CAFE KRİTERLERİ

ekonomi,otomobil | Etiketler:, , — 17 Ağustos 2007

İnsanlar ilk fırsatta arabalarını değiştirseler de, aslında 100 senedir değişen hemen hiçbirşey yok: Hala Ford model-T gibi çelik kutular yapıyorlar, motorlar hala aynı prensiplere göre çalışıyor, araçların elektrik sistemlerinde hala yüzlerce metre kablo var. Artan motor güçlerine rağmen,kilolar da öyle hızlı artıyor ki, 15 sene önceki GTI’lar, yeni GTI’ları düzde bile geçmekle kalmıyor, virajlarda da dalgalarını geçiyorlar (tabii deneyimli sürücülerin ellerinde)

Kısacası, bu endüstri çok yavaş ilerliyor, SUV gibi kötü alışkanlıkları teşvik ediyor, daha zevksiz ve kötü araçlar üreterek kusurlarını EBD,ABS,ESP gibi elektronik desteklerle kapatmaya çalışıyor.

Fiyatlar giderek düştüğü ve daha önce opsiyonel olan aksesuarlar artık en ucuz araçlara bile girdiği için, sektör büyümesini sürdürebiliyor. Özellikle orta sınıf araçlarda yakıt tüketimi düştüğü ve dizel motorlar yaygınlaştığı için de, bir süredir satışlar canlı.

Tüm bu saydığım olumsuzluklar, sadece orta ya da lüks sınıf araçlar ile sınırlı değil. Süper sporlar bile giderek daha ağır ve hantal hale geliyorlar. Gerçek bir süper spor almak istiyorsanız artık Porsche, Ferrari, Lamborghini gibi markalar kesinlikle doğru seçim değilller; bunun yerine Koenigsegg gibi çok daha küçük ama işi doğru yapan atölyeleri seçmelisiniz. Doğrusunu isterseniz, neredeyse 80 sene önce Ferrari, Lamborghini gibi markalarda aynı böyle doğmuştu. Mercedes-Benz, Audi, Alfa Romeo giderek hantal ve zevksiz hale gelirken, onlar yükselişe geçerek büyüklerin elinden bu pazarı kapıverdiler. Şimdi aynısı kendilerine olmak üzere.

Yakında dünya çapında ilginç gelişmeler yaşanacak: gerek küresel ısınma, gerekse fosil kaynaklı yakıt rezervlerinin azalması gibi nedenlerinden dolayı, ABD, CAFE (Corporate Average Fuel Economy ) isimli yasayı senatodan geçirdi. Euro3,Euro4 gibi normların aksine, CAFE, çok sert bir maksimum yakıt tüketimi şartı getiriyor. CAFE yasasına göre, 2020 yılından itibaren, otomobil ve SUV’ler 35 mpg, (miles per gallon; yani kabaca 60 km’de 4 litre) maksimum yakıt tüketimi kriterini karşılamak zorundalar.

Otto motorları, şu anki ağırlıklarıyla mevcut taşıtlarda bu kriterleri karşılamaya yetmeyecek kadar verimsizler, ve yeni nesil dizel motorların bile pek azı, bu kadar ağır araçların zar zor CAFE kriterlerine uymasını sağlayabilir. Dolayısıyla, üreticilerin belli bazı seçenekleri bulunuyor;

1.Daha hafif araçlar. Aluminyum, hatta karbon fiber gibi malzemeler daha çok kullanılmalı. Bu her açıdan iyi; daha performanslı, dinamik olarak daha iyi ve ekonomik ömrü daha uzun araçlara kavuşacağız; elbette maliyet de artacak.

2.Daha iyi aktarma organları: CVT gibi şanzımanlar, belli bir aralıkta sınırsız dişli oranı sağlıyor; üstelik bunların üretimi eskiden olduğu gibi zor değil ve halihazırda kullanılıyorlar. Daha ucuz maliyetler içinse, 7,8,9 oranlı şanzımanlara rastlayabiliriz. TIR ya da kamyon gibi araçlar yıllardır buna benzer karmaşık şanzımanlar kullanıyorlar; otomobillerde ise neredeyse endüstri standardı olmaya başlayan yarı otomatik ve sequentil şanzımanlar daha da sofistike hale gelecek gibi görünüyor.

