Blograzzi’yi sayısız defalar eleştirdim ve sistemlerini hala beğenmiyorum-üstelik, bugün itibariyle 25. sırada olmama rağmen. Bugüne kadar, kimilerinin yaptığı gibi, önce yağlayıp ballayıp, sonra da istediğimi alamayınca bok atmış değilim.
Eleştirirken de söylediğim iyi şeyler vardı: birincisi, “insan odaklı” bir şirket Inveon. Yazdığım her mesaja mutlaka 24 saatin altında bir sürede cevap verdiler, daha önce yazdığımı bu yüzden tekrarlıyorum: İleride, Inveon ile herhangi bir şekilde çalışma durumum olsa, kesinlikle çok rahat olurdum. Bunun dışında, sistemi, biraz yanlış bir tarafa gitse de, geliştirmek için çaba harcıyorlar. Aslında şu andaki tek menfi eleştirim, hit almak için bloglara yapılan yorumları ve verilen puanları öne çıkarmış olmaları.
Ama konu bu değil. Daha dün gece yarısı, “iğrenç bloglar” başlıklı bir girdi yazarak, otopsi, idam gibi iğrenç resim ve videolar yayınlayan insancıkları eleştirmiştim. Sapıklara da kendi aralarında takılıp, ne bileyim, birbirlerinin kulaklarını, bacaklarını filan yedikleri sürece karşı değilim. Gelgelelim, bu siteleri milyonlarca kişinin ulaşacağı şekilde yayınlıyorlarsa, gelen insanın 6 yaşında bir çocuk olduğuna bile aldırmadan rahatça sergileyip, bir de “daha fazla insana ulaşmak” adına hokkabazlık yapıyorlarsa, burada durdurulmaları gerekiyor.
Blograzzi’ye, aynen yukarıda bahsettiğim tarzda yayın yapan 3 blogu şikayet ettim. Daha aradan 24 saat geçmemişti ki, üstelik hafta sonu olmasına rağmen, Arda Kutsal cevap yollayıp bu blogların Blograzzi’den kaldırıldığını söylemiş. Ben de kendisine teşekkür ettim ve bunu duyurma ihtiyacı duydum. Aslında bu zaten yapılması gerekendi ama o kadar yozlaşmışız ki, insanlar böyle şeylere bile aldırış etmeyebiliyorlar. O yüzden, temel insani değerleri benimsemiş insanları/kurumları bile onore etmek zorundayız diye düşünüyorum. Kısacası, teşekkürler Blograzzi!
Zamanında Ecevit’de Internet’i DSP zannetmiş ve zapt-u rapt altına almaya kalkmıştı: sitenizin kağıda iki kopyasını çıkaracaksınız; birini valiliğe mi ne, öbürünü de sanırım emniyet müdürlüğüne vereceksiniz. Hele benimki gibi A4 kağıda 1500 sayfa filan tutan bir blogunuz varsa ayvayı yediniz. Aylık kafadan 1.500 YTL kırtasiye masrafınız var!
AKP ise “becerdi”; aslında inad edip meclis TV’den CHP’liler filan hırtlık yaptı mı izleyecektim; tabii kaçırdım. Muhakkak seslerini çıkarmamışlardır; zira Internet’in sansür altına alınması -Kızıldeniz yarılıp da CHP iktidara gelirse- kendileri için de yararlıdır. Ayrıca, bu işten kendi elleri de kirlenmeyeceği için, çok da şahane olmuştur. Vatandaş kim ki, öyle kalkıp bürokrat sultasını filan eleştirecek? (Merak etmeyin, pek de eleştiren yok zaten!)
Zart pronosu (Google kafamı koparmasın diye öyle yazdım, dilbilgisi müfettişleri hemen diklenmesinler!), zurt pronusu, ceninin ırzına geçtiler dümenleri ile, yasayı haşırt diye geçirip Adnan Hoca gibi vatana millete ve insanlığa sayısız yararı olan muhterem insanı eleştiren birkaç siteyi kapattılar önce, sonra baktılar olmuyor, wordpress denen fitne fesat yuvasını komple yasakladılar. Artık din de elden gitmez, vatan da bölünmez, kişi başına milli gelir de 60.000 dolar olur. “Kadınlar meclise daha çok girsin, acaip demokrat yasalar çıkar valla” diyen bazı şaşkın feminist “bacılarıma” da bu vesileyle sonsuz saygılarımı sunuyorum. Zira bu hayırlı yasayı biz Türk milletine armağan eden sevgili milletvekilimiz de bir kadındır. Kadının vurduğu yerde gül biter…
Gelelim asıl tehdide…
Merak buyurmayınız, bekareti kaybetme yaşı 13′e filan indi. (Tövbe estağfurullah, bu ne ahlaksızlık demiyorum)
12 yaşında veletlerin bilgisayarında benim hayatımda gördüğümden daha çok prono var.
