MARKALAR (VE KISMEN SOSYAL MEDYA) NEREYE?

ekonomi | Etiketler:, — 21 Şubat 2010

adidas gsg9 resmi Markalar (ve kısmen sosyal medya) nereye? yazısı ekonomi  kategorisindeTürkiye’deki piyasanın %58′i taklit markalar üzerine kuruluymuş. Bu tip TV ve gazeteden duyurulan araştırma sonuçlarına hiç itibar etmiyorum. Neden derseniz, ya araştırmanın muhteviyatını anlamıyorlar, ya da “böyle yazarsak kimse ilgilenmez” diye içeriği çarpıtıyorlar. Yine de kabaca kafamda oluşan fikir şu: “Sokakta gördüğünüz Adidas eşofmanların, Onitsuka Tiger ayakkabıların, Louis Vuitton çantaların en az %58′i sahte”.

Akla yatkın da.

Birkaç saat önce pazarda gördüğüm Onitsuka Tiger’ları bendekilerden ayıramadım. 10 TL’ye üzerinde sadece Adidas yazan dandik eşofmanlar var; ama 20 TL verirseniz alacağınız eşofmanı mağazada 100 TL civarında satılan orjinalinden ayırmaya pek imkan yok.

Taklit ürün kullanmaya genelde karşı değilim. Özellikle de kullanmıyorum; zira benim tercih ettiğim çoğu pahalı markanın taklidi yok. Ya da çok bilindik markaların bilinmedik modellerini tercih ediyorum. Mesela pahalı olduğu halde kimsenin Marmot montun sahtesi ile uğraştığı yok; zira kumaşı oldukça özel ve çoğu insan markayı bilmiyor, bilenler de ilgilenmiyor. Çook uzun yıllar önce Asics giyerken bunlar ne malı diye burun kıvıranlar da vardı; şimdi Asics’in alt markası olan Onitsuka Tiger taklitlerini bulmak ekmek bulmak kadar kolay. Açıkçası bir ayakkabının sahtesini almam; zira genelde Goretex yürüyüş ayakkabıları giyiyorum. Goretex kumaş, gerçek Goretex tabi, pazara düşerse, almaktan çekinmem.

Nereden bakarsanız bakın, bazı taklit mallar her açıdan faydalı: piyasada fiyatları regüle ediyorlar, 10 TL’lik eşofmanlar Çin’den gelmiyor ve neredeyse tamamı ülke ekonomisinde kalıyor, istihdam yaratıyorlar, ucuzlar ve kalite giderek artıyor. Artı, belli bir markanın taklidini üreterek topladığı sermaye ile kendisi marka haline gelen girişimciler de var.

Son günlerde sessiz şarkıcı Hadise’nin çakma Louis Vuitton ile yakalanmasıyla konu daha bir gündeme geldi. Ekonomik darboğaz giderek artacak. Hatta bu krizden bazı orta düzeyde zenginlerde fena halde etkilenecekler…

Yani markaların artık vites küçültüp anormal kar beklentilerini bir kenara bırakması gerek…

Aslında bunun modeli var; yazılım dünyası…Sun, anormal fiyat etiketi koyduğu StarOffice’i satamayınca OpenOffice adıyla kaynak kodlarını açtı. Şimdi bedava ve özgür bir yazılım olan OpenOffice ile yazıyorum bu belgeyi. Aynı Sun, x86 mimarisine geçip sunucu fiyatlarını da aşağıya çekti. Velhasıl kelam, batmakta olan bir devken şirketi az da olsa kara geçirip Oracle’a kapakladılar. Belki marka yokolma aşamasına geldi ama, Sun hissedarları ceplerini tıka basa nakitle doldurdular.

Bu krizin sonucunda daha fazla zengin, daha fazla kemer sıkacak…

Açıkçası, Formula 1 gibi aptal bir yarışı destekleyen AMD’yi görmek ona olan sempatimi zerre kadar artırmıyor. Daha ucuz işlemciler istiyorum.

Star Wars’u severim ama Adidas’ın Star Wars serisini aptalca, zorlama ve fuzuli buluyorum. Oysa Samba serisini, 3 bant konseptini diriltmek akıllıcaydı. Aldığım ayakkabıda Lucas, Spielberg, Star Wars vergisi istemiyorum.

