- “basın ahlak ilkeleri” gibi bir çerçeveye girmemiz gerek. Sözgelimi, çoğu sitede bırakın hakareti, sürüyle küfür içeren yazı ve yorumlara rastlıyorum. Bu kadar çok insanın yayın yapabildiği bir ortamda elbette öz disiplin sağlamak mümkün değil; ama “kişisel yayıncı” sıfatıyla, bu işe soyunanları akredite edecek bir kurum olmalı. Bu kurum, kesinlikle devletin bir organı halinde yapılanmamalı. Bunu kendi içimizde, ama kesinlikle ahlaki ve vicdani sorumluluklardan taviz vermeden bizler kurabilmeliyiz.

3.Reklam ve sponsorluk konusunda aracı ve danışman şirketler kurulmalı. Zira, Adsense tarzı reklamlarla bu işin olmayacağı belli olmuştur. Kişisel yayıncı, bunu meslek olarak icra edebilecek düzeyde gelir elde edebilmeli. Şu anki reklam anlayışı içinde, kişisel yayıncılık “hobi” olmaya mahkum. Üstelik, para getirmediği, bunun yaratacağı rekabet ortamı olmadığı için, kalite artışı olmuyor.

4.Gerekirse kişisel yayıncılar kendi aralarında birleşmeli. Son aylarda bu konuda sınırlı da olsa, ümit verici gelişmeler görüyorum. Gururla iddia ederim ki, Pozitif PC e-dergi ile insanlara kişisel yayınların en azından kalite ve içerik olarak son derece rekabetçi, üstün olabileceklerini ispatladık. Pozitif PC’den sonra özellikle bilgisayar temalı e-dergi girişimlerinin sayısında ve içeriğinde kayda değer gelişme olduğunu gördük. İlk başlarda 250 sayfalık bir dergi iddiasıyla ortaya çıktığımızda, çoğu insan bunun yapılabilir dahi olduğuna inanmamıştı; zira dünyada bile 250 sayfalık e-dergi örneği yoktu. Gelgelelim, bu hedefe 3 ay içinde ulaştık. Bugün ortada bunun mümkün olduğunu gösterir bir kanıt olarak duruyoruz ve sadece bilgisayar değil, çok farklı alanlarda da kaliteli e-dergiler göreceğimize inanıyorum; yeterki klasik reklamcılık ve yayıncılık anlayışı kendini dünyaya açıp, dünyada zaten işleyen sistemi görsün.

5.Kişisel yayıncılar, hukuk hizmeti alabilecek şekilde kendini finanse edebilmeli ya da örneğin daha önce bahsettiğim kurum sayesinde bu hizmete ulaşabilmeliler. Zira, klasik medya kazandığı akla zarar parayla birinci sınıf avukatlık hizmeti alarak ya da tazminat davalarına katlanarak hemen hemen her istediğini yapma hakkına sahip. Oysa, aylardır haksız şekilde erişimi engellenen wordpress sitesine karşı bile şimdiye kadar hukuki yollardan bir sonuç elde edebilmiş değiliz; çünkü prosedürü takip edecek ve elini cebine atacak kişiler/kurumlar mevcut değil.

KÖŞE YAZARI NEDİR, YA DA NE OLMALIDIR?

blog,pazarlama,web | Etiketler:

Gazete okumuyor, yerli kanalları takip etmiyorum. Hatta, Türkiye’yi dış basından izliyorum. Bunun faydası yok değil; en basit örnek, düşen Atlasjet uçağı haberini, Reuters sayesinde yerli kanallardan 1-2 saat önce almış olmam. (Ki haber CNN Türkiye üzerinden Reuters’e girdiği halde)

Temel olarak gazetelerle ilgili iki sorunum var: birincisi, hayat siyaset ve Türkiye’den ibaret değil. İkincisi, yazılar son derece sığ. Elbette, birkaç kaliteli köşe yazarını tenzih ederim.

Hemen birinci sorunumu biraz açayım: aldığınız birçok gazetenin logosunun altında, “günlük siyasi gazete” türünden birşeyler yazar.

