ABD'DE INTERNET SANSÜRÜ (SADECE) CUMHURİYETÇİLERİN İŞİ DEĞİL

güncel | Etiketler:, — 19 Mayıs 2011

4066DSC05046 300x225 resmi ABDde Internet Sansürü (sadece) cumhuriyetçilerin işi değil yazısı guncel  kategorisindeÖzgür Uçkan gibi uzmanlar ve 5posta gibi konuyu yakından takip eden blog yazarları varken, aslında internet sansüründen bahsetmeyi anlamsız buluyorum. Zira maalesef çok yakından izleyebildiğim bir konu değil.

Lakin, uzun yıllar özgür yazılım konusunda “militan” tavırlara sahip biri olarak, doğal sansür gibi konuları da takip etmek zorunda kalıyorum. Özellikle, EFF gibi oluşum ya da Richard Stallman gibi kişiler bu konuda son derece duyarlılar.

ABD, popüler kültürün motoru olduğundan ve sinema, müzik “endüstrisi” nin lideri olduğundan, doğal olarak ülkedeki çokuluslu şirketlerin hükümet (ve devlet) üzerinde büyük etkinliği var. Bu şirketler, sadece büyük cirolar döndürmelerinden değil, ABD’nin kültür emperyalizmi politikasının da bir parçası olduklarından, güzelce korunup kollanıyorlar. Diğer, belki de en önemli rolleri ise, öncelikle ABD, ikincil olarak da dünya insanlarının gözünü boyayacak dezenformasyon politikaları devletle elele sürdürmek.

Bildiğiniz üzere, Obama’nın kampanyasının destekçilerinden biri de Google’dı. Başından beri, zenci bir başkan adayının, ABD derin devleti tarafından ustaca planlanmış bir PR çabası olduğunu düşünüyorum. Nitekim, Sarah Palin gibi fiyaskolara rağmen, demokratlar seçimi önemli bir farkla kazanmadılar.

Türkiye’den ABD’ye bakan “entel” kesim, cumhuriyetçileri “gerikafalı ve şiddet yanlısı redneckler” olarak görürken, demokratların ilerici, barış yanlısı ve özgürlük sevdalısı filan olduğunu sanıyorlar ki, durum kesinlikle böyle değil.
ABD’de çok ses getiren bir yasa tasarısı, kısaca COICA olarak bilinen “Combating Online Infringement and Counterfeits Act”, birsüre rafa kalkmıştı. Ancak bugünlerde tekrar hortluyor. COICA’yı hazırlayan senatör, Patrick Leahy adında bir “demokrat”! Enteresan şekilde, onu durduran, yine bir demokrat olan Ron Wyden. (Neden başkanlık sistemi gelsin diyorsanız, bu da bir neden. Aynı partiden iki kişi, kritik bir oylamada birbirinin önünü kesebiliyor. Al sana parti içi demokrasi!)

İşin içinde büyük ölçüde MPAA parmağı olduğunu hissettiren yeni tasarı ise, “The Preventing Real Online Threats of Economic Creativity and Theft of Intellectual Property Act”. “Halk arasında” PROTECT IP olarak anılıyor (haklı olarak). Yasa tasarısına göre, “ekonomik yaratcılığa zarar veren” ya da “entelektül mülkiyeti hiçe sayan” girişimler durdurulacak. Elbette, lafzı yorumuyla kanunlara gayet uygun görünen bu girişim, bugün Türkiye’ de tartıştığımız uygulamalara çok benzer bazı protokollerin uygulanabilmesini mümkün kılıyor. Örneğin, savcı, “şüphelendiğinde” bile, sadece servis sağlayacılara değil, Google gibi arama motorlarına bile emir vererek sitenin faaliyetlerinin durdurulmasını ve arama motorlarından “tüm siteye” giden linklerin kaldırılmasını istiyor. Yani, blogspot’da kitap paylaşan biri yüzünden, tüm blogspot’un “engellenmesi” mümkün hale geliyor! (İlk defa, “muasır medeniyetlerin” bizden önce düşünemediği birşeyi yapmış olmanın haksız gururunu taşıyabilir bazıları!)

Üstelik bu sitelerin ABD’de olması da gerekmiyor (ah, biz bunu da daha önce düşünüp yaptık zaten!)

Bunların yapılabilmesi için, sitenin “suçlu bulunması” gerekmiyor. Savcının kıllanması yeterli. Savcının muhatabı ise sadece ISP’ler değil; bu sefer DNS sistemine ve arama motorlarına da müdahale var. Bush zamanında, TLD’lerin ABD’de kalmasına gelen eleştiriler ve ABD’nin bu konuda direngen olması, bunun demokrat ya da cumhuriyetçi parti ile değil, ABD devletiyle ilgili bir mesele olduğunun kanıtı olarak değerlendirilebilir. Daha da beteri, Homeland Security, MPAA ve RIAA isteğiyle, “uluslararası / uluslarüstü olması beklenen” DNS sistemini de aşarak, bazı domainleri sahiplerinin elinden almış durumda! (Ayrıntısı burada: http://www.techdirt.com/articles/20101128/15302012021/who-needs-coica-when-homeland-security-gets-to-seize-domain-names.shtml )