Keza Adidas için TV reklamı, dergi reklamı, billboard reklamı pek de gerekli değil. Onun yerine, mesela hergün Taksim’de yürüyen 10 kişiye rastgele ayakkabı dağısalar, bakın nasıl reklam olur! Ya da blog yazarlarına örneğin…

En az 25 senedir yılda en az 9 ay bir Adidas ayakkabı giymiş biri olarak, Adidas’tan bedava kürdan dahi görmüş değilim mesela…

Yani markalar artık daha hesaplı ama daha samimi, reklamcılara değil ama tüketicilerine cömert olmalılar.

Şimdilerde “sosyal medya” diye takıldıkları treni de çok iyi idrak ettiklerini sanmıyorum. “Sosyal medya”, Internette çoluk çocuğa ucuza yaptırılan bir word of mouth reklamcılık değil. Hayır; yeni ekonomik düzeni idrak etmeye başladıysan, olay “sosyal medya ajansına” para bastırıp benim reklamı yap demek değil. Tüm süreçleriyle sosyal bir marka haline gelmek. Ne bileyim, Adidas tasarımcılarının Adidas giyenlerle paintball maçı yapması mesela. Ya da ne bileyim, Türkiye genel müdürünün “öğle yemeğinde şurdayız, işi olmayan gelsin laflayalım” demesi.

Ancak herzaman olduğu gibi, “sosyal medya” denen şey de kendi duvarları, kendi engelleri, kendi saçmalıkları, kendi önyargılarıyla geliyor.

Ki bu konu, “Markalar ve Sosyal Medya nereye?” başlıklı ayrı bir yazıyı hakediyor pekala..

HERKES İÇİN EKONOMİ DERSLERİ: ALIN, VERİN, EKONOMİYE CAN VERİN. TASARRUF? ...TİR EDİN!

ekonomi,güncel | Etiketler:, — 31 Ağustos 2009

Eski Merkez Bankası Başkanı Yaman Törüner (Aylık emekli maaşının 30.000 TL civarı olduğu söyleniyor!), “Ne iş olsa yapan” Deniz Gökçe, bence yazı ve TV aleminde gördüğümüz en zeki kadın Meliha Okur, bir kez röportajını dinleyip “izlemeye almalı” dediğim ancak sonra unuttuğum Akın Öngör, sloganı çok kötü seçilmiş “alın,verin, ekonomiye can verin” adlı reklamda oynuyorlar. Amaç? Tüketimi artırmak.

5 temel ekonomik göstergeye göre, “ekonomi çok da kötü değil” diyenler var. Neymiş, işsizlik çokmuş, milli gelir düşmüş ama cari açık azalmaktaymış, enflasyon düşükmüş. Ya bunu diyen ekonomistler salak, ya da herkesi salak zannediyorlar. 1930 krizinde olduğu gibi bir stagflasyon dönemi yaşıyoruz; enflasyon da ondan düşük. Cari açık azalıyor çünkü kimsenin bir bok alabildiği yok. Kur da biraz yükselince, tüketim daha da azaldı. Enflasyon düşük, çünkü herkes satabilmek için sürekli indirim yapıyor ya da haciz gelmesin diye zararına satış yapıyor.

"İşte Yeniden"...Büyük filozof ve aşk adamı Arif Hoca'nın da dediği gibi, ekonomik krizler belli periyodlarla gelip geçecektir. Kondratief de demiş ama, Arif Susam bir farklı demiş.

"İşte Yeniden"…Büyük filozof ve aşk adamı Arif Hoca'nın da dediği gibi, ekonomik krizler belli periyodlarla gelip geçecektir. Kondratief de demiş ama, Arif Susam bir farklı demiş.

Bu krizin faturasını birilerine çıkarmak elbette anlamsız; bu kapitalizmin doğal sonuçlarından biridir. Çok merak ederseniz, Kondratiev dalgaları ve Marks’ın Değer ve İşgücü hakkında dediklerini araştırın. Eğer bu ikisini anladıktan sonra, hala neden ekonominin krize mahkum olduğunu ve gelir dağılımının neden sürekli daha da bozulduğunu, neden sürekli daha fazla insanın işsiz kalacağını anlamadıysanız, bu yazının da gerisini okumayın.