Ayıptır söylemesi, biz de “Alman filmleriyle” büyüdük; bildiğim 3-5 kelime Almanca’yı bu “eğitim videoları” ile öğrendim. Sapık, hırsız, cepçi, çocuk tecavüzcüsü, baltalı katil, ihale fesatçısı filan da olmadım. Bu yasaklardan sonra Türkiye daha iyi bir yer de olmadı; hatta giderek daha tahammülsüz bir yer haline geliyor. Demekki bu işte bir bokluk var.
Oraya şimdilik girmeyeceğim. Benim asıl derdim, “sapık” siteleri.
Evvelden kadın simsarlığı yapıp, sonra belki belediyeden bir ihale kaparım diye camiye gitmeye başlamadığımdan, sapıklıktan kastım prono siteler değil elbet.
Sapıklıktan kastım, şu rezil “otopsi,kaza,infaz görüntüleri ve videoları” siteleri.
Bu siteleri açan “mahluklar”, onları ziyaret eden “insansıların” REPleriyle, her geçen gün daha da büyüyor, palazlanıyorlar.
Türlü çeşitli iğrençlikler. Suratına motorsiklet gidonu girmiş ölüler, boğazı kurbanlık koyun gibi kesilen askerler, kopuk organlar, vesaire. Hemen hemen hepimiz, en azından “gerçek mi?” diye, bir kez olsun bu tip bir siteye girmişizdir.
Hemen hiçbirinde, üyelik filan bile yok. Bu siteleri açan hayvanlar -aşağılık hayvan türlerinden, mesela şempanzelerden bahsediyorum; fil gibi, orangutan gibi insani ve asil davranışlar sergileyenleri değil- 6 yaşında çocuğun da o görüntüleri görüp şok geçireceğini ya hayvan beyniyle düşünemiyor, ya da hayvan olduğu için aldırış etmiyor. Çünkü küçücük, çürük beyni, kendi gibi hayvansıların yazdığı övgü dolu mesajlarla endorfin salgılıyor; bundan şempanze gibi aşağılık primatlara has bir tatmin duyuyor.
Anlamadığım şu: orda burda “namus bayiliği” yapan, ota boka müdahale eden birsürü insansı, bu heriflere “allah belanı versin” demiyor.
Blograzzi’de hemen farkettiğim, birkaç adet bu tip blog var. Bu rezil blogları kaldırmaları için az önce mesaj attım ve bu işin de takipçisi olacağım.
Blog açtığımda düşünmeden yazdığım sayısız yazı oldu, hala da yazıyorum. Zira insanları sıkmamak, bazen bir haberi yorumsuz nakletmek, ya da sadece hit almak(!) gibi muhtelif nedenlerle, “fabrikasyon” yazılar yazıyorum.
Reklama oynuyorsanız, amacınız tamamen blogun içine birşeyler doldurmaksa, düşünmeden yazabilirsiniz. Beni rahatsız eden, yorumların düşünmeden yazıların içine sokuşturulması. Sadece yorumlar da olsa iyi, empoze edilen birsürü mesnetsiz iddia bile, blog aleminde kendisine çok geniş ve bol yer bulabiliyor.
Yorum,haber, iddia, beyanat gibi kelimelerin önce oturup ne olduğunu düşünmek ve sayısız uyarandan (medya, arkadaşlar vs) gelen sinyalleri tasnif etmek gerek.
