Blog nedir anlamadık. Neden mi?
Çünkü “en meşhur” (kendi kendilerini “meşhur” ilan ediyorlar çoğu; inanma açı olduğumuzdan inanıyoruz biz de) blogların yarısından fazlası, hatta %80′i “blog servisi”, hatta “blog yan sanayisi” olarak hizmet ediyor.
Nedir yani? “Blogunu en manyak Web 2.0 butonlarıyla donat”, “en esaslı 83 WordPress eklentisi”, “Eklemezsem basur olurum dedirtecek birbirinden sapık eklentiler aha burada”, “Wordpress SEO’da damarı buldum, çakıp zirveye oturdum” tarzı yazılar, araçlar, eklentiler, temalar, widget’lar,zartlar,zurtlar…
Bunlar gereksiz demiyorum. Yazanları da eleştirmiyorum. Ama birbirinin kopyası 193 blog görmek de eğlenceli değil. Herkes birbirini taklit ediyor, copy-paste yapıyor. Gerek yok. Kimsenin de umurunda değil. Yapanlar da Adsense milyoneri olmuyor, çoğunun blogu sinek avlıyor. Öyle bir ortam ki, 5 arabaya 6 yıkama-yağlamacı, 7 rot balansçı, 10 yetkili,21 özel servis düşüyor.
Bizim bu kadar teknoloji açlığımız olmadığı gibi, teknolojiyi efektif olarak kullanma yetisinden de yoksunuz. Çünkü gerçek anlamda teknolojiye ihtiyaç duyacak kadar hızlı yaşamak zorunda değiliz. Biz Türküz. Bizde işler “tamam abi en kısa zamanda hallederiz”, “Ahmet Bey ben bankaya talimat vermiştim ama demek işlemi yapmamış deyyuzlar”, “Allah belamı versin yolladım Rıfat abi, gelmediyse yarın hemen yollarım” diye yürüyor.
Blog, web sayfasının “alt alta yazılan” şekli filan değil.
Boşuna havalara girip SEO MEO kastırmayın, Adsense’den kazanacağınız para belli. “Ben geçen sene yat aldım” diyen adam hosting parasını çıkaramıyor. Nedeni basit; yazdığımız dildeki yazıları takip edebilen en fazla 5 milyon adam var. İngilizce blog yazdığınızda, potansiyel bir anda 1 milyarı geçiyor. Rekabet de fazla, o ayrı.
Kimileri, yalakalık ekosistemi yaratıp günü kurtarmaya çalışıyor. Bundan kazançlı çıktığını sanan bazı saf blogcular da var. Buna bir örnek, Eda Suner’in saadet zinciri. Aslında link filan verdiği yok; ama link aldığını sanan bazı saflar bilgisayar başında geçirdikleri vaktin yarısını yalakalıkla harcamaktalar. Kapalı devre blog sistemi. Bu aralar bir “mailing list” oluşturmuş; yine bir blogcu tanıdığım gelen maildan bahsetmişti; buradaki maili görünce, aynı yazının herkese forward edildiğini anladım.
Bu camia, Adsense gibi bir sistemden adam gibi para kazanamadıkça adam olamaz. İyi işler için para gelmesi lazım. “Ulan heryerde incik boncuk, dikiş nakış, yemek tarifi blogları” diye şikayet ediyoruz; e profesyonel blogcu yokki, canı sıkılan ev kadınları blog açıp duruyor. Ayda gelen 10 dolarla kimsenin bu işe profesyonel olarak soyunması beklenmesin.