3.Aerodinamik iyileştirmeler. Muhtemelen ilk etapta bütün araçlar yumurtaya benzeyecek; zamanla spor ya da sportif araçlarda ground effect gibi otomotiv endüstrisinin uygulamaya “üşendiği” incelikler önem kazanacak. Sözgelimi, arabalarımızın altı düz olmadığı için, yüksek hızlarda yol tutuş sorunları ve aşırı tüketim gibi problemlerle karşılaşıyoruz.

4.Yuvarlanma direnci düşük lastikler. Bunlardan nefret ediyorum. Sağladıkları avantaj, maksimum %2, bu da çok nadir durumlarda. Yol tutuş konusunda berbatlar. Şu anda bile çok yaygınlar; Michelin Energy gibi lastiklerle son derece kötü tecrübeler yaşadım. Umarım bu fikri geliştirmekten vazgeçerler.

Sonuç olarak, bu yasa ABD’de maliyetleri artıracak; ama bu fark otomotiv üreticilerinden çok daha dramatik bir şekilde tüketiciye yansıyacak. Öte yandan, uzun vadede gerçekten “olması gerektiği gibi” arabalar kullanacağımızı ve daha sağlıklı bir çevreye kavuşacağımızı düşünüyorum.

TEKNOLOJİ İSHALİ OLMAK

bilgisayar,ekonomi,güncel,toplum,web | 31 Temmuz 2007

Internette nereye girsem bir ucu teknolojiydi, yeni cep telefonuydu, son çıkan kameraydı sitelerine,bloglarına çıkıyor. Eskiden birkaç site vardı, adamlar ciddi iş yapıyordu. Haftada bir 2-3 saat takıldınız mı, herşeyi öğrenip çıkıyordunuz.

Şimdi öyle değil. Teknolojide, bilimde devrim filan mı oldu? Hayır. Zart kamerası eski modelinde 3.2 megapiksel kullanırken, yeni modelinde hoptirik lens ile birlikte 8 mp sensör kullanıyormuş, ayrıca batarya ömrü yeni modelde %17 artmış, flaşı daha da bir kuvvetli çakıyormuş artık. Yavrunu sevindir, sadece 137 $+KDV, zurna kartına peşin fiyatına 6 taksitle, davul kartınız varsa 2 ay ekstre erteleme, sonraki ay 5 taksit, artı 20 puan bonus. Üç ay içinde ikincisini alırsan %20 indirimli + 5 puan bonusun var, 3 tane alana 6 ay içinde çıkacak modeller %18 indirimli. Ha, 2 ay sonra yenisi gelecek, onun megapixeli kaç acıba, bunun 4x optik, 20x uydurma zumu vardı, onda 30x zum olacakmış ayol Ayşe…Alsakmı kııı?

İyide ulan, biriniz de fotograf çekmeyi öğretin be!

DDR2 bitebilirmiş yakında, AMD DDR3 ile çocuğu koyacakmış, Intel DDR4 ile sopasını gösterecekmiş, Nvidia Tesla’yı masaüstüne indirip topunuzu silkelemezsem ulan diye and içmiş, Via "bırakın ülen bu ayakları, ampül kadar ceryan çekiyonus olum" demiş.

Eee, ne olmuş, artık blogları işlemciler kendi kendine mi yazacak? İşten erken çıkıp barlara filan mı akacağız?

Zokiya cep telefonunda 1 heptabayt bellek olacakmış, icabında hayatını komple kaydedecekmişin, "yetmez, daha istiyorum" diyecekmiş. Vermezsen küsecekmiş, kıskanıp seni manitanla filan konuşturmayacakmış.

Cütroyan kokpite eşek kadar televizyon koymuş, kaza yapınca ölmezsen sonradan banttan izleyecekmişin nasıl yamulduğunu.

KafadanX 11 geliyormuş, Vertex Shader’ları kaldırıp tek pikselden koskoca dünya yaratacakmış, sis istersen sis verecek, su dersen yağmur yağdıracakmış, ahmaksan ıslanacakmışsın.

Ver ayarı, pompala tüketimi.

Pozitif PC’de bundan heves kaçtı biraz. Adam 20 kanaldan RSS’i bağlamış, inen haberi spontane tercüme edip yazıyor. İngilizce bilmeyen de ondan çalıyor. Biz yapmadık mı, yaptık. Millet donanım haberine geliyor, Hülya Avşar’ın selüliti gibi. Açıkçası baydı herkesin günde zilyon kere yaptıkları işleri tekrar tekrar ısıtıp ısıtıp yazmak. Adam gibi birşey yazsan, okuyan kitle belli. Bu sefer hitin düşüyor, ordan burdan arakladığı haberle senin bir basamak üstüne çıkan siteler "işte kalite" filan diye davul zurna çalıyor.

