Rahmetli Cenk Koray’ın giderayak attığı kazıktı şu “19 mucizesi”…
Hurufilik, Kabalacılık filan desen öyle birşey de değil; çünkü her ikisi de saçma olsa da, belli bir eğitim, zeka ve disiplin gerektiriyor. Hani biraz, Devlet Bahçeli’nin 2009 ve MHP’nin 40.yılında iktidar olacağı iddiası gibi!
Şimdi bu 19 Mucizesi saçmalığını tutmuş Hyundai reklam kampanyasında kullanmış. Birileri de Hyundai’yi “dini öğeler reklamlarda kullanılamaz” diye eleştirmiş. Ben bu eleştirilere denk gelmedim. Ne tür eleştiriler olduğunu, tarzını filan bilmiyorum.
Yalnız burada birden çok saçmalık var.
“19 Mucizesi” dinle ilgili birşey değil; yarım yamalak bir hurufilik özentiliği saçmalığı. Türbeye çaput bağlamak ne kadar dinle ilgiliyse, bu da o kadar dinle ilgili. Belki o kadar bile değil…
Aslında Hyundai eleştirilse eleştirilse, böylesine saçmasapan bir iddiayı, hurafeyi reklam malzemesi olarak kullandığı için eleştirilebilir.
Anlamadığım şey, Hyundai Türkiye, reklam konusunda Kore’deki merkeze danışmıyor mu? Şayet danışmışsa, Hyundai Kore, nasıl buna izin vermiş? Aklıma gelen, “19 Mucizesi” denen zırvanın, Hyundai Kore’ye tamamen yanlış anlatıldığı ihtimali.
Peki reklamlarda din kullanılabilir mi? Çok nazik konudur ama dikkatli olunursa kullanılabilir, ama Hyundai’nin kullandığı şekilde değil! Bir ülkenin manevi lideri banka reklamında kullanılıyorsa, din de kullanılabilir: yansız olmak kaydıyla. İş Bankası reklamı pek o kadar yansız değildi. İşin doğrusu şu ki, bence bu kampanyaya hemen hemen herkes kayıtsız kalacak, kayıtsız kalmayanlar ise sevmeyecektir. Yarın cüppeli ve çember sakallı kim varsa Hyundai bayisine koşacağını sanmıyorum. Nedense o kesimin tercihi daha çok Mercedes ve Peugeot olmuştur. (Yahudi Mercedesi Peugeot!!)
Bu, Hyundai için iyi bir imaj değil: biz arabaları teknik ve tasarım başarıları ile değerlendiriyoruz, “iman gücüyle” değil. Önemli olan iman değil, beygir gücü. Yarın öbürgün hayalet arızalarla servise gidip “Allah bilir nesi var” cevabı almak olası mıdır? Yoksa ECU’ya cin kaçmış diye servislerde nefesi kuvvetli bir imam mı bulundurulacaktır?
Herkes aynı şeyi konuşmaya başlayınca kavga sayısı da artıyor ve olayların tali (ya da gerçek) sonuçlarını konuşmaktan, olası ihtimalleri değerlendirmekten çok ağız dalaşına başlıyoruz.
Bugünlerde en çok tartışılan konulardan biri, Kürt Açılımı’nın gölgesinde kalan, Doğan’a kesilen yeni vergi cezası…
Artık Aydın Doğan’ın “fazla dürüst” olmadığını inkar eden herhalde kalmadı. Nitekim, tartışmalar “bu ceza haksız” argümanı üzerinden değil, cezanın miktarı üzerinden yapılıyor.
Aslında, gerçek anlamda bir tartışma da var diyemeyiz; bir taraf “Doğan batarsa çoluk çocuk aç kalır” gibi safsatalar üretirken, karşı taraf, “o zaman Uzan batarken omurgalı duruş sergileseydi” gibi laflar düzüyor.
Scarface, Tony Montana: Montana, zeki ve becerikli bir serseriden kısa sürede kokain patronluğuna terfi eder. Önceleri mantıklı ve analitik düşünen bir adam olan Montana, hızla sahip olduğu gücün sarhoşluğuyla sınırları aşmayı umursamaz ve narsisizminin bedelini büyük patron tarafından öldürülerek öder.