Açıkçası, Adsense’i yıkabilecek yerli girişim yok. Adsense, aslında blogcuya para kazandırmıyor, piyasayı baltalıyor. Bugün çok daha ucuza Google Adwords reklamı verenler, daha pahalı olması gereken yerli reklam şebekelerine doğal olarak para vermezler. Ama Türkiye şartlarında fiyatların daha yüksek olması gerek. Çünkü İngilizce yayın yapan bir sitenin (muadil site ve içerikten bahsediyorum) hitlerinin yakınına bile gelmesi mümkün değil Türkçe sitelerin. Adamlarda “sürüm olduğu” için tıklama başına gelirin az olması mantıklı, bizde ise anlamsız. Her web yayıncısı toplu olarak Adsense reklamı yayınlamama kararı alsa durum fena halde değişir; ama böyle Bir şey olamayacağının Google da farkında.
Sponsorluk sistemi tek çözüm. Şu sıra herkes reklam şebekesi kurma derdine düşmüş; ancak sponsorluğa aracılık etmeyi aklına getiren yok. Bizde adam gibi reklam şirketi filanda olmadığı için, bu işler palazlanamıyor. Şimdi Turkcell’in genel müdürü webde gezinirken “ya Barış Atasoy’un blogu güzelmiş, telefon edip reklam vereyim şu elemana” demez! Bunu organize etmesi gereken reklam şirketleri ise ortada yoklar.
Blograzzi’de artık biraz kendini toparlayıp, Technorati gibi düzgün bir biçime kavuşsa, bu işler biraz daha acısız yürür. Çok Bir şey ifade ediyormuş gibi, herkes şu sıralar gözünü Alexa’ya dikmiş durumda. Para vermeyi göze alanı ilk 10.000′e sokarım, hiç mesele değil. Alexa’yı kaale alan bir tek biz kaldık zaten!
http://fuat0202.spaces.live.com/Blog/cns!E196B99D5F4900C!924.entry adresinden bir link almışım, bir de ne göreyim, Fuad namlı hırsız arkadaş, son yazdığım bütün cep telefonu girdilerini çalarak bünyeye nakletmiş.
Bundan böyle denk geldiğim bu hırsız arkadaşların ad ve adreslerini zikredeceğim. Tabi utanıp arlanacakları filan yok da, cümle alem bilsin diye.
Bildiğiniz gibi, deli gibi para kazanıyor ve paraya para demiyorum. Daha da iyisi, bunu genelde çaldığım yazılarla ve hiç uğraşmadan yapabiliyor olmam.
Elbette bu işte biraz uyanık olmak gerekiyor. Ben bu bilgilerin çoğunu, Blograzzi alemindeki arkadaşlardan aldım. Bir kısmını sizlerde de paylaşayım ki, 3-5 yüz bin dolar da siz kazanın; zira fakir bloggerlarla takılmanın bir zevki olmuyor.
1.Link vermeyin ama herkesten link alın.
Bir bloga girer girmez hemen pagerankine bakın. Bu sizin karşı tarafa ne kadar yağ çekmenizi belirlemenizi sağlayan bir sayıdır, başka da bir faydası yoktur. 2-3 üzeri pagerank için, gururu dolaba kaldırın, derhal girişimlere başlayın. Size link vermelerini sağlayın.
2.Blogroll’dan link vermeyin
Bu yeni yeni keşfettiğim bir numara. Blogroll’dan link verirseniz, adamın technorati puanını yükseltme riskiniz var. En iyisi, link vermeye mecbur kaldığınızda, bunu karmaşık JavaScriptler içinden yapınki, Google gibi arama motorları linki göremesin, adamında pageranki filan yükselmesin. Mesela, Blograzzi’nin çok kıymetli bir aracı var, oradan link verirseniz, Google katiyen görmez.
3.Onu da yapamıyorsanız, linkleri başka bir sayfadan verin
“Şekerim, linkler çok, blogroll’a sığmıyor” bahanesi ile, ayrı bir sayfa açarak, linkleri oradan da verebilirsiniz. Bunun da çok sayıda hile hurdası var ama incelikleri yazarsam siz de çok kazanırsınız, pagerankiniz artar, uyuz olurum.