Elbette kaygıları sadece ekonomik kaynaklıymış gibi görmemek lazım. Wikileaks hadisesiyle ipliği pazara çıkan devletler, bir süredir kafalarına göre takılamamanın sıkıntısı içindeler. Buradan Türk internet kullanıcılarının da çıkarması gereken bir ders var; sansür, özgürlük vs gibi konular, hükümetlerden çok devletin, bizler bunun bir devlet sorunu olduğunu idrak edip harekete geçmedikçe, “kafayapısıyla” ilgili bir sorun. Siyasetin ne olduğunu hiç anlamayan yurdum insanı hala siyasetçinin “niyetiyle” birşeylerin düzelebileceğini sanmaya devam etsin; durum ABD’de de, ya da bazı AB ülkelerinde de bizden çok farklı değil.

DÜNYA VE TÜRKİYE' DE İNTERNET SANSÜRÜ

güncel | Etiketler:, , — 18 Mayıs 2011

daniel cohn bendit 236x300 resmi Dünya ve Türkiye de internet sansürü yazısı guncel  kategorisindeBelki Türk medyasını takip ederek dünyadan haberimizin olması mümkün olmadığından, belki de dünya ve kavramsal meseleler bizi hiç alakadar etmediğinden, dünyada yoğun bir sansür ve hak gaspı dalgası olduğunun farkında değiliz.

Ben dünyadaki herşeyin Illuminati tarzı ezoterik örgütlerin başındaki karanlık adamlar tarafından yönetildiğini ileri süren komplo teorilerine prim vermiyorum. Ama birbirinden çoğu zaman bağımsız, kimisi çok da global etkilere sahip olmayan olaylar (kendi başlarına) biraraya geldiklerinde “zeitgeist” ı oluşturuyorlar. Örneğin, 9/11 olaylarından sonra başlayan ve ABD – İngiltere’yle birlikte bir miktar diğer AB ülkelerine de sirayet eden sansür ve devletin kontrolünü daha fazla hissettirme çabaları, etkisini artırarak yükselmeye devam ediyor.

Türkiye’ deki sansür dalgası, hem Türk devletinin (ve halkının) otoriter yapısından kaynaklanıyor, hem de dünyanın şu andaki “ruhuna” aykırı değil. Nitekim, AKP’nin “kara koyun” olduğu zamanlarda söylediği birşey vardı: “dünya demokrasiden saparken, biz demokratikleşiyoruz”. Cidden de, kısa bir süre de olsa, bu doğruydu. AKP’nin de “devletçileşmesiyle” bu durum ortadan kalktı; kalkmasıyla birlikte, demokrat Türklerin daima başına bela olan devlet anlayışına bir de “AKP’nin hassasiyetleri” eklendi. Aslında burada “AKP’nin hassasiyetleri”, doğurduğu sonuçlar bakımından, “CHP’nin hassasiyetlerinden” ya da “MHP’nin hassasiyetlerinden” hiç de farklı değil. Kimi Atatürk, kimi Hz Muhammed, kimi de Abdullah Öcalan diyerek, sıklıkla site kapattırmak için girişimde bulunmuş, mimli partiler bunlar. Nitekim, sansür yasalarının bu 3 partinin, birbirlerine övgüler düzdükleri bir ortamda, oybirliğiyle geçirildiklerini unutmamak gerekiyor.

