Geçenlerde malum bir çevreye dokuz doğurtan Google, nihayet Pagerank’i güncelledi. Yalnız bu sefer pagerank güncellemesi kapı baca yıkmadı, “üleyn benim pagerank 5 oldu, cümle alem anladı benim bu işlerde yek olduğumu” nidaları atılmadı.
Neden?
Çünkü “Internet esnafı” dostlarımızın pagerank’leri bu güncellemeyle birlikte dibe vurdu da ondan!
Örneğin herkesin “blog aleminin kralı” dediği Problogger, 6′dan 4′e düştü.
Bu tip sitelerin “Türkiye mümessillerinin” ne hale geldiklerinden hiç bahsetmeyeyim, malum, fışkıran tükürüklerle uğraşmak istemiyorum.
Benim için önemli olan pagerank algoritmasının değişmesi değil. Bunun neden değiştiği ile ilgiliyim. Kafamda bazı teoriler olmasına rağmen, elbette Google’ın hesaplarını bilemem. Ancak tek bildiğim şu; link satan siteler Internet kadar eski ve Google’un bunca sene beklemiş olmasını, herkesin bildiği şeyi Google’ın bugün farketmiş olmasına bağlayamazsınız.
Medya değişiyor ve özellikle gazetelerin, dergilerin son derece ciddi açmaz ve kayıplarla karşılaşacaklarını senelerdir söylüyorum. Sözgelimi, engadget gibi siteler varken, donanım haberlerini takip etmek için artık kimsenin bilgisayar dergisi aldığı yok. Bilgisayar dergilerini örnek verdiğime bakmayın, otomobil dergilerinden kadın dergilerine kadar aynı tehdit birçok alanda mevcut. Tıp dergileri, tarih dergileri gibi çok kısıtlı bir okuyucuya hitap eden ancak güvenilir bilginin son derece önemli olduğu bazı kısıtlı alanlar, kendilerini şu an için güvende hissedebilirler; ta ki Veropedia bir iş modeli haline gelmediği sürece.
“Klasik medya” nın tek sorunu, bedava ve daha geniş içerikli web siteleri değil. Bir “kişisel yayıncılık” devrimi ile karşı karşıyayız. Bunu Türkiye’nin içine bakarak görmek pek mümkün değil ama, günümüzde eski ve köklü sitelerin hit rakamlarına yaklaşan, hatta geçen kişisel bloglar var. Bunun nedenini biraz da haberden çok yoruma önem verilmesine bağlıyorum. Evrim herzaman ileri doğru olmaz. (doğada tersi bir durum yoktur ama sosyoloji filan bahsettiğim türde örneklerle dolu). Bizi herşeyin arsızı yapan “modern yaşam biçimi”, bilgi alma şeklimizin de değişmesine neden oldu. Biryerde magazin ve gerçeklik iç içe geçerek, birbirinden ayrılmaz, homojen bir karışım haline geldi. Bu manzaradan hoşlandığımı, en azından çoğu zaman, söyleyemem zira bana göre toplu bir şizofreni yaşadığımızın belirtisi. Bilginin içinde “duygu” aramaya başladık. Bunu da insanın “uyarılma ihtiyacına” bağlıyorum. 21. yüzyılda o kadar fazla uyaran varki, beyin kendini koruma mekanizması ile bu uyaranları algılamamaya başlıyor. Çok basit bir örnek vereyim; eskiden -çok değil 15 sene önce- Playboy dergisinin kara poşetini görmek bile, “içinde ne var?” diyerek duyularımızı ve hayalgücümüzü harekete geçirirdi. Şimdiyse çıplaklık, hatta pornografi heryerde. Gazete bayinin vitrinine baktığınızda yüzlerce çıplak ya da yarı çıplak vucut görüyorsunuz; insan önce nereye bakacağını şaşırıyor, sonra da hiçbirine bakmamaya başlıyor!
