Birikimleri mahdut Türk “entelleri” daha şimdiden “pis işgalci emperyalist ABD” türküsünü tutturdular bile…
Elbette, ABD ve Birleşmiş Milletlerin derdi,Kaddafi’nin 40 yıldır katlettiği Libya halkını özgürleştirmek değil. Ancak bu bir bahane ve ne olursa olsun, Muammer Kaddafi devrilmeli. Batı’nın istekleri açık: Libya, en büyük petrol üreticilerinden biri. Benim buna ekleyecek bir teorim daha var: Batı, sıkışan ekonomilerini Ortadoğu ve Afrika’yı “liberalleştirerek” açmak istiyor. Hatta bu bana göre, petrolden de önemli bir mesele: dünya pazarları doymuş durumda ve aslında kaynakları oldukça fazla olan Afrika ve Ortadoğu ülkeleri büyük bir pazar vaad ediyorlar.
Eh, kapitalizmin yeşermesi için de liberal demokrasi şart: nedeni çok basit. Geniş ekonomik tartışmalara girmenin alemi yok; en basitinden, polisin bile girmeye korktuğu mahallede dükkan açmak istemezsiniz.
Bu uzun vadede, hem Libya halkı için, hem de batı için iyi sonuçlar doğuracak. İsteğe bağlı olarak “hain batı mazlum halkları sömürecek” türküsü de çığırabilirsiniz; ama zaten oranın halkı tarihleri boyunca öldürüldü, işkence gördü ve en kötü şartlarda yaşadı. En azından şimdi dünyaya daha açık olacaklar ve zaman içinde kendi özgürlük ve iyi yaşam taleplerini ifade edebilecek duruma gelecekler.
Kaddafi, 40 sene boyunca sürdürdüğü istibdat rejimini gevşetse, cukkaladığı kaynakların bir kısmını halka açsa, zaman içinde serbest seçimlere gitse, muhtemelen halk oyuyla iktidara gelecek ve ülkesinde kahraman ilan edilecekti. Şimdiyse devrilecek; sonu muhtemelen Saddam Hüseyin gibi olmayacak ama en iyi ihtimalle sürgünde ölecek.
Ben asıl İtalya’nın ne yapacağını merak ediyorum: Libya’ya 1952′de özgürlüklerini verdiklerinden daha 10 sene geçmeden petrol olduğu “keşfedilmişti”. Çok geçmeden, durumdan zaten haberdar olduklarını düşündüklerim ABD ve İngiltere bu ülkeye çöreklendiler. Bakalım, ekonomisi batakta olan İtalya, yağmadan pay almak için ne yapacak…
Ulusalcılar, ABD ve AB’ye saydırırken bu konuda batıya destek veren AKP’ye de çullanacaklar (bunca yıl halkını katledip sefalete mahkum eden Kaddafi’nin kulağını çekmişlermiş gibi!) Ne bekliyordunuz ki; en azından artık ikincil bir emperyalist ülkeyiz.
Milliyetçiler ise muhtemelen daha “karmaşık hisler” içinde olacaklardır: Turan İmparatorluğu hayallerinde olanlar bir noktaya kadar ulusalcılarla ağız birliği ederler, ardından da Osmanlı zamanında herşeyin ne güzel olduğu palavralarını sıkarlar (ki aslında Osmanlı idaresindeki durum şu andakinden -son 50 seneyi kastediyorum- daha kötü değildi.)
Sonuç olarak, yine siviller ölecek, sakat kalacak, tecavüzler, yağmalar yaşanacak.
Son 1 yıl içinde Ortadoğu ve Afrika’nın tekrar kaynamaya başlamasını “birdenbire ortaya çıkıveren” özgürlük taleplerine bağlamak da saçma. (“Herşey twitter ve facebook sayesinde oldu, yaşasın internet” diyen ahmaklara zaten diyecek birşey yok) Batı, 100 sene önce çizdikleri haritaların ve işbaşına getirdikleri diktatörlerin artık işe yaramadığını, hatta kendi aleyhlerine çalıştığını anladı. Zaten halk tarafında kuvvetli bir muhalefet var ve batıda bunu kaşıyor. Yapılan şey, kağıtları tekrar karmaktan ibaret.