4.Polemik yaratın
Onu buna sataşıp küfür filan edin. Ne kadar rezil bir kişilik sergilerseniz, insanların “oo bu okkalı biri galiba” diye düşünüp, size yağ çekmeleri, dolayısıyla link vermeleri ihtimali artacaktır. Boyunuzun ölçüsünü alsanız da sorun değil. En sevdiğim yöntem, hem küfür edip, hem de karşı taraf cevap verdikçe BAŞARIMI KISKANIYORLAR; MEYVE VEREN AĞAÇ TAŞLANIR tarzı capslocklu ifadeler yazmaktır.
5.Yorum yazmaya başlamadan önce Caps Lock’ a basın
Büyük harfle yazılan kelimelerin gücünün daha fazla olduğuna dair bir inanış var halk arasında. CAPS LOCK DOSTUNUZ, NAMUSUNUZ,SEVGİLİNİZ OLSUN. Caps Lock’suz yorum yazmayın.
6.Sevgi kelebeği olun
Bir taraftan küfür edin, bir taraftan size link verenlere pıtırcıklar,canım,aşkım gibi avam ifadelerle hitap edin. Karşınızdaki insanın yaşının filan bir önemi yok; ama prensip olarak, 50 yaşın üstündekilere pıtırcık demem, canım’ı kullanırım.
7.Değer dili kullanın
Yaptığınız saçma şeyleri “proje, konsept,atılım,girişim,topluluk” gibi süslü kelimelerle allayıp pullayın. Örneğin, “Yoruma cevap yazma projem”, “yanlış hecelenen popüler domainleri satın alma girişimim” gibi.
8. Çarpıcı başlıklar seçin
İnsanların ilgisini çekmek ve arama motorlarından gelen müşterileri artırmak adına, popüler arama sözcüklerine başlıklarınızda bol bol yer verin. “Ali Kırca pornosunu 200 inçte gösteren yeni plasma: Hamzong 200ZX, alemin kralı plasma tv”, “Etek altı görüntüler artık kristal gibi net: Zortika 7232 hfz 5.2 MP kameralı cep telefonu” gibi.
Teyzemle annemin ortak bir arkadaşı varmış; adı Şazi. Şazi denen eleman, ilkokuldan başladığı dayak yeme kariyerini liseden mezun olana dek sürdürmüş. Bu arkadaşın enteresan özelliği ise, dayak yedikten sonra yılmayıp, kötekçisine sövmek, ardından tekrar dayak yemekmiş. Bizim okulda da böyle bir tip vardı, düpedüz hıyarın tekiydi, hatta o kadar gıcık bir herifti ki, adını ifşa etmekten bile çekinmem ama maalesef unuttum adını:) Avukat olmuş; Allah müvekkillerini korusun, “ipten alır” derler ya, onun eline düşseniz trafik cezasından boynunuza yağlı urganı geçirirler; öyle bir salak.
Ne polisten dayak yedim, ne de askerde başıma bir vukuat geldi. Lakin, ilk kurşun sizi daha 5 yakındayken kılpayı ıskalayıp geçiyorsa, hafiften tırsmaya başlıyorsunuz.
Mesela memleketin mühim sorunları hakkında yazıyorum arasıra, herhalde “şahit yazarlar” diye yorum yapan pek çıkmıyor. Lakin, Pardustu,LKD’ydi, Barış Akarsuydu filan deyince, günboyu yorum yağıyor. Artık saf ilgisizlik midir, yoksa insanlar siyasi konulardan tırstığı içinmi, ben de pek anlamış değilim.
Şimdilerde, wordpress.com’un kapatılmasını protesto edecekmişiz. Açıkçası hiç umurumda değil. İnşallah daha çok siteyi kapatırlar. Bize müstahak çünkü.
Bu rezil Internet yasası çıkmadan önce de kıçımızı yırttık da, o zaman ipleyen olmadı.