Böyle yapılmayınca ortaya hem tuhaf durumlar çıkıyor, hem de bazı ortak şizofrenileri hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Eğer gün boyunca girdiğiniz her blog aynı yorumu gerçekmişcesine ve haber havasıyla aktarıyorsa, bunlar basın tarafından tekrarlanıyorsa -ki blogların kaynağını %99 klasik medya oluşturuyor maalesef-, bunları okuyup “gerçek” gibi algılayan çevreniz sürekli medya dogmalarını papağan gibi tekrarlıyorsa, toplumun şizofren olması da gayet normal. Ne kadar zeki, bilinçli ve farkında olursanız olun, bazen inanmak zorunda kalıyorsunuz. Bazen inanmak kolay geliyor. Bazen de gerçekleri söylemek güç,cesaret ve enerji gerektiriyor ve susuyorsunuz.
Çok güncel bir konu olduğundan ve hakkında bir blog girdisi yazdığımdan, Atatürk’lü İş Bankası reklamını örnek vereceğim.
Birçok blog, hiç düşünmeden YouTube’dan aldıkları videoyu bloglarına koydu ve “aman ne güzel bir Atatürk tiplemesi” gibi laflarla reklamı övdü.
Bakın, bu bir belgesel, film ya da amatör video filan değil; bu bir reklam. İnsanların ve kurumların kutsal bulunmasını doğru bulmadığım halde, Atatürk bu ülkenin kutsal değerlerinden biridir. Kutsal olmasa bile, insanların değer verdiği konuları manipülatif amaçlı kullanmak, ahlaki bir çarpıklıktır.
Eminim ki, bu açıdan olaya tekrar bakan arkadaşlar, yaptıkları yorumları tekrar gözden geçireceklerdir.
Maalesef, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada “güvenilir adam”, “güvenilir kurum” modelleri haddinden fazla ve amacını aşan bir inandırıcılık gücüne sahipler. Medyadan nefret eden insanlar bile, ister istemez onun gücünün etkisinde kalıyor; birilerinin onların yerine düşünmesini, onların yerine karar almasını, hatta onların yerine nasıl bir hayat yaşamaları gerektiklerini empoze etmesine razı oluyor.
“Vicdan” dediğimiz şey, beyin fonksiyonlarının sonucudur. Ben insanların düşünerek kendi çizgilerini çekmeleri gerektiğini, ama o çitlerin arkasında hapis kalmamaları gerektiğini savunuyorum. Zaman zaman hayata dair sac ayaklarınız değişebilir; bu zaman içinde değişiyorsa sorun yoktur; çünkü insan da, yaşam da dinamiktir. Ama koşullar karşısında “duruma göre” aşırı esnek olabiliyorsanız, bu bir karakter zaafıdır.
Bence artık daha fazla bilgi ve uyaran toplamak yerine, zamanımızın daha önemli bir kısmını düşünerek, kendimizi ve hayatı test ederek geçirmemiz gerekiyor. Farkında olmadan beynimizi güvenilirliği son derece tartışmaya açıp bir takım bilgi ve uyaranlarla meşgul ediyoruz; bırakın bunların kendi içinde doğru olup olmadıklarını, onlara dayanarak alacağımız kararların bizi nereye götüreceğini bile düşünemiyoruz.
Aslında son derece gergin, endişeli ve umutsuzum. 80′lerde oynanan oyunlar tekrar oynanıyor. Kitlesel linç kampanyaları, kendini sağ-sol olarak konumlandırdığı halde aslında sadece karşıt kampları aynı faşist,tahammülsüz ve mantıktan,akıldan uzak yöntemlerle savunan; bırakın “kavgayla çözmeyi”, sadece kavga edip yoketmeye çalışan şizofrenik ruh hali yeniden hortladı. Buna da, terör, “dış mihrak”, Barzani,Talabanı,Irak, ABD, hükümet, genelkurmay kulpları takılmaya çalışılıyor. Oysa sorun temel olarak, akıl ve vicdandan kopuk ruh halimizin eseri. Bu da sayısız dogmayı kabul ettiğimizden, anlamak için çaba göstermeyi göze alamadığımızdan, kendimizi çok değersiz ya da haddinden fazla değerli hissetmemiz yüzünden böyle.
1948 model Willys’imi sattığım için parça stoğum uzun bir süredir öylece duruyordu.
Bende bedava sinema bileti olayının üzerine, hadi bunu da vereyim dedim!