Öncelikle sansürün nedenlerini anlamak lazım: ana akım medyada, uzun süredir sansür problemi yokmuş gibi görünüyor; en azından dünyada gözüken durum bu. Ancak, bugün pekçok medya kuruluşu “devlet kıyaklarıyla” ayakta durabilmekte. Bunun doğal sonucu da, medyanın uzun süredir parayla terbiye edilen, uslu çocuk rolünü oynaması. Nitekim, son yıllarda, Wikileaks bombalarına azıcık bile yakın hiçbir bomba gelmedi ana akım medyadan – tekrar söylüyorum, bu bize has değil, dünya genelinde bir sorun. Burada, devletler adına cansıkıcı bir gelişme var: Klasik medyalar çöküyor ve nasıl kontrol edeceklerini bilmedikleri, üstelik ne kadar kontrol edebileceklerinden de emin olamadıkları internet yükseliyor. Ana akım medyanın internet özgürlüklerine tüm dünyada kulak tıkıyor, hatta interneti kötülüklerin anası olarak lanse ediyor olmasının temel nedeni, gelecekleri olmadıklarının farkında olmaları. Bu konu bizde çok tartışılıyor olmasa da, The Simpsons’ a girecek kadar popüler bir konu (Bir gazete adı duyduğunda, Homer Simpson’ ın babası, “benim kadar bile yaşamayacak” diyor, ki bu büyük ihtimalle doğru). Böylece devletler, hem ana akım medyayı internete karşı kışkırtıp özellikle yaşlı nüfusunu internetin “güvenilmez ve pislikle dolu” olduğuna inandırıyor, hem de ana akım medya üzerinden kendi dezenformasyon kampanyalarını yürütüyor. Geçmişte devletlerin temel korkusu, genelde illegal pisliklerinin ortaya çıkmasından ibaretti (neredeyse tüm organlarının “örtülü ödeneğe” sahip olduğu, en organize ve büyük bir suç örgütünden bahsediyoruz!) ancak bugün durum biraz daha ciddi: ekonomik sorunlar, çevre felaketleri, salgın hastalıklar gibi bir dizi çok önemli sorun var. Ekonomi bozuldukça, özellikle refaha alışmış batı ülkelerinde ciddi huzursuzluklar baş gösteriyor. “Para olduğu” zamanlarda, zenginliğin daha fazla bir kısmını halka dağıtarak toplumsal patlamaları dizginlemek mümkün olabiliyordu; ama durum giderek daha ümitsizleşiyor: Çin gibi kalabalık ve işgücü maliyetinin ucuz olduğu ülkelerin dünya ekonomisine entegre olarak batıdaki mavi yakalıları kaçınılmaz olarak işsizliğe itmesi, kapitalizmin kolluk kuvveti olmaktan gayrı işlevleri kalmayan devletlerin sosyal politikaları iyiden iyiye budamaları, boyutları hala halktan saklanan kıtlığın gıda fiyatlarını yükseltmesi, petrol fiyatlarının artması gibi sorunların “haber değer olmaması” hiç de sürpriz değil. Yine ana akım medya üzerinden, özellikle batılı devletler yoğun bir korku politikası uyguluyorlar (terörizm gibi). Şu an, halkı kendi yarattıkları öcülerle, “daha büyük şeylerden korkmalarını sağlayarak” kontrol altında tutmak mümkün olabiliyor. Öte yandan, internet gibi özgür haber (ve örgütlenme) alanlarının olması, bu yalanın sonsuza dek yeniden üretilerek sürdürülmesi önündeki en büyük engel.

Ben Facebook, Twitter gibi “sosyal medya” sitelerinin de ABD devleti tarafından desteklenerek, interneti hiç olmazsa daha magazinleştirilmiş bir kaynak haline getirerek pasifleştirme çabası gösterdiklerini düşünüyorum. Bu siteler, internetin “ana akım medyası”. Nitekim, gerek Facebook, gerekse Twitter üzerinde bolca sansür uygulandığını da geçmişte örnekleriyle gördük. Internetin ilk yıllarındaki mobil, meraklı ve çok siteye dallanmış kullanıcı profilini merkezileştirilmiş, “kontrollü” ve az sayıda siteye kaydırmak bir devlet politikası olabilir (kesin öyledir demek istemiyorum; ama bu fikrin hepten atlanmış olduğuna da inanmıyorum). Hal böyle olunca, aynı günümüzde ana akım medyadan beslenen insanlarda olduğu gibi, internet kullanıcısı, bulunduğu ama giderek izole olmaya başladığı ekosisteme yabancılaşmaya başlıyor (Türkiye’de kapatılan 60.000 siteden, çok ünlü porno siteleri hariç, kaçının farkındayız?)

Yine de ümitsiz olmamak gerek – birileri yine sistemde açıklar ve arka kapılar bulacaktır; ancak bunların sayısı oldukça az olacağından, belli bir süre sonra sansüre karşı koyabilecek kalabalıklara ulaşabilmek hayal olabilir. Dünyada, özellikle büyük ekonomik krizleri takiben, önemli sosyal patlamalar olduğunu ve bu sayede de devletler tarafından boğazımıza takılan tasmaların gevşetildiğini hatırlayalım. 3 milyonluk resmi işsizlik rakamına rağmen, Türkiye’de AKP döneminde yaşanan sessizliğin önemli bir nedeni de, uygulanan genişleyici para politikaları. Buna rağmen, çoğu zaman yanlış fikirler ve sloganlarla, yanlış kişilerin peşine takılarak da olsa, ciddi bir kitle tekrar sokaklara çıkmaya başladı ki, 12 Eylül darbesinin ardından, bu çok ümit verici bir gelişme. Belki çok fazla idealizm ve doğruluk beklemek de yanlış; nitekim 1968 olaylarının patladığı nokta, Fransa’da kız ve erkek öğrencilerin aynı yurtlarda kalmasının yasaklanmasından ibaretti!

FRANSIZ İHTİLALİ, OSMANLI, BURJUVA VE SON GÜNEYDOĞU OLAYLARI

güncel,tarih,toplum | 21 Nisan 2011

barcelona 300x190 resmi Fransız İhtilali, Osmanlı, Burjuva ve Son Güneydoğu Olayları yazısı guncel  kategorisindeEkonomik ve sosyal koşullar değişmediği sürece, “tarih tekerrürden ibarettir” klişesini kabullenmek de kolay oluyor.