Akıllı ekonomistler işin boka sardığı bir dönemden geçtiğimizin farkında ve bazıları, bugünü kurtarmak için, akla zarar önerilerde bulunuyor!

Evet; gerçekten de sen bir oyuncak alırsan, fırıncı bir ekmek fazla satabilir. Ama nereye kadar? Çünkü, bu ekonomide, çalışan insanları kaçınılmaz olarak sürekli azalacaktır. (Marx okuyun!).

“Harcayın” demek kolay. Harcanan ne peki? Ya birikimlerinizi harcayacaksınız, ya da borçlanarak -örneğin kredi kartı- harcama yapacaksınız. BUNLARIN HER İKİSİ DE FARKLI SORUNLAR YARATIR!

Doğrusunu isterseniz, ekonominin bu halinin en büyük nedenlerinden biri de, “alın, verin, ekonomiye can verin” kampanyası ile size önerilen şeydir! AŞIRI HARCAMA! Bu, ABD’de patladı. ABD, yıllardır inanılmaz harcıyor ve hiç birikim yapmıyor. Doğal olarak, bu harcamaları da borçlanarak finanse ediyorlar. ABD, en yakın ikinci ülkeye göre neredeyse 10 kat daha fazla dış borca sahip! İçeride ise, “tefecilerin” elinde oyuncak olmuş durumdalar. Yani durumları Türkiye’den farklı değil.

Bir malı ya da hizmeti almak için iki şansınız var: ya birikimlerinizi kullanacak ya da borçlanacaksınız. Borçlandığınızda ise, bunun karşılığı olarak bir faiz ödersiniz. Bunu sonsuza kadar sürdürebildiğiniz sürece sorun yok; ancak geçmişte Türkiye’ye de oldu, şimdi ABD’ye oluyor: günün birinde borcun vadesi gelecek ve şapa oturacaksınız.

Yani, “harca,harca ekonomi canlansın” demek, zaten tasarruf oranı düşük bu ülkede, ekonomiye haciz getirir. Bu öneri ekonomiyi canlandırmaz; sadece bu işi finanse eden büyük sanayiciyi ve bankaları daha da zengin eder. İşsizlik azalmaz ya da batan küçük esnaf -muhtemelen- kurtulmaz. Bugün tasarruflarınızı erittiğinizde, eğer varsa tabi, yarınki ihtiyaçlarınızı karşılamak için ister istemez borçlanmak zorunda kalacaksınız. Bu durum, sadece bankaların işine yarar. Uzun vadede sanayiciye de faydası yoktur. Ekonomi iyi de olsa, krizde de olsa, sadece tek bir işletme kar eder: banka.

Krizin çözümü, TV’de gösterilen şey değildir. Evet; faiz olmasaydı bu işe yarardı, ama faiz olan bir ekonomide -ya da “İslami bankaların” uydurmasıyla “kar payı” ! – bu sorunu daha da derinleştirir.

Peki çözüm ne? Onu da sonra konuşalım;)

HERKES İÇİN EKONOMİ DERSLERİ: BÜTÇE AÇIĞI ESKİSİNE GÖRE DÜŞÜK AMA FAYDASI NE? TÜRKİYE NASIL SATILIYOR?

ekonomi | Etiketler:, — 27 Ağustos 2009

Dış borcun birçok yüzü vardır. Bunlardan bahsetmek oldukça sıkıcı; onun yerine direk konuya dalalım. Ama dalmadan, AKP’nin “şeytanca” dış borç, ithalat, bireysel borçlanma oyunundan bahsedelim.

AKP, konjonktürel olarak çok şanslı bir dönemde iktidara geldi. Dünya ekonomisinin genişlediği belki de son dönemdi. Tabii kafayı da kullandılar: yastık altındaki parayı piyasaya hazine resmi Herkes için ekonomi dersleri: Bütçe Açığı Eskisine Göre Düşük ama faydası ne? Türkiye nasıl satılıyor? yazısı ekonomi  kategorisindesokmak için çeşitli önlemler aldılar ve işe de yaradı. Ekonomi bir anda önemli ölçüde büyüdü. “Kemal Derviş’in mirasını yediler” görüşüne hiç itibar etmeyelim. Derviş’in tedbirleri tam bir kemer sıkma politikası idi ve farkında olmadan bir Duyun-u Umumiye dönemi geçirdik. Depremzedeler için yapılan dış yardımlar, iç yardımlar bile kamunun abuk sabuk ve hesapsızca borçlanmasından kaynaklanan batağı kurutmaya gitti.

