KUYUCU MURAT PAŞA ÖLMEDİ,BAZILARININ KALBİNDE YAŞIYOR

güncel | Etiketler:, — 14 Mart 2009

kuyucu murat resmi Kuyucu Murat Paşa ölmedi,bazılarının kalbinde yaşıyor yazısı guncel  kategorisindeBOTAŞ kuyuları meselesini biryerden geçerken, tesadüfen radyoda duymuştum. O da haberin en fazla 30 saniyesi.

Anladımki, bir zamanlar “kayıp” olanlar yavaş yavaş ortaya çıkacaklar. Elbette “faiiler” bulunamayacak(!).

Sabah Gazetesi, 12.03.2009. Mehmet Demirhan’ın haberi.

Silopi’deki kuyularda eldiven,bere,saç teli bulunmuş.

“Kazıda hazır bulunan Adli Tıp Doktoru, kemiklerin insana ait olma ihtimalinin güçlü olduğunu söyledi.”

İlginç..birileri insan gibi giydirdiği maymunu asitle eritip kuyuya da atmış olabilir pekala!

Haberin 12 Mart’da çıkmış olması da anlamlıdır; tabi 12 Eylül’de bulunsa çok daha anlamlı olurdu!

Yalçın Küçük’ü sevmem ama, Skytürk’deki programda, 12 Eylül’den bahsederken bir anısını anlatır:

Yalçın Küçük ve arkadaşları, kötü cezaevi koşullarından dolayı açlık grevine girerler. O sırada, Küçük’ün “abi” dediği zat -adını unuttum ve üstünde durmadım- lafa girer: “neyi protesto ediyorsunuz ki” diye şaşırır. “Burası cennet, cennet!”.

O kişi, Diyarbakır’daki bir cezaevinden gelmiştir. Küçük, Kenan Evren’den bahsederken, “Diyarbakırdaki cezaevi zulmünden kaçanlar, hapisten çıkar çıkmaz PKK’ya koştular” der.

Gerçekten de, PKK, 80 darbesi ile ortaya çıkmıştı.

ABD’li bir büyükelçinin, “your boys have done it” dediği, Birand’ın görüntüleriyle ispatlandı.

25 sene sonra, Kuzey Irak’da bir Kürt devleti kuruluyor. Daha oraya gelmeden, sürüyle insan “Irak’ta Kürt devleti kurulacak” diye bas bas bağırıyor. Ben bunu en az 6-7 senedir duyarım, ki bu tip şeylere ilgim eskiden olmadığı halde.

Zaten planlanmış bir oyunu izliyoruz.

1980 darbesinde, resmen insanları kışkırtmak adına, 17 yaşında çocuk, raporla yaşı büyütülerek asılıyor. Sonra bu görüntüleri televizyonda izliyoruz.

80 darbesinden sonra, ülke kuran kursları, imam hatip okullarıyla dolduruluyor. Güneydoğu’da, özellikle 1990′larda Hizbullah diye palavradan bir örgüt ortaya çıkarılıyor. Bu örgütü kimlerin kurduğunu dönemin “OHAL” (Olağanüstü Hal) valisi Hayri Kozakçıoğlu açıkladı(‘JİTEM, MİT ve Emniyet’in Hizbullah’la o dönem istihbarat alışverişi yapması gayet doğal bir durum. Eğer Hizbullah, PKK’nin yerlerini tespit konusunda bir adım öndeyse, onlardan istihbarat alınmasında bir sorun yok.’ ,Zaman Gazetesi, Mart 2007 – http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=519051 -). Bir şey yapıldı mı? Tabiki hayır.

Şimdi soralım; İsrail’e karşı savaşan Hizbullah’ın (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hizbullah_(L%C3%BCbnan)) Güneydoğu’da ne işi var?