Uyaranların olmaması ya da haddinden fazla olması sonuç olarak aynı etkiyi yaratıyor ve yeni uyaranlar arıyoruz. Evet; “haber” dediğimiz zaman çok çeşitli şeyler aklımıza gelebilir ama haberin klasik formatı üç aşağı beş yukarı biz varolduğumuzdan beri aynıdır. İnsanların artık daha görsel, bilgi derinliğinin daha az ama üzerinden başka yerlere dallanabilecekleri tarzda haberleri izlediklerini düşünüyorum. Bu dünyayı ve olayları algılama biçimimiz için bir tehdit olsa da, maalesef gerçek bu. Gazeteler ve televizyonlar, özellikle son 10 yılda klasik habercilik ilkelerini neredeyse tamamen terkettiler. Gelgelelim, Internet onlardan herzaman için daha özgür, hatta başıbozuk oldu. Çok kötü bir gelişme olsa da, insanlara küfür etme, haksız ithamlarda bulunma şansı vermediğiniz zaman ilgilerini kaybediyorlar. Belki bunun altında bir parça olaylar üzerinde etkisiz olduklarını bilme, karar alma süreçlerine katılamama ezikliği var. Küfür ederek, yorumlarında istediklerini, engelsizce ya da düşünmeden söyleyerek hiç olmazsa deşarj oluyorlar.
İşin diğer tarafında, “şöhret olmanın” artık “mecburi” hale gelmiş olması var. Dediğim gibi, artık insanlar önemli hissetmek için dikkat çekmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Bunu nasıl yaptıkları çok önemli değil; çünkü doğruyla yanlış, güzelle çirkin arasındaki çizgiler yokolmaya yüz tutmuş durumda. YouTube’un başarısını, kendini gösterme açlığına bağlıyorum. Keza, FaceBook’ta benzer bir açlığı doyuruyor.
Bu kadar tantanadan sonra “e sence neden Google Pagerank algoritması değişti?” diye sorarsanız, şunu söylerim:
Google, kişisel yayıncılığın “gelecek” olduğuna hükmetti ve dev medya kartellerinin bu alana girmelerini zorlaştırmaya çalışıyor. Yani, atıyorum bundan sonra sizin açtığınız köpek blogu ile Yahoo’nun sayfasından link alan, Doğan Medya’nın açtığı köpek sitesi, sadece içeriklerine göre değerlendirilecek; Google, Doğan Medya’nın Yahoo’dan link almasını onu öne geçiren bir faktör olarak görmeyecek. En azından, eskiye göre daha az değeri olacak. Aslında, bu sayede Google, uzun vadede Fox gibi, Time Warner gibi “klasik” medya devlerine karşı ayakta kalabilecek; yani Google bireysel yayıncıları-bireysel yayıncılar Google’ı destekler gibi bir sembiyotik ilişki sözkonusu.
Düzeltme: Biyologumuz Serkan, iki konu hakkında beni uyarmış, sağolsun. Özellikle kelimeleri doğru yazma takıntısı olan biri olarak sembiyotik yazmama canım sıkıldı. Eşeklik bana ait değil tamamen, birçok yerde böyle geçiyor ama doğrusu elbette Serkan’ın dediği gibi. Bir de evrim konusu var. Lafı gevelemeden Serkan’In açıklamasını ekliyorum:
Toplu yanılsama ve Google Pagerank yazının en sonunda sembiyotik diye bir kelime geçiyor harf hatası olmuş o simbiyotik olacak. Simbiyozdan simbiyotik.
Bir de yazının ortalarında “Evrim herzaman ileri doğru olmaz. (doğada tersi bir durum yoktur ama sosyoloji filan bahsettiğim türde örneklerle dolu).”
Doğada tersinin söz konusu olduğunu söyleyen taraflar da var. Bu görüştekilerin örnekleri genellikle sistematik sıraya muhalefet eden böbrek gelişimi ya da Arthropod-larval dönem hariç- neredeyse tamamen bitki gibi yaşayan Urochordata olan böceklerin omurgasız ve daha düşük bir evrimsel basamağa sahip olmalarına rağmen üyelerinin omurgalı ve gelişmiş sayılmasıdır. Embriyolojik ve moleküler çalışmaların gösterdiği bu filogenetik gerçek kimileri tarafından yine sistematik sıraya kısmi muhalefet olarak düşünülebilir. Sanki geri doğru evrilmişler diye ileri sürülebilir. Ancak biyolojide neredeyse hiç bir şey %100 kesin değil ki bu konuda da biri haklı çıksın.