Tarih boyunca, benzer durumlarda, benzer insanların sık sık aynı hata ve yanılgılara neredeyse usanmadan düşmelerini görmek enteresan. Kimilerine ilk bakışta garip gelecek olsa da, biraz ezber bozucu birşeyler söylemek istiyorum:

1. Fransız İhtilali, monarşiyi hizaya sokmuş ve burjuvayı zaman içinde hakim sınıf haline getirecek düzenlemeleri yapmıştır; özünde büyük bir özgürlük mücadelesi filan değildir. (Çok daha az bilinen Paris Komünü, daha önemli bir harekettir özgürlük adına)

Fransız İhtilalinin belki de en büyük faydası, kilise egemenliğine kati olarak son vermiş olmasıdır ki bu da çok “orjinal” birşey sayılmaz. 8. Henry, yaklaşık 350 yıl önce İngiltere’de kiliseyi pasifize etti. Fransa’ da ihtilalin patlamış olmasının asli nedeni, aristokratların burjuvaların uğraşabildiği ticari faaliyetlerle uğraşamıyor oluşuydu. Aksi halde, ünvan ve toprakları ellerinden alınıyordu. Endüstri devrimine doğru ilerlenirken, toprağın göreceli değeri düşmekteydi; ticaretle uğraşan burjuva, aristokratlar kadar, hatta onlardan daha fazla mal ve para sahibi olmaya başlamıştı. İngiltere’ de olduğu gibi Fransa’ da da bu ayrıcalık aristokratlara tanınmış olsaydı, tarih dünya ve Fransa adına çok farklı ilerleyebilirdi.

2. Fransız İhtilalinin getirdiği milliyetçilik fikri, sonraki yıllarda dünyanın başına bela olacak yeni ayrımcı fikirlerin doğmasına çanak tuttu. Dinin insanları savaşa sürmek için kullanılmasının önüne geçilmiş olsa da, bu sefer “milli duygular” sömürülerek insanlar ölüme gönderildiler. Napoleon Bonaparte, milliyetçilik fikri sayesinde devasa bir ordu toplamayı başarabildi. Döneminde Avrupa’nın en yüksek nüfus artış oranına sahip olduğundan, savaşa sürülecek insan malzemesi boldu.(Bonaparte’ın savaş stratejisi, çok sayıda askerin ölümüyle sonuçlandı; pahalı ve nitelikli askerlerden oluşan ordulara “serdengeçti” lerle karşılık verdi) Ayrıca Fransa nüfusunun dönemin önemli güçleri olan İspanya ve İngiltere’nin toplam nüfusundan yaklaşık iki kat fazla olduğunu da buna eklemek gerek.

3. Fransız devrimini takiben, Anadolu’ da kayda değer gelişmeler olmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu, özellikle vergi toplama işini yoğun olarak başıbozuk mültezimlere bıraktığı son 200 yılda, birçok bölgede etkinliğini yitirmiş ve bazı bölgelerin kontrolü tamamen eşkiyanın eline geçmiştir (Yaşar Kemal’ in hikayelerinde kahraman gibi anlattığı bazı eşkiyaları devlet defalarca affetmiş, ancak zayıf devlet otoritesi ve yağmanın tatlı gelmesi üzerine bu çeteler yine bölge halkını haraca kesmeye devam etmiştir.)

Cumhuriyet döneminde de, bu eşkiya artıkları bu sefer farklı amaçlarla kullanılmıştır. Zayıf olduğunun farkında olan devlet, bölgesinde güçlü olan aşiretlere ve eski çetelere ilişmek yerine, onları yerel güvenlik güçleri olarak devşirmiş, kurduğu boğucu bürokrasi ile patronajın yerleşik hale gelmesini
sağlayarak aşiret liderlerini “legal düzende” daha da vazgeçilmez hale getirmiştir. Elbette bunun istisnaları da yok değildir; çok fazla güçlenen ve merkezi idareye kafa tutan çete ve aşiretlerin başı ezilmiştir.

Bu aşiretler aynı zamanda çok partili sisteme geçilince “rejimin teminatı” olarak görülmüştür; zira aşiretler, halk oylarının blok olarak anlaşılan partilere gitmesini sağlamıştır. Bu yüzden Güneydoğu’da “toprak reformu” yapılmamıştır; o bölge bugün bile hala feodal ortaçağ koşullarında yaşamaktadır.

4.Cumhuriyet, tipik bir burjuva devrimidir. Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki devletçilik fikri ve bunun iktisadi hayata yansıması, çoğu insanın kafasını Türkiye Cumhuriyeti devletinin “sosyal devlet anlayışını benimsediği” yönünde karıştırmış olsa da, bu bir tercih değil, 1929 Büyük Buhranı’nın bir sonucudur. Dünya 200 senedir endüstri devrimini idrak ederken manüfaktürleri bile zar zor kurabilmiş Osmanlı İmparatorluğunun çökmesinin ardından, doğal olarak sermaye birikiminin olmaması da bir başka faktördür. Nitekim, Varlık Vergisi, 1934 Trakya Olayları, 6-7 Eylül olaylarının temeli ekonomiktir: sermaye sahibi gayrimüslimlerin malları müsadere edilerek yerli bir sermaye sınıfı oluşturulmuştur.