Durum böyleyken, kalkıp “içişlerine karışmayın, adamın kendi ülkesi” demek de puştluğun başka bir şekli. İnsanların yaşam hakkı ellerinden alınırken ülkelerin, içişlerinin filan benim için bir anlamı kalmıyor. Dünya müdahale etmese, bu manyak herifler muhalifleri kazığa oturtup yakacak tiynette psikopatlar. “Kadın dayak yerken polis aile meselesi diye müdahale etmiyor” diye şikayet eden kafaların (ki şikayet etmekte haklılar) bir başka ülkede insanlar tavuk gibi öldürülürken “kime ne canım onların içişleriyle ilgili mesele bu” demesi aslında kendini “aydın” vehmeden kesimin kafa yapısını göstermesi açısından da çarpıcı bir örnek.
Ali Ağaoğlu’nun oynadığı reklamı neredeyse herkes yadırgamış. “Laz müteahhit” karikatürü olmuş diyorlar.
Ben farklı düşünüyorum. Ali Ağaoğlu, “zenci rapçi kişilik bozukluğu” diyebileceğim bazı özelliklere sahip olsa da, cahil biri değil. Aptal olmadığı da ortada.
Ağaoğlu’ndan bu kadar hoşlanmıyor olmamızın nedeni, belki de, onun bünyesinde karakterize olan, “Türk zenginindeki paradigma değişimine” karşı duruşumuz.
Zira biz, “son derece tutumlu, ekmeğini taştan çıkaran Vehbi Koç” hikayesi ile büyüdük. Oysa bu doğru değildi; en basitinden, “yerli sermaye birikimini sağlamak adına”, “seçilen” bazı kişilere devlet ihaleleri verildi ve “ithal ikame” denen saçmalıkla yerli sanayici korunurken, tüketici pahalı, kalitesiz ve çağdışı ürünlere mahkum edildi. 80′lerin ortasına kadar, Sovyetler Birliği gibi yaşadık, “muasır medeniyetler seviyesindeki” her ülkenin vatandaşlarının sahip olduğu herşeyden mahrumduk.
Elbette, “malından önce kendini satan” kapitalistin ilk örneği de Ağaoğlu değil; daha öncesinde Sakıp Sabancı var. Sakıp Ağa, rolünü herzaman başarı ile oynadı. Öyle ki, lastik fabrikalarında asgari ücretin altında çalıştırdığı işçilerle ilgili dedikodular ayyuka çıktığında bile, şahsen ben “Sakıp ağa öyle şey yapmaz” demiştim. Tabi henüz çocuktum.
Ağaoğlu, bir işadamı olarak, Türkiye şartlarında doğru rolü oynuyor: Çünkü müşterisi, genelde, saygın bir üniversitede okumuş, ince zevkleri olan insanlar değil. Aksine, şehre göçerek son 20 senede zengin olmuş, sadece giyim şekli değişmiş, işinin gereği olarak teknolojiye ve yeni bazı yaşam kalıplarına uymaya çalışırken şivesini değiştirmemiş, damak tadını geliştirmemiş, aksine çocukluğunda gördüğü davranış kalıplarına ve geleneklerine daha fazla sahip çıkan bir kitleden bahsediyoruz. Dolayısıyla, Ali Ağaoğlu’nun, biraz da gerçek yaşamında olduğu gibi, Bentley’i içinde, sağda sarışın solda esmerle reklama çıkması beklenmemeli.
Üstelik, “laz müteahhit” başlığı altında eleştirilen şeyler de, Ali Ağaoğlu’nu eleştirenlerin sosyoloji ve psikolojiden tamamen habersiz, elitist tavırlar sergileyen (ama “seçkin” zevklerinin referansları genelde sadece pop kültüre dayanan) belli bir güruh olduğunu açıkça sergiliyor.