Sonra bakın ne oluyor: Emniyet Amiri Derya Kılıç’ın iddiasına göre, Hizbullah’ın yeni hedefi İslami Kürdistan! (http://www.tempodergisi.com.tr/toplum_politika/07605/index.php)

Bu sonuncusu, “şimdilik” sadece bir iddia. Diğer anlattığım olaylar dizisi ise belgelenmiş durumda. Üstelik, yazdıklarımda abartma olmadığı gibi, tüyler ürpertici birçok olayı yazıyı şişirmemek adına atlamak zorunda kaldım.

ZEİTGEİST : ADDENDUM (ZEİTGEİST 2)

güncel | Etiketler:

Zeitgeist‘ın çok önemli bir belgesel olduğunu söylemiş ancak bazı eleştirilerde bulunmuştum. Zeitgeist 2, ya da Zeitgeist:Addendum, bu sefer asıl konuyla, yani parayla ilgileniyor. Para ve “gönüllü kölelik” sistemi çok çarpıcı şekilde bağlanarak, gerçekten “zamanın ruhuna” derinlemesine inen harika bir belgesel yapılmış.

Belgesel, kağıt para sisteminin neden sürekli borçlanma yaratacağı, Merkez Bankalarının neden şer odakları olduğu gibi son derece çarpıcı, sürekli gözümüzün önünde olan bir gerçekle başlıyor.

Daha yarım saat geçmeden, Merkez Bankası ve bankacılık sisteminin neden modern köleliği yarattığını kolayca kavrıyorsunuz.

Bunun ardından, “economic hitman” kavramına giriyor. Bu konu, özellikle Türkiye’nin gerek Cumhuriyet, gerekse Osmanlı dönemi için çok ama çok önemli konu. O yüzden, bu topraklarda olan bitenler hakkında söz söyleyecek olanlar, belgeseli izlemeden ağızlarını açmasınlar!

Guatemala,İran,Bolivya gibi ülkelerde, IMF, Dünya Bankası,gizli servisler, ekonomik ajanlar ile yapılanlar anlatılıyor. Türkiye’nin belgesele girmemiş olması çok ciddi eksiklerden biri; zira biz sayısız darbe görmüş, savaş içine çekilmiş, ekonomisi çökertilip kaynakları sömürülmüş bir ülkeyiz. Belgeselde anlatılan 3 ayrı safhayı defalarca yaşamışız. Eğer Türkiye’nin son 150 yıllık tarihini biliyorsanız, belgeseli izleyince “gerçek düşmanın” kimler olduğunu anlayacak ve nefretle dolacaksınız.

Daha sonra, birinci belgeselde yapılan şey tekrar yapılıyor ve Venüs projesi diye birşeyden bahsediliyor. Yapımcı yine kendi ayağına kurşun sıkıyor.

Ama bu bölümü de izlemelisiniz. Jacque Fresco adında bir adam, aslında mevcut ekonomik kepazelik düzeni hakkında çok önemli şeyler söylüyor ve kaynak tabanlı ekonomiden bahsediyor. Kaynak tabanlı ekonomiyi bir kenara yazın! Buraya kadar herşey çok güzel…

Maalesef, alternatif enerji kaynağı olarak gösterilen enerji kaynaklarının verimi hakkında izleyiciye gerçekler söylenmiyor. Bu “yenilenebilir enerji kaynakları” konusunun da başka bir endüstri doğuyor, buna karşı dikkatli olmak gerek.Bundan daha sonra bahsetmeyi düşünüyorum; zira hibrid arabaları “dünyayı kurtaracak mucizelermiş” gibi gösteren yaklaşımlar da aslında tamamen başka bir reklam ve pazarlama politikası…Ancak şunu söyleyeyim; Venus Project websitesinde oldukça fazla şey okudum ve anlatılanlar gerçekçilikten uzak, ütopik fikirler değiller. Şu an Florida’da, en azından, enerji tasarruflu ve doğa uyumlu evlerin olduğu bu tip bir proje hayata geçirilmiş durumda. Ulaşım gibi çözümler de gayet doyurucu.