5.Türkiye, uyuşturucu ticaretinin kavşak noktası olarak, “nominal değerinden” daha varlıklı bir ülke olagelmiştir. 1930′larda doğrudan eroin fabrikası işleterek, sonrasında uluslararası uyuşturucu ticaretini engellemek konusundaki rolünü savsaklayarak bu zenginlikten en çok faydalanan ülkelerden biridir. Bu ticaret, özellikle Güneydoğu’daki bazı aşiretlerin daha da zenginleşmesine, bazı yerlerde derebeylik koşullarının hüküm sürmesine neden olmuştur.

Hadi biraz toparlayalım ve son olaylara bakalım!

Güneydoğu’ da başlayan isyan, tıpkı Fransız İhtilali’nde olduğu gibi, halkın kendi kendisini örgütlemesinden filan değildir! Büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen, tek bir kitap okumamış, son derece kötü koşullarda yaşayan insanlardan bahsediyoruz. “Aynı cahil insanlar PKK’ya katılarak dağa çıktı ve örgütlendiler” önermesini de saçma buluyorum; dağa çıkanlar, en azından lider kadrolar, genelde üniversite eğitimi almış, birçoğu az ya da çok Marksist fikirleri idrak edebilecek kadar mürekkep yalamış kişiler. Diğerleri ise, intikam duyguları ile örgüte katılan gençlerden oluşuyor. Dolayısıyla, liderden yoksun olarak bu kişilerin örgütlü hareket ettiklerini, kendi kendilerine molotov kokteyli yapmayı filan öğrendiklerini iddia etmek gülünç olur.

İddiam şu: aynı Fransız İhtilali’nde olduğu gibi, büyük Kürt burjuvası tarafından kullanılıyor Kürt halkı. “Kullanılıyor” derken, kendi dillerini özgürce konuşma, kendi dilinde eğitim hakkı, insanca yaşama hakkı gibi haklarının gasp ediliyor oluşunu da atlıyorum sanılmasın. Kürt halkı, daha Osmanlı’ dan bu yana ezilmektedir; ancak şimdi ezenlere sadece Türkler değil, Kürt burjuvazisi de iştirak etmektedir.

Ne istiyorlar diye sorabilirsiniz. Maalesef son yıllardaki şartları çok iyi bilmediğimden, ileri sürdüğüm şey, henüz sadece bir “iddia”. Zenginleşen Kürt burjuvalar, yönetimde daha fazla hak istiyorlar, bu doğal ve meşru hakları. YSK’nın akla zarar kararıyla da bu mücadeleye set çekildi. Aslında son 30 senelik süreçte gerçekleşmesi beklenen şey, bugünlerde gerçek oluyor. BDP ve PKK halkı sokağa döküyor. Yine tarihteki örneklere bakacak olursak, bu mücadelenin sonucunda Kürt burjuvazisi – Kürt halkı ve Kürt burjuvazisi arasına çizgi çekmeye özen göstermek gerek- istediği hakların ve ayrıcalıkların bir kısmını kaçınılmaz olarak elde edecek. Beni ilgilendiren asıl konu, bu ayrıcalıkların içeriği ve Kürt halkına ne sağlayacağı.

(BDP, Türkiye’de eşi görülmemiş kadar sosyal demokrat çizgide; ama kesinlikle sosyalist bir parti değil. Nitekim parti tüzüğünde de bu sabit: “BDP; demokratik uygarlık çağı değerlerini esas alan; özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı; farklılıkları toplumun zenginliği olarak gören, her türlü ayırımcılığı reddeden, insan ve toplum odaklı, diyalog ve uzlaşıya dayalı demokratik yerel-yatay işleyişi benimseyen; demokratik iç işleyişi kararlılıkla savunan, barışçıl demokratik siyaseti esas alan, evrensel değerlere sahip çıkan, yeniliği savunan; insanlığın özgürleşmesini, cinsler arası eşitlikte gören;  bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik, özgürlükçü eşitlikçi sol bir kitle partisidir.”)

Bir kere, en baştan beri, Kürt burjuvasının bağımsız bir Kürdistan istediğine inanmıyorum.(BDP, sitesinde demokratik özerklikten bahsediyor; yerel özerkliği vurguluyor. Yani “bağımsız devlet” talepleri yok. Belgenin devamında tarif edilen şey de, Katalonya gibi bir yapıdan ibaret.) Bu çıkarlarına aykırı: bağımsız bir devlet olsalar, Türkiye’ye daha da muhtaç olacaklar; çünkü iktisadi, sosyal ve altyapı olarak bölgenin ne kadar geride olduğu ortada. Elektriği bile Türkiye’ den ithal etmek zorunda kalacak Kürt burjuvanın bu fikre destek vermesi için deli olması gerek. İstedikleri, belki daha çok özerk bir bölge olmak; Katalonya gibi. Bu fikir üstünde diretmenin hükümetler üstünde ne kadar büyük bir baskı yarattığının da farkındalar ve bu, aynı zamanda, dünyanın en büyük 17. ekonomisi haline gelen Türkiye’ ye eklemlenerek serpilmek için iyi bir fırsat Kürt burjuvası için. Yani, halkı kültürel ve insani şartların iyileştirilmesi vaadiyle sokağa döküp, bunu siyasi bir amaç edinip, geri adım atmak ya da daha azına razı gelme kartıyla ekonomik ayrıcalıklar elde etmek.