Reklamı nihayet izledim (tartışmaların başlamasından epey sonra). Eleştirilerin aksine, sıradan reklamlardan biri olmasına rağmen, ben beğendim. Neden? Çünkü bana göre hedefi vuruyor: Bizzat, çok büyük ve kazığını görmediğim bir inşaat şirketinin sahibi çıkıp, “herkes güzel bir evde yaşamayı hakeder” diyor, “10.katta bahçe olur mu? Ben yaptım” diyor. Bu açıdan baktığımda, Ağaoğlu, imkanları zorlayan, iyi bir iş çıkarmaya çalışan bir işadamı izlenimi veriyor. Slogan da akılda kalıcı: “10 bin lira peşin, daire senin”. Sadece akılda kalıcı olmakla da yetinmiyor, insanı hayal kurmaya itiyor (sanki 10.000 lira verince işin önemli kısmını hallediyormuşun gibi; ama muhtemelen 10.000 liranın çok üstü ara ödemeler, insan ömründen daha uzun vade konusuna girilmiyor)
Ağaoğlu, biraz Sakıp Sabancı’yı oynuyor; ama onun aksine, işini karakterine daha fazla işliyor. Ondan daha cüretkar, daha bireysel, daha “asri”. Kim ne derse desin, kendini bir marka haline getirme konusunda iyi bir adım attı ve arkasının da geleceğini düşünüyorum; zira adamın biraz hayatına bakarsanız, gayet egosantrik biri olduğu hemen farkediliyor.
Seyahat ederken ne yazayım dedim, aklıma pek de yerleşik düzene geçememiş, geçirilmemiş, belki de çokta geçmek istemeyen çingeneler geldi…
Hitler çakması Sarkozy’nin çingeneleri Fransa’dan sürmesi konusu, yerli basın esnafı arasında ilgi görmedi; çünkü bundan bir sansasyon çıkarma, bu vesileyle sağdan-soldan yemlenme imkanı mevcut değil. Malum; çingeneler fakir insanlar. Siyasi olarak örgütlü olmamaları da, büyük ölçüde bu fukaralığın sonucu.
Dün radyoda BM’de bu yüzden bir atışma yaşandığını, yanılmıyorsam Bulgar devlet başkanının Sarkozy’le koridorlarda bağrıştığını duydum. Merkel de, Sarkozy’ye benzer bir yasa hazırlamak üzere kolları sıvamış; ancak Sarkozy olayından sonra, bu sefer Merkel radara girince, iddiaları reddetmiş.
Özellikle İspanya ve Portekiz, Sarkozy’ye çok öfkelenmişler.
Bunun nedenini anlamak zor değil: Özellikle İspanya, Avrupa’da çingenelerin en yoğun olduğu yerlerden biri ve Fransa’ dan gelecek çingenelerin “kendi başlarına kalmasından” korkuyorlar; ama bunu açıkça söyleyecek halleri de yok!
Ekonomik kriz nedeniyle, başta zaten faşist bir devlet geleneğine sahip Fransa olmak üzere, tüm Avrupa ülkeleri belli ölçülerde Xenofobia kartlarını açmaya başladılar, ya da başlamak üzereler. Zira, AB’nin bu krizden çıkma olasılığı çok düşük. Bunun bedelini elbette bordrolu AB vatandaşları ödeyecekler. Şirketler içinse çok da değişen birşey olmayacak; hatta işsizlik nedeniyle daha da ucuza işçi çalıştırabilecekler.
Öte yandan, Hitler’ in Yahudilere yaptığı gibi, halka, “birilerinin onların rızkını sömürdüğü ve kutsal devletin bunlara hadlerini bildireceği” mesajının verilmesi gerekiyor.
Günah keçisi, Hitler zamanında da olduğu gibi Çingeneler. Bu sefer ortada Yahudiler yoklar; zira onlar da artık toprak ve para sahibi oldular, iktidarın da hemen hemen her ülkede ortağı durumundalar. Öyleyse, hedef başta çingeneler olmak üzere sırasıyla Afrika kökenliler ve tabii Müslümanlar – ama sermaye birikimini sağlayan ikinci-üçüncü kuşak işçi çocukları değil, fakir ve işsiz olanlar, örneğin Filistinliler…
Bu arada aynı faşist Sarkozy, insanları fişlemek ve telif haklarını korumak bahanesiyle devletçe alınacak önlemleri, özel sektörün de üçte bir oranında finanse etmesini istiyor. Bu belki de, dünya tarihindeki, devlet destekli sınıf tahakkümünün en açık örneği. Müzik endüstrisindekiler ellerini ceplerine atmak istemedikleri için ufaktan zırıldasalar da, aslında parayı verenin artık ALENEN (eskiden gizleme gayreti gösterirlerdi) devletin güç, otorite ve kolluk kuvvetlerini, istemediklerini yoketmeye başlayabilmeleri konusunda bir milat bu. Aslında, Black Water isimli, ABD tarafından finanse edilen terör şirketi de bu anlamda doktrin ebesi olmuştur diyebiliriz.
