Türkiye, küreselleşme yalanına artık tamamen teslim olmuş durumda. Bu işin ucu sadece bize değil, bizzat fikrin anavatanı olan ABD’ye bile dokunuyor. Son yıllarda yeni bir kavramın ortaya çıktığından herhalde hepiniz haberdarsınız: over qualified. “Fazla kalifiye”.
Oysa ki, mantık, bir işi en iyi şekilde yapmak için, en iyi malzemeyi kullanmamızı söyler. İnsan ise elinizdeki en değerli malzemedir, zira üretime parmağını bile kıpırdatmaksızın, sadece fikir üreterek katkıda bulunabilir. Aynı şekilde, satış ve reklama da.
Buna rağmen, son yıllarda en yüksek işsizlik oranı, bu “over-qualified” kitle arasında artış gösteriyor. Nedeni basit: globalizm, herşeyi kurallara, basit talimatlara bağlayıp, otomasyonu da getirip sistemin ortasına koyunca, insiyatif kullanması gereken kalifiye personele gerek kalmıyor.
Dolayısıyla bu gruba giren kişiler de ya kendi işlerini kuruyor, ya freelance çalışıyor, ya da başka, daha az gerilimli sektörlere kayıyorlar (örneğin eskiden tanıdığım son derece başarılı bir genel müdür, bugün Karadeniz’de balıkçılık yapıyor)
Zaman zaman farklı isimler altında ortaya çıkan sistemlerin -Kaizen gibi- ana amacı, insan faktörünün üretimdeki rolünü kısıtlamak. Bu sayede, orta seviyede kalifiye çalışanlardan, ucuz bir işgücü ordusu kurmak mümkün. Doğrusunu isterseniz, şu an 1 Mayıs’ta olması gerekenler işçiler değil, beyaz yakalılardır.
Bu sistem, kısmen de olsa iyi çalışıyor (şimdilik). Nedeni de basit; insanlar ucuz ve vasat ürünler istiyorlar. Bunun içinde çok kalifiye işgücüne ihtiyaç yok. Hemen hemen tüm sektörler, zaten bu prensip çevresinde şekillenmiş ve yerlerini bulmuş durumdalar.
Öte yandan, bu herzaman böyle olmayacak. Dünyada her akım, belli bir süre devam ettikten sonra, tahtını eski krala teslim eder.
Bugün, bu sistemin en büyük tehdidi, aslında onun parçası olan Çin. Çin, hep düşük kalite mal üretmekten ve bunu anormal derecede düşük fiyatlara satmakla suçlandı; ama durum değişiyor. Çin şu an, her kalite ve daima düşük fiyat garantisiyle, çok geniş bir üretim yelpazesi ve hacmine sahip.
Batı’nın Çin ile mücadele edebilmesi kesinlikle mümkün değil. Çin’de de göreceli olarak işçilik maliyetleri artıyor; ama hala Türkiye gibi ülkelerin bile çok altındalar ve yine Türkiye gibi ülkelerden daha kaliteli ve çeşitli üretim yapabilecek deneyim, bilgi birikimi ve teknolojiye sahipler. Sonuç? Zaman içinde, herkes bu “over qualified” insanların peşine düşmeye başlayacak ve eskiden aldıklarından daha yüksek ücretlerle tekrar baş tacı edilecekler. Ta ki, bilinmeyen bir tarihteki globalizm dalgası tekrar gelinceye kadar…
Bürokrasi heryerde var. Bugün iş dünyasının devleti eleştirmesine bakmayın; çoğunun kendi bünyesindeki bürokrasi, tapu kadastro dairelerini geride bırakır! Türk insanı ilişkilerini güvensizlik üzerine kurduğundan, bürokrasi de inanılmaz derecede fazladır.