Venüs projesi ile ilgili en büyük sıkıntılardan biri, kapitalist sistem içinde hayata geçirilmesinin mümkün olmaması. Projenin web sitesinde değinilen çok önemli bir konu var: rekabet, makro bakıldığında, Adam Smith’in iddia ettiğinin aksine verimsizlik getiriyor (örneğin çaydanlık yapan sayısız şirket var; bu da kalıp maliyeti, makinalar, tesisler,işgücü, hatta kağıt israfına sebep oluyor global ölçekte). Belgeselde bu anlamda söylenmeyen şey, şirketlerin faaliyetlerine ve bireylerin / kurumların gelirlerine bir sınırlama getirilmesi zorunluluğu. Mevcut politik yapılanmalarla bunun nasıl aşılabileceği ise çok ciddi bir sıkıntı.

Zeitgeist:Addendum, mevcut düzenin yıkılması için 4 öneri getiriyor. Tadını kaçırmamak adına bu önerileri söylemeyeceğim; zira belgeseli Google Video sitesinden Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz. Bu önerilerin birisi dikkat çekici: büyük bankalarla çalışmayın! Ama küçük ya da büyük, yanlış bir mekanizmaya hizmet etmeyi de beraberinde getirdiğinden, bu akılcı bir öneri değil. Diğer önerileri değerlendirdiğimizde ise, Troçki’nin söylediğine geleceğiz: bu düzene karşı yapılacak bir devrim, sanayileşmiş, zengin ve büyük ülkelerin vatandaşlarının birleşmesi ise, bir anda yapılmalı. Ve tahmin edersiniz ki, bu “milletleri” ve “devletleri” aşan, enternasyonalist bir devrim olmalı.

Öte yandan, belgeselin kurulacak düzenin sosyalist, komünist ya da kapitalist olmasının bir önemi olmadığını da vurgulaması iyi bir tespit.

Fresco’nun bahsettiği çok önemli konulardan biri de, otomasyonun gerekliliği. Modern dünyada otomasyon, insanlara refah sağlamak için değil, işgücünü ortadan kaldırıp maliyetleri azaltmak için kullanılıyor. Ucuz işgücü gerekliliği, kapitalizmin de, sosyalizmin de devamlılığı için şart. Kar ve para sistemi bunu gerektiriyor. Roma’da, hatta ABD’nin ilk zamanlarında köleliğin adeta kutsallaştırılmış olması da bu yüzden. Fresco, insanların çalışmak zorunda olmadığı bir sistem öneriyor; ancak maalesef Venus Project websitesi de, alternatif sistemin altını pek doldurmuyor. Hazırladıkları web sitesi, böylesine iddialı bir değişim projesini ortaya koymaktan çok, tanıtım broşürü etkisi bırakıyor.

ZEİTGEİST THE MOVİE (ZEİTGEİST 1)

güncel | Etiketler:

Zeitgeist’ı, yaklaşık 6 ay kadar önce Murat’ın itelemesi sonucu izledim. Neredeyse hergün düzenli olarak mail atıp “abi izledinmi?” diye sordu. Artık sonunda utanıp izledim.

Neden bu kadar geciktim?

Kime Zeitgeist’dan bahsetsem, tepkisi çok benzer oluyor: “BEN BUNLARI ZATEN BİLİYORUM”.

Doğru. Dünyayı şirketlerin yönettiğini, aslında pekala Jesus Christ diye birinin olmayabileceğini, 11 Eylül’ün düzmece olduğunu hepimiz biliyoruz.

Emin misiniz? Bildiğinizi sandığınız şey, sadece komplo teorilerinden ibaret. Ciddi ciddi, İngiltere kraliçesinin aslında kertenkele olduğunu iddia edip, bu konularda yazan çizen adamlar da var! Onlar da, İngiltere kraliçesinin aslında kertenkele olduğunu “biliyorlar”! Kaldı ki, herşeyi gerçekten bilseniz bile, Zeitgeist’ı yeniden izlemelisiniz. Eğer içinizde birşeyler uyanmıyorsa, bu rezil sisteme nefret duymuyorsanız, asıl sorunun farkına varmanıza belki de yardımı olabilir.