Internet üzerindeki protesto hareketlerine bayılıyorum. Mesela PCNet’in bir ADSL fiyatlarını protesto kampanyası vardı, akıllara zarar. 10 punto “aman adsl çok pahalı” yazısı, altında 32 punto pcnet logosu. Bunu yiyen bazı saf arkadaşlar sitelerine koydular, PcNet, 1 ay filan bilaücret banner yayınlamış oldu.
Şimdi herkes “valla çok ayıp,olur bu bu devirde ayol” diye kendi blogunda yazıp duruyor. Modaya uymak adına bende yazmıştım, amaçsız bir yazıydı, daha ben yazarken bile aynı anda 20 kişi benden önce yayınlamıştır herhalde.
“Hadi banner yapalım” desek, koyacak yer yok çoğu blogda. Ekranın yarısı google adsense, üçte biri blograzzi,technorati linkleri, bir de ne olacağı belli olmadığı halde heryerde görmeye başladığım bloglama.com banner’ları var (nedense taban hep siyah, paramız yok içimiz kan ağlıyor mesajı vermek için herhalde)
Mecliste Internet’i bilen bir avuç adam var, onlar içinde Internet’ti,blogdu, web sayfasıydı, hiç olmasa daha iyi (MSN ve Skype kalsın). Mecliste lobin yoksa cesedin yerde kalır, onun için aman banner koyalım, şuraya buraya e-dilekçe yazalım filan işe yaramaz.
Bu işler biraz tabandan başlar. Benim de yaptığım gibi, Ferrari’nin filan beleş reklamını yapıp yere göğe koyamazsanız -Ferrari’yi de sevmem, şirketini de sevmem- reklamını yaptığınız adamlardan beş kuruş para alamazsınız. Google’dan birilerinin sizi bulma olasılığı artar o kadar, ama para filan kazanamazsınız. Paranız yoksa organize olamazsınız; organize olmak ortak çıkarı olan insanların işidir. 100 tane adamın blogu ayda 20.000 dolar para kazansa, bunun mafyası da türer, tetikçi blogcular da ortaya dökülür, meclise adam bile sokarlar. Ama bizde böyle bir organizasyon becerisi, kararlılık yok. Onun için kendi aramızda üfürmekle kalırız, iki ay sonra da wordpress.com’un ne sitesi olduğunu bile unuturuz.
“E nasıl olacak?” derseniz, olmaz derim. En olabilir şekli, aramızda para toplayıp avukat tutmak. Ya da çok blog meraklısı bir avukat filan çıkacak da, dava filan açacak. Ölme eşeğim ölme…
Eh, kağıda basılan birşeyde de duyurulmadığı için, “sokaktaki adamın” ilgisini çekmiyor Internet sansürü filan. Ortalama 30 yaş üzeri adam için, Internet ne de olsa envai çeşit pisliğin olduğu bir şer yuvası. Basının ciddi adamları da bizi ciddiye almıyor zaten, hani hep de haksız değiller, 2 satır yazıda 3 düşük cümle, 28 imla hatası olursa, içerik ordan burdan kopya olursa, bilgisiz fikir üretilirse, onlar da ciddiye almazlar tabi.
Internet Türkiye’de hala medya filan değil. Gittigidiyor.com, televizyona reklam vererek kendini duyurabildi. Bir ara, belediye otobüsleri üzerinde istanbul.net reklamı görmüştüm, duraklarda da patlican.com.tr reklamı vardı (sahi, patladımı yahu?). AB ve ABD ülkeleri, artık TV dizilerinin reklamını Internet’ten yapıyor, biz TV’den millete “aha böyle bir site var, reklamlarla 3.5 saat süren yarım saatlik dizini seyrettikten sonra unutmazsan hele bir gir bak” diyoruz. Kısacası Internet’i kimsenin iplediği yok; biz kendi aramızda gelin-güvey olup kendimizi olmadığımız yerlerde görüyoruz. Internet Mahir’i bile biz değil, yabancılar keşfetti ilk önce, daha ne konuşuyoruz ki!