Evet; “aaa ben neden bilmiyorum” demeyin. Muhtelif nedenleri var; siz o zaman kısa pantolonla geziyordunuz, bir. İkincisi, henüz dünya “blog” ismini bulamamıştı. Matt’in elinden tuttum, sonra WordPress’i filan yaptılar. WordPress’in isim babası benim. Hatta Bill Gates’e zamanında dedim, bak bu blog işine gir, sonra pişman olursun. Girmedi, aradı birgün beni cepten, bırakıyorum Microsoft’u dedi. Blog işine girmeyerek hata yaptığını itiraf etti. “Çok yazmasın kapat, eve gidince oradan konuşuruz” dedim, aramadı bir daha.
O zamanlar Türkiye’de Internet’te yoktu. ABD’de Interneti CD’lere kaydedip Türkiye’ye bavullarla getirdim; millet o zaman kendini Internette sanıyordu, oysa benim evdeki proxy server’ın içinde dolaşıyorlardı. MIRC’de chat yapanların çoğu bile, ordaki tayfanın benim botlar olduğunu bilmez.
Hal böyle olunca, Türkiye’de beni hala tanımayan birkaç kişi olması çok canımı sıktı. Hatta öyle kızdımki, aq.pozitifpc.com adresinde açtığım blogda kendi kendime küfür edip duruyorum. Bilmeyenler girip Fenerbahçe, AKP, ya da ADSL fiyatlarına küfür ettiğimi sanıp yorum yazıyorlar.
Geçen hafta adsense’den kazandığım 1.250.000 dolarla Çin’den çocuk satın aldım. Nüfus çok olduğu için çocukları satıyorlar. Dişlerine bakıp, ağzı tamam 350 tane çocuk aldım, özel uçağımla Türkiye’ye getirdim. Şu an kazan dairesinde uyuyorlar, fırından ucuza bayat ekmek aldık, suda ıslatıp veriyoruz. Çinliler çok akıllı. 48 saatte “a.q, ben, blog, akıllı ol, blograzzi, backlink, pagerank, yalaka” gibi temel kavramları ve kelimeleri öğrendiler. Yarın birkaç kelime daha öğretip onları Internet’e salacağım. Tüm eğitimleri tahmin ediyorum 1 haftada tamamlanır; ama şu halleriyle blogların %90′ına yorum yazacak hale çoktan gelmiş vaziyetteler.
Bu çocuklara neden o kadar çok para verdin diyebilirsiniz. Elbette ilk neden aşırı zengin olmam; zira bütün dünya benim blogumu okuduğu için, haliyle reklam gelirim Google,Yahoo,MSN gibi sitelerden daha fazla. Türkçe yazdığım halde çok sayıda İngilizce,Fransızca,Almanca ve Çince yorum almaktayım. Diğer arkadaşlara ayıp olmasın diye yayınlamıyorum bu yorumları.
Bloguma hergün 11 milyar insan giriyor; ama Türkiye’de hala bilmeyen birkaç kişinin kalmış olmasını kendime yakıştıramadım. Blogumun sık sık gündeme gelmesini istedim. Çünkü bazı saatlerde tüm Türkiye’nin blogumda hazır bulunmadığını, zaman zaman başka site ya da bloglara girdiklerini de görüyorum. Hatta bir ara yoklama almayı bile düşündüm. İşte bu Çinli çocuklar, su ve ekmek karşılığında bana yalakalık yapmak üzere eğitildiler. Çok fakir olmasalar onlara link de verebilirdim. Pagerank’im 10 olsa da, arasıra arsızlık yapıp link vermediğim de oluyor. Ne de olsa ortama uymak gerek. Bende onlara link yerine yemek ve kalacak yer veriyorum.
Bazı vatan hainleri ve insanlık düşmanları blogumu beğenmiyorlarmış. Onların PKK militanı olduğundan şüphelenmekteyim. Bazen şüphelendiğim insanların yazılarını çalarak kendi bloguma koyuyorum ve gelip bik bik ettiklerinde hain olduklarını tesbit ediyorum. Ben ve yalakalarım mütemadiyen küfür etsek de, hala hırsızlık yaptın diyecek kadar hain ve soysuz olanlar çıkmıyor değil. Bunca insan yalan mı söylüyor …yani? Hem insan yazıları dünyanın en çok okunan blogunda görünüyor diye iftihar eder, yok neymiş isimlerini vermemişim, yok alıntı yaptığımı zemin rengi fontla yazmışım. Ne var kardeşim, hepimiz insan evladı değilmiyiz, neden bölücülük yapıyorsun? Ha sen yazmışın ha ben. Neymiş, emek vermiş. Sanki ben onları siteye aktarmıyorum, kendileri gelip giriyor otomatik bloga.