Siyasetle ilgilenmeyen, bununla neredeyse hava atabilen bir güruh varki, onları hiç hoş göremiyorum. Ankara’da oturan 550 adam, geleceğiniz, alacağınız eğitim, tedavi olacağınız hastanenin kalitesi gibi hayati konularda kararlar alıyor ve siz bu kararlara en azından fikir beyan etme ve itiraz hakkınızla iştirak etmiyorsanız, bence koyundan farksızsınız.

Öte yandan, hayat siyasetten ibaret değil. Hatta, bu hayatın sadece küçük bir kısmı.

Gerçek şu ki, dünyada siyaset, kendi başına havada sallanan bir vakıa filan değil. Siyaset, toplum, bilim, hatta sanat tarafından şekillenen bir alan. Bir örnek vereyim: Japonya’da hakim sınıf olan Samuraylar, kendi siyasi nüfusları zayıflamasın diye, neredeyse 100 yıl ülkeye tüfek girişini yasaklıyor. Gelgelelim, tüfek bir şekilde giriyor ve bu sınıf korkunç bir yenilgiye uğruyor. Bu örnek, basit olarak bilim ve teknolojinin siyaseti nasıl şekillendirdiğine güzel bir örnektir. Siyaset, dünyanın gerçeklerine ancak belli bir süre direnebilir; sonunca o gerçekler tarafından şekillenmek zorunda kalacaktır.

Türkiye’de bu konuda son derece sağlıksız bir bakış açısı var; insanlar ya siyasetle tamamen alakasız, ya da onu herşeyin üstünde görüyor. Türkiye, çok uzun onyıllar boyunca kendini dış dünyadan izole edip, Türkiye içinde, kendi vatandaşına karşı “herşeye muktedir, güçlü devlet” imajını korumayı başardı. Ancak, Özal’la başlayan ve AKP ile hızlanan dışa açılma süreciyle, “dünyanın gerçekleri” ile yüzleşmek zorunda kaldı. Bu kaçınılmazdı. Nitekim, Sovyetler ve Çin gibi, son derece kapalı ve faşist-komünist rejimler bile halk baskısına karşı duramadılar. Bizde bu açılma, halk baskısı yoluyla değil, batının kurum ve değerlerine uymak zorunda kalma baskısıyla oldu. Bu, kötü bir baskı değildir.

Bunca laftan sonra söylemek istediğim şudur: ne kadar direnirseniz direnin, bir ülkenin iç siyaseti bile, en nihayetinde dünya ile birlikte şekillenecektir, şekillenmek zorundadır.

Bu durumda, siz siyaseti herşeyin kaynağı olarak görürseniz, dünyadaki ekonomik, fikri, sosyolojik ve bilimsel-teknolojik olguları kavrayamazsanız, 1 sene sonraki siyasi tabloyu da görmeniz olası olamaz. Yaptığınız şey, kahve siyaseti olur.

İşte bu kahve siyaseti yüzünden, köşe yazarlarının çoğunu okumam, sevmem.

Bugün çoğu köşe yazarının e-mail adresi yoktur. Olanlarında %99′u atılan maillara cevap vermez; hatta okuduklarından bile şüphe duyarım. Çünkü az-çok hemen hepsinde, Internet’i küçümseme hastalığı vardır.

Yine çoğu, GNU felsefesinin ortaya koyduğu yarı-sosyalist ve başarıyla uygulanan iş modelini anlamaz, hatta bilmez bile.

Köşe yazarlarının çoğu bilimle filan da ilgili değildir. Birçoğu mühendisleri kaba saba, donuk bulur mesela.

Çoğu sosyolojiyi, psikolojiyi merak edip inceleme zahmetine girmemiştir; AKP’ye %47 oy çıkınca inanamaz, halkının yarısını basitçe “göbeğini kaşıyan ayı” ilan eder.

İlhan Selçuk gibi solcu olma iddiasında olan biri statükoyu savunur ve CHP’yi, hatta MHP’yi yere göğe koyamaz.