Neden medya olamadığımızın cevabı basit; yine organize olamamaktan. 10 kişi oturup bir site, blog,portal açamıyor ki. Yapanda parayı bastırıp adam tutarak yapıyor, çünkü hepimiz tek başımıza kahraman olmak istiyoruz. Assolist de benim, kemanı da çalarım, kanunu da. Hepsini kötü yaparım ama olsun. Medya olamadığın içinde kimse takmıyor seni, bu kadar basit. Ha desek, 100 kişiyi bile Taksim’de toplayacak gücümüz yok, Ankara’daki adam senin şerrinden neden korksun?
Piratebay de kapalı aslanlar, hadi klavyenize kuvvet.
WordPress.com’un kapatılması haberini heryerde görüyorum; henüz öğürme aşamasındayım, yakında kusmaya başlayacağım.
Herkes “bu devirde böyle rezillik olurmu?” filan gibi cümleler kuruyor (bende yaptım; ama eski yazılarımı filan okursanız, aylarca önceden bunların olacağını yazmıştım) ama, açıkçası Türkiye’deki Internet Yasası hazırlanırken, ya da hazırlanıp paldır küldür kabul edildikten sonra yazılan bir tepki yazısına denk gelmedim. Herkes herşeyi duyduktan sonra oturup yazmak pek de marifet olmuyor; ha Google’ı benim bloga kanalize edeyim diye yazıyorsanız ayrı, ben de sırf o yüzden yazdım zaten!
Habire patatesli börek nasıl yapılır, McLaren F1, Koenigsegg’e basarmı, Ubuntu Windows’un arkasına dolanıp iki puan alırmı diye yazdıktan sonra, oturup “tüh WordPress’i de kapattı Adnan Oktar tayfası, bu dincilerden herşey beklenir zaten” diye yazdığınızda sizi pek de kaale alan olmuyor. Ben de otomobillerle ilgili sürüyle girdi yazdım; gerçekten sevdiğim bir konu, üstelik bir dönem bu işlerden ekmek yemişliğim de var. “Orjinallik” konusundan dem vurup, dünya bilgisayar gündemini yabancı sitelerden tercüme ederek yazma konularına filan girmeyeceğim. Bu da bir ihtiyaç sonuçta, patatesli börekte, bu tip blogları filan kınadığım sanılmasın (eminim kınamışsın işte diye yorum yapanlar da çıkar!) ama, ben Türkiye’de yaşayan bir insanın blogunu okuduğumda, ülkemle ilgili birşeyler görmek istiyorum. Az da olsa. Türkiye olması önemli değil; ABD’de yaşayan,Almanya’da yaşayan bir Türk de olabilirsiniz; o zaman yaşadığınız ülkeden bahsedersiniz.
Mesela bir bloga giriyorum, daha o zamanlar bırakın Türkiye’ye gelmesini, dünyada bile piyasaya çıkmamış iPhone hakkında 25 tane yazı. Yapmayın bu kadar; Google’da ancak 100.sırada çıkacaksınız şanslıysanız, sitenize gelen ziyaretçi de heryere tıklasa elinize geçecek para 2-3 dolar. Bunun için hamallık yapıp, belki de hiç satın alamayacağınız, 3 ayda demode olan bir tüketim aracının gönüllü reklamını yapmaya değer mi?
Böyle yaparak, öncelikle blogunuzun güvenilirlik ve okunma değerini düşürüyorsunuz; iPhone ile ilgili detaylı bilgi almak isteyen birisi Wired.com’a, Apple’ın kendi sitesine girer. Kimse, çıplak gözünüzle bile görmediğiniz bir ürün hakkında yazdığınız yazıya itibar edip blogunuzu sık sık takip edecek filan değil.