Komplo teorileri gerçekten çok tehlikeli; gerçekle bağlantımızı koparmaya hizmet etmekten başka bir işe yaramıyorlar. Belki bu da komplo teorisi ama, komplo teorilerinden gerçekte fayda sağlayanlar, o teorilerin hedefi gibi gözükenler!

Zeitgeist, sürüyle eksiğine rağmen MUTLAKA İZLENMESİ gereken bir belgesel. Burada bahsettiğim ilk Zeitgeist; sonra çıkan ve ayakları daha yere basan Zeitgeist: Addendum değil.

Zeitgeist’ın önemli farklarından biri, varsayımlardan değil belgelerden hareket etmesi. Maalesef, 9/11 saldırılarının düzmece olduğu konusunda fena halde çuvallıyor. Neden derseniz, bu konuyla ilgili sayısız komplo teorisi üretildi, sürüyle belgesel çekildi, TV programı yapıldı. Bugün, 9/11′in “çok büyük ihtimalle düzmece” olduğunu söyleyebileceğimiz halde, elimizde bunun kesin düzmece olduğuna dair birinci derece deliller yok.Böylece, Zeistgeist, popülarite uğruna, 2. bölümde güvenilirlik kaybına uğruyor.

1.bölüm ise İsa’nın diğer “güneş tanrıları” ile ilgili benzerliğine değiniyor ve fazla ileri gidemiyor. Addendum’da ise din kurumunun sakıncaları konusuna “sonuna kadar” girilmiş. Belgeselin benim asıl ilgimi çeken bölümü ise 3., yani son bölüm. Bu bölümde para sisteminin aldatmacasına, şirketlerin devletler ve insanlar üzerindeki hegemonyasına ve meşhur RFID çiplerine giriliyor. Doğrusunu isterseniz, sadece üçüncü bölümü izlemeniz yeterli. Zaten üçüncü bölüm, diğer iki bölümde anlatılanları adeta tetikleyen “asıl konuyu” ortaya koyuyor. Para ve güç.

Belgesel, eksiklerine rağmen çok önemli bir çalışma. Eksikliklere kabaca değinecek olursak;

1.1.bölümde İsa’nın varlığı-yokluğu, diğer mitlerle olan benzerliği üzerinde çok fazla durularak kilise ve din kurumunun insanlık tarihindeki kitlesel cinayetler, engizisyon, din savaşları, din adına insanların sömürülmesi gibi çok daha önemli konular kısaca ve son derece detaysız şekilde geçiştirilmiş. Oysa tarihsel kaynaklar son derece çarpıcı ve sinir bozucu örneklerle dolu.

2.Din konusu sosyolojik bir olgu olarak incelenmemiş. Daha doğrusu, bu kısmı önemsizmiş gibi atlanmış. Psikoloji kısmı da öyle. Ne kadar gerekliydi derseniz, orası tartışmalı. Benim için önemli değil; ama kafasında tabularla belgeseli izleyen için önemli. Hoş, tabularla gelen biri zaten çoğu gerçek veya iddiayı direk inkar edecektir ama, makul insanların bir sınırı olduğu gerçeğini de inkar edemeyiz.

3.9/11 komplosuna girilmesi belgeselin popüler olma kaygısını ortaya koyuyor ve asla ispatlayamayacağı konulara dalarak inandırıcılık kaybediyor. “Deliller”, çoğu zaman görgü tanığı olduğu varsayılan kişilerin gördüklerine,duyduklarına dayanıyor. Bazı belgeler “aşırı yorumlanıyor”.

