Atina Üniversitesinde bir adamın heykeli var: Rigas Verestinlis. Rigas, Osmanlı İmparatorluğuna karşı belki de en ciddi ayrılıkçı hareketi başlatan adam. Kesinlikle hümanist biri filan değil; eski bir askeri müfettiş ve şiddete meyiliyle tanınan bir adam Rigas.
Rigas, Yunanistan’da haklı olarak milli kahraman kabul ediliyor; zira
Yunanistan’ın Osmanlı’ya başkaldırmasında en büyük pay sahibi bu adam. “Bizden asker alıp topraklarını genişletiyor ve bize de birşey koklatmıyorlar” düsturu ile başkaldırıyor. Sonuç? Yakalanıyor, işkence görüyor ve öldürülüyor.
Resmi tarih söylemiyle bulanan kafaların ezberini bozalım: Biz yedi düvele karşı savaşmadık. “Milli tarih doktrini” buna inanmamızı istiyor ama, 1. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı farklı savaşlar. Çanakkale savaşı ile gururlansak da, bu savaş Kurtuluş Savaşı muharebesi değil. 1. Dünya Savaşında bir muharebe. Mustafa Kemal, eğer yanlış hatırlamıyorsam, o savaşta yarbay. Bağlı olduğu kişi ise, Limon Von Sanders; bir Alman subayı.
Neden Çanakkale de savaştık? Enver Paşa ve arkadaşları, askeri, siyasi ve ekonomik olarak çökmekte olan imparatorluğun, eğer Almanlar ile işbirliği yaparlarsa kurtulma şansı olduklarını düşündükleri için. Devleti oldu bittiye getirip ülkeyi savaşa soktular. Yani aslında kaşınan bizdik; yoksa İngiliz ve Fransızların bir de Osmanlı ile uğraşmaya hiç niyetleri yoktu.
Ha, eğer kabine Churchill’i dinlese, muhtemelen İngilizlerden yana olacaktık; ama bu sefer çöküş savaşla değil, savaş sonrası ekonomik kıskaçla gelecekti; zaten savaştan önce bile Damat Ferit’in de işbirliği ile, İngilizler Osmanlı ekonomisini ele geçirmişti. Ancak Churchill’in tezi dinlenmedi ve Osmanlı Almanya’nın yanına itildi. David Fromkin bu olayları gayet detalı şekilde anlatır; merak edenler inceler…
Enver ve arkadaşları yanlış yoldaydı, ama işin doğrusu Osmanlı’nın ipi de çekilmişti. Aslında yaptıkları zar atmaktı ve kaybettiler. İttihatçılar sıvıştı ve oluşan otorite boşluğunu iyi değerlendiren Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve İsmet İnönü gibi askeri becerilerinden sual olunmaz komutanları da bir şekilde kendine inandırıp Kurtuluş Savaşını başlattı.
Küçümsemek için söylemiyorum ama, Kurtuluş Savaşı aslında bir Türk-Yunan savaşı idi. İngilizler, savaşmadan istediklerini almak üzerine bir strateji geliştirmişti ve Osmanlı işi yokuşa sürerse, Yunanistan’ın ipini bırakmakla tehdit ediyordu. Koskoca Osmanlı’nın düştüğü duruma bakın: Bulgaristan’a bile yenilmiş, Arabistan’a asker gönderemiyor, gönderdikleri ise lojistik sorunlar ve İngilizlerin satın aldığı Arap kabileler yüzünden daha savaşamadan katlediliyor ya da hastalık, açlık gibi nedenlerle yollarda ölüyorlar.
Dönelim Rigas’a…
Osmanlı toparlanamaz mıydı? Sanmıyorum. Ganimet ekonomisine dayalı sistemi çökmek üzereydi zira Viyana’da çakılıp kalmıştı. O esnada, Avrupa, daha büyük ganimetler peşindeydi. Kanuni, Elisabeth’e yardım etmeyerek tarihi bir fırsatı kaçırıyordu. İngiltere, dönemin süper gücü İspanya’yı durdurmuş ama yokedememişti. Oysa Osmanlı savaşa girse, İspanya büyük ihtimalle istila edilecek, gümüş ve altın kaynakları Osmanlı ve İngiltere eline geçecek, Fransa merkantilizm dönemini yaşamadığı için zenginleşemeyecek ve İspanya ile Hollanda’nın esamisi okunmayacaktı.
Ama olmadı. Çünkü yürüye yürüye Viyana’yı almaya kalkmak askeri bir fiyaskoydu. Sonuç? Osmanlı’ya artık yağmalayacak yer kalmamıştı; oysa Avrupa ülkeleri Karayip denizi savaşları sayesinde sürekli zenginleşiyordu.
Oysa tam çöküş başlarken, astığı astık kestiği kestik yarı özerk Mısır hidivleri, icabında halktan da destek alınarak yerinden edilse, oraya daha insani bir yönetim getirilse, Osmanlı nefes alamaz mıydı? Kuşkusuz alırdı. Ama Osmanlı, kendi atadığı eşkiyanın suyuna gitmeyi tercih etti. Ona söz geçirebileceğini sandı, olmadı.
Arabistan’da da aynı hata yapıldı. İngiltere, bugün Suudi Arabistan’ın olduğu yerde, iki büyük aşireti kontrol etti ve Osmanlı savaş patlayana kadar kılını bile kıpırdatmadı. Sonunda diğer tarafa karşı Vahabileri destekleyen İngiltere, bölgede kesin iktidar sağladı ve bugünkü faşist ve şeriatçı Suudi Arabistan’ın temellerini attı. Bugün orayı hala Vahabiler yönetiyor. (Usame Bin Ladin’in – ki aslen Yemenliler- Vahabilere ayar vermeye kalktığı için ülkeden atıldığını biliyor muydunuz? )
Osmanlı, “zor durumdayım” diyemedi. Burnu bunun için fazlasıyla büyüktü.
Bununla da kalmadı, heryerde “elebaşlarını” öldürerek düzeni sağlayacağını zannetti. Evet; Fatih Sultan Mehmet’de Vlad Tepes’i öldürtmüştü ama o zaman Osmanlı tek ve mutlak süpergüçtü. Sonuç olarak, artık Osmanlı, Bulgarlara bile yenilen bir orduya sahipti.
Oysa 100 sene sonra, konfederasyon ordularını yenen Lincoln, muzaffer olmasına rağmen, Güney’e çok daha ılımlı yaklaştı ve ABD devleti bütünlüğünü korudu. Evet; ABD, tek bir devlet değil, adından da anlaşılacağı üzere bir “devletler topluluğudur”.
Osmanlı, çöküyor olmasına rağmen, o feraseti gösteremedi.
Gidip Rigas’ı manipüle etmek yerine onu öldürerek bir halk ayaklanmasını tetikledi. Çok sonraları, Teşkilat-ı Mahsusa ile büyük bir nefret yarattı ve verdiği acılar kendine yöneldi. Edirne’ye kadar dayanan kıçıkırık Bulgar ordusu, Osmanlı askerlerini kireç kuyularında kör etti.
Kendi içindeki dinamikleri de bastırmayı denedi, beceremeyince ite kaka Tanzimat ilan etti ama ilk fırsatta onu da defetti.
Bu sefer, Osmanlı’nın bütünlüğü için savaşan insanlar bile, Osmanlı’ya karşı tavır almaya başladılar.
250 sene sonra, hala aynı şeyleri yaşıyoruz. En az 15 senelik bir süreçte, Irak yıkıldı ve yerine Kürt devleti kuruldu. Türkiye, bu “casus belli (savaş nedeni)” diye bağırıp çağırsa da, sonunda “aşiret reisi” dediği Barzani ve Talabani’yi tanımak zorunda kaldı.
Oysa, durum hiç buraya gelmeyebilirdi. “Kürtleri baskı altında tutuyor” diye gidip dünyanın en berbat diktatörlerinden biri olan Saddam Hüseyin’i destekledi. Şimdi zannediliyor ki, ABD, Saddam’ı tek başına devirdi. Kahraman gibi karşılanan ABD askerlerini görmüyoruz ama fosfor bombaları ve ölen 1 milyon insan gözlerimizin önünde. Ama olaylar tek taraflı değil.
Türkiye, ABD ve bölgedeki Kürtlerle, Türkmenlerle ve PKK ile alakası olmayan peşmergelerle anlaşıp bu diktatörü devirse, ne olurdu? Muhtemelen topraklarımızı Kuzey Irak’a doğru biraz daha genişletir, bölgedeki Türkmenleri güvenceye alır ve Kuzey’deki Kürtlerle bir konfederasyon kurabilirdik.
“Küçük olsun ama bizim olsun” mantığı yine “yemedi” yani.
Tıpkı Kıbrıs konusunda direnip, herkesi ve kendimizi huzursuz ettiğimiz, herkesi ve kendimizi de zarara uğrattığımız gibi, Irak konusunda da tarihi bir yanlış yaptık.
Çünkü maalesef “ulusal çıkar” denilen şeyin pek ulusla filan ilgisi yok.
Padişahların bile tahttan indirilip öldürüldüğü bir düzende, Patrona Halil isyanının “birkaç başıbozuğun yağma girişimi” diye üstünün örtüldüğü bir mantıkta, halka birşeyleri doğru anlatmak da pek mümkün görünmüyor.
Aslında Osmanlı, topraklarından koparıp üstün yetkilerle donattığı bir kesimin kurbanı oldu. Halkından o kadar korkuyordu ki, ta Selçuklu’dan bu yana Nizamülmülk eliyle pişirilen karmaşık bürokrasi sistemini köksüz yabancılara emanet ederek, ayaklanmaları öneleyeceğini zannetti. (Osmanlı’nın ilk dönemdeki en büyük korkusu, diğer güçlü Türk boyu olan Karamanlardır) Ama bu da işe yaramadı, çünkü gerek milliyetçiliğin yayılması, gerekse Osmanlı’nın fakirleşmesi sonucu, o köksüz insanlar “köklerini keşfetti”.
Dürüst olalım; Türkiye, Güneydoğu halkını aşiretler eliyle yönetebileceğini sanmasa, Güneydoğu köylüsü 200 yıl öncesini yaşamasa, bugün muhtemelen oradaki Kürtler Kürt ya da Türk olduğu üzerine filan kafa yormayacak, batıda yaşayan insanlar gibi hangi fotograf makinesini alacağını, geceyi kiminle geçireceğini düşünecekti. 30 senedir süren savaşı hala büyük bir inatla sürdürmeye çalışan bir Türkiye bu. Üstelik Kuzey Irak, halkın daha da çileden çıkması ve ekonomik şartlar nedeniyle artık daha da zor o düzeni sürdürmek. En şahinler bile farkında ki, biz bu savaşı kaybediyoruz. (İşin ahlaki,insani,ekonomik başlıklarını tartışmıyorum bile)
Yani tarihten ders almış mıyız? Almamışız. Umarım birgün alırız.
Biraz önce, aslında renklendirdiğimizi sandığımız hayatın ne kadar da basitleştiğini ve “standardize” olduğunu düşündüm bunları yazarken.
Komodo IDE üzerinde yeni bir projeye başladım ve artık o kadar sıkıldım ki, bloga birşeyler karalayayım dedim. Ve bunu da yine Komodo IDE üzerinde yapıyorum! (Bu arada Komodo IDE, XUL üzerinde çalışıyor: Yani Firefox gibi, Flock gibi, Thunderbird, Songbird ya da benzer birçok proje gibi bu da Mozilla tabanlı. “Standardizasyondan” bahsederken, aldığım ekran görüntüsü tam da yerine oturumuş oldu!)
Futbol izlemeyi sevmeyen biri olarak, fanatik bir Dünya Kupası izleyicisi olduğum söylenebilir. Hemen her Dünya Kupası’nda, özellikle de son yıllarda söylenen bazı klişeleşmiş cümleler var: “Eski yıldızlar yok, maçlar artık eskisi gibi heyecanlı değil”.
Bunlarda doğruluk payı var. Ama çok önemli birşeyi gözden kaçırmamak gerek: Son 20 yılda, futbolcuların boy ortalaması neredeyse 20 cm arttı. Artık sahadaki futbolcuların neredeyse hepsi, 300 Spartalı’dan fırlamış gibi. 20 sene öncenin obez (Maradona, Gascoigne, vs) veya kısa (Maradona, Littbarsk, Platini hatta yıldızların neredeyse hepsi) ya da sıska (Socrates) oyuncuları artık Messi gibi çok istisnai durumlar hariç, yok…
Futbolda çok büyük paradigma değişimleri oldu.
Herşeyden önce, “durarak oynanan”, “bloklardan oluşan” takım yapıları değişti. Puşkaş’a bakın: Evet; adam şeytani spor zekasına sahip. Topa çok iyi vuruyor. Tekniği harika. Ama bütün
maç boyunca, elleri belinde topun gelmesini bekliyor rakip kaleye yakın biryerde. Çok hırslanmadığı zamanlar, Maradona’da böyle oynardı. Ben Pele’nin santradan beriye geldiğini neredeyse
hiç görmedim.
İlginçtir ki,dünyanın en popüler sporu, spor teknolojisini en geç kullanmaya başlayan dallardan biri aynı zamanda. Özellikle 80′li yılların sonunda,
Almanlar sporcu beslenmesine ve bilimsel antrenman programlarına son derece fazla önem vermeye başladılar. Bu dönemde, Alman futbolcular atletizm
programları uygulamaya başladılar. Gerçekten de, 1990 Dünya Kupası’nda, 1988 ve 1992 Avrupa Kupalarında, Almanlar eski teknik oyuncularının yerlerini
dolduramamalarına rağmen, çok yüksek fizik kapasiteleri ile yarı finallere gelebildiler.
Günümüzdeki “takım halinde hucum, takım halinde savunma” anlayışını ilk başarı ile uygulayan, yanılmıyorsam İtalya oldu ve İtalya’da, bu taktiği çok iyi
uygulayan Milan’dan kaptı. Aslında yüksek fizik gücünüz varsa, bu taktik, rakibi önce boğup ve yorup, sonrasında da posası çıkan rakip orta sahayı kolayca geçip, kalabalık
orta saha ve forvetle rakip defansı hallaç pamuğu gibi atmanızı sağlıyordu.
Günümüzde futbolda, ileride bekleyen forvet, görev tanımları çok kısıtlı tek tip oyuncular gibi şeyler yok. Artık futbolcu olmak isteyen biri, herşeyden önce uzun boylu ve
iyi fizikli olmak, bunun yanında da iyi kondüsyona sahip olmak durumunda.
Aslında geçmişte “zevkli maçlar” dediğimiz şey; bloklar arasındaki derin boşlukların, ciddi defans ve orta saha hatalarının rakip forvetlerce değerlendirilmesinden ibaretti:
Bugün uzun sprintle gole gidilen durumlar fazla değildir; zira katedilecek o kadar uzun mesafeler kalmıyor. Ayrıca defans oyuncuları artık “ikinci sınıf oyuncular” arasından seçilmiyorlar.
Hepsi gayet hızlı adamlar; muhtemelen çoğu forvetten daha hızlılar. Defansa çekilen takım, takım halinde kapanıyor genelde. 5 metrede bir oyuncu olunca, o eskilerin kademesiz, arka arkaya aralarında
10 metre ile dizilmiş defans oyuncularının geçilip goller atıldığı maçlar da hayal oluyor. Ki bu dünya kupasında, bahsettiğim anlamda şimdiye kadar oynanan en zevkli maç herhalde Danimarka – Kamerun maçı oldu. Çünkü Danimarka’nın yaşlı ortasaha-forvet oyuncuları geriye dönemiyorlardı; golü yedikten sonra saldırmak zorunda kalan Kamerun da disiplini elden bırakınca, oluşan defans hata ve zaafiyeti sayesinde güzel bir maç izledik.
Artık kazan hafif hafif soğumaya başladığına göre, İsrail – Filistin meselesiyle yakından ilgili bazı diğer meseleleri de konuşabiliriz.
Bana göre bu meselelerden biri de, olaylar sırasında ortaya çıkan, İslamcılar ile solcular arasındaki derin düşünce, algılayış ve davranış farkıdır.
Ama herşeyden önce, İsrail’de olan şeyin adını koymak gerek: bana göre olan, faşist ve yobaz bir terörist devletin (İsrail), sadece yobaz bir “hükümetle” olan savaşıdır: HAMAS. Filistin demekten özenle kaçınırım. Zira HAMAS, beğensek de beğenmesek de, Filistin halkının oy verdiği, bu sayede benim gözümde meşruiyet kazanmış bir örgüt.
Ama geçmişi de silip atarsak analizimiz havada kalır. İsrail, çok net olarak, barışçıl ve laik Filistin Kurtuluş Örgütü’nü fesh etmek için elinden geleni yapmıştır. İsrail’in amacı, İslami duyguları da kaşıyarak HAMAS’ın kendine saldırmasını sağlamak, bunu bahane ederek Filistin halkının kökünü kurutmaktır. İsrail bunun için HAMAS’ın önünü açacak her tür tedbiri almış, cesaretlendirmiş, izin vermiş ve bu süreçte FKÖ’yü boğmuştur. (Kimilerine göre Yasser Arafat’ı MOSSAD zehirledi ama komplo teorilerine girmek istemem). İsrail’in tek amacı bu değildir: Gerçekten de etrafı tamamen ve açık düşmanlarla çevrili İsrail – ki bunların altısı ile birden daha 50 sene önce savaştılar - halkını terörize edip militarist bir toplum yaratmak zorundadır. Yaratılan terör tehdidi aslında İsrail’in kendi halkına karşı uyguladığı planlı ve programlı bir terör tehdididir; ancak dürüst olmak gerekirse abartılı olan bu tehdidin içi boş filan da değildir. Zira sümsük bulduğumuz Arap ülkeleri, ki kesinlikle öyleler, fırsatını bulsalar İsrail’i bir kaşık suda boğarlar.
Elbette, İsrail halkı oraya yerleştirilirken, Ortadoğu’yu “dizayn eden” birincil güç olan İngiltere ve saz arkadaşları Rusya ve ABD, bu durumun farkındaydılar. İsrail devletinin orada inşa edilmesi, İkinci Dünya Savaşından sonra birdenbire ortaya çıkan bir sürpriz değildir. İngiltere’nin Osmanlı ile olan çapraşık durumundan dolayı ABD üzerinden kurulan diplomatik ilişkiler, muhtemelen o toprakların paylaşımı konusunu da gündeme getirmek içindir.
Bu mecburi girizgahtan sonra, beni asıl rahatsız eden konuya geleyim: HAMAS, şimdiye kadar son derece sağduyulu davrandı, hatta çoğu zaman İsrail’in oyununu bozdu. İsrail radikal terör saldırıları bekledikçe HAMAS masaya oturmak istedi. Yani HAMAS aptal ve radikal filan değil; aksine bu denge oyununu oynamayı gayet iyi öğrenmiş. ABD ve BM, istemese de, İsrail’in küstahlığı yüzünden köşeye sıkıştılar. Hala sonunda İsrail’in dediği olsa da, Bush zamanından beri İsrail oldukça yüksek perdeden uyarılıyor. Ben bunun başka arkaplanları olduğunu da düşünüyorum; bunlardan biri de şimdiye kadar neredeyse mağara devrini yaşayan Ortadoğu’nun tekrar islah edilerek kapitalist-emperyalist dünya ekonomisine entegre edilmesi planı. Zira dünya ekonomisi krizdeyken, Arap finans sektörü azımsanamayacak bir büyüme içinde. Bölgenin bazı zenginlikleri var ve doğru bir alışveriş planıyla bu ülkeler ABD, Avrupa ve diğer sanayileşmiş ülkelerin elde kalan üretimini, duraklayan sanayisini tekrar canlandıracak taze kan olabilirler. Fakat Ortadoğu’da huzurun sağlanması için İsrail’in pasifize de edilmesi gerek ve İsrail’in de yaşam hakkını koruyarak bunu sağlamak gerçekten son derece güç gibi görünüyor. Öte yandan, krizdeki dünya, İsrail’in bu kadar kaprisini de çekemeyecek bir noktaya gelecektir.
Tekrar HAMAS’a dönecek olursak: HAMAS’ın söylemindeki israrlı “Türk ve Müslümanlar” vurgusu şahsen beni rahatsız ediyor. Zira son yardım faaliyetleri içinde Müslüman olmayanlar olduğu gibi, örneğin İngiliz Müslümanlar da var. Düşmanın İsrail / Yahudi halkı değil, siyonizm olduğunu iyice bellemek ve sık sık vurgulamak gerek; yoksa zaten cilalanan ve hortlayan Müslüman-Hıristiyan savaşına bir de Yahudilik cephesi eklenecek. Ben bu konuda mütedeyyin kesim arasında gitgide artan bir hassasiyet olduğunu hissediyorum; ancak İslam örgütleri maalesef hala “Müslümanın kardeş müslümandır” kafasında devam ediyorlar. Oysa Filistin halkı için ölen ya da gözünü kaybeden batılılar da var; şu an çoğu insanın adını duymaya başladığı Rachel Corrie ya da bir yahudi olan Emily Henochowicz gibi. Kaldı ki, ortodoks Yahudiler arasında siyonizm karşıtı gruplar da var.
Müslümanların belli bir kesiminin, dogmaları sebebiyle kendilere çok zor geleceğini bildiğim diyalektiği yapmalarının vakti geldi de geçiyor: Bu bir İslam – Yahudi, İslam-Hıristiyan savaşı değil. Müslümanlar, “cihat” ilan ederek bu savaşı kazanamazlar. Ben 30 senedir tanka taş atan Filistinli çocuklar görüyorum; demek ki ilahi adalet dünya üzerinde işe yaramıyor.
Artı, Filistin meselesine desteğin şu an sadece insani platformda yürüdüğünü de görmeli. Nitekim, zengin Arap ülkeleri herzamanki kaypaklık ve omurgasızlıklarıyla sus pus oldular. Demek ki, maddi çıkarlar sözkonusu olduğunda “din kardeşliği” yalanmış. İslamcılara son darbe de Fethullah Gülen’den geldi. Yaptığı açıklama son derece ikiyüzlü ve kaypaktı. Ki bence bu, cemaat içindeki çatırdamayı ateşleyen hareket olmuştur.
Türkiye’nin tepkisi ise elbette insancıl kaygılardan öte, bölgede asıl güç benim deme kaygısı taşıyor. Türkiye bu oyunu akıllıca, ama insanı açıdan çirkince oynuyor: nedense insanlar ağız birliği etmişcesine AKP hükümetinin ve Türkiye’nin büyük bir diplomatik başarı elde ettiğini söylüyorlar. Oysa ABD, Türkiye’nin güvenlik konseyinde yaptığı başvuruyu kabul etmedi. (http://www.guardian.co.uk/world/2010/jun/01/israel-investigation-attack-gaza-flotilla-us?CMP=twt_gu) İsrail’e açılacağı söylenen soruşturma, aslında gayet rutin bir uygulama ve buradan çıkan sonuçlar kınama gibi şeyler oluyor ve bağlayıcı değiller. Zaten Birleşmiş Milletler’in İsrail’i korkutacak bir karar çıkarma ihtimali yok. İsrail oradaki sivilleri biyolojik silahla öldürse de, cesetleri şişe dizip kuleler dikse de, BM birşey yapacak bir örgüt değil.
Dünyayı takip etmeyen ve uyduruk bulvar gazetelerini gazete sanıp okuyan halkımız farkında değil ama, İsrail orada sürekli olarak batılı sivilleri de yüzsüzce bir şekilde öldürüyor ve yaptığı da sürekli olarak yanına kar kalıyor. 
Bu süreçte, HAMAS’ın dünyaya sesini duyurmak için sadece iki şansı var: ya intihar bombacıları gibi radikal eylemlerle İsrail’in ekmeğine daha fazla yağ sürecek, ya da uluslararası kamuoyunu ciddi biçimde örgütleyerek İsrail’e karşı baskı oluşmasını sağlayacak. Zaten bu yavaş yavaş oluşmaya başladı; ama ABD noteri BM yoluyla filan değil. İsrail, olayın bu kadar yankı uyandıracağını hesaplamadı ve açıkçası hala umursamıyor da. Yalnız bu süreçte HAMAS’ın gayrimüslim protestocuları sahiplenmesi, uluslararası kamuoyu ile sağlıklı ve samimi bir diyalog kurması gerek. Tabii bunu başardıkça MOSSAD’ın karşı hareketleri de gelecektir. O yüzden çok dikkatli olmak gerekiyor.
Çoğu insan çatışmalarda ideolojik ve dini faktörleri çok öne çıkarsa da, ben ekonomik nedenleri daima birinci neden olarak görürüm. Özellikle tarihsel olarak baktığımızda, ideolojik ve dini nedenler, toprak edinme ve koruma kaygısıyla asker toplamak gibi faaliyetlere hizmet etmiştir. Günümüzde engizisyon döneminden bahsediyoruz ve bunu safi yobazlığa bağlıyoruz: Müslümanlardan korkan, bu yüzden de “ilahi nedenlerle” papalığı kurumsal bir baskı mekanizması haline getiren Pepin olmasa, engizisyon dönemi yaşanmaz ve bugün dünya aşırı
derecede farklı olurdu.
Günümüzde de durum farklı değildir: Pepin’den yaklaşık 1300 yıl sonra, Türkiye’de de iki sınıfın çıkar kavgası, bir laiklik-şeriat-özgürlük kavgasıymış gibi gösteriliyor.
Muhafazakarlık ve yobazlık elbette farklı şeyler. Şunu öncelikli olarak ortaya koymak gerek: ticaret, muhafazakarlığa dayanmak zorundadır. Her ne kadar, sanayi devrimiyle palazlanan ve üretimin değişmez, vazgeçilmez parçası haline gelen teknoloji, statüko ve muhafazarlığa karşıtmış gibi görünse de, değildir. Bilim kendi içinde felsefi olarak dogmaları reddetse de, teknoloji pragmatist ve pratiktir. Bu sorunlarla ilgilenmez. Ticaret hayatı da değişimle ilgilenmez, daha da ötesi değişimi sevmez. Bunun detayına girmek mümkün değil zira ana konumuz bu değil. Ama şunu söylemek yeterli: yatırımcı, işadamı veri piyasa, siyasi ve ekonomik şartlara göre üretim ve yatırım kararlarını alır. Dalgalı denizde elindeki tepsideki çayı dökmemek zordur yani.
Şimdi gelelim Türkiye’deki duruma.
Şunu artık açıkça ve cesurca söylemek gerek: bu ülkede, iki güç, interneti sıkıştırıp kendi kontrolüne almak istiyor. Bunlardan biri, elbette ki devlet. Yeni kurulan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı eliyle, 5651 nolu faşist yasa keyfi şekilde uygulanıyor. Öyle ki, artık sansüre uğrayan siteler için mahkeme kararı koymaya bile üşeniyorlar. Internet konusunda sözüne güvendiğim nadir insanlardan olan Özgür Uçkan ve Yurtsan Atakan da ortak birşey söylüyor: Türkiye Bilişim Vakfı ve Türkiye Bilişim Derneği bu gelişmelere gıkını dahi çıkarmadı. Çünkü üyeleri devlet ihalesi alamamaktan çekinirler. Bu kadar basit.
Burada şaşılası birşey yok; Türkiye’de sansür, tarihi boyunca ve kesintisiz olarak bir devlet geleneği olmuştur.
Nitekim, sansür yasaları çıkarken, zamanın ana muhalefet lideri Baykal, bu yasalara takır takır onay vermiştir. Çünkü bir kere siyasi partiler, Türkiye’deki en anti demokratik bünyelerin başında gelir. Üstelik bu sansür, “herkesin işine yarayacaktır”; zira hem hükümetlere, hem de MHP ve CHP gibi partilerin asıl hizmet ettiği kitleye – bürokrasiye – hizmet eder. “Devletin bekası” adı altında gevelenen şey, bürokrasinin çıkarlarıdır.
İkinci kitle ise daha yeni ve benim daha ilgimi çekiyor. İlgimi çekiyor olmasının nedeni, bu adamlarla her allahın günü karşılaşıyor olmam.
Bunlar, bilhassa Doğan medya çalışanları (hepsi değil tabi). Elbette sadece Doğan değil. Başka gruplardan adamlar da var. Hatta, gruplardan koparak tek başına ilerleyenler de var. Hepsinin ortak özelliği, interneti iyi takip etmeleri ve “diğer medya” ile ilişkileri olması.
Bir diğer ortak yönleri ise, Twitter ve FriendFeed’e yüksek takipçi sayılarına ulaşmaları. Bunu başlarda önüne gelen herkese üye olup, o kişiler de kendilerine takipçi olduktan sonra üye sayılarını azaltarak yapıyorlar. Listelerine baktığınızda, binleri aşan takipçi sayısına rağmen, 30-40 kişiyi takip ettiklerini görüyorsunuz. Ki bunların çoğu, medyada ya da internette al gülüm-ver gülüm ilişkisinde oldukları insanlar. Özellikle provokatif, genelde seks gibi “nötr” içerikli feedler açıyorlar. Bunların son İsrail olayında sapır sapır dökülüp olayları adeta görmezden geldiklerini, hiç yorum yapmadıklarını, yapanların ise “hırsızın hiç mi suçu yok!” tavrında olduklarını gördük.