“O zaman sen niye Koenigsegg hakkında yazdın?” diyebilirsiniz tabi; Koenigsegg, süper spor araçlar arasında çok küçük bir firmanın, bir ürünle aradan sıyrılıp, gerek teknolojik üstünlük, gerekse cesaret ile büyük rakipleri dize getirmesini ifade ediyor benim için. Son derece pragmatik bir anlayışla, ama doğrulardan en ufak taviz vermeden üretilmiş, bir endüstrinin köşe taşlarından biri olarak sayılacak, benzersiz bir ürün. İphone için bunu söyleyemezsiniz; mühendislik işi bile değil. Günümüzde GSM telefon teknolojisinin tamamı tek yonga üzerinde toplanmışken, OpenMoko gibi platformlar satın alıp kendi cep telefonunuzu yapabiliyorken, iPhone’un bir başarı filan olduğunu ifade etmek gülünç olur.
Öncelikle kendinize insanların blogları neden takip ettiklerini bir sorun: kendi adıma konuşayım; bloglar kişisel tecrübeleri aktarıyor, en azından dünyada böyle. Adam Madrid’de yaşıyorsa, örneğin sadece orada olan yerel bir yemekten bahsediyor, o yemeği yiyebileceğiniz en iyi lokantanın yerini tarif ediyor. Bu değerli bir bilgi; özellikle büyük şehirde yaşayanlar, küçük bir şehire gittiklerinde, oranın yerlilerine yemek yiyebilecekleri iyi lokantaları sorarlar. Örneğin Madrid’e gidersem, o blog yazarının tarif ettiği yere giderim; çünkü hiçbir şehir rehberine güvenmem; bana tavsiye ettiği lokantadan reklam komisyonu filan aldığını düşünürüm. Aynı şeyi, seyahat siteleri için de düşünürüm,ama bir blog yazarına güvenirim; çünkü midem bozulursa küfür etmek için ulaşabileceğim kadar yakındır bana!
Örneğin, Trabzon’la ilgili detaylı blog yazan biri olsaydı, buraya gelmeden önce okurdum. Çünkü burada neyin, nereden, kaça alınacağını; nerede en iyi döneri yiyebileceğimi, bölgeye has beşiklerin hala satılıp satılmadığını öğrenmek için sayısız insanla konuşmak zorunda kaldım; üstelik tariflerin çoğu hiç de iç açıcı değildi.
Bir de ülkeyle ilgili genel sorunlar, bölgesel sorunlar meselesi var tabii. Bugün ya ordunun habire siyasete müdahale etmesinden, ya da laiklik sorunundan filan bahsediyoruz. Türkiye’nin sorunlarından gerçek anlamda bahseden, bunu yaparken tarihsel, sosyolojik, jeopolitik verileri kullanan, ona buna küfür edip hamaset yapmadan yazabilen bir blogcuya rastlamadım. Bu kadar şikayet, küfür,karalama, hakaret var ama ortada titizlikle savunulan fikirler (doğru ya da yanlış olması o kadar önemli değil; sonuçta bloglar kişisel görüşlerin etkisindedir ve bence öyle de kalmalıdır) göremiyorum. Birkaç bloga rastlamadım diyemem; ama sayıları çok az, tanınmıyorlar ve blogdan çok gazete havasındalar. Kaliteli blog yazarlarının da yorumları kapatma ya da cevap vermeme gibi bir tuhaflıkları var; bu da sanırım gazetecilik klişelerini Internet ortamına taşımalarından kaynaklanıyor.