Ben meseleye, “Türk medyası nasıl biraz daha islah olur?” penceresinden bakmak istiyorum. Kabul edelim ki, bunun için Doğan Medya Grubu’nun sahibi olduğu şirketlerin -AKA yayın organlarının- parçalanarak satılması şart. Evet; kağıtları tekrardan karmaktan bahsediyorum. Olası iflas durumunda şirketlerin yeni sahibi olacak olan TMSF, blok satışa giderse, ya da Doğan’ın medya girişimlerini ikiye bölmekle yetinirse, yine bir basın karteli oluşacak ve değişen fazla birşey olmayacaktır.
Elbette, medya şirketlerinin tek elde toplanmasını engellemek, bana göre çözümün olmazsa olmaz iki parçasından biri. Bununla birlikte, yeterli değil. Türkiye’deki bütün gazete ve dergileri birbirinden bağımsız şirketlerin yönetimine dahi verseniz, dağıtım şebekesini tek, hatta iki şirkete bırakırsanız, zaman içinde tekel tekrar kurulacaktır. Televizyonculuğun iç yüzünü bilmediğimden onlar hakkında yorum yapamıyorum; ama sanırım “frekans tahsisi” denilen engeller de devletin televizyoncuyu engellemesini sağlayabiliyor. Bu konuda bilgi sahibi olan birinin yorumlarıyla katkıda bulunmasını isterdim doğrusu…
Kısacası, tekeli dağıtmak için, hem basın hem de dağıtım tekelini ortadan kaldırmak gerek; sadece bir tanesinin ortadan kalkması, tekelin birsüre sarsılmasına neden olacak ancak etki alanının yokolmasına neden olamayacaktır.
Aslında, Türkiye gibi bir ülkede asıl sorulması gereken soru şu: televizyonculuk tamam ama, okuma yüzdesinin bu kadar düşük olduğu bir ülkede, böylesine dergi ve gazete tekellerini elde tutmak cidden karlı mı? Piyasanın içinde olan biri değilim; ama örneğin bilgisayar dergilerinin reklam tarifelerine baktığımda, üstelik oradaki nominal rakam üzerinden reklam veren şirket olmadığını düşününce, çok karlı gibi gözüken bilgisayar dergilerini bile çıkartmanın çok riskli olduğunu düşünüyorum. Bu sektörden konuştuğum bazı kişiler, Cosmopolitan gibi birkaç dergi dışında çoğu derginin “normal şartlarda” zarar edeceklerini söylüyor.
Gazeteler içinde durum farklı olmasa gerek.
Peki neden Aydın Doğan, daha karlı alanlar varken basına yatırım yapıyor? Her işadamı, yeterince kapitale sahip olduğunda siyasi güç de elde etmek istiyor. Aslında bu bazı ülkelerde biraz da zorunlu bir durum: elinizdeki medyayla hem ticari rakiplerinizi gözden uzak tutmanız, hem de devletten istediğinizi koparmanız çok çok daha kolay. Nitekim, Hilton ihalesi gündeme geldiğinde, Doğan medyasının AKP hakkındaki eleştirileri nasıl da arttırdıklarını gördük. Bu kadarı tesadüf olmasa gerek. Geçmişteki örnekler de hiç de az sayıda değil. Ancak “fazla kullanıldığında” bu güç geri de tepiyor: daha önce Uzan vakasında yaşadığımız şey bu. Mantıklı bir insan, elindeki sınırsız güçle Tony Montana’laşıyor.