Türk halkı da, çingene nefreti konusunda batılı akranlarından farklı değil: tek bilmedikleri şey, ölümüne kutsadıkları sevgili devletlerinin, onları finanse eden ve gönüllü köleliklerini yapıp bundan da gurur duydukları şirketlerinin birgün onları da topraksız, yurtsuz ve güvencesiz bırakabileceği gerçeği. Benzine %1 zam geldiğinde otobanda trafiği durdurup arabaları ateşe veren Fransız halkına bu deli gömleği giydirilebiliyorsa, varın Türkiye’nin halini düşünün.
Yazıyı bitirirken, Cumhur Çağlarer’den (dayım) bir alıntı yapayım; İngiltere’deki durumla ilgili:
“İngiltere’de Çingeneler
Burada anlatacaklarımın İngiltere ile sınırlı bulunduğunu, Avrupa’nın başka ‘ileri’ ülkelerinde durumun çok farklı olduğunu sanmayın. Ne ki, örneğin Almanya târih boyunca azınlıklarla ilgili olarak temiz bir sicile sâhip olmadığı için, İngiltere’yi seçtim.
Magna Carta Libertatum, (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi, 1215) ile Kral’dan koparılan ödünleri vesîle yaparak ‘Demokrasinin Beşiği’ olmakla övünen, Avrupa’nın ilk demokrat ülkesi sayılması gereken İngiltere’de Çingenelere nasıl davranıldığı hakkında bilgi vermek isterim. O zaman esaslı bir kıyas imkânı bulacaksınız.
İngiltere’de hayatlarını aileleriyle birlikte karavanlar içine dolaşarak geçiren Çingenelerin, satın almış olsalar bile istedikleri bir toprak parçasında yerleşme hakları yoktur. İngiltere Çevre Bakanlığı’nın 2000 yılı Ocak ayı verilerine göre, ülke çapında Çingenelere ait 13.134 karavan vardır ve bunların bir kısmı sürekli hareket hâlindedir. Karavanlardan 6.118’i yerel yönetimlerce belirlenen özel alanlara (ki, buralara karavan kent denilmektedir) yerleştirilmiştir. Kişisel malvarlığı sağlanmış sitelerde 4.500 karavan konaklamaktadır. 2.516 Karavan ise, yasa-dışıdır ve herhangi bir yerde konaklamasına izin yoktur.
Çingene olmayıp göçer hayâtı seçenlere Çingenelerin girmeleri yasak olan alanlar ayrılmıştır. Buralardaki karavan sayısı 684’tür. Bölge yöneticilerinin hoşgörüsüyle 299 Çingene karavanı bu bölgelerde kendisine yer açabilmiştir.
1960 Yılında çıkarılan bir yasa ile İngiltere’de Çingenelerin tanımı yapılmıştır:
“Çingeneler, ırksal kökenlerinin gereği olarak hayatlarını alışmış oldukları göçebe koşullarda sürdüren insanlardır.”
Siz bu tanımdan hangi anlamları çıkarırsınız? Çingeneler Birleşik Krallığın yurttaşlarıdır; yurttaşlar arasında ırk farkı gözetmek, demokratik bir tavır mıdır? İkinci çıkarılan sonuç, bu insanları ilelebet göçebeliğe mahkûm eder niteliktedir. Nitekim yukarıda anılan yasanın bir maddesinde bu tutum açıkça ortaya konulmaktadır:
“Çingeneler, yerel yönetim birimlerinin kentlerde yerleşmelerine izin vermemeleri gereken topluluklardır.” Ayırımın bu kadarına da pes doğrusu.
Yerel yöneticiler Çingene karavanlarına geçici olarak yer göstermekle yükümlü kılınmışlardır ama, karavanlar verilen geçici süreyi aşmaları durumunda zor kullanılarak uzaklaştırılır.
Çingenelerin, konut edinmelerini engelleyen yasalar karşısında AİHM’ne yaptıkları sınırlı sayıdaki başvuru, onların lehine sonuçlanmıştır. İngiltere Hükûmeti ise, Çingeneleri kentlerden uzak tutmak için geliştirdiği Yeşil Kuşak projesiyle gardını almış bulunmaktadır. “
Etrafınızdaki farklı görüşten insanlar, ortak bir hedefe yöneldiğinde, ezberleri kabul etmek daha kolay oluyor.