Gariptir ki, AKP, Müslümanlar için pek de caiz olmayan işlerde -PR, Borsa, Reklam, Bankacılık- “laiklerden” çok daha becerikli çıktı. Öyle ki, tüm ülkeyi çok müreffeh, acaip zengin, yükselen yıldız vs olduğumuz palavrasına inandırdı. Hatta inanması zor ama, bu zokayı çoğu Avrupalı bile yuttu!

Peki, AKP’nin “sihri” neydi?

Öyle ya, son yıla kadar bütçe açık da vermiyordu. Demekki gerçekten refah artışı vardı.

İşin doğrusu, AKP çoğu insanın, hatta ekonomistin uyanamadığı birşey yaptı: ithalatı olabildiğince serbest bıraktı, kurun düşük kalmasını adeta teşvik etti ve gümrükleri çok sıkı kontrol altına aldı. Nitekim, 2000-2006 arası kamu dış borçlanması %20,özel kesim borçlanması ise %40 arttı. Bunun Türkçesi şudur: herkes dışarıdan istediğini alsın, biz de devlet olarak vergimizi (gümrük, özel tüketim vergisi, vs vs) çatır çatır tahsil edelim. Böylece bütçe de denk çıkar. Çünkü devletin ithalat üzerinden elde ettiği gelir çok fazla.

Kabul edelim, belli bir dönem ihracatta da önemli artış oldu.

Sonuç? Vatandaş borç batağına saplanırken, devlet kasayı doldurdu. Hatta, devlet bu şuursuzca harcamaları adeta teşvik etmek için, kredi kartı kullanımını körüklemek gibi, akıllara zarar saçmalıklara girişti. Zira kredi kartıyla yapılan harcamalar “kayıtiçi” olacaktı.

Ben yabancılara toprak satışına karşı değilim. Ama toprağımız “haciz yoluyla” alınıyorsa, bu iş çok tehlikelidir.

Bakın sistem nasıl işliyor: Banka faciasından sonra, devlet sağlam bankaları da o hengamede hiç etti. Sonra bu bankaların önemli bir kısmı yabancılara satıldı. Aslında bunun böyle olacağı yıllar öncesinden belliydi. Yerli bankalar son derece küçüktür ve sermayeleri gülünecek kadar azdır. Örnek vermem gerekirse, Deutsche Bank, Türkiye’den zengin. Zamanında sermayesi küçük bankalar birleşmek yerine daha da küçük parçalara ayırılınca, hap gibi yutuldular. Elbette HSBC gibi devlerin analistleri işin nereye varacağını 10 sene önceden biliyordu. Bu yüzden hepsi koşa koşa Türkiye’ye geldiler.

Şimdi ilginç olan şu: siz, diyelim ki, İngiliz malı bir TV alıyorsunuz. Krediyi de yine bir İngiliz bankası sağlıyor. Sonra TV’nin borcunu ödeyemiyorsunuz. Banka ne yapıyor? Datça’daki arsanızı hacizle elinizden alıyor. Bu noktada, artık banka, ülkenizdeki bir toprak parçasının sahibidir!

Eğer bir inceleme yapacak olursanız göreceksiniz ki, bazı bankalar, bazı ülkelerden sadece para olarak değil, toprak olarak da daha büyüktür!