Bir de “ballı krediler” konusu var. Elbette çoğu insanın duymadığı bir konu ama, devlet, ya da hükümetler, pek de kredi diyemeyeceğimiz bu ulufelerle yandaş medyayı cezalandırıyor ya da ödüllendiriyorlar. Ülkede gerçek anlamda bir “gerçeği bilmek istiyorum” bilinci olmadığından, buna bir de okumamama alışkanlığı eklenince, basın aslında “avantalarla yaşayan” bir kurum haline geliyor. Bu sadece ulusal medya için geçerli değil. Yerel gazetelerin neredeyse tamamı, devlet kurumlarının yayınladığı ilanlar olmasa ayakta kalabilecek durumda değiller. (Son basın yasası taslağı ile ilgili olarak burada biraz yazdım; ancak sonrasında gelişmeleri takip edemedim: http://www.barisatasoy.com/oylesine/basin-yasasi )
Ama bu durum devam edemez. Türkiye devleti çok uzun süredir dünyanın ekonomik gerçeklerine dirense de, yavaş yavaş çözülme sinyalleri de geliyor. Artık propaganda konusunda ABD devletinin bile para harcarken bu kadar hovarda olamayacağını öngörebiliriz; zira ekonomik krizin de etkisiyle devletlerin sosyal patlamaları önlemek için harcamaları gereken para miktarı ve kalemi arttı (daha fazla vergi, stagflasyon ortamında bir seçenek değildir). Türkiye’de, bunun üzerine, nihayet yavaş yavaş ilerleyen bir bilinçlenme hareketi var. Belki çok samimi gelişmiyor ama dünyanın yıllar önce yokettiği Gladio artıkları, dünyadan neredeyse çeyrek yüzyıl sonra Türkiye’de de ortaya çıkarılıyor. Güneydoğu meselesinin farklı bir yüzü ilk kez bu kadar çıplak ve göreceli olarak özgürce tartışılabiliyor. O süreç başladı; artık bizim devletimiz de, olayların üstünü örtmek için doğaüstü çabalar harcamak yerine, günah çıkarmaya başlayacak. Bununla birlikte, iktisadi hayat da dünya standartlarına uymak zorunda kalacak. Devlet ihalesi ile ihya edilen, özel ayrıcalıklar sağlanan şirketler yavaş yavaş kaybolacak ya da yeni şartlara uyacaklar; zira devletin artık bu şirketlere arpalık tahsis edecek gücü kalmadı.
Biraz da, “Doğan batarsa sürüyle medya emekçisi işsiz kalır” safsatasına girecektim ama zaten bir post için fazlasıyla sıkıcı olduğumu fark ettiğimden, onu başka bir yazıya bıraktım!
Bugün IMF karşıtları küresel kölelik sistemini protesto etti ve kan gövdeyi götürdü.
Elbette her zaman olduğu gibi, “provokasyon vardı-yoktu” tartışması yaşandı. Kırılan cam çerçeve üzerinde bolca konuşuldu. Eylemlerin “daha barışçıl” olması temenni edildi.
Bu olayların olduğu yerden çok da uzak olmayan bir yerde, IMF patronu bu yıl 59 milyon kişinin işsiz kalacağını, bunun bazı ülkelerde “ölüm kalım” meselesi olduğunu, bazı ülkelerde iç savaş çıkacağını söylüyordu. Bir başka para patronuna göre, 100 milyondan fazla insan şiddetli yoksullukla tanışacak, 50.000 bebek ölecekti.
Şunu tartışmanın bile gereği yok: kapitalizm, her krizde sermayenin daha da tekelleşmesine neden oluyor. Bunun “halk” için sonucu ise, dünya kaynaklarının her geçen yıl daha büyük bir kısmının, daha küçük bir kitlede toplanması oluyor. Yani birileri daha da fazla zenginleşirken, hem yoksulların sayısı, hem de yoksulluğun derecesi artıyor. Bu bir komplo teorisi, tahmin, projeksiyon ya da suçlama değil. Bütün istatistiklerin gösterdiği çıplak gerçek bu.
Dünkü eylemde sürüyle cansıkıcı şey vardı. Bu yazının amacı eylemin şeklini, olayları kimin provoke ettiğini tartışmak değil. Basının provokasyonunu, olayı çarpıtma şeklini de tartışmayacağım. Ama kamera önünde olan ve kimsenin üzerinde tartışmadığı bazı çıplak gerçekler var.
Örneğin, büyük ihtimalle şu anda işsiz olan, olmasa bile önümüzdeki günlerde kaçınılmaz olarak işsiz kalacak bir güruh, göstericilere saldırıyor…
Elbette, “e canım, göstericiler dükkanlarının camlarını indirmiştir” diyebilirsiniz (Bu arada CNN’in yayınladığı 50 kadar kare içinde ben sadece bankaların camlarının indiğini gördüm; ama Molotov kokteylli birisini gördüm, onun da “kim” olduğunu sormak lazım.)
Kendi hakları çiğnendiğinde bağıra bağıra kamera önüne geçen dindar kesim, onların haklarını da savunan solcu ve küreselleşme karşıtlarına karşı pek de omurgalı bir duruş sergilemiyor; aksine eleştirdiği düzenin adamı oluveriyor.