4.İkinci filmde de ortaya atılan “tek dünya devleti” fikri bence Zeitgeist’da “tam bir saçmalık” denebilecek tek şey; zira Zeitgeist’ın eleştirdiği günümüz dünya düzeninin aslında sonu demek! Oysa, asıl tehlike, şimdi olduğu gibi, fiziksel olarak bağımsızmış gibi görünen kukla devletlerin, globalizm denen çokuluslu şirket sömürüsüyle idare edilmesi. Globalizm denen saçmalık etrafında, tüm dünya insanlarının beyinlerinin yıkanması. Tek dünya devleti ise çatışmaları imkansız kılacağından, silah ve ilaç gibi kritik kan emici sektörler için hiç de ideal bir durum değil.

5.Gerek Zeitgeist, gerek Zeitgeist:Addendum’da, medyanın gücü,yalanları ve etkisi geçiştirilmiş. Bu konu, başlı başına ayrı bir bölümü hak ediyor.

ALLAH ADALETİNİ VERECEK!

güncel,web | 12 Mart 2009

mahkeme20 resmi Allah adaletini verecek! yazısı guncel  kategorisindeBu haklı tepkimize bir kulp takamayan bazı iç ve dış mihraklar, bilgilendirici yasak sayfalarımızla “köhne,demode” diye
dalga geçmeye başlamışlar. İyi ve uyumlu bir vatandaş olarak, sırf bizi zararlı neşriyattan korumak için canını dişine
takıp yorgunluktan mesai başında uyuklayan büyüklerimiz için, web 2.0 trendine uygun bir sayfa hazırladım. Modern
tasarım öğeleriyle retrokıro bir harman gerçekleştirmeye çalıştım. Umarım başarılı olmuşumdur.

Ayrıca naçizane bazı PR çalışmaları da yaptım; örneğin “pembe el” kampanyası gibi. “El koyma” gibi itici gibi görünen
bir kavramı, pembe gibi neşe ve canlılık veren bir renk tonuyla kırmayı hedefledim. Ayrıca ihbar sitelerini de
eski cansıkıcı ve kullanıcı etkileşiminden uzak bir yapıya büründürmeyi hedefledim. Bu önemli sosyal projelerimden
biri gammazr.net. Artık ispiyoncu vatandaşlarımız, ayrıldıkları fraksiyonlara göre arkadaş grubu oluşturabilecek,
birbirlerine yorum yazıp rep verebilecek, parti rozeti takabilecekler. Gururla arz ederim.

ERGENEKON, GLADİO VE TEMİZ ELLER

güncel,tarih | Etiketler:

gladio resmi Ergenekon, Gladio ve Temiz Eller yazısı guncel  kategorisindeSovyetler Birliği dağılmasa, Ergenekon ortaya çıkmayabilirdi; zira iddianamedeki isimler hala Gladio dolayısıyla NATO’ya bağlı olacaklardı. Onları koruyacak bürokrasi zırhının şimdikinden de kalın olacağını kestirmek güç değil. İtalya’da Temiz Eller operasyonu çerçevesinde 30.000 bürokrat kendini mapus damları altında buldu; bizde ise “olayların yavaş gelişmesini” biraz da tarihimize bağlamak gerek.

Osmanlı, aristokrasinin oluşmasını istemedi. Bu zamanında doğru bir tercihti; zira Ortaçağ Avrupa’sı güçsüz krallar, krala karşı ayaklanan lordlar, kilise ve Magna Carta ile uğraşırken Osmanlı hanedanı sonsuz bir güce sahipti. En azından bir süre…

Devşirme sistemi, son dönem ve Vlad Tepes gibi istisnai örnekler dışında, özellikle Balkan halkını, genel olarak tüm tebayı Osmanlı’ya bağlamıştır. Öte yandan, Osmanlı hanedanı zenginleşen halkın kendine karşı ayaklanmasını engellemek için her yolu denerken -çok vakıf olmasının bir nedeni de, zenginlerin miraslarını güvenceye almak istemesidir!-, yanıbaşındaki, Bab-ı Ali içindeki tehlikeyi çok geç gördü: Ordu ve bürokrasi, zaman içinde padişahları indirip halk içinde yerlerde sürükleyecek, Sadrazamlar eliyle imparatorluğu yönetecek güce sahip olmuştu. Kısacası, derebeylik yağmurundan kaçarlarken bürokratik oligarşi dolusuna tutulmuşlardı.