En hoşuma giden yorumu yazan kişiye -Cumartesi ve Pazar günü ile kısıtlı- bu farı hediye ediyorum:) Kargo parası da benden. (Far imzalıdır; ileride meşhur olup bir de üstüne genç yaşta geberip gidersem satıp köşe olma şansına sahipsiniz!)
“Neden far” diyebilirsiniz.
1.Siyasi parti kurup sembol olarak kullanabilirsiniz. “Ampül çevresini aydınlatır, bizim ışığımız tüm Türkiye’ye yeter” gibi. (Vizyon sahibiyiz hesabı)
2.Willys ve eski CJ-5′lere uyar. Yani gerçek amacına uygun kullanabilirsiniz.
3.Odanızda filan aydınlatma amaçlı kullanabilirsiniz.
4.Taksimdeki parçacılarda paraya tahvil edip bira içebilirsiniz. Yanılmıyorsam 40-50 kağıt eder.
Yorumları bekliyorum. Tüm Türkiye sathına teslimat yapılır. Yorumlarınızı herhangi bir yazıma yapıp bu kıymetli parçanın sahibi(!) olabilirsiniz. Unutmayın; sadece iki gün için geçerli.
(Test ettim şahane yanıyor, arıza filan yoktur! Kutusunu yeni açtım)
“Sinema bileti kampanyası” ile ilgili bir eleştiri mailı aldım. Dili ağır değildi ve yazan arkadaşın da samimiyetine cidden inandım. Reklam yapıyor olduğumu düşünmüş ve biraz yadırgamış.
Yaptığımız kampanyada yanlış hiçbirşey göremiyorum, reklam olarak algılansa bile. Evet; hatta direk reklam yaptığımızı düşünelim!
Yazmayı seviyorum ve belli bir kitle de yazdıklarımı okumayı seviyor. Aynı şekilde, yazdıklarını okumaktan keyif aldığım birsürü blogcu var (tamam; fazla değil!) ve keşke daha sık yazsalar diyorum.
Özellikle yaşı 30′un üzerinde olan büyük bir kitle, blogların kalitesizliğinden şikayetçi. Bu genelde haklı oldukları bir nokta ve Internet’in doğasında olan bir kusur bu. Düşününki, 15 dakika içinde tüm dünyaya sesinizi duyurabileceğiniz bir imkana sahipsiniz. Doğal olarak çok fazla insan şansını deneyecek ve yine çok doğal olarak, bunların ciddi bir kısmı eleğin üstünde kalacaklar.
Bir de klasik yayıncılık anlayışına bakın. Bugün uyduruk bir gazetenin bir kenarında yazabilmek için bile, yıllar yılı o camiada bulunmuş olmanız, tanıdıklarınızın sizi desteklemiş olmaları, politik davranmış olmanız gerek. Çoğu “ciddiye alınan” köşe yazarı bile bu kriterlere uymak zorunda. Düşününki, kaç nitelikli insan, bu çarkların arasında öğütüldü, kaçı başlamaya bile cesaret edemedi, kaçı üşendi, kaçı kovuldu. Bu yüzden, bloglar büyük bir fırsattır. Sadece yazan için değil, okuyan içinde. Evet; kalite sorunu dikkate alınması gereken bir sorun, ama zaman içinde o da çözülür…veya çözülmez! Yine de, okunmaya değer birsürü insana fırsat verdiği de açıktır.
Küçük düşünelim diyorum. Herkes bazı konularda “küçük düşünerek” büyük işler yapabilir.
Düşününki, sadece astrofizik konusunda yazan bir blogcu var. Tahmin ederim en fazla 200-300 okuru olur, ama okuyucu ve yazar arasındaki bağın kuvvetini bir düşünün! Bugün Türkiye’de sırf astrofizik ile ilgili bir yayın, hatta herhangi bir gazetenin astrofizik köşesi yok. Bazı konular için, Internet yayıncılığı yegane şanstır.
“Büyük oynamak”, aslında çoğu zaman büyük kaybettirir, büyük oynamaya devam etmenin tek nedeni kazançların devasa olması o kadar!