Dünyanın her tarafında IMF toplantıları büyük bir şiddetle protesto ediliyor. Hatta Türkiye’deki manzara son derece mülayim. Ama dünyada önlem alınıyor; vitrinler kaplanıyor. Bunu söyleyen sadece ben değilim. NTV yayınına katılan, polis akademisinde ders veren bir profesör de neler yapıldığını fotograflarla gösterdi zaten…
Göstericilere saldıran kişilerin birçoğu sokaktan geçen it kopuk; o da ayrı. Çok fazla esnaf yok aralarında. Ayrıca manzaranın Taksim’de değil, Tophane civarında yaşanıyor oluşu da, “esnafın camlarını indirdiler” tezlerini daha da şüpheli (ama yalan da diyemeyiz) hale getiriyor.
Peki, sürekli kepenk indirmekten şikayetçi olan esnaf, IMF ve küresel politikalar yüzünden bu hale geldiğinin farkında değil mi? Velev ki değil, “yahu bu çocuklar her sene neden bağırıp çağırıyorlar?” diye merak etmez mi insan? Mesele o değil. Esnaf, bu ülkenin tarihi boyunca sırtını devlete yasladı; devlette örgütlü bir işçi gücü oluşmasını istemediğinden, normalde batı ülkelerinde işçi olması gereken bu kesimi olabildiğince kolladı.
Ancak, bu devlet artık hem konjonktürel, hem de ekonomik olarak esnaf gücünü finanse edemez ve etmeyecektir. Hala “ekonomik istisnalar” isteyen esnaf ümitlenmesin; küçük esnaf, işçiden çok daha zor ekonomik ve sosyal koşullarla, kaçınılmaz olarak, üstelik de çok kısa bir süre içinde karşılaşacaktır. Hoş kapanan onbinlerce kepenk örneği önlerinde ama, kalanlar durumun daha kötü olacağının bilincinde değiller.
Yani esnaf, aslında bu ülkede IMF ve küresel sömürü politikalarını protesto edenler arasında ilk sırada olmalıdır. Çünkü global ekonomi yerel esnafı yok eder.
Ancak esnaf, G20 içinde yer alma ümidiyle, ayrıcalıklı 1-2 milyon zengin insanıyla, onu finanse eden %30′luk işsiz ve sefil nüfusuyla “parlamaya” çalışan siyasi iradenin ekmeğine yağ sürmüştür. Bu ideolojinin polisinden önce, göstericilere ezilenler saldırmıştır.
Ha, polis müdürleri hiç savunma yapmasınlar. Zaten hesap soran da yok!
Polisin görevi, sokaktaki birinden dayak yiyen göstericiyi kurtarmaktır. Polis dün suçüstü yakalandı; suçlulara müdahale etmeyerek. Ben bugün arabamın camını kıran birinin kolunu kırarsam, o polisleri yargılamayan adalet sistemi benden ne hakla hesap soracak?
Asosyal, hatta antisosyal devlet anlayışına sahip Türkiye gibi rejimlerde vatandaş zamanla kendi göbeğini kesmeyi öğrenir. Öğrenemeyen zaten yok olur gider, o ayrı.
“Yağmur yağdı böyle oldu” açıklamalarının ardından, yetkili ama sorumsuz siyasi ve bürokratlar, “günlük mevzuların” başına döndüler. (sorumsuzluğu bir sıfat olarak kullanmıyorum; birine bir görev verirseniz onu aynı zamanda o işi yapıp yapmamaktan sorumlu tutarsınız ama Türk bürokrasinde sadece yetki vardır, sorumluluk yoktur. Ortaçağ kralları gibi, bürokrat ve siyasetçiler Tanrının yeryüzündeki distribütörleri olduklarından onları sorgulayamaz ya da yargılayamazsınız)
İnsan ölümleri konusunda birşey yapamadık, çünkü bu ülkede insanlar aniden ve toplu şekilde ölüyorlar. Sel, aslında depremde bırakın kurtulmayı, cesetlerin nasıl çürüyüp salgınlara yol açacağının filan da kanıtı oldu. Ama şunu kabul edelim: İstanbul belki de tarihinde görmediği yağışı gördü. Bu doğru. Böyle durumlarda tüm şehirlerin felce uğradığı, insanların da bundan şikayet etttiği de doğru. Bunlar olağan şeyler. Olağan olmayan ise, Mayıs’ta zaten prelüdünü yaşadığımız bu hadise karşısında birşeyler düşünülmemiş olması. İstanbul’da denize akan dereleri kapattılar. Bu yüzden de her yağmurda zaten tepe ve çukurdan oluşan şehir göl oluyor. Bunun kanalizasyonla, tıkalı rögarla filan alakası yok. Şehrin doğal tahliye yollarına bina dikerseniz olacağı budur. Bundan dolayı da kalkıp mevcut belediyeyi sonuna kadar suçlamak gereksiz. Elbette suçlular, ama herkes kadar suçlular.