Genç Osman müdahale etmeyi denedi, ancak başarısız oldu. II.Mahmud’un yeniçeri ocağını tasfiye edip birçoğunu da öldürmesi ise ancak kısmı bir rahatlama sağlamıştı. Sivil bürokratlar hala istediğini yapabiliyordu ve yeni askerlerin sadakati oldukça şüphe vericiydi. Devlet giderek “derinleşiyordu”.

İttihat ve Terakki’de Osmanlı’da gördüğü geleneği aynen sürdürmüş, maalesef bu gelenek cumhuriyete de sirayet etmiştir: 1876′da Abdülaziz tahttan indirildi, 1913 Babıali baskınında ise İttihat ve Terakki, üç paşadan oluşan oligarşik gücünü iyice perçinledi. (Enver,Talat,Cemal). Bu üçlü, Osmanlı’nın kaderini değiştirecek ve bize de Ermeni tehcirini miras bırakacak birsürü yanlışın altına imzasını attı.

Cumhuriyet dönemindeki darbeler de farklı değildi, 27 Mayıs,12 Mart,12 Eylül ve “yarım kalan” 28 Şubat da düzeni değiştirmeyi vaad etmiyordu; sadece iktidar mevcut sahiplerinden alınıp, bürokrasi tekrar eski gücüne kavuşunca, yeni “göstermelik sahiplerine” iade edilecekti.

Bu arada Varşova Paktı NATO’yu ürkütüyor, NATO’nun “pis işleri” için Gladio kuruluyordu. Aslında, Ecevit 1974′de ne zaman durup ne zaman ilerleyeceğinin kararını doğru verseydi NATO Kıbrıs konusunda Türkiye’yi sonuna kadar destekleyecekti; Makarios adada İngilizleri istemiyordu ve Yunanistan’daki NATO destekli albaylar cuntası köşeye sıkışmamalıydı. Üstelik, “komünist fikirler filizlenmeye başlamıştı”.

Gelgelelim Türk bürokrasisi bir dizi yanlış askeri ve diplomatik kararla kendi kendilerini köşeye sıkıştırdı. Belki de, en azından ABD’nin de istediği buydu. Nitekim, dışişlerinin AB üyeliği başvurusundaki “şüpheli savsaklığı” yüzünden birliğe giremedik. 6 sene sonra darbe yapan Kenan Evren, Yunanistan’ı NATO’ya aldırmak için çaba göstereceğini söylüyordu. Demekki bürokrasinin ve ülkenin çıkarları aynı paralelde olmayabiliyordu!

Sovyetler dağıldıktan sonra ise, Türkiye’nin “jeostratejik önemi”, NATO için,İncirlik’le sınırlı kalıyordu.

NATO’nun da artık Gladio’ya ihtiyacı yoktu. Hollanda,Almanya gibi bazı ülkelerde üst düzey kadrolar yakalanırken, Fransa’da “ilginç” biçimde cinayete kurban gittiler. İtalya’daki Temiz Eller operasyonu aslında büyük oranda bu kadroların tasfiyesine yönelikti ve benzer zamanlarda yaşanan olaylar, Türkiye ile neredeyse tıpatıp aynıydı!

En azından Osmanlı’dan bu yana, derin devlet hep “yabancı ortaklarla” çalıştı. Bugün ise, ortaklık kurabileceği pek bir yabancı güç yok gibi. Ancak yine de, bir “Temiz Eller” başarısı beklemeyi hayalcilik olarak görüyorum; çünkü yüzyıllardır süregelen çarpık bir zihniyeti bugünlere kadar taşıdık ve ortakları olmadan bile ürkütücü derecede güçlüler…

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

« İlk...678910111213141516...Son »