Baktılar üç beş reklam filan da alıyorlar, akıllı uslu kedi köpek sitesi yapan adam bile bu işe girdi. Son Rus stealth avcı bombardıman uçağının avionik sistemlerini ele geçirmiş edasıyla haber döşüyorlar.

Eskiden elektronik bir cihaz alırken inceler, araştırırdım. Şimdi sigara alır gibi alıyorum. İçinden çıkılacak gibi değil, 50.000 tane sayı, hiçbiri fikir vermiyor. Banane kardeşim kameran 8 megapikselse, sensörü nasıl, objektifi naylon mudur, sen ondan haber ver. Dümenden sayılar, briç stratejisi kurmaktan zor bir kampanya haberi, kazıklanıyormusun, malı götürüyor musun belli değil.

Velhasıl, bilgisayar "gazeteciliği" bitmiştir. Bakın Teknoajan’a, Serdar Kuzuloğlu’nu 450 kişi okumuş. Adam Türkiye’nin en sağlam yazarı bu konuda. Biz ön sayfaya Motorola’nın bir modelini koymuşuz, Serdar Kuzuloğlu’ndan çok okunmuş. Olacak iş değil.

Ne oldu, artık "bilgisayar magazini" ortaya çıktı. Paris Hilton donunu nereden alıyor tarzı haberler, firma şakşakçılığı, bir megapiksel kaç piksel eder bilmeyen adam fotograf makinesi tanıtıyor, blog ve siteler bakteri hızıyla çoğalıyor.

Dergi olayı bitti. Chip için bile kapanacak diyorlar, geç bile kalmışlar. PC Magazine forumlarına bakıyorum, in cin top oynuyor. PCNet hala direniyor gibi, ADSL kotaları kalksın, onlar da biterler.

Sonunda olacağı şu: herkes bu işlerden sıkılacak, aynı benim gibi, sigara alırcasına alışveriş etmeye başlayacak. Bu bir  döngüdür. İşe yarar bilgi tekrar değer kazanacak, ama tabii cesetleri kaldırırken pis kokular yayılacak, çirkin görüntüler oluşacak. Commodore ve Amiga zamanlarında olduğu gibi içerikli ama daha amatör ruhlu, daha küçük dergiler çıkacak belki. Bloglar belki daha kaliteli olacak, içerik hırsızları artık nemalanamayacakları için bu işleri bırakıp gidecekler. Yani, Martin Luther gibi, aslında "Benim bir hayalim var…" diyorum…

FİKRİNİZİ KENDİNİZE SAKLAYIN, ÇALDIRDIKTAN SONRA DA AĞLAMAYIN

ekonomi,öylesine | 27 Temmuz 2007

Fi tarihinden beri görmediğim bir arkadaşım, blogum sayesinde beni bulmuş, telefon numarasını yollamış, konuştuk…

Bir hayli sinirliydi, projesini “çok büyük” diyebileceğim şirketlerden birine çaldırmış.

İyi olmuş dedim.

Enayi gibi elinde dosyası gitmiş, anlatmış durmuş, hatta problemli görünen noktalarda akıl vermiş, “biz seni ararız” diyerek şutlamışlar elemanı. Şirkette çalışan bir arkadaşından aldığı istihbarata göre, faaliyet başlamış bile, bizimkini aramayacakları da ortada.

İlk projemi çaldıralı seneler oldu, üstelik adamlar beni öyle güzel kandırdı ki, uzun birsüre “amma iyi adamlar” filan gibi salakça bir tribe girdim. O olayın üstünden bir sene geçmeden başka bir projemi çaldırdım, üstelik de bir tanıdığa. Üç kuruş için madara oldu, adamın arkadaşlarına herif hakkında ana avrat düz gittim, kulağına gitmemesi mümkün değil. Hasretle bekledim ki, arayıp “sen bana böyle demişsin” desin, arayamadı. Pislik heriflerin çoğu aynı zamanda son derece ödlektir.

Onun için, fikrinizi kendinize saklayın. Son derece cazgır ve tuttuğunu koparan, üstelik böyle büyükbaşların kapasını geçmişte de koparmış bir avukatınız yoksa, bu işlere de hiç girmeyin. Bahsettiğim tarz birini tanıma olasılığınız muhtemeldir ki, son derece düşüktür.

Diyeceksiniz ki, o zaman fikrim ne işe yarar, madem uygulanmayacak….