Neyse, canım sıkıldı şimdi. En iyisi kişisel bloguma gidip kendi kendime küfür ederek deşarj olayım.
Son günlerde “TurkishNet” te en çok konuşulan konu, “Pagerank ne olacak abi”. Internet demeye dilim varmıyor; çünkü bizim router’lardan geçen trafiğin %80′i MSN geyikleri, porno indirme ve bunun gibi envai çeşit ıvır zıvırdan ibaret.
Dünya kadar blog var; kadınlar yemek tarifi, 3.sınıf şiir,örgü-dikiş-nakış,cilt bakımı mevzularından başlarını alamazlarken, erkeklerde fiks WordPress olayına odaklanmış. Sanki wordpress’i dile getirsek, yazacak çok şeyimiz varmış gibi!
Pagerank’i 4-5 olan blog/site, kendini “alemin kralı” olarak görüyor ve bunlardan link almak için derhal yalaka grupları oluşuyor. Türkçe WordPress’te ekli bazı bloglar* (ilk kurduğunuzda blogroll’da çıkan listeden bahsediyorum), her kurandan otomatik Technorati ping’i aldıkları için dünyada ilk 500′e filan girmişler; ama onlara sorsanız “ben büyük üstadım, senelerdir blog yazıyorum, Türkiye sadece beni okuyor”.
Bakın “Google bana logo yapsana” diye kampanyalar başlatıldı, yok efendim Google bizi bilmemne servisinden kaldırdı diye tafra yapıldı. Yarın öbürgün Adsense filan da kalkar, başta seviniriz “oh meydan bizim çocuklara kaldı” diye, sonra o şirketler de iş filan bilmedikleri için batarlar, bugün yine 3-5 kuruş kazananlar bakkaldan marketten reklam koparma derdine düşer. Kabul edelim ki, sığ işler peşindeyiz. Sığ şeyler yaptığımız içinde, piyasaların derinliği yok. İstisnalara da yer vereyim; ebay kalkıp gittigidiyor’a ortak oldu. Yonja’nın sahibi İngilizler. Onlar Türklerin dostluğunun hiçbirşeye değişilmeyeceğini filan bildiklerinden yatırım yapmadılar; çünkü geyik ve alışveriş delisiyiz ve bunun dışında da pek bir numaramız yok.
Girip bakıyorum dünya kadar bloga, kimisi blogroll’u komple kaldırmış, kimisi başka bir sayfa açıp oradan link vermiş. Mesela, yazı içinden başka blog/sitelere link veren adam yok denecek kadar az. Aman, başkasının bloguna gitmesinler, pagerank’i artmasın, mazallah Technorati’de yükselmesin.
Fimlerde olur ya, herif Afrika’da 15 tane kıçı çıplak adamın kralı, kafasında tenekeden taç var. Bizimki de o hesap.
Memlekette en kralının pagerank’i 6. Sourceforge 9. Adobe 10. Çoğu power user takılanın adını bile duymadığı Scribus ise 7.
“Onların içeriği İngilizce” gibi zavallı bir mazeret üretmeden önce, yabancı blogları bir gezip, adamların nasıl “gönül rahatlığıyla” link verdiklerini görün. Herhalde, Adobe bu insanlara mail atıp “baba bana link ver, ben de sana vereyim, olur mu ha?” demiyor. Emeğe saygı lafını çok seviyoruz ya! “Ooo hadi ama beyler, bu etekaltı görüntülerini Şişli-Taksim otobüsünde bizzat çektim, nerede emeğe saygı?”, “Büyüksün baba +REP”, “Teraziye tıklamadan linki göremezsiniz”, “tıkladım kardeş, link çıkmadı, rep’de verdim valla yok”.
Zamanında dergi çıkardık, 2-3 ay içinde bayağı bir aldık yürüdük. O zaman, kimsenin uğramadığı ama güzel işler yapan çeşitli sitelere davetler yaptık, hatta birleşelim, bizim ismimiz yürüsün gibi de derdimiz yok, başka site açarız dedik. Kimse yanaşmadı. O süre zarfında bahsettiğim sitelerin bir kısmı kapandı. Biz de yürütemedik, çünkü insan gücü yoktu. Bugünlerde yine siteler açılıyor, birer ikişer yazılar yazılıyor. Çoğu yine birkaç ay içinde kapanır giderler. Çünkü, artık insanların tek başına kahraman olabildikleri dönemleri geçtik!