Bu arada, her kurtarma faaliyetinde rastladığım olaylara, sel ve barınak felaketinde de sık sık rastladım.
İşte, “barınak operasyonu” sırasında yaşanan “o alışık olduğumuz görüntüler” (Oğuz Haksever’i uzun zamandır görmüyorum ama galiba üstümde etkisi büyük!)
1.Bir klasik olarak, farklı kaynaklardan gelen çok farklı bilgilerle karşılaştık. Bunların önemli bir kısmı, “ben böyle olduğunu tahmin ediyorum, demekki bu doğru, öyleyse herkese yaymalı” türünden çöptü. (Köpekler havlamıyor, demekki hepsi öldü)
2.Çöp bilgiler meydanı doldurunca, bırakın hayvan barınağını, Haytap derneğinden gelen bilgiler bile doğru kabul edilmedi. Bu arada, haberlerin yarısını okuyan çok sayıda insan, okudukları yarım habere göre kin, nefret ve engin hayat görüşlerini kustular.
3.Gelen mesajların %90′dan fazlası bir krizi çözmekten ziyade küfür edip rahatlamak, memleket ve insanımız hakkındaki derinlikli sosyolojik tespitleri nakletmek şeklindeydi.
4.Bu gibi durumlarda herzaman olduğu üzere, en az konuşanlar en çok işi yaptılar. En çok konuşanların büyük kısmı İstanbul sınırları içinde olmayan “meraklı kalabalıktı”.
5.İnsanlar sorumluları değil, sorumlulardan “hoşuna gitmeyenleri” suçlama geleneklerini sürdürdüler. Eleştirilerin odağı genelde Topbaş oldu; ancak Vali ve belediye başkanları, barınaktan sorumlu personel epeyce unutuldu. Hatta o barınağı inşa eden mühendisler de.
6.Gerçekten faydalı birşeyler yapan %2-3′lük gibi bir kalabalık, bence örnek bir başarı ve insanlık örneği sergiledi.
Kurtarma faaliyetlerine yeni katılacak arkadaşlara ise tavsiyem şunlar:
1.Sahadayken genelde ilk tepkiniz, size “bunları yapma” diyen gedikli birine “ne anlar o salak” demek oluyor. Ancak çoğu durumda, iki-üç farklı gedikliden aynı şeyi duyuyorsanız, o
kurala riayet edin. Genelde sahada tecrübeli insanlar zaten sizden önce intikal etmiş ve yorgun oluyorlar, haklı olarak da çok fazla konuşup sizi ikna etmekle uğraşmıyorlar. Ancak, bazen bunun tersi de geçerli olabiliyor; mesela Değirmendere’de iki kişi bir yağma olayını engellemiştik. Eline megafon tutuşturulan avanak kızın dünyadan haberi yoktu.
2.”Cool” kadınlar, kriz durumlarında erkeklerden daha iyi organize olur ve daha efektif çalışırlar; özellikle de organizasyon ve koordinasyon gerektiren konularda. Eğer çok fazla vırvır eden bir kadın varsa o eyyamcıdır ve hiçbir iş de yapmıyordur. Bu kısmen erkekler için de geçerli ama erkeklerde bu yüzde daha az. Böyle ortamlarda panik yaratan, çok konuşan (kriz ortamında çok konuşan biri boş konuşuyordur zaten) birini susturmak gerekir; çünkü çalışan insanların hem sinirini bozar, hem de dezenformasyon yaparak insanları yanıltır.
3.Eğer ne yapacağınızı bilmiyorsanız, karşı cinsten genç ve güzel gönüllülerin kıçına takılmak yerine, orta yaşlı ve sakin kadına “ne yapayım?” diye sormalısınız. Birincisi, başınızı belaya sokar ve kriz ortamları kaynaşmak için iyi yerler olsa da, bu mantıkla hareket etmek hafif tabirle öküzlük olacaktır.
4.Bilgi akışı son derece önemli. Felaket ortamlarında büyük bir hızla, bolca şehir efsanesi türer. Bunları insanlara yaymak için duyduğunuz iştahı bastırın. Gelen her haber kaynağını bire bir sorgulayın. Eğer haber kaynakları ilk anda sorgulanırsa, yanlış haberin miktar ve şiddeti de azalacaktır.