Bugün, çokuluslu şirketlerin neden “kötü” olduğunu düşündüm ve şaşırarak, bunun da ezberlerimden, hatta tabularımdan biri olduğunu farkettim.
Kendi ülkesinde, ölü eşek fiyatına işçi çalıştıran, kimisi sigorta bile yapmayan, daha ucuz kaçak işçi çalıştırma şansı bulduğunda eski işçisini kovan yerli şirketin çokuluslu bir şirketten ne farkı var?
Milliyetçilerin tezi, bazı ülkelerden daha fazla sermayesi olan çokuluslu şirketlerin, girdikleri ülkede yerli şirketleri yok ettiği, bu yolla da işsizliği artırdığı, gelir dağılımını bozduğu. Bunda elbette haklılık payı var. Ama bu, çokuluslu şirketlere has bir durum değil: nasıl süpermarketin girdiği mahalledeki bakkallar kapanıyorsa, burdaki durum da ondan farklı değil. Kapitalizm, doğası gereği küçükleri yutuyor. Yani bu sermayenin rengiyle, milliyeti ya da milliyetsizliği ile ilgili bir durum değil.
Çokuluslu şirketlerin yerli kapitalisti ezmesinden çekinen ülkenin tek yapabileceği şey, kendi içine kapanmak. Rusya gibi. Ancak, bizim gibi ülkelerin Rusya’dan çok önemli bir farkı var: bilim, teknoloji ve eğitimli insan gücü üretemiyoruz. Bunu layığıyla yapan Rusya bile, küresel ekonominin zorlamasına dayanamayarak çöktü.
Bir de, çokuluslu şirket paranoyasını kendi çıkarları için kullanan, artık neredeyse tamamen yenilmiş olan eski “ithal ikameci” şirketler var.
Bu şirketlerin, yabancı şirketlere ödediği astronomik lisans ücretleri, markanın geri teknolojisini buraya transfer edip Avrupalı, ABD’li çalışanların onda biri kadar bile para vermeden köle gibi çalıştırdığı işgücünden neredeyse hiç bahsedilmiyor. “Yerli malı kullanın dışarı döviz gitmesin” safsataları ise bir kandırmacadan ibaret. Tam aksine, bu yabancı şirketler için daha karlı: Fakir ülkeler, gelişmiş sanayi ürünlerini tüketemedikleri için, o şirketler ellerindeki işi bitmiş teknoloji ve know-how’ı ihraç ederek sinekten yağ çıkarıyorlar.
Aslına bakarsanız, problem çok uluslu şirketler değil, devletin kendisi!
“Ulusal egemenlik” denen şey, daima bir safsata olmuştur. Sermaye, kendi için gereken şartları tarih boyunca pek de zorlanmadan satın almayı bildi. Bugün Türkiye’de (ve hatta batı ülkelerinin çoğunda) milletvekili olabilmek için milyon dolarlar harcamak zorundaysanız, iktidarların “halkçı”, hatta sosyal demokrat olmasını beklemek safdillik olur.
Demek ki, devlet denilen mekanizma, sadece dişini geçirebildiği, fakir, güçsüz, organize olma gücü olmayan insanlara sopasını gösteren bir örgütten ibarettir.
Tam da bu nedenden ötürü, çokuluslu şirketlerin ya da kendi ülkesindeki vahşi kapitalistlerin önünde duramaz; çünkü siyasi sistemin finansörleri onlardır.
Global kapitalizme kapınızı kapatamazsınız; çünkü sağlık gibi en temel ihtiyaçlarda bile onlara muhtaçsınız.
Küresel ekonomide bir anlam ifade etmeyen Irak ya da İran gibi ülkeler, sonunda kaynakları için istila edileceklerdir. Önemli bir kaynağı olmayan Yugoslavya gibi ülkeler ise parçalanacak, soykırımlar yaşanacak ve orada para ve kazanç olmadığı için kimse kılını kıpırdatmayacaktır.