Yani Türkiye’de bir ars technica, smashing magazine, engadget çıkarmak çok mu zordur? WordPress gibi bir blog altyapısı, Joomla gibi bir CMS yazılamaz mı? Teknik olarak bunlar aslında gayet basit işler. Ama bu kadar insanı biraraya toplayamazsınız. Çünkü çoğu insan, 3 nüfuslu krallığında tek başına kral olmak ister.
Bu her alanda maalesef böyledir. Mesela üniversitede altında arabası olan solcu harçları protesto eder, evindeki koltuğu satıp harç parasını anca denkleştiren sağcı onu sopayla döver.
Bu kadar “bilgisayarcı” adam var, hala parayla satılan dergilerin Internet siteleri dolup taşıyor. Halbuki 8-10 adam bir araya gelse, silindir gibi ezip geçecekler. Bana inanmayan, Alexa’da Pozitif PC’nin 4.-5. sayıları çıktığında, ne kadar hit aldığına, Alexa’daki sırasına baksın, bunları o dergilerin Alexa rankleri ile kıyaslasın. Kaldı ki, biz o zamanlar Alexa, Pagerank filan gibi kavramlara karşı son derece soğuk ve yabancıydık. Bunun şu an yaşayan örneği olarak shiftdelete.net filan da var.
*”Rica minnet bloglarını ekletenler” kısmını burada değiştirdim; çünkü Hasan Karaboğa onların arkadaşları olduklarını söyledi. Bunu hala tasvip etmiyorum, zaten değişikliği o yüzden de yapmadım. Bu değişikliği yapmış olmamın nedeni, konunun teknik olarak Hasan’ın demiş olduğu gibi gelişmiş olması. Benim sorunum, bunların X ya da Y kişileri olması değil, “örnek blog” olarak koyulan blogların, blogroll’u olmamasıydı. Hasan da bu konuda benimle aynı fikirde olduğunu, gereken değişiklik için çaba göstereceğini ifade etti. Herzaman aynı fikirde olmayabiliriz; olmamız da şart değil. Ama Hasan Karaboğa’nın düzgün bir insan olduğunu bildiğimden, onu rahatsız eden bu ifadeyi kaldırdım. Aslında en doğrusu, baştan bunu Hasan’a sorup yazmamdı, bu konuda hatalı olduğumu kabul ediyor ve özür diiyorum. Öte yandan, sormamış olmamın nedeni de kasıt filan değil, gerçekten aklıma gelmemiş olması.
Hiçkimse, oturup Esnaf Hastanesinin baş hemşiresi tarafından kaleme alınan otobiyografiyi okumak istemez. Muhtemelen oldukça sıkıcı, çoğumuzunda midesinin kaldırmayacağı kadar kanlı,irinli filan olurdu. Düşünsenize, "bugün trafik kazasında iki kolu kopmuş birini getirdiler, çekilecek dert değil bu iş, sendika bu hafta eyleme başlayacakmış, biz %30 zam istiyoruz, devlet %14 artı her ay %1.2 zam öneriyor" gibi şeyler…
Genel olarak, yazılmaya değer bir hayatı olan insanların sayısı toplumun %1′i bile değil. Onların da ancak %1′inin aklına blog yazmak geliyor. Gelenlerin de herhalde ancak yarısı bu işe soyunabiliyor; artık ne kadar kolaylaşmış olsa da, az çok biraz teknik bilgi gerekli blog yazmak için.
Gerçekten beğenerek okuduğum Fatih Arslan, okunmaya değer bloglardan bahsederken beni de örnek göstermiş, sağolsun. Maalesef ben kendim hakkında onun kadar iyimser değilim. Fatih Arslan’ın yazısını okumanızı öneririm, zira böyle giderse bloglar da birsüre sonra forumlarla aynı kaderi paylaşacaklar. Bu durumu düzeltmek için hepimizin yapması gereken şeyler var.
Bizden neden blogger olmaz?