Bu astrofizikçi blogcumuza, Asus’un laptop hediye ettiğini, hosting & domain giderlerini karşıladığını, hatta jest kabilinden doğum günlerinde flash disk gibi küçük hediyeler yolladığını düşünün. Asus için çok küçük bir harcama, ama o blogcu için büyük bir jest. Asus hakkında yazmadan edemeyecektir, ve o 200-300 kişilik çok küçük bir grup, öncelikli olarak Asus’u tercih etmeye başlayacaktır. (Kimse eşek değil; sevdiği blogcunun zevkle ve daha çok, kaliteli yazmasını teşvik eden nedenler okuyucu tarafından atlanmıyorlar; okuyucuların çoğu sandığımızdan çok daha dikkatli)
Hep söylüyorum, reklamcılar “hedef kitle” analizini doğru yapamıyorlar. Ben neredeyse çocukluğumdan beri, tv ya da dergide reklamını gördüğüm birşeyi, o reklam yüzünden satın almadım. Aynı blogcu, 300.000 kişiye hitap eden yazılar yazsa, bu etki yaratılamazdı, çünkü 300.000 kişinin okuyacağı çok sayıda blog var. Bende bu tip site ve bloglara hergün giriyor ve kim tarafından yazıldıklarını merak bile etmiyorum.
İşte bu dediğim olursa, blogların kalitesi artacaktır. Çünkü herkes okunmak, karşılığında çok küçük de olsa birşeyler almak, ne bileyim, arasıra mail almak ister. Bu insanı motive eder. Hele hele minik hediyeler alıyorsanız, ister istemez iş gibi görmeye başlarsınız.
Küçük sektörlerdeki şirketlerin, tüketicileri tarafından nasıl benimsendiklerini araştırın. Örnek vermek gerekirse, dolmakalem kullanma alışkanlığı olan biri, daima aynı markayı tercih eder. Hatta rakiplerinden ne kadar pahalı ve kalitesiz olduğunun bile bir önemi kalmaz zaman içinde. Bu sythesizer içinde böyledir, pipo içinde böyledir. Victorinox çakı kullanan birine Walther çakı satamazsınız. Çünkü buradaki satın alma kararı, tamamen rasyonellikten uzaktır. Tüketiciye sorarsanız size kaliteden filan bahseder ama gerçekte neden, sempatidir.
Büyük şirketler de küçük oynayarak farkedilebilir hale gelebilirler. Bugün herhangi biryerde Asus, IBM, Sony, HP laptop reklamı görmek dikkatinizi çekmez. Çünkü gazeteyi de açsanız, televizyonda seyretseniz, Internette de dolaşsanız, hatta yolda da yürüseniz bu şirketlerden ve reklamlarından kaçamazsınız. Zaman içinde beyniniz bunları direk elemeye başlar; görmezsiniz.
Bilet fikrinin iyi olduğunu düşünüyoruz; hatta biraz daha ileri gidip bira filan da ısmarlamaya başlayacağım. Zira ben blogumu sadece yazdıklarımı okutup, düşüncelerimi empoze etme mecrası olarak görmüyorum. Bloglar kişisel yayıncılığın önemli bir kalesi olmanın yanında, aynı zamanda bir sosyalleşme ortamı. Ne bileyim, mesela Baudrilliard’ı Google’dan arayan biri bloguma gelip o konudaki yazılarımı okuyup beğenebilir, merak edip diğer yazıları da okuyunca belki benim aynı kafa yapısında biri olduğumu farkeder ve bu şekilde dostluklar kurulur.
Şirketler, blogları atlamamalı. Atlamayacaklarını biliyorum; ama ciddiye almaları çok uzun süre alacak ve bunu da yanlış değerlendirecekler; örneğin herkesin bir şekilde göz ucuyla okuduğu bloglara hiçbir işe yaramayan banner reklamlardan verecekler. Bana göre reklam ölmüştür. Artık şirketlerin kendilerini anlatmanın, yeni tüketicilere ulaşmasının bence tek yolu, bahsetttiğim tarzda sponsorluklardır. Üstelik, bu çok daha ucuz da bir yol. Bunu doğru kullanan şirketler, reklam bütçelerini çok ciddi oranda kısarak, çok önemli bir maliyet kalemini asıl yapmaları gereken işlere, örneğin AR-GE, tasarım,kalite geliştirmeye harcayabilir ve rakipleri üzerinde gerçek bir üstünlük kurabilirler.