Elbette bu bankaların ülkeyi satın alıp üstüne bayrak dikecekleri yok. İşte yanılgı da burada başlıyor. Siz kendinizi ülkenin sahibi sanıyorsunuz ama birilerinin elinde oyuncak olmuşsunuz. İstedikleri gibi, istedikleri yasaları çıkartıyorlar. O hükümet, bu hükümet, hiç önemi yok. İster inanın, ister inanmayın, Türkiye ABD modelini uyguluyor. Buna şaşırabilirsiniz ama, ABD’de kaybetmiştir ve durumu Türkiye’den iyi değildir. Yıllardır ABD’yi hükümetler ya da insanlar yönetmiyor. ABD, şirketlerin ve onların işbirlikçisi olan derin devletin oyuncağı olmuş durumda. Gözünüzde büyüttüğünüz ülkede, insanların %20′ye yakını sosyal güvenceden yoksun. Çiftçi inanılmaz bir borç batağında. İşsizlik korkunç seviyede. Katrina kasırgasından sonra New Orleans’ın fakir halkı neredeyse açlıktan ölüyor; bizim depremzedelerden hiç de farklı değiller.

Dünyanın en borçlu ülkesi olan ABD’yi Türkiye sadece birkaç sıra geriden takip ediyor!

Muhalefetin attığı kılçıklara inanıp sakın gerçek tehlikeyi gözden kaçırmayın! KIT’lerin satılması filan bir mesele değildir; aksine devletin soyulmasını önler. 50 senedir zarar eden KIT’ler neden bu kadar değerli? Üstelik, KIT’lerin satışı AKP’nin de işine gelmez; zira oralara kendi adamlarını doldurabilirler. Muhalefet iktidar olursa, onların da yapacağı gibi!

Asıl tehlike, Türkiye’ye haciz gelmesi. AKP, bulduğu çözümle, sorunu bireylere yıkıyor ama sonuçta elimizden kaçan servet bireyin de olsa, kamunun da olsa, bu topraklara ait.

EKONOMİK KRİZ HAKKINDA

ekonomi | Etiketler: — 7 Mart 2009

crisis resmi Ekonomik kriz hakkında yazısı ekonomi  kategorisindeBir teoriye göre, kapitalizm her 50 senede bir büyük bir krize girecektir. (1929-2008).

Kriz için herkesin ileri sürdüğü sayısız neden var. Bana göre, “uzmanlar” fazla teknik bakıyorlar ve basit gerçekleri görmüyorlar. Doğrusunu isterseniz, ekonomik düzen dedikleri şey tamamen bir keşmekeşten ibaret. Üstüne üstlük, işle değil, lafla yürüyen bir peynir gemisi (borsaları, şirketleri ve bankaları batıran spekülasyonlar, suni talep yaratan reklamcılık, vs vs)

Herşeye kulaklarımı tıkayıp, gözlerimi yumduğumda, mevcut ekonomik düzenin neden asla kararlı olamayacağını şu nedenlere dayanarak iddia edebilirim:

1.Borsa fikir olarak iyi bir fikir olsa da, güçlü ürüne sahip yeni şirketlerin finansman bulmasına olanak sağlamak şöyle dursun, spekülasyonlar yüzünden başarılı olması gereken şirketlerin batmasına neden olabiliyor. Borsada serbest piyasa ekonomisi kurallarının değil, spekülatörlerin borusu ötüyor.

2.Rekabet yüzünden kar marjları sürekli daralıyor. Bankalara bakalım: bankalar, faiz karşılığı mevduat toplayıp, yine faiz karşılığı kredi açıyorlar. Karların yüksek olduğu bir ekonomide, yatırım yapanların yüksek faizle kredi alması normal; çünkü kredi faizinden daha yüksek oranda kar elde edip krediyi ödeyebiliyorlar. Ani bir kriz patlarsa? Kredi alanlar faizleri ödeyemiyor. Bankalar, yeni açtıkları kredilerde faizleri düşürüyorlar. Faiz düştükçe, parası olanlar, bunu daha karlı alanlara kaydırıyor. Sözgelimi, 1 milyon doları bankaya koymak yerine, 10 tane daire alıp kirasıyla yaşıyorsunuz. Bu durumda, bankalar mevduat toplayamadığı için kredi piyasası da daralıyor. Yüksek kredi talebi varsa, arz darlığından kredi faizleri yükseliyor. Zaten daralan bir ekonomide, yüksek faizle kredi alıp yatırım yapmayı kim ister diye de sorabilirsiniz.