Pahalı Bir şey satın alacaksam, bunu piyasanın küçüklerinden bir şirketten almayı tercih ederim. Bunu size de tavsiye ediyorum: küçük şirketler, işlerine genelde dört elle sarılıyorlar. Aile şirketi olması tercih nedenidir (“Kurumsallık” lakırdısına aldanmayın; bu global devlerin yerel şirketleri ezmek için yaydığı boş bir slogan!) Hele hele, şirket sahipleri ürünlerini hobi edinmişse, pazarlığı kısa keserim…
Küçük şirketlerin ürün kalemleri az olduğundan ve ürün bizzat şirketin sahipleri tarafından “hobi” edinildiğinden, ürün hakkındaki bilgileri çok daha fazladır. Birçoğu, teknik destek sağlamaktan zevk alırlar. GP2x’in Türkiye ithalatçısı Smart BS, böyle harika şirketlerden biridir.
1.Freelance, durumunu açıkça ortaya koyabilmelidir. O, şirketin çuvalladığı anda ortaya çıkan olağanüstü yetkilerle donanmış bir askerdir; yedek işçi değil. Acemi olanlar, şirkete uyum sağlamaya çalışır ve asimile olurlar.
2.İyi bir freelance, tek gücünün yaptığı iş olduğunun farkındadır. Hiç bir konuda kurallara uymak zorunda değildir; işin kalitesi ve teslim zamanı hariç!
3.Özgür ruh taşıyan freelance’in müşteriyle iyi ilişkiler kurması tercih edilir olsa da gerekli değildir. Dostluk oluşsa bile, kişisel ilişkileri yönlendirme konusunda insiyatifi elden bırakmamalıdır.
4.Müşteriler, freelance’i “yontmanın” yolunu arayıp dururlar. İyi bir freelance, parasını sağlama almak için mutlaka B ve C planlarını kenarda bekletir. Çok gerekmedikçe, yüksek puanlı kartları oynamaz.
5.İyi bir freelance, becerisinden ötürü şirket içindeki diğer çalışanların -özellikle orta ve üst düzey yöneticilerin- tehdidi altındadır ve daima kıskanılır. Bunları beceriyle savuşturacak soğukkanlılık, zeka ve tecrübeye sahip olmalıdır.
6.İyi bir freelance, aynı anda iki iş yapar ve birini de yedekte bekletir. Müşteriler, birbirlerinden habersiz olmalıdır.
7.Başarıya odaklanan freelance, başkalarının takvimine göre çalışmaz. Genelde batan projeleri kurtarmak amacıyla işe alınan freelance, sorunun büyük ölçüde kötü planlama,yetersiz ve kalifiye olmayan işgücünden kaynaklandığını bilir ve kendi planını yapar.
8.Freelance, müşterinin iyimser olduğu durumlarda bile daima kötümserdir ve en kötü ihtimalleri düşünür. Bu ihtimallerin müşteri tarafından bildirilmesi de gerekmez; freelance daima patron gibi düşünmelidir.
9.Durum ne kadar kötü olursa olsun, freelance asla tereddüt ve paniğe kapılmaz. Daima ılımlı olmakla birlikte, her adımını hesaplayarak atar.
10.İyi bir freelance, belli bir alandaki üstünlüklerini özgürce sergilerken, uzman olduğu diğer alanlardaki birikimlerini göstermez. Bu gibi durumlarda freelance’e ekstra işler yüklenir ve proje riske girer.
11.Becerikli bir freelance, şirket çalışanları içinde kimlerin ne düzeyde olduğunu ve onlardan nasıl faydalanabileceğini hemen saptar. Bu kişiler üzerinde otorite ya da karizmasıyla etkinlik sağlar ve onlardan gerekli yerlerde yararlanır.
12.Freelance olarak yaşamak zordur. İyi bir nakit akışı planlaması yapmak ise mecburidir. Özellikle kredi kartı kullanmaktan kaçınılmalı ve bir miktar nakit yedek akçe olarak tutulmalıdır.
Her ne kadar, Vista’nın Microsoft’un CD üzerinde satacağı son işletim sistemi olduğu pek duyurulmasa da, Redmond’lı devin niyeti bu. Aslında, bu Microsoft’un değil, Sun’ın vizyonu.
Sun, thin client uygulamaları üzerinde uzun zamandır çalışıyor ve Ray adında başarılı bir ürünleri var.