Şimdiye kadar oldukça kurnaz olduğuna inandığım hükümet, bu basit tuzağa düşmüş gibi görünüyor.

Daha da anlaşılmaz olan, şimdiye kadar hükümete çelme takmak için elinden geleni ardına koymayan YSK’nın da bu oyuna gelmiş olması. Acaba gerçekten hükümet güdümünde hareket ettiklerinden mi, yoksa aldıkları kararın Kürtleri sokağa dökerek AKP’yi zor durumda bırakacağını bildikleri için mi bunu yaptılar? Her halükarda, yaptıkları şey, hükümetten öte, devleti çok zor bir durumda bıraktı.

Aslında yapılacak şey son derece basitti: Kürt halkına insan gibi yaşama imkanı tanınmalıydı. AKP, açılımı savsaklayıp otoriter konum almak yerine üstüne daha da gitse, kendisinden BDP’ ye kayan oyları da toparlayacaktı. Açılım konusunda milliyetçilerin tepkisinden çekindiler ama ortaya çıkan tabloda onlara karşı tam bir çaresizlik içinde olduklarını da ispatladılar ve muhtemelen çok daha fazla oy kaybettiler. Oysa birkaç sene önce başladıkları işi bitirseler, onların da tepkileri seçime girerken yumuşamış olurdu.

Kısacası, 16.Louis’nin hatasına düştüler. Fransa kralı, zamanında, aristokratlara, ticaret yapabilme gibi basit bir hakkı tanısaydı, halkın arasından çıkarak palazlanan burjuvalar kellesini almayacak, aristokrasi de tarihe karışmayacaktı. Böylesi daha iyi olurdu demiyorum tabi ki, öte yandan, Bonaparte’ın da 16. Louis’ den “daha iyi” olduğunu söylemek zor…

TSK NEDEN DEĞİŞMELİ?

güncel | 18 Nisan 2011

 resmi TSK Neden Değişmeli? yazısı guncel  kategorisindeGelmiş geçmiş en büyük savaş teorisyenlerinden sayılan Karl Von Clausewitz, Napoleon ordusuna karşı savaşırken birşey farketmişti: büyük ölçüde ayaktakımından ve kötü eğitimli, savsak subaylardan oluşan Fransızlar, dünyanın en iyi eğitimli asker ve subaylarından oluşan Prusya ordusunu bile darmaduman ediyordu.

Bu fenomenin stratejik analizi pek o kadar derin değildir: Napoleon, kalabalık ama eğitimsiz ordunun, isabetsiz de olsa boğucu ateş gücüne güveniyor ve yine boğucu sayıdaki toplarının ateşiyle düşmanı dağıtıyordu. Ancak bu taktiğin etkili olabilmesi için birşeye daha ihtiyaç vardı: Fransız ihtilaliyle ileride dünyanın başına bela olacak milliyetçilik fikri. (Milliyetçilik, ulus devlet, vatanseverlik aslında ciddi anlamda farklı kavramlar ama bunları bu yazıda tartışacak değilim). Napoleon’un başarısı, piyon olarak ön saflara sürülebilecek çok sayıda asker bulmak ve bunları şevkle ölüme göndermekten ibaretti (Tanıdık geldi mi?)

Özellikle 2. Dünya Savaşından sonra, eğitimli askerleri ve pahalı askeri teçhizatı kaybetmenin çok pahalıya malolduğunun görülmesiyle, Napoleon’dan bu yana geçer akçe olan bu fikirler yokolmaya yüz tutmuştur.

Gelelim Türkiye’ye. Sanırım mukayese için Fransa, seçilebilecek en iyi örnektir: Atatürk, zamanın süpergüçlerinden olan Fransa’ yı iyi etüd etmiştir ve özellikle büyük stratejist diye yutturulmaya çalışılan Enver Paşa’ nın saçmasapan fikirlerinden bıktığından, Fransız devlet ve ordu yapısını model almıştır. İlginçtir ki, dünyada Fransa ve Türkiye dışında, savcı ve hakimin aynı hizada, yanyana oturduğu başka bir ülke yoktur!

Fransa’ da Almanların Blietzkrieg stratejisi karşısında bir haftadan kısa sürede teslim olan Fransız ordusunun bir generali olmasına rağmen, Charles De Gaulle’ün konumu, Atatürk’ le olmasa bile, İsmet İnönü’ yle bir değil miydi? Fransa’ yı gözünüzde büyütmeyin; 70′lerin sonuna kadar nüfusun çoğu köylerde yaşayan bir Avrupa devletinden bahsediyoruz. 68 olaylarının çıkmasının fitili ise, öyle çok özgürlük arayışıyla filan değil, yurtlarda kız ve erkek öğrencilerin birarada kalmasının yasaklanmasıyla ateşlenmiştir. Laikliğin diğer G-20 ülkeleri içinde en “şiddetle” uygulandığı ülke olan Fransa’da, halkın ciddi bir bölümü Katolik okullarından mezundur! (Ve Fransa’ ya engizisyon gelmemiştir; bunu Fransız erkeklerinin zayıf, kılsız ve bidon kafalı olmamasına da bağlayabilirsiniz isterseniz)