Çokuluslu şirketlerden bahsedilirken, fakir ülkelerdeki kaynakları sömürdükleri söylenir. Ama nedense, Mao’ya güzellemeler düzen çakma solcular, o iğrenç rejimin kendi halkını köle gibi satarak kalkındığını söylemez. Çin’deki ve Vietnam gibi ülkelerdeki durum, devletin çokuluslu şirketlerle anlaşarak halkını satmasından ibaret. Öte yandan, İngiltere gibi sanayi devriminin başladığı bir ülke dahi, bu amansız sömürü düzeni sayesinde, 12 yaşında çocukları madenlerde çalıştırarak kalkınmıştır. Çin gibi ülkelerin halkları da, yeterli sermaye birikimini sağladıklarında zenginleşecek ve kendilerinden daha kötü durumdaki bir ülkenin halkını sömürmeye başlayacaktır.
Asıl gerçek tehdit ise, çokuluslu şirketler filan değil, zaten çok önceden metalaşmış olan insanı, kapitalizmin doğasına karşı koruyacak devlet gibi kurumların koruyucu olmaktan ziyade, ikincil silah olmaları. Bugün bir devletin, anormal (ve haksız) fiyat etiketleri konulan ilaçlara müdahale hakkı (ve daha kötüsü, isteği) yok örneğin. Tekelleşmeye de ardına kadar kapıları açan devletler, özellikle kritik sektörlerde tekelleşen çokuluslu şirketlerin insanlara daha fazla zulüm etmesini, sağlık gibi temel ihtiyaçlarından bile mahrum kalmasını sağlıyor.
Bugünlerde referandum tartışmalarının tam odağında duran bilgisizlik ve ideolojik körlük benim için sürpriz değil: Tam da
beklediğim gibi, muhalefet referandumu bir güven oylaması havasına soktu.
Aslında, bu muhalefetin tam da yapması beklenen, ama daha önemlisi “gereken” şey: Şayet referandumdan “evet” oyu çıkarsa ve AKP değişen maddelerinin gereklerini ve kanunlarını yasalarla hayata geçirmeye başlarsa, oluşan değişim dalgası, muhalefetin “halka rağmen, halk adına” ve “kutsal devlet” temelli, tarihsel devlet anlayışını silip süpürecek. Uzun vadede bu, atanmışların diktasını savunan muhalefet partilerinin artık siyaseten anlamsızlaşmasına neden olacak. Bu değişim çok hızlı olmayabilir; ama bir kere düğmeye basıldı mı, bunun dönüşü yok.
AKP’nin “gerçekten niyetli” olup olmadığı tartışmasına girmeyeceğim; özellikle ikinci dönemlerinde önemli demokrasi talepleri karşısında ipe un serdikleri ve CHP’nin de katkılarıyla çıkardıkları 5651 gibi kötüniyetli sansür mekanizmalarına bakarsak, pek de samimi olmayacaklarını söyleyebiliriz. En azından, bunu iddia eden birine verilecek doyurucu (ve maalesef doğru) bir yanıt pek yok.
Gelgelelim, niyet okuyarak değişimin önünde durmak da, bir siyaset anlayışı filan olamaz. Zira siyasetin temelinde az çok uzlaşı ve güven vardır.
Mevcut durumdan bir şekilde yararlandığı için -örneğin bürokrasinin mensubu olmasından ötürü- hayır diyenlere hiçbir lafım yok. Çoğu Türk insanının aksine, hükümetler tam olarak kendi tabanlarına vaad ettikleri şeyleri gerçekleştirmek üzere iktidara gelirler; herkesin iyiliğini sağlayan vaadlerin bir anlamı zaten yoktur (örneğin hem işçi hem de işverenden yana olmak çoğu
durumda imkansızdır.)
Evetçiler ise ikiye ayrılmış durumda. “Yetmez ama evetçiler” ve “evetçiler”…
Bunların arasındaki farklar bence çok da önemli değiller. Ben, “yetmez ama evetçiler” kampındayım.
Beni rahatsız edenler de “hayırcılar” değil, “madem yetmez o zaman hayır!” diyenler. Çünkü bu ikinci grup, ya değişikliklere duygusal yaklaşanlardan, ya da “AKP birşey yapıyorsa muhakkak kötüdür” diyenlerden oluşuyor. Mantıksız ve duygusal tepkilerle biryere varamayacağız ortada.