Web tabanlı bir işletim sisteminin ise bir masaüstü kullanıcısına ne kadar fayda getireceği oldukça şüpheli. Daha şirketlerde bile thin client uygulamaları yeterince yer bulamamışken, işletim sistemini Internet tabanlı hale getirmek neden?
Bunun tek mantıklı cevabı varmış gibi görünüyor: şirketler, korsan kopyaları azaltmak istiyor ve muhtemelen ellerinde tuttukları gücü, bir reklam ve basın mecrası olarak da kullanmak istiyorlar. En azından, Yahoo-Microsoft, Google-Linux ya da Sun-Ubuntu yakınlaşması bunun sinyallerini veriyor (Ubuntu ne gibi bir medya gücü sağlar diye sorabilirsiniz; hiç hafife almayın: şu an Google’da Linux ile ilgili herhangi bir araştırma yaptığınızda, Ubuntu ile ilgili bir siteye denk gelmemeniz olası değil. Şayet Ubuntu ile ilgili bir site açarsanız, Mark Shuttleworth domain ve hosting giderlerinizi karşılıyor. Zaten Shuttleworth’un kendisi bile başlı başına malzeme: uzaya giden 2.sivil! Üstelik, Linux, sayabileceğiniz işletim sistemleri içinde en kolay biçimde Internet’e entegre olabilecek olan)
Böyle bir vizyona, Intel ya da AMD gibi, özellikle işlemci üreten devlerin pek sıcak bakacaklarını düşünmüyorum. Sun, aynı thin client mantığında olduğu gibi, çok büyük çaplı veri yığınlarının server’larda işlenip, kullanıcılara Internet üzerinden “sonuçların” döndürüleceği yönünde mesajlar veriyor. Aslında, Sun benzer bir mantıkla “işlem gücü” kiralıyor: günde 1$ ödeyerek, rendering gibi aşırı işlem gücü gerektiren işlemleri şu anda bile Sun’ın devasa server’lerı üzerinde yapabiliyorsunuz.
Sun ve Microsoft, bu tip bir uygulamanın yüksek düzeyde server donanımı talebi yaratacağı konusunda Intel gibi devleri ikna edebilir mi? Bu bana düşük bir ihtimal gibi görünüyor; zira bu tip bir işlem modelinde gerekli işlemci miktarı, kaynakların verimli kullanılması nedeniyle düşecektir. Dolayısıyla, dünyada daha az RAM, anakart,işlemci, hatta ekran kartı satılacaktır. Üstelik, bu şirketler bir masaüstü kullanıcısının ödediği paranın üçte birini bile ödemeyeceklerdir. Nereden bakarsanız bakın, donanım üreticileri için kabul edilebilir bir durum değil bu.
Donanım üreticileri olmadan da, bu fikir ancak “hayal” düzeyinde kalır; sanılanın aksine, Microsoft gibi yazılım üreticileri, ciro olarak pazarın küçük kısmını oluşturuyorlar.
Yine de, küçük çaplı thin client uygulamaları, örneğin apartmanlar bazında, çok verimli olabilirler. Hatta, hali hazırdaki donanım ve yazılımlar, bu tip uygulamalar için yeterli düzeyde.
Haberin başlığı “Microsoft 1.5 milyar $ tazminat ödeyecek”
Tarih, 23 Şubat 2007.
Davayı açan, Lucent şirketi, yıl 2003. Lucent, davayı kazanmış. Microsoft, zamanında Franhaufer enstitüsünden 16 milyon dolara aldığı mp3 kullanım lisansı için şimdi 1.5 milyar dolar ceza ödemek zorunda. Aslında karar haksız bir karar; zira Microsoft’un burada bir kötüniyeti sözkonusu değil. Sorun, aslında Bell ile Franhaufer arasında.
Lucent, davayı emsal göstererek, Apple gibi büyük şirketlerden de yüklü tazminatlar alabilir. Bunun sonucunda iki şey olabilir; ya şirketler mp3 formatını bırakacak, ya da lisanslama maliyetlerindeki artış ürün fiyatlarına ciddi biçimde yansıyacak.
Bence bu harika bir gelişme. Umarım en kısa zamanda iğrenç bir kodlama teknolojisi olan mp3′den kurtuluruz.