3.”Kar” denen şey, aslında “kazığın en nihayetinde birine gireceği” gerçeğinden ibaret. Kar ve artı değer beraber anılsa da, yarattığınız fiziksel ürünün artı değeri fiziksel olarak mevcut değil. Bunu bir örnek vermeden açıklamak güç. Şöyle diyelim: 1 kg tütünden x paket sigara üretip satıyorum. Tütün sigara olunca bir artı değer yaratmış oluyorum ve karşılığında kar elde ediyorum. Bu karla, fiziksel olarak, 1400 kg metal ve plastikten üretilmiş bir araba alıyorum. Aslında fiziksel olarak 1 kilo tütüne ek bir değer eklemediğim halde, 1400 kg’lık fiziksel bir ürün elde ediyorum. Arabayı üreten de, demiri ve plastiği hammadde fiyatının iki basamaklı katları kadar bir düzeyde gelir elde ediyor. Yani kar denen kazık, silsile yoluyla birilerinin sırtına yükleniyor.

4.İşsizlik-otomasyon-fiyat: Hepimiz daha ucuz ürün istiyoruz. Şirketler de daha fazla kar. Fiziksel girdilerin maliyetlerini ancak yine fiziksel sınırlar içinde düşürebilirsiniz. Peki bir ürünü nasıl daha ucuza üretebilirsiniz? En akla gelen çözüm, daha ucuz işçi kullanmak. Ya işgücünün daha ucuz olduğu bir fiziksel lokasyon seçeceksiniz -çünkü “işçi ithal etmek” artık yaygın değil- ya da insan yerine, daha ucuza geliyorsa makine kullanacaksınız.

Her iki çözüm de, biri global diğeri lokal olmak üzere işsizlik yaratacaktır. Buradaki açmaz şu: işsizlik artarsa talep de düşecektir. Fiyatın düşmesi ise talebi artıracaktır. Bu grafiğin bir başa baş noktası var. Yani işten attığınız işçi sayısını “optimumda” tutarsanız, ucuzlayan fiyat yüzünden yeni kazandığınız müşteriyle bu etkiyi bertaraf edersiniz. Ama bunun bir de sosyal maliyeti olacaktır. Sözgelimi, işsiz kalan işçi bir işsizlik ücreti alacaktır ki, onu da bütün toplum ödeyecek. “Kar maksimizasyonu” denen şey; şirketlerin elde edeceği marjinal karın dolaylı olarak topluma ödetilmesi demek.

5.Nüfus artışı ve işsizlik: Nüfus artışı kapitalistin istediği birşeydir. Sadece talebi artırdığı için değil: arzı artan işgücünün fiyatı da düşecektir. (Çünkü çalışan insan aynı zamanda maldır). Kapitalist ekonomiler işsizlik olmadan -neredeyse- var olamazlar. O zaman maaşları işçiler belirleyecektir. Nufüs artıp, üretime otomasyon da girdikçe, işsizlik daima ve kaçınılmaz olarak artar. Hatırlayın; işgücü maldır. Arzı artan her mal, talep sabit olduğu sürece, değer kaybeder.

6.Sistemdeki para yoktan var edilir. Bu aslında ekonomi denen şeyin en büyük ..çışıdır. Bu yüzden ekonomi üretene değil, kıçından uydurduğu kağıt parçasını yüksek faizle satana hizmet eder. Üstünde uzun uzadıya durulması gereken konuların başında bu gelir; onun için bunları detaylarıyla ele almayı başka bir yazıya bırakıyorum.

EKONOMİK KRİZ VE BİLGİSAYAR SEKTÖRÜ

bilgisayar,ekonomi | Etiketler:, , — 8 Ekim 2008

Dünya bir ekonomik krizle sallanıyor. Krizin nedeni herzaman olduğu gibi finansaldır; yani birileri gerçekte bir hiç olan kağıtlarla (para,bono,tahvil vs) oynuyorlar ve bunun etkilerinden üretenler ve çalışanlar etkileniyorlar.

Amacım ekonomik krizden bahsetmek değil. Ama hem iktisat mezunu olduğumdan, hem de bilgisayar sektöründen, ta orta sondan beri bir şekilde istemesem bile para kazanmış olduğumdan, kendimde bazı şeyleri değerlendirme ve eleştirme hakkı buluyorum.

Senelerdir birileri, Türkiye’ye “yazılım üssü olalım” gibi öneriler getiriyor.