Ordunun halkı ve siyasetçiyi pek ciddiye almadığı gibi yaygın bir görüş var ve buna yanlış diyemeyiz; zira kendileri de sık sık “gereken hassasiyetin gösterilmediğini görüyoruz” gibi sözler sarfediyorlar. Özünde bu yaklaşım doğru olmasa da, son derece haklı oldukları bir nokta var: Türk halkı ve onun doğal uzantısı olan Türk blogcuları, toplumsal, ekonomik, siyasi, jeopolitik ve hatta askeri konularla son derece ilgisizler! Bu tip girdiler, ancak genelkurmay konuşup manşet olduğunda bloglara giriyor; ama bu Türkiye’nin sorunlarına samimi bir ilgiyi göstermiyor. Tamamen magazinel; zira K. Irak meselesi ile Sibel Can’In selülitlerine verilen tepki, konunun ele alınış tarzı, aslında çok da farklı değil: konu 1-2 gün boğulana kadar, çoğu zaman düzeysizleşilerek tartışılıyor (ki bu tartışma değil, kayıkçı kavgası!) ve sonra unutulup gidiyor.
Zaman zaman bu akımı başlatmak adına yazılar yazıyorum ama gelen yorumların sayısı inanılmaz derecede az. İnsanlar maalesef Pozitif Linux’la, Bugatti Veyron’la, ülkelerinle olduğundan çok ama çok daha fazla ilgililer. Hal böyle olunca, “biz çok milliyetçiyiz”,”asker milletiz”,”ülkemizi severiz” filan gibi lafları da ciddiye almıyorum. Tutup birisi “biz asker milletiz” diyor mesela, ama merak edip bizim ordunun savaş kabiliyeti nedir, silahlarımız ne durumdadır, ulusal silah sanayimiz ne kadar gelişmiştir, Suriye-Türkiye sınırı nasıl bir yerdir, sınır ihlalleri nasıl olabiliyor gibi şeyleri merak edip araştırmıyor, bu konular hakkında en ufak bir bilgisi, merakı yok. Hatta, tabancanın, tüfeğin, tankın nasıl çalıştığını bilmiyor. Tarihsel düşmanlarını, bu düşmanlıkların nasıl oluştuğunu bilmiyor ama kalkıp “Türkün Türk’ten dostu yoktur” diye rahatlıkla atıp tutabiliyor. Oysa kendini “asker hisseden” bir insanın bunları bilmesi gerek, ben kendimi öyle hissetmediğim halde, kendimi bunları öğrenmek mecburiyetinde hissediyorum, çünkü pekala yarın bir ya da birkaç ülkeyle savaşa girme ihtimalimiz de vardır; o zaman asker olacağıma göre, bunları bilmek bana (ve ülkeme) yarar sağlayacaktır. Herşeyi bir yana bırakın, insan ülkesini tanımak zorunda, üstelik zevkli bir faaliyet bu. Hayat bilgisayar başında oturup porno sitelerde gezmek, tanımadığınız kişilerle MSN’de chat yapmak, ya da Windows’un üstüne bir de Pardus kurmayı öğrenmek kadar sığ ve aptal Bir şey olmamalı.
Gençlere soruyorlar, matah bir bokmuş gibi “ben onlarla ilgilenmiyorum” diyor. Bahsedilen şey siyaset; nasıl yönetileceğin, ne kalitede bir okulda okuyabileceğin, hangi kafa yapısında biriyle beraber olabileceğin, başka ülkelere gidip gidemeyeceğin, kaç para kazanabileceğin, hatta bir işin mi olacak yoksa sokakta dilenecek misin, tamamen bunla ilgili bir konu. Ağzını yayarak konuşan kafasız genç, övünerek “ben bunlarla ilgilenmiyorum” diyor.
Internet’e giren, kendi kendine site ya da blog açabilen insanlar bu ülkenin kaymak tabakası. Yani ayıp artık, en azından blog camiası olarak kendimize biraz çekidüzen vermemiz gerekiyor.
En basitinden şöyle düşünün: Blogun adı Ali’nin blog’u değil de, John’un blogu olsa, ikinizi de tanıyan biri, sizin Ali olduğunuzu anlayabilir mi? Blogunuzda kişisellik var mı?
Michigan’da yaşayan John, Ali’nin blogunu komple İngilizceye çevirip, başına da John’un blogu yazsa, birisi o blogun aslında ABD’de yaşayan birine ait olmadığını anlayabilir mi?