Öncelikle şunu belirtmek gerek; Türkiye, belki dünya tarihinde hiç yapılmamış olanı yapıyor: en azından ben, “toplumsal uzlaşı” ile hazırlanan ve kabul edilen bir anayasaya denk gelmedim…
Fransa’nın tüm anayasaları ya askeri darbeyle yapıldı.
Türkiye’de de durum bu. Diğer anayasalar ile genelde devlet kuruluşu ile yapıldılar; mesela ABD’de ya da 1923′de olduğu gibi. Bu anayasalarda da halka ne istediği sorulmamış, hatta verilen mücadeleler halk hareketi olsa bile, anayasaları yine “beyin takımı” yazmış ve oylamaya sunmamıştır.
“madem yetmez o zaman hayır!” diyenler ise maalesef pekçok şeyin farkında değiller. Bu grup arasında “bu anayasa memurun grev hakkını elinden alıyor” diyecek kadar üst perdeden saçmalayanlar bile var. Oysa anayasa değişikliği metni bir sır filan da değil; PDF olarak indirilebiliyor ve değişikliği önerilen maddelerde neyin değiştiği, kalktığı ya da girdiği gayet güzel biçimde açıklanmış.
Korkutucu bir hukuki dil filan da yok; ortaokul öğrencilerinin bile gayet rahat anlayabileceği bir dilde. Hem evetçiler, hem de hayırcılar arasında taslağı okumayanların nüfusun en az %85′lik bir kesimi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hal böyle olunca, tartışmalar da ister istemez didaktik bir hal alıyor; buna rağmen 3 satır şeyi okumaya üşenen kitleler, yanlış bildiklerini dindarca
savunmaya devam ediyorlar.
Aslında bu bile, “toplumsal uzlaşmayla neden anayasa yapılamayacağını” gayet güzel gösteriyor.
Bu açıdan, ben AKP’ye hiç kızmıyorum. Neden mi? Nedeni basit: vatandaş olarak, yeni anayasa bana kazanımlar sağladığı gibi, kaybettiğim hiçbir hak yok!
Çocukların tedavi haklarının güvenceye alınması, kadın ve diğer sesini duyuramayan gruplara pozitif ayrımcılık uygulanması, memura grev hakkı gibi sosyal devlet anlayışına yakışır maddeler var.
O zaman, buna “hayır, çünkü bunlar beni kesmez” demek mantıksızlık. Zira, anayasa bir kez değişti mi, bir daha ellenmez diye bir kural da yok…
“Sizin partiniz” iktidar olursa, onlardan da yine değişiklik talebinde bulunursunuz ve yine referanduma gidilir. Eğer ben yine vatandaş olarak az da olsa yeni haklar kazanıyor ve bazılarını da
kaybetmiyorsam, iktidardaki parti faşist ya da şeriatçı olsa bile, seve seve “evet” derim.
Kös kös somurtup “ama faşist partinin tuhaf şekilde sosyal adaleti tesis eden değişiklik önerilerine evet dedim” diye kendimi yemem. Çünkü bu bir güven oylaması değil. Anayasa değişikliğine evet
dediğimde, seçimlerde oy kullanma hakkımı elimden alan yokki!
“HSYK ve AYM’nin bünyesinde değişiklik yapıyorlar” diye yaygara koparanlara ise söyleyecek şey bulamıyorum…
Üstelik, anayasa mahkemesi, önüne gelen taslakta uygun gördüğü iptalleri yapmışken, bize onların cengaverliğini yapmak düşmez. (Kaldı ki iki kurum da önerilen değişiklik ile daha katılımcı ve demokrat
bir hüviyet kazanıyorlar ama o başka tartışma konusu ve “sokaktaki adam” olan beni ilgilendirmiyor)
Unutmayın ki, “biz buna hayır diyelim, bizimkiler geldiğinde ya da devrim olduğunda(!) daha iyisini yaparlar nasıl olsa” dediğinizde, bu sefer AK Parti yandaşları, zamanında sizin bu taslağa
getirdiğiniz temelsiz argümanlarla karşınıza dikilebilirler.
Ha, bir de “hayır” demenin tarihsel bir sorumluluğu var: darbe anayasına evet ama sivil anayasaya hayır demiş, celladını yargılayamamış bir halk olarak yaftalanmak…