Türkiye, “yazılım üssü” filan olamaz…

Nedenlerini şimdi uzun uzun açıklayacağım.

Üretim yapıyorsanız, iki şekilde para kazanabilirsiniz: Ya müşteriye direk satış yaparsınız, ya da daha büyük bir şirkete fason üretim yaparsınız.

Türkiye’nin direk müşteriye satış yapma şansı son derece kısıtlıdır. Çünkü biz, donanım ya da yazılım üreticisi değiliz. Bugün bir donanım ürünü imal etmeye kalkarsanız, herhangi bir AB ülkesi,ABD, hatta Hindistan, Pakistan gibi ülkelerle rekabet edemezsiniz. Nedeni açıktır. Bugün Hindistan, atıyorum PC anakartı üretmeye kalksa, iç pazarı bizim 10 katımızdan fazla. Dolayısıyla, bir Türk şirketi, tedarikçiden herhangi bir Hindistan şirketi kadar mal çekemez; dolayısyla onun aldığı fiyata mal alamaz.

“Gümrükle iç tüketiciyi korurum” diyemezsiniz; bilgisayar ürünlerinde gümrük vergisi %1.

ÖTV filanda zaten yerli yabancı her şirkete uygulanıyor.

Yazılımda herhangi bir ara ürüne ihtiyacınız olmadığı için, bu işi kıvırabileceğinizi düşünebilirsiniz.

Cidden öyle mi? Şu an Hindistan, dünyanın en iyi matematik eğitimini alabileceğiniz sayısız üniversiteye sahip. Bilgisayar alanında da rakipleri Stanford gibi okullar. Sizin Türkiye’de, dünya sıralamasına girmiş bir okulunuz var mı? Yok.

Yarı-eğitimli, dünya ortalamasının altında eğitim almış bir kalabalıkla yazılım işine gireceksiniz. Olabilir; okul herşey değil. Bu insanları şirket bünyesinde de yetiştirebilirsiniz. Türkiye’de dünya çapında bir yazılım firması var mıdır? Yoktur. Demekki, sizin şirketlerinizin yetiştireceği işçiler de dünya ortalaması düzeyinde kalifiye elemanlar olmayacaktır. Üstelik, insan yetiştirmek şirketler için mali külfettir. Zaten dünya ortalamasının üzerinde maliyetlere sahipsiniz: spesifik alanlarda kalifiye eleman, Türkiye’de daha çok para alır. Çünkü arz azdır.

Şu an dünyada çıkan bilgisayar oyunlarının kadrolarına bakın, yarısından fazlası Rus. Kalifiye eleman yetiştiriyor Rusya, ve Rusların ABD şirketlerine maliyeti ABD,Kanada, hatta çoğu Hindistan vatandaşından daha ucuz.

Microsoft’a fason üretim yapabilir misiniz? Kısmen; örneğin Windows Vista’yı Türkler Türkçe’ye çevirirler. Kümülatif olarak baktığınızda ise bu bir artı değer değildir; zira Microsoft Windows Vista’nın Türkçe olması için birim başına 10 sent harcıyorsa, bunu size 100 küsur dolara geri satıyor!

Daha büyük işler yapmaya ise, acı ama, kifayetimiz yetmez.

Sorunu ortaya koyup çözümü düşünmemek kolaycılık olur.

Bu işin çözümü, hızla ve biraz da ite kaka, özgür yazılımı kucaklamaktır.

Hayır; Pardus markasını tescilleyip, dernek kuranları tehdit ederek değil!

Yazılım ithalatına %100 vergi koyarsınız; yapabiliyorsanız şayet. (Zira gümrük anlaşmalarımız var; burası Muz Cumhuriyeti değil, kafanıza göre Uluslar arası anlaşmaları ihlal edemezsiniz.)

Bunu yapamayabilirsiniz; ama başka çözümler var. Bugün her yazılımın, bazılarının çok iyi olmasa da, açık kaynak kodlu alternatifi var. Eğer ofis paketine ihtiyacınız varsa, OpenOffice yerine MS Office kullanmanızın herhangi bir makul açıklaması yok. İşletim sisteminde de durum böyle. Üretmeyen bir ülke olarak, PHP-Apache-MySQL varken, IIS-.Net-SQL Server’a lisans ödeme lüksüne sahip değiliz. Ha, Photoshop’a ihtiyacınız varsa, maalesef Gimp bir alternatif olmaktan çok uzak.