İnsanların ilgisini çekmek için, en azından her gün ilgi çekici bir konu bulmanız gerek. Bu da, ne kadar yoğun yaşadığınıza ve birikim düzeyinize bağlı. Son yıllarda çok az seyahat ediyorum, çok az okuyorum, çok az iyi film seyrediyorum. Doğrusunu isterseniz, bilgisayar başında olmadığım zamanların sayısı, çok ama çok az.
Dolayısıyla, yazmaya değer ilginç şeyler de çok nadiren ortaya çıkıyor.
Blog girdilerini tablarla ayıran ultra süper AJAX eklentisi gibi konular, maalesef bana ilginç gelmiyorlar. Emin olun, çoğu insan da bırakın ilginç bulmayı, okunmaya değer bile bulmuyor. Kendi bloguma baktığımda, yazdığım çoğu yazıyı okumaktan sıkılıyorum.
Bloglar, bilgisayar dünyasının seyir defteri, Javascript deposu, video indirme linkleri dizini, Linux kullanım kılavuzu filan olmamalılar. Oysa bizde bu tip bloglar daha çok ilgi çekiyor; çünkü bilgisayarı aktif olarak kullananlar, maalesef yine camia içinden insanlar. Örneğin bir motor ustası, işini geliştirmek için Internet’ten belge avına çıkamıyor, dünyadaki diğer motorcularla ilişki kurmuyor, bir motor ustaları sitesi yok.
Oysa blog formatı böyle birşey değil. Çok kullandığımız bazı WordPress eklentilerinin geliştiricilerinin sitelerine bakın mesela. Kimisi amatör bisiklet yarışçısı, kimi kısa film çekiyor, arada da bilgisayarlar ilgili düşüncelerini, tecrübelerini yazıyor; ama kullanım kılavuzu formatında değil. Arasıra tatilde gittiği yerlerdeki içtiği yöresel şaraplardan bahsediyor, çünkü iyi şarap içmek de adamın hobilerinden; hatta degüstasyon kursuna filan da gitmiş.
Bizde çok bu tarz adam yok; çünkü bizde bu hayatı yaşayabilecek ekonomik düzey yok. (Paranız varsa vaktiniz, vaktiniz varsa paranız olmuyor!) Paranız da olsa, Türkiye’de yaşamak kolay değil. Adam Fransız vatandaşıysa, İngiltere’ye, Belçika ya da Almanya’ya, komşu şehre gider gibi gidebiliyor; oysa biz vize kuyruklarında sürünüyoruz. İmkanlar da çok; burada sihirbazlık öğrenmeniz çuvalla para da harcasanız kolay değil; oysa onların kulüpleri, hatta sırf malzeme ve bu konuda kitap satan mağazaları var. Bahsettiğim yerlerde, makul paralar karşılığı size çeşitli numaralar öğreten insanlar var.
Eh, bu engeller de bizi daha renksiz insanlar yapıyor. Hayatınız renksizse, tek yazabileceğiniz şey, bildiğiniz bazı teknik konuları paylaşmakla sınırlı. Bunu da yapamayan blogunu üçüncü sınıf şiirlerle, oradan buradan araklanmış yemek tarifleriyle donatıyor.
Kısacası, bizde blogların kültüre bir katkısı yok. Yaşam kalitesine, paylaşıma, keşfetmeye faydası yok…
O yüzden, ben de dahil olmak üzere, hemen hepimizin blogu, çok da ahım şahım şeyler değiller! Önce bu gerçeği kabullenmekle başlayalım, sonra belki çözüm buluruz…
Uzun zamandan sonra ilk kez Blograzzi’yi açtım. Neredeyse 3 aydır özel mesajları kontrol ettiğim yoktu; “beni de eklesene” tarzı tonla özel mesaj gelmiş.
Burada antrparantez, Blograzzi ve Inveon’a değinmek istiyorum.