Bu sorunun cevabını bulmak zor olsa gerek. Bugün Friendfeed’de de uzun uzun tartışılan argüman, korsanlığın hırsızlık olmadığını söylüyor. Çünkü, eseri kopyalamak, orjinalinin yokolmasına, azalmasına neden olmuyor.
Açıkçası ben bu iddiayı “zayıf” buluyorum. Çünkü fikir eserlerinde zaten “mal”, kaset, disk ya da kitap gibi emtianın kendisi değil, onun içindeki fikir. Fiziksel ortamı ambalajmış gibi düşünmek mümkün.
Tehlike, bu fikrin Korsan Partisi gibi meşru ve yasal oluşumlara sirayet etmesi ki, bu tartışılır durumda. Burada temel yanlış, mevcut hukuki durumu kabul edip, onu bypass edecek argümanlar aramaktan geçiyor. Bu, aynı zamanda fikri eseri oluşturan medya (kağıt gibi bir taşıyıcı) ve fikri, eserin özünü birleştiren bir tanımlamaya doğru çekilebilir: bu durumda, fikri sadece fiziksel bir hale getirmek onun hukuki anlam ifade etmesine gidebilir ki, bu durumda şimdiki durumu mumla arayacağımız tekellerle karşılaşabiliriz. Dediğimi şöyle somutlaştırabiliriz; bandrolsüz kitabın basılamaması, hak sahibinin basılmamış kitaptan hak iddia edilememesi ve bandrol hakkının tekellere geçmesi. RIAA’nın başkanı olsam, telif hakkı tartışması konusunda yapabileceğim tek ve en iyi şey, camiaya böyle bir nifak sokmak olurdu.
Kabul edelimki, mevcut durumda bir eserin kopyasını çıkarmak hırsızlık. “Ticari olmayan kopyalamaya izin verip, ticari olanı engellemek” ise bence çözüm olamaz. Bir kere, kaç adedin ticari olduğu bir tartışma konusu. İkincisi, kopyalamayı fikren serbest bırakırsanız, bundan sonra satılan şey eserin muhtevası değil, onu meta haline getiren imkanlar oluyor. Ki bu durum, özünde bir eşitsizlik yaratıyor. Şöyle örnek vereyim: ben bir film yapar ve bunu sadece Bluray basarsam, ve film evrensel bir film olursa, nufüslar neredeyse aynı olmasına rağmen, filmi çok daha fazla Alman seyredebilecektir. Çünkü Bluray sürücüler, özellikle de yazıcılar hala çok pahalı. Bu da bir nevi “digital divide” türü olarak görülebilir aslında.
Aslında, eseri bir fiziksel meta haline getirmede bir standardizasyon izler ve bunu yapan aracıya makul bir bedel ödenmesini kabul edersek, sorunu bir şekilde aşıyoruz. Demek istediğim şu kadar basit: Yazdığınız kitabı “jeton” atınca basıp verecek yazıcı otomatları olacak ve tüm şehre dağılacak. Ben ona jeton attığımda bileceğim ki, basılan kitap Balzac’ın da, Pamuk’un da, Mehmet Ağa’nın da olsa, ödediğim sayfa başına maliyet aynı. Nihai fiyatı belirleyen ise sadece sayfa sayısı ve yazarın istediği telif. Böylece hayatımıza “kazıkçı yazar” gibi yeni terimler de katılmış olacaktır:) Günümüzdeki durum bundan son derece farklı çünkü dağıtım zaten tekeli getirdiğinden, dağıtıcı sanatçıyı satın alıyor. Önerdiğim sistemde yazarın sisteme girmek için sözleşme bile imzalaması gerekmiyor; kitabını bir site üzerinden bu kanala yükleyip birim fiyatını yazması yeterli. Üstelik iade gibi durumlar da sözkonusu değil; çok daha ekolojik bir çözüm. Kaldıki reklam kanalları da ortadan kalkacağından, bence sanata ve düşünceye büyük bir dinamizm getirecektir.
Kopyalamanın bir hırsızlık türü olduğunu kabul etmemiz gerekiyor; çünkü çıkardığımız kopya eser sahibinin kendinin satış yapmasını engellemekte. Bir ürünün limitsiz kopyalanabileceği, limitsiz tüketileceği anlamına gelmiyor.