Çöpe atın gitsin. Böyle hırt adamlar sizin üstünüzden para kazanıp sizi de aptal yerine koyacaklarsa, onlar da kazanmasın, siz de kazanmayın.

Unutmayın, böylelerine akıl verdiğiniz zaman, sadece kendi çıkarlarınızı değil, benim gibi kendi başına birşeyler yapmak için uğraşan sürüyle insanı da mağdur ediyorsunuz.

Eğer illaki ben bu işi yapacağım derseniz, ihtimaller az. Ya satıp savıp ya da kredi bulup ticarete gireceksiniz, veya kooperatif tarzı bir şey kuracaksınız. İkincisi çok düşük ihtimal. Birincisinde ise muhtemelen batacaksınız, çünkü ne sattığınız değil, nasıl ve kime sattığınız önemli. İsterseniz elinizde benzinden 10 kat ucuza malolan ve performansı artıran bir yakıt olsun, birileri size rağmen, kurduğu düzene dayanarak benzin satmaya devam edecektir. Sizse muhtemelen yok olup gideceksiniz. Acı ama, Türkiye’deki “yarı kapitalist” düzen böyle. Güzel şartlarla sağlam bir ihale kapamıyorsanız, çok zengin olma hayallerini de aklınızdan çıkarın.

Türk Mucit gibi programlara katılıp fikrinizi ederinden 100 kat filan ucuza da satmanız mümkün; ama fikriniz çok büyükse, muhtemelen o yarışmaya katılamayacaksınız bile.

Türkiye’de AR-GE kültürü yoktur. Dünyada AR-GE’yi üniversiteler yapar, şirketler de oradaki adamları alıp kendi laboratuarlarına getirmek için mücadele ederler. Bizde üniversite olmadığı için AR-GE’de yok. AR-GE ile uğraşanların ne hale geldiğini de burada anlattım.

Belki 10,20 sene sonra devran döner, belli olmaz.

İNSANIN PATENTİNİ DE ALIRLAR MI?

ekonomi,toplum | 4 Temmuz 2007

ABD’de iki şey çok kutsal: patent ve mülkiyet hakkı. Bunun nedenini anlamak zor değil; bu iki hakkı güvence altına almazsanız, kapitalist sistemi ayakta tutamazsınız. Nitekim, Türkiye’yi ekonomik olarak büyük zarara uğratan servet vergisinin hazin sonuçlarını hala yaşıyoruz; o zaman yapılan hataların (ki bu hatadan da öte bir uygulamaydı) sonuçlarını, bugün ülkenin en önemli varlıklarını haraç mezat yabancılara satarak ödüyoruz.

Mülkiyet hakkı bugünlerde fazla birşey ifade etmiyor; nitekim  solcular enformasyon devrimi ıskalayınca, kapitalizmin nereye gittiğini anlamakta güçlük çektiler. Türkiye’deki solcuları hesaba katmıyorum bile; onlar hala 100 sene önce tartışılıp kenara koyulan kavramlara din gibi sarıldıklarından, hem Türkiye’yi hem dünyayı anlayabilecek durumda değiller.

Bugün Türkiye hala 50 sene geride kalan kalkınma modeli ile kalkınabileceğini düşünen saflarla dolu. Yeni fabrikalar açmak, sadece ülkeyi daha fazla kirletmeye ve hammadde ihraç eden ülkelere daha bağımlı olmamıza hizmet ediyor; üretimden elde edilen katma değerin aslan payını ise teknoloji ve bilgi üreten batı ülkeleri alıyor. En hızlı kirlenen ve çölleşen ülkelerden biri olmamızda tamamen bununla ilgili. Batılı ülkeler çoktan fabrikalardan vazgeçtiler; zira bunların pisliğini temizlemek daha pahalıya mal oluyor. Bizde ise, bırakın bilgi üretmeye yönelik çabaları artırmak için birşeyler yapmayı, siyasi partiler hamasi ve boş laflarla insanları uyutmaya devam ediyorlar. Üstelik, sanayileşelim derken, Türkiye her geçen gün, kendi kendine yetersiz hale geliyor tarım ve hayvancılıkta; özellikle tarım ithalatımız müthiş bir hızla artıyor.