Uzattım biliyorum ama, TSK’ nın önünde ciddi açmazlar var. Bunlardan biri, vasıfsız askerler. G-20 ülkeleri arasında, bu kadar eğitimsiz ve kalabalık bir ordu yok. Bunun değişmesi gerek; neden değişmesi gerektiğine birazdan geleceğim…

Elbette, TSK da elindeki malzemenin durumunu biliyor; ama her erkek çocuğunu askere almaktan da vazgeçmek istemiyor. Bunun da iki basit nedeni var: Birincisi, askere alınan gençlerin çoğu, daha ilkokulda başlayan endoktrinasyon sürecini tamamlıyor ve askerin rejimin teminatı olduğu yönündeki, kendilerinin de ne olduğu hakkında bir fikirleri olmayan inanca eksiksiz olarak teslim oluyorlar. İkinci neden, 50-60 sene geride kalmış savaş tekniklerine dayanan, bol sayıda vasıfsız piyadenin ateş gücünden yararlanmayı düşünen, bugün dünyanın hiçbir modern ordusu tarafından kullanılmayan savaş fikri. Bunun içinde, aynı Napoleon’ un yaptığı gibi, sürekli olarak milliyetçi (ve zaman zaman dini) duyguları ateşlemek gerekiyor (Laikliği daima vurgulayan ordunun kendi kendini peygamber ocağı diye tanımlaması, askerleri Allah Allah nidalarıyla savaşa göndermesi çelişki değil mi?)

Dünya koşulları Türkiye için de değişiyor artık; ve TSK’nın da değişen iç ve dış konjonktür içinde kendini yeniden konumlandırması gerek: yavaş yavaş, şimdiye kadar “ülkenin gerçek sahibi” rolüne karşı tepkiler gelişiyor. Ordunun prestij ve güvenilirliği, bir kısmı bilinçli olarak yürütülen, ama kesinlikle büyük oranda doğruluk içeren haberlerle zedeleniyor. TSK, kendi içini temizleyip şeffaflaşmak yerine herşeyin üstünü daha gayretli bir şekilde örtmeye kalkınca, bu şüpheler daha da artıyor.

Öte yandan, TSK içinde son derece iyi yetişmiş, “dışardaki” dünyayı iyi analiz eden ve anlayan, ordunun siyasetteki kadir-i mutlak durumunun sonsuza dek süremeyeceğini anlamış çok sayıda subay var. İster istemez, ordu kendini AB normlarına göre şekillenmeye başlayan (çok eksik ve yetersiz olsa da) yeni Türkiye’de yeniden konumlandırmak zorunda. Uzunca birsüredir tekrar rayına giren hükümet – ordu ilişkisi de, şu an çoğu “uzmanın” henüz aymadığı yeni bir durumun sinyallerini veriyor: Türkiye’ ye ikincil emperyalist ülke rolü biçilmiş durumda. Oğul Bush’un, giderek daha pahalı, mızmız ve Arapları kızdıran İsrail’ e ilk kez posta koymasıyla aslında bunun sinyalleri verilmişti. Bugün, Ortadoğu’da, ya da Libya’ da çıkan her karmaşaya Türkiye’nin askeri ve politik düzeyde müdahil olması, kendi iradesinden kaynaklanan bir durum değil. Ama reddettiği, ya da istemediği bir durum da değil: Dünyanın en büyük 17. ekonomisi olan bir ülkenin -son derece kötü insan malzemesi ve sanayi devrimini ancak 1980′den sonra anlamış olmasına rağmen- “ABD sömürgesi” olduğunu iddia etmek aptallık olur.

İşte bu değişim yüzünden, TSK’ da yeni rolünü ister istemez kabul etmek zorunda kalacak – ordu küçülüp modernleşecek ve bu sürecin doğal sonucu olarak doktrin belirleyici işlevini kaybedecek. Bu elbette pekçok yaşlı subayı rahatsız da edecektir; ancak bir taraftan da, hem ülkenin, hem de ordu mensuplarının yaşam standardı arttıkça yavaş yavaş bu konum kabullenilecek ve benimsenecek; askerler siyasetten, asli görevlerine çekilecekler.

Yani yavaş yavaş “bedelli çıkar mı?” konularına dönebilirsiniz!

ALİ AĞAOĞLU VS MİMARLAR ODASI

güncel | 26 Mart 2011

galata kulesi tower resmi 292x300 resmi Ali Ağaoğlu VS Mimarlar Odası yazısı guncel  kategorisindeAli Ağaoğlu, mimarlar odasından şikayet edince, doğal olarak, kendini solcu zanneden birtakım insanların hışmına uğramış. “Moda” yaftalamayla, “Kemalistler” demeyeceğim. Bunlar daha çok, ellerinde bir meslek örgütü tutarak bunun gücüyle öncelikle kendi meslekdaşlarını sömüren tipler. Türkiye’de “STK, Meslek Odası, Sendika” gibi sıfatlarla belli bir grup içinde padişahçılık oynayıp fetva vermek tarihsel bir geleneğimiz. Bunların başındaki adamlar bazen 30 sene görev başında kalıyor (şu esnaf odası başkanı gibi), bazıları “solcu” partilere girerek Tuzla vahşetinin yaşandığı yere gidip “bana patronlar işçi öldürüyor dedirtemezsiniz” gibi saçmasapan laflar ediyor (orada patronlar düpedüz işçi öldürüyor), ya da kimsenin sallamadığı basın konseyinden istifa edip politikaya atılıyorlar.