Peki Türkiye neden bunu yapamıyor, neden durup dururken gereksiz birsürü yazılıma tonla para ödüyor?

Bu bir politik kifayetsizliktir. Oturun, %100 Windows uyumlu, ondan çok daha iyi, fiyatı da 5 kat ucuz işletim sistemi yapın; bakın bakalım ABD devleti bunu kendi ülkesinde satmanız için size izin verecek mi? Elbette sizi açık açık kovmayacak; ama öyle vergiler, öyle zorluklar çıkaracakki önünüze, yokolup gideceksiniz.

Türkiye’nin yapması gereken şey kolaydır. Bütün okullara özgür yazılım şartı getirecek, 2 senelik meslek okullarında X,Y,Z şirketinin ürünlerinin lafı bile edilmeyecek. Özgür yazılım geliştiren insanları maaşa bağlayacak. Türk vatandaşı olması gerekmiyor; ABD’de örneğin Apache’yi geliştiren 3 kişiyi ülkeye çağırırsınız, size özel web sunucusu yazarlar. Türkiye, bu alanda reklamını da yapar. İşte o zaman, Türkiye’den biri, ben X yazılımı geliştireceğim dediği zaman, ABD’den, Japonya’dan, Fransa’dan sürüyle geliştirici omuz verir.

Kusura bakmayın; üniversite’de X şirketinin ürettiği IDE’de sağa sola tıklayıp 4 satır kod yazmakla ne programcı olursunuz, ne de yaptığınız işin bir akademik değeri vardır. Bırakın ABD’yi, Bulgaristan’a da gitseniz programcı olarak iş bulamazsınız. (Zaten Türkiye’deki akredite üniversitelerin sayısı bir elin parmakları kadar değil.)

Bunun için devleti mi bekleyeceğiz?

Devleti beklersek yandık. Türkiye’de, devlete baskı yapabilecek düzeyde bir örgütlenme yok bu alanda.

Biz yapacağız. Ama yapamıyoruz; çünkü açık konuşmak gerekirse miskiniz.

Sourceforge’da iki proje açtım, aylarca tek başıma birşeyler yapmaya çalıştım, bir tane programcı çıkıp bende şurasından tutayım demedi.

TÜBİTAK’dan maaş alanlar hariç, açık kaynak kodlu bir proje gösterin ki, 3 kişi uzun süredir üstünde çalışıyor olsun!

Bakın Türkiye’den adamın biri Flash alternatifi bir yazılım geliştiriyor; Türkiye’de Pozitif PC’den başka hakkında konuşan olmadı!

Bir başkası pencere yöneticisi geliştirmiş, ABD’deki Linux siteleri hakkında yazılar yazıyor, Türkiye’de ondan bahseden bir site, bir bilgisayar dergisi gösterin!

Yeter artık, donanım sitelerinin, bilgisayar dergilerinin, televizyon reklamlarının güdümünde kalıp, karın tokluğuna iş bulmak için aylarca bekleyecek misiniz?

Sitelerinizde, bloglarınızda neden X firmasının mallarını ballandırarak anlatmak yerine, örneğin PHP, Lazarus öğrenmeye, Linux kullanmaya çaba harcamıyorsunuz?

Şöyle bir iş ilanlarına bakın; Türkiye’de şirketler Linux uzmanı bulamıyor, birsürü X,Y,Z sertifikalı insan aç dolaşıyor!

Kendi iş fırsatınızı kendiniz yaratın. Bugün Türkiye’de ASP programcısının iki katı kadar PHP programcısı olursa ne olur biliyor musunuz? Hiçbir şirket ASP kullanmaz. Çünkü PHP programcısı bulmak kolay olduğundan, onlarda da PHP’ye karşı güven oluşur. Kimse aptal değil; herkes para kazanmanın giderek zorlaştığı günümüzde ucuz ve esnek çözümlere yöneliyor.

  • Twitter!!
  • FriendFeed
  • Flickr
  • az kaldı!

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 5834 yorum ve 846 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123456