Blograzzi sistemini beğenmiyorum, neden beğenmediğimi de defalarca yazdım. Öte yandan, Inveon ve Blograzzi’yi ayrı tutuyorum. Kısaca şöyle söyleyeyim; birine iş vermem gerekse, Inveon çalışmak isteyeceğim şirketlerden biri olurdu. Epeyce maillaştık, bu esnada bazı cevapların geçiştirme olduğunu düşünsem de, bu genel görüşümü değiştirmez. Inveon, nazik insanların çalıştığı, işini ve diğer insanları önemseyen, ciddi bir şirket. “Beğenmediğim şirketler” ve “profesyonel olmayan şirketler” ayrımını doğru yapmak gerek. Örneğin, Microsoft beğenmediğim bir şirkettir, ama 1-2 kere işim düştüğünde cidden sorunu çözmek için çaba harcadılar. Çözememiş olmaları çok önemli değil, sonuçta ben sorunları kendi imkanlarımla çözdüm. Ama profesyonel yaklaşımlarından memnun kaldım. Her şirketin açmazları var, benim değer verdiğim herzaman için iyiniyet…
Bunu neden yazdım, çünkü Inveon’dan gelen özel bir mesajı, çok uzun zamandır kutuyu açmadığım için görmemişim. Bundan dolayı da rahatsızlık duydum, çünkü istemeden de olsa, eleştirdiğim bazı şirketlerle aynı duruma düştüm.
Herneyse, asıl konuya geçelim.
Bu blog benim özel alanım. Çoğunuzun da bildiği üzere, çok farklı konularda ve düşüncelerimi “minimum düzeyde filtre ederek” aynen yazıyorum. Blogumu ekonomik bir değer haline getirmek, ya da herkese illaki okutmak gibi bir çabam yok.
Onun için lütfen bana mail,msn ya da Blograzzi’den mail atarak link değişimi teklifleri yapmayın. Buna hiç sıcak bakmıyorum. Ama varlığınızı hatırlatacak mesajlar atabilirsiniz, blog okumaya üşenen biri değilim. Beğenirsem de, karşılık beklemeden link veririm zaten. Haberiniz bile olmaz.
Öte yandan, ağzıyla kuş tutsa, çok beğensem de link vermeyeceğim bloglar var. Blogroll’u olmayan bloga, ya da bunu başka sayfaya taşıyarak aklı sıra çakallık yapanlara kesinlikle link vermiyorum. Blogroll, blogun namusudur, kaldırırsanız olmaz. Bu ne demek biliyor musunuz, ben yazarım yalakalar link verir, ben de kimseye bir bok vermem, nalıncı keseri gibi sadece kendime yontarım demek.
Güzel blogu olduğu halde, yazmaktan çok reklam-pazarlama derdine düşmüş olanlara da link vermiyorum. Bu da, sürekli kendi reklamını yapmak için yanıp tutuşan insanlara benziyor. Blog kişisel birşeydir, yaptığınız işi koyun ortaya, bırakın gırtlaklarına basılmadan insanlar özgürce karar versinler.
Şunu da söyleyeyim; link takasına ihtiyacım yok. Neden yok derseniz, birincisi pagerank olayına hiç inanmadım. Artık Google’da inanmıyor demekki, Orion algoritması diye birşey attı ortaya. Ayrıca, link takasına hayatını veren insanların çoğundan çok daha “baba” bir kaynağa sahibim: sourceforge.net’de, Pozitif Linux öylece duruyor. Dün gece dağıtımı oraya upload ettim, işim olduğu için de çok uzun zamandır sayfa yapmadım. Bahsettiğim sourceforge’un pageranki 9! Bu işleri iyi bilenler yorumlasınlar, pageranki 9 olan bir siteden kendi sitenize link aldığınızda, en az 2 puan alırsınız. iwebtool’a göre beklenen Pagerank’im 5. Sourceforge’dan link versem, hadi 7 olmasın da 6 olsun. Benim bildiğim kadarıyla, Türkçe wikipedia dışında pageranki 7 olan bir site yok. Uğraşsam bunlarla uğraşırım, ayrıca Haziran ayından beri sourceforge’da hesabım var; bunca zaman hiçbir girişimim olmamış.
Yine çok meraklı olsam, Joomla’dan da link alırdım; reklamstore reklam eklentisini koyarak (Joomla’nın pageranki 7) yine bayağı bir pagerank artırırdım.
Kısacası, ondan bundan link almak için hayatını tüketenler boşuna uğraşmasınlar. Internet’te oldukça adil bir sistem var. İyi ve bol içeriği, özgün içeriği olan kazanır. Nitekim, şişirme yöntemlerle pagerank yükseltenlerin pagerankleri geçtiğimiz aylarda 1-2 puan düştü; iwebtool’a göre, pagerank güncellemesi olursa, daha da düşecekler.