Kısacası, artık üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sistemi idare etmekten acizdir; artık o işçinin başındaki daha kıdemli işçidir, daha fazlası değil…

Maalesef Türkiye, enformasyon ve Internet devrimini de ıskalamıştır; Google’da ülke olarak neleri aradığımıza bakmak, en çok ziyaret edilen site ve blogların börtü böcek, yemek tarifi, güzellik sırları ve cep telefonuyla ilgili olduğunu görmek, bu savın ne kadar kuvvetli olduğunu ortaya koyacaktır.

Bakın AB ülkeleri ne yapıyor: ABD, yıllar yılı sıkı patent kuralları ile kendi ülkesinin bilimadamı ve sanayicisini kanatları altına aldı, öyleki, ekonomik gücünü koruması buna bağlı olduğundan, uymayan ülkelere de ültimatomlar verdi. Bugün korsan yazılıma karşı dünyada başlatılan sürek avı, ABD’nin işidir. Türk yazılım sektörünün korsan yazılımdan zarar gördüğünü söylemek gülünçtür; zira Türkiye’de, Türk yazılımcısı korunmamaktadır.

AB, patent yasalarını sertleştirip, bu alandaki ahlaki sınırlamaları hiçe sayarak bilginin gücünü elinde tutmak niyetinde. Yani, ABD’nin kendi politikasını, daha da sertleştirerek, kendi içlerinde uyguluyorlar. Buna son örnek, Almanya’da bir bilimadamının, kök hücrelerini kullanarak sinir hücresi elde etme metodunun patentlenmesi. Daha önce de, göğüs kanserinin oluşmasını önleyen-yavaşlatan bir genin patentlendiğine şahit olmuştuk. Bunlar, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek gelişmeler; zira toplum (daha doğrusu, insanlık) sağlığının, patentler yoluyla çok kısıtlı zümrelere devredilmesi sonucu, aşırı pahalı tedavi yöntemleri yüzünden birsürü insan pisi pisine ölecek ve bizim de arasında bulunduğumuz ülkeler, aşırı artan sağlık harcamaları nedeniyle köşeye sıkışacaklar.

AB ülkeleri için bu bir sakınca teşkil etmeyecektir: örneğin, göğüs kanseri tedavisini elinde bulunduran bir Alman şirketi, mesane kanseri tedavisini elinde bulunduran Fransız şirketiyle anlaşır, devletler de aralarında anlaşırlar ve karşılıklı olarak sağlık giderlerini azaltabilerler. Sonuç olarak, olan bizim gibi, patent karşılığında takasa verebilecek bir patenti olmayan bizim gibi ülkelerle, Afrika ülkeleri gibi fakir ülkelere olur.

AB’ye girmeyi istememin nedenlerinden biri de bu. 2020′den önce ışık görmüyorum ama, eğer girersek, ekonomimiz önce çökecek. İnanılmaz sıkıntılar çekeceğiz; ama eski kafalar da bu çöküntüde yokolup gidecekler. Sisteme "format atılacak", bu çöküntüden yepyeni bir Türkiye doğacak. Nitekim, AB’ye sonradan dahil olan tüm ülkeler bunları yaşadılar.

 

 

TÜRK TELEKOM'UN ALENİ KAZIĞI

ekonomi,reklam,web | 26 Haziran 2007

Ben yaklaşık 4 senedir ADSL abonesiyim. Abone olduğumdan beri, eskiden 128K olan, daha sonra 256K’ya çıkan, o yerlerde sürünen ama sınırsız bağlantıyı kullanıyorum. Damlatan duşla banyo keyfi misali, sınırsızca gezip tozuyorum Internet’te.

Türk Telekom (komik de, adı “Türk”, kendisi İtalyan şirket), yeni kampanya yapmış. Yeni abone olanlara, beleş modem verip şimdikinin yarı fiyatından filan “hızlı Internet” “çekcekmiş”. Hızlı Internet bu borumu! Millet de keriz ya, kimse Avrupa’nın en yavaş bağlantısını en pahalı fiyattan kullandığımızı bilmiyor, hızlı Internet diyorlar. Artık Cem Yılmaz’a sırıtıp acımızı hafifletiriz.

Yeni abone olanlar, benim ödediğimin yarısından azını ödeyip aylarca Internet kullanacak, bir de üstüne beleş modem alacaklar. Ben zaten keriz olduğum için, aynı tarifeden kullanmaya devam. Birileri de, bunu büyük bir hizmetmiş gibi, manşet yapıyorlar ön sayfalarda. Bir de utanmadan, 2 sene aboneliği garanti edene, %6 indirim diyorlar. İyi de, bu ben abone olurken, 4 sene önce de vardı!

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123456