Mimarlar Odası ne yapar, başındaki kimdir bilmem. Ancak Ağaoğlu’nun dediği doğru: İstanbul’daki binaların %70′i teknik ömürünü doldurmuş durumda.

Yıllardır, Bağdat Caddesi gibi toprağın değerli olduğu yerlerde, büyük inşaat şirketleri 4-5-6 katlı binaların arsasını kat karşılığı alıp, yerine yüksek binalar dikiyorlar. Açıkçası ben 4-5 katlı binaları daha çok sevsemde, İstanbul gibi bir şehirde artık deniz kumuyla yapılmış, depreme dayanıksız, laz mimar ve müteahhidin “zevkini yaşatan” binalarda yaşama lüksümüz yok. Toprak pahalı, nüfus artıyor ve deprem riski var.

Üstelik bu dandik binalar kullanışsızlar da: 90 metrekarelik evlerin üçte biri anlamsız uzunluk ve genişlikte koridordan oluşuyor, odadan bozma düdük gibi salonlar, 2 tencereyi yanyana koyamayacağınız mutfaklar, üçer metrekarelik sürüyle odalar çağın koşullarına uymuyor. Artık insanlar daha az çocuk sahibi oluyorlar, içgüveysi filan gitmiyorlar. Düdük kadar sürüyle oda gereksiz.

Diyecekler ki, “şehrin göbeğine eşek kadar binalar dikiyorsunuz efendim, ya trafik?”

Dünya görmemiş kıro mimarın itirazı ancak bu olabilir.

New York’da arabanızın olabilmesi için en az 10 milyon dolarınız olmalı. Brooklyn’de kimse arabasına binip 300 metre ötedeki işyerinin kapısına çekmiyor arabasını. Tokyo’da öyle. Londra’da şehir merkezine arabanızla giriyorsanız para ödüyorsunuz.

Efendilerin bilmediği ya da işlerine gelmediği şey, metropollerin bu kadar dağınık olamayacağı gerçeği. Dünya metropolleri, gökdelenlerin olduğu, küçük bir alanda nüfusun aşırı yoğunlaştığı yerler ve insanlar toplu taşımayla “uydukentlerden” iş merkezine akıyorlar. Arabalarını, haftasonunda, “şehir dışına” çıkmak için kullanıyorlar. Ha, yol çekmeyeyim, şehir içinde yaşayayım diyorsanız, arabanız olmayacak ve aynı paraya çok çok daha küçük bir dairede yaşamayı göze alacaksınız. Bu şartlar, bir süredir İstanbul’da da yavaş yavaş oluşuyor zaten. Bugün Nişantaşında filan oturuyorsanız, arabanızı kapınızın önüne çekmeniz çok düşük bir ihtimal; ya arabadan kurtulacak ya da anormal otopark giderlerini göze alacaksınız.

İşin doğrusu, ayda belki 1 defa şehir dışına çıkarım diye araba almaktansa, ihtiyaç olduğunda kiralamak uzun vadede çok daha ucuza geliyor. Çoğumuz senede belki 2-3 defa şehri terkediyoruz.

Demekki İstanbul’un ihtiyacı olan çok daha yüksek binalar ve doğru dürüst bir toplu taşıma sistemi. Bunun temelleri atılıyor zaten; 50 senedir çarpık çarpuk büyüyen bir şehirde bunu yapmak çok zor. Ona rağmen, yetersiz de olsa toplu taşımacılık gelişiyor.

İstanbulun merkezini dev binalarla doldurursak, kalan alan şehri daha yaşanabilir kılmak için kullanılabilir. Koskoca İstanbul’un içindeki tek park, Gülhane parkı ve büyüklük olarak, ne Hyde Park, ne de Central Park ile kıyaslanabilir. Koskoca şehirde adam gibi park yok!

Mimarlar odasının, “anıtsal binaları yıkacaklar” diye bir safsatası da var. Keşke yıkılsa!

Bakın, belediye sarayı dedikleri tapon bina ve dünyadaki emsalleri: http://www.barisatasoy.com/guncel/istanbul-belediye-sarayi-yikilsin-mi

Bu da bir üstadın AKM hakkında kapakları; buyrun: http://indersinnlosigkeitimnichts.blogspot.com/2010/07/en-guzeli-bizimki-adi-guzel-kendi-guzel.html

Mimarlar Odası, örneğin şu fotografa bakıp, 50 senede götümüze benzettiğimiz suriçi nasıl kurtulur diye proje üretse, başımın üstünde yeri var.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »