2 gündür, İHH, İsrail derken, ana akım medya, Türk medyası ve Internette özetle şunlar oldu:
- Ana akım medya, İsrail’in terörist olduğunu bir türlü yazamadı. Zira iki taraftan sıkışmış durumdalar: Sivil ve askeri bürokrasinin İsrail ile neredeyse organik, son derece güçülü ve derin bağları var. Nitekim, krizin zirve yaptığı anda, Vecdi Gönül’den gelen “Heron’ların alınmasında sorun yok” açıklaması buna delalet. Diğerini söylemeye dahi gerek yok. Türk medyasına da komuta eden dünya medyası, Yahudilerin elinde:
TimeWarner/CNN CEO Jeffrey Bewkes
NewsCorp CEO Peter Chernin
Murdoch
Viacom Owner Sumner Redstone
BBC CEO Greg Dyke
Paramount CEO Brad Grey
Walt Disney/ABC CEO Robert Iger
Sony Chair Michael Lynton
MSNBC President Phil Griffin
CBS CEO Leslie Moonves
MGM Harry Sloan
NBC Universal CEO Jeff Zucker
Bu arada Facebook’un sahibi de Yahudi.
- Twitter ve FriendFeed’in “yıldızları”, “sosyal medyacıları” olayı tamamen görmezden geldi, hiç olmamış gibi davrandı. Davranmayanlar ise, “İsrail’in yaptığı kötü tabi, ama İHH’da provoke etti” gibi nefis çıkarımlar yaptılar. Böylece nemalandıkları, nemalanmayı bekledikleri ana akım medyaya bir kez daha kuyrukçuluk etmekten geri kalmamış oldular.
- Medyanın ilk haberleri yanıltıcıydı. Hatta bu tuzağa ben de düşerek, İsrail’in gemilere kendi kara suları içinde saldırdığı yanılgısına kapıldım.
- Dünya medyasının da tavrı benzer yöndeydi; ama en azından dürüst ve cesur habercilik yapabilen nispeten küçük kanallar da vardı.
-Twitter, flotilla gibi arama kelimelerine birsüre sansür uyguladı ancak foyası ortaya çıkınca bundan vazgeçmek zorunda kaldı. Çıkarılacak ders: Internet girişimleri büyüdükçe güvenilmez olurlar. Mutlaka birden fazla benzer sitenin, aracın takipçisi olun ve küçükleri destekleyin. Gözünüz kulağınız daima açık olsun.
- Buna rağmen, Twitter yine işe yaradı: gemidekilerden bir kadın, şimdi adını unuttum, gelişmeleri Twitter’dan aktardı.
- Uzun zamandır doğru ve dürüst haber yaptığına inandığım BBC, bu olayla çuvalladı. Başta hareketi marjinal bir hareket gibi duyurdu. Alman parlementerleri filan es geçti. Sonrasında, yayın düzenini büyük oranda bu olaya göre ayarladığını duyurmak zorunda kaldı. BBC, daha önce DEC’in (13 yardım organizasyonunu birleştiren bir İngiliz yardım örgütü) Gazze yardım videosunu yayınlamayarak şok etkisi yaratmıştı. Yine DEC’in iddiasına göre, BBC’nin bu kararı yüzünden, kampanya 4.5 milyon kişiye ulaşabildi ve 3.1 milyonluk çok ciddi bir kayıp oluştu. Greg Dyke’ın Yahudi olmasının bu kararda etkisi olmadığını söylemek fazla iyimserlik olacaktır; zira olay BBC içinde de tepki almış.
- Wikipedia açısından konuşmak gerekirse, bu gece itibariyle iki şey gördük: Wikipedia, çok hızlı çalıştı. Ancak Siyonizm yanlıları taraflı içerik girdiler ve düzeltilen içeriği sürekli değiştirdiler.
- Sonuç olarak, İsrail gerek medya, gerek Internet’i dört bir yandan sardı, kullandı. Ancak yaptığı şey öylesine net bir terör eylemiydi ki, kitleler ciddi anlamda manipüle edilemedi. Bunda Internet’in de payı var.
- Tek bir haber kaynağına mahkum kalanlar, ne olup bittiğini anlayamadılar. Kendimi medya konusunda uyanık saydığım halde, 24 saat içinde ben bile birsürü yanılgıya kapıldım.
İsrail ile Türkiye savaşır mı? Bana göre çok düşük ihtimal; ama mümkün değil de diyemem. Gerçek şu ki, AKP hükümeti, İsrail’e “giydirerek” hem tabanından, hem de haklı olarak İsrail’den nefret eden insanlardan oy topluyor. Diğer tarafta ise, ben Türkiye’ye bölgesel jandarmalık görevi biçildiğini düşünüyorum. Belki bu görevi İsrail ile birlikte yapacak; ama bölgedeki Arapların huzura kavuşması için, en azından İsrail’i “dövmüş gibi yapmak” şart. 
Bu olaylar bana normal gelmiyor: HAMAS’a yakınlığı ispatlanmış ve İslami yönünü öne çıkaran bir yardım grubu, İsrail’e yola çıkıyor. İsrail, haklı olarak, durdururuz diyor. Sizin karasularınıza, bir İsrail gemisi, “Kürtlere yardım götürüyoruz” diyerek izin almadan girse, ne yapacaksınız?
Kimisi, “yahu bunlar sivil halk, neden bu kadar sert tepki gösterildi ki?” diyor. Bunu diyenlerin, devletler ve devletler hukuku hakkında hiçbirşey bilmedikleri ortada.
Herşeyden önce, hareket o kadar masum değil. Bu bir “ambargo delme” hareketidir. O gemiye izin verseler, bölge yolgeçen hanına döner, İsrail ezik bir duruma düşerdi. Doğal olarak bunu yapamazlardı. Zira israil’in tek yapmayacağı şey, taviz vermektir. Çünkü birkez taviz verirse, gerisi çorap söküğü gibi gelir.
Elbette müdahale şekli iğrençtir; ama ne bekliyordunuz ki? İsrail terörist bir devlet. Bunu yıllardır söylüyorum. Başka ülkelere, örneğin İsveç’e sızıp masum insanları öldürüyor, karşılığında da pişkinliğe vurup şımarıkça çıkıyor işin içinden. Sivilleri canının istediği gibi öldürüyor. Herkes İsrail’e söylenir gibi yapıyor ama kimsenin somut birşey yaptığı da yok.
Ancak bu durumda, Türkiye’de iyiniyetli değil: Davutoğlu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyini toplamaya çalışıyor. Ortada zekice düşünülmüş ama çok acemice tezgahlanmış bir oyun var. Ben İsrail’i sıkıştırmak istesem, gemileri gözaltına alacağımı söyler, ama bir şekilde kaçtıkları yalanını atardım. Böylece devlet olarak suça iştirak etmemiş olurdum. (Zira “biz İsrail’e izin vermeseler de gidiyoruz” diye bas bas bağıran gemilere buyur git demek nasıl bir mantıktır anlamıyorum!) Ayrıca gemi daha yola çıktığında Güvenlik Konseyine gidilmeliydi. “Ama o zaman İsrail müdahale etmezdi” diyene gülerim.
Yani bir yandan da açık bir provokasyon var. Üstelik acemice de. Sonuç? En az 10 ölü. Kimse kusura bakmasın ama 1.5 yaşında çocuğu o gemiye bindiren zihniyet de İsrail kadar hasta. Üstelik bu piyes pekala ters de tepebilir: İsrail’e efelendiğinde, geri adım atmayacaklar. Bu durumda savaşa girmezsen de korkak damgası yiyeceksin. Yani tek mantıklı yol savaşa girmek…
Savaşa gireceğimiz ülke, tek başına bir kıtayı 6 günde yenmiş bir ülke. TSK, modernizasyon ihalelerini genelde İsrail’ e veriyor. Kendi sınırlarımızı, onların ürettiği Heron’lar ile gözlüyoruz. Savaş uçağı hariç, neredeyse tüm silahlarını kendi tasarlayıp üreten bir ülke İsrail. Tank gibi ağır silahlar dahil. Buna karşılık, “Mehmetçik 1″ diye lanse edilen, “biz yaptık” diye atıp tutulan silah Heckler & Koch 416. Piyade tüfeğimizi bile yapamıyoruz yani.
Umarız ki, ikinci bir 6-7 Eylül vakası yaşanmaz. Ya da bu gemiler ikinci Goeben ve Breslau vakası olmazlar…
Benim için bu olay, AKP’yi bitiren olaydır. Zira bu olayda, “çılgınlıkta sınır tanınmamıştır”…
İHH ile gemilere bindirilen insanlar, resmen provokasyon için bile bile ölüme gönderilmiştir. Sadece Türkiye değil, diğer devletler de, terörist İsrail’in istediği gibi adam öldürmesine BİR KEZ DAHA boyun eğmiştir.
“Birleşmiş Milletler” denen örgütün herhangi bir fonksiyonu yoktur. Bu örgütte çalışmak, hele yönetim kademesinde bulunmak utanç vermeli insana…
Geçen hafta dünyada bir Wikileaks fırtınası esti. Bütün dünya, bir Southpark bölümünde olduğu gibi, Apache helikopterindeki askerlerin sivilleri önce “terörist” olarak fişlemesini, ardından da öldürmesini izledi. Olayla ilgili araştırma yapmak için “Collateral Murder” kelimeleriyle arama yapmanızı öneririm.
Çoğu insan gibi “bunlar hayvan olmalı, kınıyorum, katil ABD” filan gibi şeyler söyleyecek değilim; malumun ilamı oldu. Zaten ne halt ettiklerini biliyorduk. Ayrıca savaşta olan her ordu bunları yapıyor. Bu hayvanlıkları yapanlar da tinerci it kopuk, ruh hastası tecavüzcü filan değil; aynı apartmanda yaşadığınız temiz yüzlü efendi çocuklar oluyor genelde. Çünkü askerlik ve savaş insanları delirtiyor ve aramıza tekrar döndüklerinde de düzelmiş filan olmuyorlar.
Yazmak için özellikle bekledim; neler olacak diye: Türkiye’de elbette hiçbir ses getirmedi; zira hala “Türkiye’nin kendi yağıyla kavrulan, özel şartlara haiz ve dışa kapalı bağımsız bir ülke” olduğunu zanneden gereksiz güruhun borusunun öttüğü bir ülke burası. Buna çeşitli tali nedenler de ekleyin: sadece Türk basını değil, dünya basını da Wikileaks faciasından sonra ağzını açıp pek birşey diyemedi. İlk defa, çok somut olarak, “internet dünyası bizden çalıp yazıyor” iddialarının çürütüldüğünü, üstüne üstlük kendilerinin de dünyadan bihaber olduklarını gördük. Tabii özellikle para ve avanta karşılığı “haber atlamıyorlarsa”.
Son zamanlarda korkunç bir hızla dejenere olan NTV dahil, 5-6 Nisan gibi basına düşen olayı “atlayan” basın markaları sayılamayacak kadar çok. Atlamayanlar ise, araştırabildiklerim arasında, Samanyolu ve ilginç şekilde, Hürriyet ! Zaman’ın da atlamadığını duydum ama araştıramadım. Birtakım komik durumlarla da karşılaştım; mesela Taraf’ın arama özelliği bozuk ve Sabah’ınki de yarım yamalak çalışıyor. Bu da Türk basınının internete bakışını, özen ve teknolojiyi özümseme düzeyi hakkında belli bir fikir verdi bana.
Somut olarak, ana akım medyanın önce İran olaylarında, sonra da çok ama çok keskin bir şekilde Wikileaks olayında şapa oturduğunu gördük…
Murdoch ise, bir yandan YouTube’u kaptırdığı Google’a çatıyor ve haberlerini ücretsiz kullandıklarını söylüyor.
Tıklanma sayısı uğruna çok sayıda çöp site ve blogun basından haber çaldığı doğru; öte yandan gerçekten muhabirlik yapan bloglar da var ve çoğu zaman ana akım medya, kaynak dahi göstermeden bu haberleri kullanıyor. Ya da, dolaylı olarak internet medyasını çıkarları için kullananlar var. Mesela Habertürk, kendisinden bahseden blogları, gazetede (ve sanırım sitelerinde) yayınlıyor. İnsanlar için hala bir bloga çıkmakla gazete / televizyonda yer almak farklı şeyler. Ana akım medyada kendilerinden bahsedildiğinde, daha bir özel hissediyorlar, hatta içerik ya da görüşlerinden ötürü ölesiye eleştirdikleri markalarla bir anda özdeşleşiveriyorlar.
Aslında, habercilik, şu an üretkenlik ve başarı olarak zirve yapmış durumda diyebiliriz. Tek sorun, Wikileaks örneğinde olduğu gibi, gerçek haberciliğin yeterince ödüllendirilmiyor oluşu. Hoş Wikileaks, bu işten büyük ihtimalle birkaç milyon dolar kaldıracak ama, yerel ve ulusal haberciliğin de internet yoluyla finanse edilmesi gerekiyor.
Bu arada, zaman içinde üzülerek Aldous Huxley’in haklı çıkmakta olduğunu, George Orwell’in korkularının ise artık “demode” olduklarını görüyorum diğer tarafta. Bu cansıkıcı; zira Orwell’in önerdiği distopik dünyadan kurtuluş çok daha kolayken, Huxley’in distopik dünyasında çoğu insan bir sorun olduğunun dahi farkında değil!
Bundan sonra, 5posta’nın yazısından dallanmaya devam edebilirsiniz; konu ilginizi çektiyse…
Vodafone’un reklamlarını beğendiğimi, hatta mizah dozu (ve düzeyi) daha yüksek ama muhtemelen beklenen ilgiyi görmeyen dalgadan sonra gelen reklamları bile beğendiğimi söyleyip duruyorum. “Bile” diyorum, zira Şafak Sezer’e kanım ısınmıyor. Ümit Besen’li serileri beğenmedim ama özellikle “Lidyalılar para diye birşey bulmuş” repliğinin geçtiği reklam çok hoşuma gitti. Bir de bugün sinemada gördüğüm hemşireli reklam. Umarım örnek teşkil eder bu kaliteli reklamlar; özellikle de son derece kalitesiz, sinir bozucu Turkcell reklamlarına karşı.
Yine de, hatta birkaç gün önce tam da Vodafone’a geçiyorum derken, dün gördüklerim beni Vodafone’dan ciddi biçimde soğuttu: 4 genç -Üçünün yaşları 20′nin altında, biri muhtemelen 22-23 filan- önlerinde ve arkalarında koca tabelalar, İstiklal caddesinde yürütülüyorlar.
Tabelalar oldukça ağır. Aralarından biriyle konuştum; 4 saat çalışıyorlarmış. 4 saatte aldıkları para 40 TL. İyi bir rakam, ama sürekli bir iş değil. Sigortası yok, güvencesi yok ve boynunuza tabela asarak kariyer yapabileceğiniz bir alan yok. Kartımı uzatım yarın sizden bahsedeceğim dedim. Niyeki diye sordu. “Çünkü bu yapılan insanlık değil” dedim. (Elbette böyle kibar değildim!) “Ee kapitalizm abi ne yaparsın” dedi…
Yaklaşık 1 km aşağıda, bir pasajın kapısında bir zenci bekliyor. Her gördüğümde başka bir soytarı kostüm üzerinde, elinde de bir tabela. Burası bir lokanta; zencinin kafasında bazen fes filan oluyor. Onu oraya diken gerizekalıya gel de ilk insanın Afrikalı filan olduğunu, adamların zeka olarak beyazlardan geri olmadığı gibi fiziksel olarak da üstün olduğunu filan anlat.
Biz tekrar Vodafone’a dönelim: Sokaktan geçen insanlar parmakla gösterip eşek gibi anırarak gülüyorlar. Fotograf çekenler de var (benim gibi “belgesel” amaçlarla değil) Yani çoğumuzun olmak istemeyeceği bir durum. Diyebilirsiniz ki, “ne var ben çocukken limonata sattım, ayakkabı boyadım”. Bunlar ayrı şeyler. Hem patron olma pratikleri, hem de toplumun bakışı sempatik bu rollere. Oysa burada insanları amiyane tabirle “maymun ediyorlar”.
Vodafone, “sokaktaki adamın ilgisini çektik” diye sevinebilir; ama o insanlar arasında da bu saçmasapan köleci zihniyete karşı olanlar vardı. Olaya dair yorum yapmayanlar ise, bu konuda insanların dikkatini çekmeyi görev edinen benim gibiler tarafından uyarılıyorlar. Bir insanı bu şekilde kullanmak, yani bir eşyanın yerine, eşyadan daha ucuza geldiğin için seni onun yerine kullanıyorum demek, çok çok çirkin birşey. Bu devirde, traktör filan varken, patronun “bunun mazot derdi yok” diye insanları sabana sürmesinden herhangi bir farkı yok.
Benim bakış açımdan, bu bir kapitalizm eleştiri de değil. Elbette işgücü arzı arttıkça işveren işgörenin hizmetini daha ucuza alacaktır, elbette işsiz ve çaresiz kitleler bu gibi aşağılamalara maruz kalacaktır ama işi “iletişim” olan, çok insana dair bir iş yapan bir dünya devinin daha hassas olması gerektiğini düşünüyorum.
Yazıyı 1 ay önce filan yazmışım; ama yayınlamayı unutmuşum..Son gelişmeleri takip edemedim; ona göre okuyunuz:)
Devletler kendilerini mistik ve dogmatik zırvalarla korurlar. Bu yüzden, devlet denen şeyin aslında son derece kötü yönetilen, zimmetin sıradanlaştığı, katiyen müşteri odaklı olmayan bir şirket olduğunu göremeyiz, ya da bazen unuturuz. Resmi ideoloji, çoğu tamamen yalan, yalan olmayanlar ise fazlasıyla şişirilmiş ve son derece taraflı bazı hikayeler uydurarak aslında ne olduğunu gizlemeye çalışır.
Devleti mistik ve olağandışı bir kurum olarak gören insanlar, onun başına sıradan kurumların başına gelen şeylerin pekala gelebileceğini, örneğin yıkılabileceğini, hiç konduramazlar. Zaten bunca gizemin, kahramanlık ve şan şöhret hikayelerinin de nedenlerinden biri budur. Devleti, insanların gözünde herşeye muktedir, ama bir o kadar da sarsılmaz göstermek.
Oysa en cahil adam bile, yıkılan en az 15-20 devlet sayabilir…
Peki, neden iflas etmesin?
Aslında 1500′lerde birçok Avrupa ülkesi pekala iflas etmenin eşiğine gelmişti.
Ama modern çağda, bir devletin iflas edebileceğini düşünmek, neredeyse kimsenin aklına gelmemiştir. Borçlarını reddeden bazı küçük ülkeler var; ancak meblağlar küçükse, o ülkelerin el koyulası -petrol gibi- kaynakları yoksa, yani amiyane tabirle harcı bokunu ödemiyorsa, kimse ümüğünü sıkmakla, insanına fosfor bombası atmakla uğraşmıyor…
Ancak Yunanistan’ın durumu farklı: 16 ülkelik AB içinde, % 2.5′luk payıyla Yunanistan, hap kadar bir ülke. Yunanistan, bir grubun içinde olduğundan, ona karşı taahhütlerini yerine getirmek zorunda. Yani bunca sene löp löp yuttukları kredileri bir şekilde ödemek zorundalar. Çünkü artık kimsede para yok. Peki, hiçbirşey üretmeyen ama deniz ticareti, turizm ve bolca borçla yan gelip yatan Yunanistan ne verecek?
“Adaları satıver” diyerek ağız arandı bile. Tabiki bu çok ciddi şekilde, ciddi adamlarca ve ciddi platformlarda söylenmedi. Yani “nabız yoklandı.” Ama şunu da anlamış olduk; ülkelere de pekala şirketler gibi haciz koyulabilir! Herifler bunun yolunu açmak için uğraşıyorlar. İlk kurbanı da kendi aralarından vermek çok anlamlı olur: AB ve ABD, bu şekilde bir taşla iki kuş vurmuş olacak: hem AB’nin kanını sülük gibi emen hayta ülkeye bir ayar verecekler, hem de “bak ne kadar adiliz, kendi üyemiz demeden onları bile tepeledik” diye sıradaki ülkelere mazeret sunacaklar. Tabi bunu yaparken de Yunanistan’ı Osmanlıya kışkırtarak ilk dünya savaşında kullandıklarını, sonrasında Yunanistan içinde artan sol akımları darbe organize ederek ezdiklerini filan söylemeyecekler. (Yahu ne kadar benziyormuşuz Yunanistan’a!)
Aslında ülkeler zaten satılıyor. Örneğin, HSBC, kredi kartı borcunuzdan dolayı evinize el koyarsa, ülkenizin o parseli artık size ait olmuyor. Teorik olarak, bir ülkeyi komple satın almak mümkün. Diyebilirsiniz ki, devlet hala bizim kontrolümüzde. Kimsenin toprağı kaldırıp götürdüğü yok. Ülkenin yarısı satın alındıktan sonra, devleti de değiştirmek zor değil. Zaten o yola girmeden önce devleti satın alıyorlar, o da ayrı! Örneğin şu an Macaristan, AB ülkeleri tarafından neredeyse tamamen satın alınmış durumdaymış. (Çok verimli topraklarından ötürü). Türkiye’de pek farklı değil. Hemen “AKP vatanı sattı” diye üfürmeden önce, ilk satılan ülkenin ABD olduğunu hatırlayalım. Bugün çokuluslu ABD şirketleri iki başkan adayını destekliyor. Bush kazanırsa fonları petrolcülere, silah üreticilerine kaydırıyor. Obama kazanırsa bu sefer bankalar, sağlık şirketleri ihya ediliyor. Ron Paul gibi, “gerçek” cumhuriyetçi senatörler, fena halde bu tip meselelere takılmış durumdalar. Ha, “neden istedikleri gibi at koşturdukları halde toprak satın alıyorlar?” diye sorulabilir; bunun en büyük nedenlerinden biri, tarım politikaları. Tarım politikaları şu an dünyanın en önemli konularından biri; ona daha sonra geliriz.
Velhasıl kelam, kapitalizm, nihai noktaya doğru ilerliyor: şirketler devletleri satın alacaklar ve birsüre sonra sanayi devrimi sırasındaki vahşi ve acımasız şartlara geri döneceğiz. Zaten devletleri de sistematik olarak güçsüzleştiren, işbirliğine zorlayan yine bankalar ve çokuluslu şirketler. Devletleri eroinmanlar gibi kağıt paraya alıştırıyorlar; sonra yapay krizler tezgahlayıp özel finansman karşılığı istediklerini koparıyorlar. 1980′ler ve 1990′larda Türkiye’nin borcunun büyük kısmı iç borçtu. Kredi notu düşük olan Türkiye, riski yüksek olduğu için düşük faizli dış fonlara erişemiyor, içerideki tefecilerden anormal faizlerle borç alıyordu. Elbette bunlar aslında yabancıların Türkiye’deki ortaklarıydı; zira Türkiye içinde aslında devlete borç verebilecek kadar büyük kapitalistler yoktu. Özal dönemi zenginlerinin çoğu, dışarıdan düşük faizle aldığı borcu devlete yüksek faizle satıp hiçbir iş yapmadan zengin olan aracılardı. Hatta daha birkaç ay önce bile, yabancılar sıcak parayı Türkiye’de bankaya koyup faiz alıyorlardı. Türkiye’nin mali politikaları bazı dönemler çok farklı olsa da, her dönem aptalcaydı.
Eğer Mart ortasına kadar durum düzelmezse, Avrupa Merkez Bankası, Yunanistan’ın ekonomi politikalarına daha fazla müdahale edecek ve vergi oranlarına karışacak. Yani AB içinde “kafasına göre takılmak” mümkün olmuyor sorumlulukları yerine getirmeyince…Zaten Türkiye’nin AB’ye girmesine taş koyanların da derdi tam olarak bu. Artık kafalarına göre yandaşlarına ucuz kredi verip, “yatırım” adı altında abidik gubidik işler yapamayacaklar…
Avrupa Merkez Bankasının Yunanistan’a karışıp karışmamasını iyi ya da kötü gibi anlamsız bir tabanda değerlendirmemek gerek. Eğer bir grup içindeysen, sarımsak yiyip habire geğiremezsin. Öte yandan, bunun pek demokratik bir tutum olduğunu da sanmıyorum; zira sözkonusu ülke Yunanistan değil de İtalya olsaydı, herhalde bu kadar rahat bir şekilde müdahale edemezlerdi. Kısacası, AB bundan sonra ya tek bir devlet çatısı altında birleşerek güçlenir, ya da tedricen yok olur. Ha, orada da, Portekizli bu işe can atarken, Alman ve Fransız kan ağlar durumu olacaktır. İmkansız mı? Değil. AB kurulurken de, tarihsel olarak bu kadar düşmanlıkları olan ülkelerin aynı çatıda toplanamayacağı söyleniyordu. Bizde akıldan bile geçirilmesi mümkün olmayan şeyler AB ülkelerinde rahatça konuşuluyor; bu yüzden belki olanı biteni fazla idrak edemeyecek kadar dışarıdayız biz (Örneğin Belçika’da Valonlar ve Flamanlar ayrılmak istiyor)
Yani, “oh Yunanistan satılıyor” diye sevinen Türk sağcıları o kadar sevinmesinler; yakında biz de namlunun ağzına geliriz!