Genel olarak Türk basını, kıta Avrupa’sındaki sosyolojik olayları görmez, görse de yorumlayacak birikimi yoktur. Almanya, Avusturya gibi ülkelerde özellikle 90′lardan sonra tırmanışa geçen faşist eğilimleri gördükçe bunların nedenini salt “bizim Türkler ter kokuyor canım” diye yorumlayabilir; Fransa’daki getto direnişlerini “çapulcular vandalizm sevdasına kapıldı” diye teşhis eder.

O yüzden, bu adamların çoğu okunmaya değer bir şey yazmaz, yazamaz.

Gelelim sığlık konusuna.

Sığlık, köşe yazarlarının büyük çoğunluğu, “çok yönlü olmaya” özendiğinde ortaya çıkar. Örneğin, sinemadan bahsetmeyi, izlediği filmin gösterildiği sinemanın koltuklarından bahsetmek sanır. “Efektler çok iyiydi, konuştum sahibiyle en iyi ses sistemini getirtmişler” gibi fevkalade yorumlar yapar. Çünkü sinemadan bahsedecek bir birikimi yoktur. Çoğu insan da bu adamları ciddiye alır; çünkü yazdıklarını anlayabilmektedirler! Öyle ya, “koskoca” köşe yazarının yazdıklarını anlamak bir gurur vesilesi olmalıdır! Köşe yazarı da bu olguyu çok güzel anlamış ve sömürmenin yolları üzerinde uzmanlaşmıştır!

Bahsettiğim köşe yazarlarının çoğu kitap filan da okumazlar; çünkü gece hayatından, manken bozmaları ile takılmaktan, orada burada yiyip içmekten vakit bulamazlar.

Bir de, Umberto Eco’nun köşe yazılarına bakın. Bizde de Çetin Altan gibi, Engin Ardıç gibi büyük üstadlar da var. Bu listeye 10 kişi daha ekleyebilirim. Ama hepsi bu kadar. Ki maalesef Engin Ardıç’ta, Internet’i ıskalamıştır.

Ben köşe yazarının vizyonu, kültürü ve beyni olanını severim!

Haberin kralını Reuters’den alıyorum ve yorumlayacak zekaya da sahibim; bir aklıevvel, bana haberi yorumlamaya çalışmasın.

O haberi alıp, “dünya gerçekleri” ile, enine boyuna harmanlayıp değişik bakış açılarıyla ve saf gerçekle ortaya koyamıyorsa, yaptığı safsatalarla gözümü yorup vaktimi harcayacak değilim.

Bir köşe yazarı, bilgisayarların nasıl olması gerektiğini de yazabilmeli, iyi şaraptan ve zeytinyağlı dolmadan da anlamalı, evrim teorisini de açıklayabilmeli, siyasi akımların neden yükseldiğini de görebilmeli. Bunları yapamıyorsa köşe yazarı olmasın; zira ondan alacağım bilginin katmerlisini bilgisayar mühendisinden, sosyologdan, biyologdan, ev kadınından, degüstatörden de alırım ben!

Elbette bunların hepsinde uzman olamaz, olmasına da gerek yok zaten. Ama siyaset gibi safsata üretmenin, demagoji yapmanın kolay olduğu bir alanı seçip, atıp tutmak da yok! Siyaset yazacak adam, dünyayı, insanları, bilimi, sanatı, tarihi de bilecek. Üstelik, her gün siyaset yazma ucuzluğu da yapmayacak.

Köşe yazarı, rönesans adamı olmalı; bilirkişi değil.

MAHMUD AHMEDİNECAD'IN ANLADIĞINI ANLAMAMAK

blog,pazarlama,toplum,web | 29 Kasım 2007

ahmedinecad resmi Mahmud Ahmedinecadın anladığını anlamamak yazısı blog  kategorisindeMahmud Ahmedinecad, muhtemelen tahmin ettiğimden çok kişinin bilmeyeceği üzere, İran Devlet Başkanı.