Bu adamlar (ve kadınlar), Türkiye’de internetin önündeki en büyük tehdit. Çünkü amaçları, ana akım medyanın siyasi ve ekonomik gücünü kullanarak, onlara internette de tekel olma gücü vaad etmek!
Kısa birsüre önce, ABD’deki bazı gelişmeler üzerinde yazdığım “SOSYAL MEDYA VE İKTİDAR SAVAŞLARI: BİG BROTHER ORADA BİRYERDE!” yazısında, ana akım medyanın bu piyasada lider olabilmek için, “arama tabanlı klasik internet kullanımı kalıbını yıkması gerektiğini” söylemiştim. Zira, bu kültür, ana akım medyaya hem yabancı, hem de tekelleşmeye uygun olmayan bir kültür.
Peki Türkiye’de Google servislerinin engellemesi, ana akım medyanın bir stratejisi midir?
Bir üstteki paragraftaki şeyi düşündüklerini sanmıyorum; çünkü Türkiye’de öyle kapsamlı bir internet kullanımı oturmuş değil. Ancak ben Youtube engelinin “vergi almak” dışında, çok daha stratejik olduğunu düşünüyorum (nitekim Youtube birkaç kez kapanmış, ama son kapandığında “1 haftaya kalmaz açılır” diyenlere bu sefer açılmaz demiştim) Bunun bence en temel nedeni, IP TV’ye, ya da Tivibu gibi girişimlere rakip olacak Youtube’u, ve ileride gerçekleşecek Google TV gibi projeleri bertaraf etmek ve tabii yurtdışı bant genişliğini artırmak üzere yatırım yapmaktan kaçmaktır. (Youtube kapatıldığında, yurtdışı trafiğin dörtte biri bu siteden kaynaklanmaktaydı!)
Google’ın hedef alınması, aynı zamanda internet kullanıcısının ne tepki vereceğini görmeyi de amaçlıyor olmalı. Çünkü bu, hiçbir hukuki, ekonomik, hatta mantıki dayanağı olamayacak, tamamen aptalca bir karar. Zaten, hukuki gerekçeyi açıklamak zahmetine de girmiyorlar. Sonrasında, ana akım medyayı tehdit eden her türlü web girişimi, çok daha rahat, mahkeme bile olmadan kapatılabilecek. Test edilen budur.
Nitekim, olayın üstünden çok kısa birsüre geçmiş olmasına rağmen, ortaya koyulan tepkiler hiç de ümit verici değil.
Netdaş gibi bir-iki “saygın” hareket dışında, hiçkimse sesini yükseltmiyor.
Sesini yükseltmeyenler arasında, potansiyel ISP ve ana akım medyaya hizmet veren / verebilecek dijital ajanslar da var.
Dijital ajanslar, daha sınavın başında sınıfta kaldılar. Ama bu aymazlığa devam ederlerse, birkaç sene sonra ağlayarak yok olacaklar. Hitler, uzun bıçaklar gecesinde, birkaç saat içinde kendisiyle işbirliği yapan subayları öldürtmüş ve yerlerine kendi adamlarını geçirmişti. Bu olay da farklı olmayacaktır.
Türkiye’de bu işe ciddi anlamda tepki gösterecek örgütlü bir kuruluş yoktur. Netdaş gibi hareketler küçüktür; Türkiye Bilişim Vakfı gibi STK’lar ise çoktan hükümetin / ana akım medyanın dümen suyuna girmiştir. Korsan Partisi gibi uluslararası girişimlerle entegrasyon sağlanamamış, bu konuda bir ciddiyetsizlik yaşanmıştır.
Sansürlenen IP ve adresler şunlar:
74.125.127.100, 74.125.45.100, 74.125.67.100, 74.125.39.101, 74.125.39.102, 74.125.39.113, 74.125.39.138, 74.125.43.100, 74.125.43.101, 74.125.43.102, 74.125.43.113, 74.125.43.138, 74.125.43.139, 209.85.135.102, 209.85.135.113, 209.85.135.139, 209.85.135.100, 209.85.135.101, 209.85.135.138, 74.125.39.100, 209.85.229.101, 209.85.229.100, 209.85.229.102
http://code.google.com http://pages.google.com http://video.google.com http://translate.google.com.tr http://docs.google.com http://sites.google.com http://books.google.com http://chrome.google.com http://sketchup.google.com http://froogle.google.com http://labs.google.com http://mars.google.com http://moon.google.com http://notebook.google.com http://toolbar.google.com http://browsersync.google.com http://catalog.google.com http://codesearch.google.com http://dir.google.com http://earth.google.com http://groups.google.com.tr http://shopping.google.com http://sky.google.com http://support.google.com http://tools.google.com http://wap.google.com http://answers.google.com http://google-analystics.com
Sanırım 2007 senesiydi. O zamanlar, internet sansürü yasası yeni yeni pişiriliyordu. Ancak son derece muallakta kalan bazı maddelerden dolayı niyeti anlamam güç olmadı ve sansüre karşı imza kampanyası başlattım.

O zaman sosyal medya Türkiye’de yaygın kullanılmıyordu ve Internette tanıdığım insanlar, bloguma devamlı yorum bırakan birkaç sadık okurdan ibaretti. Bunun dışında, elimizde PDF olarak ayda ortalama 10.000 civarında indirilen bir bilgisayar dergisi, Pozitif PC vardı. Yayını durdurmuş olsa bile, yaklaşık 500 kadar son derece sadık okur vardı. Buna rağmen biraz da disorganize şekilde düzenlediğim imza kampanyasına katılım birkaç yüzü dahi bulmadı. Gelen yorumların yarısı gibi bir kısmı sansürü destekliyordu.
Ne hissederdiniz?
Ben, yıllardır, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada, insanlığın toplu bir Stockholm sendromu yaşadığını düşünüyorum. İnsanlık, toplu halde tecavüzcüsüne aşık olmuş durumda. Tecavüzcü değişiyor; kah bir şirket, kah bir marka, kah devlet oluyor. Ama insanların güce tapma, tecavüzcüsüne boyun eğme, daha da kötüsü alçaklığı, bağnazlığı, köleliği savunma kalıbı değişmiyor.
Ne yazık ki, ben son üç senede, buna benzer en az 3 yazı yazdım.
İlki bahsettiğim imza kampanyası. Daha sonra blogspot kapatıldı ve imkanlarımı zorlayarak, 24 saat içinde idareten bir WordPress MU altyapısı kurarak 8-10 blogu burada barındırmaya başladım. O zaman da, bu son değil, son olmayacak demiştim.
Yine en az 3 sene önce, birgün Google da sansürlenebilir demiştim.
“Ne kadar zekiyim, işte yine haklı çıktım” demeye getirmiyorum. İnsanlık tarihine birazık göz gezdiren biri, köleliğin, işkencenin, sansürün sinsi sinsi değil, gümbür gümbür geldiğini görecektir.
Biraz önce, FriendFeed’de gördüğüm insanların çoğu işin ciddiyetinden uzak haldır huldur DNS arıyordu.
Hemen “müjdeyi” vereyim: Sansürcüler eskisi kadar aptal değiller. Artık IP bazlı sansür koyacaklar. Yani DNS değişikliği artık yeterli olmayacak. Hayır; aslında aptal değillerdi. Benim, sizin, sansürden yana olanların ne kadar aptal olduğunu görmek istediler.
İnsanların bu aptallığı, aymazlığı, otoriteye tapınıp kendilerine uzatılan bıçağa boynunu dayama hali hala devam ediyor.
Matrix’teki metaforları anlamamış olabilirsiniz. İşte oradaki mekanizmalar, sizi batarya, tüketilip atılacak bir enerji hücresi gibi kullanıp sömürüyorlar. Siz, gördüğünüz rüyalarla, cicili iPad, dokunmatik telefonlarınız, çöp yığınlarını giderek büyüten değersiz ve hızla değişen oyuncaklarınızla, sadece delicesine tatmin olmaya çalışıyor, tüketiyor ve sistemi o enerjinizle besliyorsunuz.
Aslında sansürcü olan sizsiniz. Özgürlük, insanlıkla ilgili bir kavramdır. İradenin, şuurun olmadığı yerde özgürlük ya da kölelikten bahsedemeyiz.
Önümüzdeki günlerde bu sansür daha da artacak ve sizler, ister internette, ister televizyonda, ister gazetelerde olsun, birtakım kanaat önderlerinin ağzının içine bakacak ve sanki özgür bireylermişsiniz gibi, “adam haklı” diyeceksiniz. Çünkü siz şimdiye kadar bir karar almanın vicdanı ve akli sorumluluğunu yüklenmemek için, o işi başkalarına teslim ettiniz.
Bu artık o kadar kanıksanmıtır ki, Avrupa yüzyıllardır halk ayaklanmaları ile titrerken Türkiye’de tek bir halk destekli toplumsal hareket, devrim olmamıştır.
Oysa beğenmediğiniz Yunanistan, AB’nin en cahil, en fakir, en eğitimsiz, en tembel ülkesi Yunanistan, burada adi vakadan sayılan bir olay yüzünden aylardır direniyor, yaşlı kadınlar bile balkondan polise saksı atıyor.
Türkiye’de beyin göçünün sadece maddi nedenlerden kaynaklandığını mı düşünüyorsunuz yoksa? Hangi aklı başında, vicdan sahibi insan bu kadar haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk dolu bir ülkede mutlu olabilir?