“Şeriatçı yobaz” diye kestirip atamıyorum; çünkü “devletler böyle çalışmıyor”. Ahmedinecad, aslında Hıristiyanlığa inanmış, ardından ateist olmuş biri bile olabilir; sadece siyasi çıkar ilişkilerinden dolayı ianmış şeriatçı rolüne soyunmuştur belki de. Bilemeyiz.

Gelgelelim, bence büyük bir devlet adamı Ahmedinecad. Muhtemelen Türkiye’nin 20-30 sene daha göremeyeceği kadar büyük bir devlet adamı.

ABD’ye kafa tuttu; hatta zekice hamlelerle adamları tuzağa düşürdü. Dünyanın en güçlü ordularından ve ekonomilerden biri İran. Biz buradan bakınca yobaz ve şeriatçı bir ülke görsek de, üniversiteleri, bizimkilerin aksine tıkır tıkır çalışıyor. Hatta geçenlerde, AIDS’in ilerlemesini yavaşlatan bir tedavi açıkladılar ve tamamen bitkisel tabanlı olduğunu ileri sürdüler. Bu alanda hiçbir uzmanlığım olmadığı ve iddiaları da inceleyemediğim için, elbette doğrudur ya da yanlıştır diyemem. Gelgelelim; bu konuda benden çok daha temkinli, zeki olması beklenen bazı “yerli otoriteler” -ki bunlar tıp profesörleri!- “olmaz öyle şey” dediler. Bu “olmaz öyle şey” açıklamalarını gazeteler manşetten duyurdu. Fakat, manşetin altındaki “zavallı” gerçek şuydu: “Bilim otoritelerimiz”, iddiaları inceleyip yanlış olduğunu tesbit etmemiş, “İranlılar beceremez(!)” tarzı sefil bir yaklaşımla beyanat vermişlerdi!

İşte Türkiye’nin hali…

Ama asıl bahsetmek istediğim bu değil.

Bizde “siyasetçiler”, seçimlerde köylere gider, her önüne geleni şap şup öper, kahvede “geldimi namaz vakti ağalar, camiye gidip bir namaz kılalım” diye ucuzluk yaparlar.

“Şeriatçı”, hatta zekası hakkında bizim basında abuk sabuk yakıştırmalar yapılan Ahmedinecad, blog açmış! Hem de 4 dilde!

Ahmedinecad’a demokrat diyen taş olur da, niye “halkın içinde gözükmeye pek meraklı” siyasetçilerin blogları yok? Ahmedinecad’dan daha mı çok işleri var?

Üstelik blogunda bir hayli demokrat tavırlar gösteriyor!

Gelen bazı yorumlar:

Shut up please, would you? I get headache reading your nonsense stuff.

I think you are an evil leader. Freedom and tolerance are necessities in this day and age, and the fact that your country kills intellectuals, journalists, minorities, etc. is horrible and deeply disturbing.

I hate you. you are retarted. that simple mentally retarted

Tabi muhtemeldir ki, Ahmedinecad’ın “yardımcıları” tarafından kaleme alınmış birsürü övgü dolu sözler de var; çoğu da ABD vatandaşlarından(!) gelmiş.

Ama adamlar, kötü eleştirileri de yayınlamışlar. Elbette çoğu sansürlenmiştir ama, siz Türkiye’de bir siyasetçi ya da bürokrat’ın blog açıp, “kardeş sen gerizekalısın” içerikli bir yorumu yayınlayacağını düşünebiliyor musunuz?

Ahmedinecad, oldukça kısıtlı bir kitleye bile olsa, çok pozitif bir tanıtım yapıyor. Blog girdilerini okusanız, İran’ı dünyanın en demokratik devleti sanırsınız!

Aslında, Ahmedinecad’ın yaptığını Batı demokrasileri bile yapamıyor, sorun sadece bize özgü değil.

Emekli olduktan sonra, ABD’li işadamlarına pazarlama dersi verirse şaşırmam!

Okumak isteyenler için://www.ahmadinejad.ir/

{democracy:4}

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »