İRAN SEÇİMLERİ VE MEDYA

güncel | Etiketler: — 27 Haziran 2009

Geçenlerde İran’da bir devrim olamayacağını yazmıştım. Bundan çok emindim. Hala İran’da bir devrim olacağını düşünmüyorum; ancak şimdi biraz daha tedbirli yaklaşıyorum. Ama hala halkın istediğini alamayacağını, en iyi ihtimalle “yumuşama”ya razı olacağını düşünüyorum.

Bizim insanlar fikrini değiştiren adamları sevmez. Oysa fikir değiştirmeyen adam muhtemelen paranoid şizofrendir; kendini tanrı filan sanıyordur. Dünya sürekli değişiyor, şartlar değişiyor, teknoloji koşulları değiştiriyor. Sen bu durumda kafayı hiç “update etmiyorsan” ya gerizekalı, ya .uşt, ya da ruh hastasısın. Galile’den önce insanların çoğu dünyayı düz sanıyordu; fikirler değişmese bugün dünyaya hala aptallık ve cehalet hakim olacaktı (hoş hakimdir ama en azından aklın hakim olduğu kesimler hala var ve parlak bir rönesans çağı da yaşadık)

Şu an İran hakkında fikir yürütmek çok zor. Sadece Türk basını değil, dünya basınına da güvenecek durumda değilsiniz. Batıda gerçek entelektüeller var ama ya İran’ı çok iyi bilmiyorlar, ya da sağ görüşlü olanlar birşeyleri gördükleri halde kendi milli çıkarlarını öne çıkararak konuşuyorlar. Bizim basına güvenmeniz ise kabil değil; İran’ı sürekli izleyen 2 tane adam gibi muhabir bulamazsınız. Döt ve memelerin arasında iki kanlı kafa koyarak İran’ı da tiraj malzemesi haline getirmek için yırtınıyorlar.

Bir de gerçekten şu an için netleşmemiş bazı şeyler var; örneğin halk gerçekten Ahmedinecat’a mı, Ayetullahlara mı karşı? Sanırım halkın büyük kısmı şeriat rejimine karşı ama ipler bu kadar gerilmeden önce sadece Ahmedinecat’a karşı gibi görünürlerse sonuçta çok da sert ve vahşi müdahalelerle karşılaşmayacaklarını umuyorlardı. Sanırım Musevi’nin gelmesiyle sistemin yavaş yavaş yumuşayıp birsüre sonra rejimin kendi kendine tasfiye edeceğini düşünüyorlardı. Ancak şu an durum farklı görünüyor: müdahaleler çok sert ve barbarca oldu. İnsanlar şu an ya bir tarafta ya da diğerinde olmaları gerektiğini anladılar. Bundan sonra ya susup oturacaklar ya da gerçekten bir halk darbesiyle karşılaşacağız. İran halkı bunu daha önce maalesef Humeyni’yi getirirken yapmıştı; hala da yapabilir.

Aslında “hala yapabilir” demiyordum. Çünkü öyle ya da böyle, elitlerin,zenginlerin bu işe bir şekilde bulaşması gerekir. İran’da bu kesim,sanayi olmadığı için, Tahran’daki esnaf. Bu adamların tuzu, çok ciddi bir tehdit olmadığı sürece, dünyanın her tarafındaki kapitalistler gibi kurudur. Dikkat ederseniz Tahran’daki esnaf ne zaman kepenk indirse, eskiler gider. Hazin olan, Tahran “bazaarının” açıklamalarını biz Twitter’dan, İngilizce yazan İran’lıların bloglarından takip edebildik. İran’ın zengin ve nüfuslu esnafı şu an protestoculardan yana tavrını koymuş durumda. Bu, tüm o olaylar içinde aslında en önemli gelişme.

Şunun altını da yeri gelmişken bir daha çizelim; Internet, ciddi bir bilgilendirme aracı olarak rüştünü bir kez daha ispat etti. Eğer konvansiyonel medyanın insafına kalsaydık bugün ya hiçbirşey bilemeyecek, ya da abuk sabuk, yalan yanlış haberlerle kafamız bulanacaktı. Paraya para demeyen medya, dünyanın en önemli ülkelerinden biri olan, Ortadoğunun ise en önemli iki ülkesinden biri olan İran’a adam gibi 2 muhabir göndermeyi beceremedi. Artık paraya mı kıyamadı yoksa masa başında döt meme fotografı döşeyerek hit ve tiraj almak varken ne gerek var diye mi düşündü bilemiyoruz.

Ben açıkçası Humeyni’den bu yana çok şey değiştiğini düşünüyorum. Humeyni inkar edilemez biçimde batı tarafında İran’a musallat edilen bir kukla,belaydı. Amaç, İran’da sesi yükselen, etkili olmaya başlayan sol ve ilerici akımları yok etmekti; çünkü batı bunu yapmazsa sömürdüğü İran petrolünün elinden kaçabileceğini biliyordu. O dönem, radikal dinci akımların Rusya çevresindeki devletlerin başına bela edildiği bir dönemdi. Nerede solcu ya da emperyalizm karşıtı sesler yükseldiyse o ülkeye “ayar verildi”. Humeyni gelmeden iki sene önce, Yunanistan’da gitgide güçlenen solcular, ABD destekli bir dizi zibidi albayın yaptığı darbeyle yok edildiler. (Sonra beğenmediğimiz Yunanistan herifleri yargılayıp kafalarını kopardı). 1980′de de bize ayar verdiler, hala o dönemin pisliğini temizleyemedik. Bugün o Ayetullahların içinde de sağduyulu herifler olabileceğini düşünüyorum; belki de şeriat baskısıyla halkı birleştirmek niyetindelerdir. İran’da devrimi savunurken çok dikkatli olup tuzaklara da düşmemek gerek. Mollalardan kaçarken emperyalistlerin kuklalarına tutulmamak gerek. İran solcuları bu hataya daha önce Humeyni ile düşmüşlerdi. Umarım bu sefer daha dikkatli olurlar. İran insanını çok seviyorum ve takdir ediyorum. Ayrıca askeri olarak da İran bölgede çok ciddi bir güç. Eğer İran ortadan kalkarsa, Büyük Ortadoğu Projesi gerçek olur. O zaman Felluce’de öldürülen halk, faşist İsrail’in katliamları gibi olaylar artık olacaklar yanında çok hafif kalır.

AKDENİZ TIP,TUĞBA AKIN VE KARŞIKİ ÜNİVERSİTENİN REKTÖRÜ

güncel | 21 Haziran 2009
img.php resmi Akdeniz Tıp,Tuğba Akın ve Karşıki Üniversitenin Rektörü yazısı guncel  kategorisinde

Türk basını yaratıcı başlık bulma konusundaki hünerini birkez daha "köküne kadar" sergiledi

Uyumamak için televizyonu açtığımda kulağım ve gözüm son anda kepiyle konuşan kıza takıldı: Tuğba Akın. Akdeniz Üniversite Tıp Fakültesini birincilikle bitirmiş. Ancak şebek gibi sırıtıp hocalara yağ çekmek yerine gerçekten sinirden kendinden geçmiş bir şekilde adam yerine koyulmamaktan ve üniversitenin rezilliklerinden bahsetti:

Tuğba Akın ne dedi?

-Bu fakültenin öncelikli amacı hekim yetiştirmek değil midir? O zaman neden bazı polikliniklerde hiç hoca görmeden, sabahtan akşama kadar sadece asistan hekimlerle hasta bakıyoruz?

-Neden bazı bölümlerde öğrenci pratiklerini öğretim üyeleri yerine asistanlar yaptırıyor? Bizler burada hastanenin iş yükünü azaltmak için mi varız? Bedava iş gücü olarak mı görülüyoruz?

-İnternlerin yüzde 74’ü öğretim üyelerinin tekrarlayan eğitici eğitimi almaları gerektiğini düşünüyor. Yine anket sonuçlarına göre, intern hekimlerin bir çoğu kendini birinci basamak sağlık kuruluşlarında çalışmak için yetersiz hissediyor. Birincil amacın pratisyen hekim yetiştirmek olduğu fakültemizde bu durumda amaç ile sonuç birbirine uymamaktadır.

-Öğrenciler internlük dönemlerinde, izin hakkı dahi olmadan çalıştırılıyor. Hastalanmaları yasak. Yakınlarının nişan, düğün törenleri gibi önemli olaylarda dahi izin alamıyorlar.

Bunlar sadece özeti. Kızı bıraksan önce cinayet işleyecek, sonra oturup günlerce ağlayacak.

Biz üniversite okurken hocalar sabah özel sektörde çalışır, akşamları keyfe keder ikinci öğretimlerin dersine girerdi. Zira ikinci öğretimlerde ders ücreti daha fazlaydı.

Ha, gerçekten adam gibi hocalar da var. Onlar da bunun bedelini terfi etmeyerek, Profesör yapılmayarak, yapılanlar da rektörlükten,dekanlıktan uzak tutularak ödüyorlar.

Ülkemizde darbecilere yağ çekip kendi meslektaşlarını işten attıran hocalar var. Daha önce bahsetmiştim; akademik personelle ilgili adli vakalar facia düzeyinde. Hadi zimmetti hırsızlıktı bunları da geçtik, tecavüz filan gibi rezil suçlardan mahkemelik olan, hüküm giyen tipler var “bilim yuvalarımızda”.

Şimdi herhalde, “ulan rektör amma bozulmuştur ha!” diyorsunuzdur.

Yoo! Vatan’dan alıntı yapalım:

“Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. İsrafil Kurtcephe dönem birincisi Akın’a övgü yağdırdı: “Gençlerimiz, Atatürk’ün onlardan beklediği görevi yapabileceklerine inandıklarını, genç hekimlerin Atatürk’ün sevdasıyla yüreklerinin çarptığını, demokrasinin gereklerini yapabildiğini, bu kürsüye çıkan Dr. Tuğba Akın’ın konuşmasıyla gösterdi. Özeleştiri yapabilen, kendi kusurunu, eksiğini ortaya koyabilme cesaretini gösteren, kurumunun daha mükemmel hale gelmesi için şahsi hesaplarını bir kenara bırakıp, kamu yararına her türlü cesareti ve beraberinde riski göz önüne alarak kurumu adına söz söyleyebilen insan sadece takdir edilir, alnından öpülür. Ben de Akın’ı alnından öpüyorum.”

Ben konuşmada Atatürk kelimesini duymadım yahu nerden çıkardı acaba. Bir de “Özeleştiri yapabilen, kendi kusurunu, eksiğini ortaya koyabilme cesaretini gösteren, kurumunun daha mükemmel hale gelmesi için” buyurmuş..

Hayrola ne “özeleştirisi” yahu? Rektör hiç oralı değil, öyle ya, kendi eşekliği üniversite okumak. Ne işin var kızım, bul zengin bir hırbo evlen, ne işin var okuyacaksın, mecburi hizmet filan, sonra 3 kuruş için sürüneceksin. Bir de “kurumunun daha mükemmel hale gelmesi için…” diyerek “övgüsünü” devam ettirmiş. Demekki neymiş,mükemmel kurumda öğrenciler angaryaya koşar,hocalar muayenehanesinde hasta kabul edermiş. Onların işini asistanları yaparmış. Öğrencilere izin verilmezmiş. Öğrencilerin %97′si gelecek kaygısı taşırmış.

Teflon tava reklamı gibi…

Vatan haberi “acı itiraf” diye duyurmuş. Hayırdır Gazete Vatan, kızcağız kötü birşey mi yapmış?

İRAN'DA SEÇİMLER, TAHRAN'DA OLAYLAR

güncel | Etiketler: — 18 Haziran 2009

İran’ın başına çorap örülüp duruldu. Bunun da doğal nedenleri var. İran, Irak’ın aksine İngiltere ve saz arkadaşlarının cetvel ve pergelleriyle oluşturulmuş bir devlet değil. Tarihin en büyük medeniyetlerinden biri, petrolü var, şu an bile dünyanın en büyük askeri güçlerinden biri. Her ne kadar göz açıp kapayıncaya kadar İsrail’e yenilmiş olsalar da, en azından İsrail ile savaşmayı göze almış bir devlet. İran güçlü olsaydı, bugün Ortadoğu’da yaşanan soytarılıklar yaşanmazdı. Onun için her fırsatta İran’ın kafasına vurdular.

Ortadoğu büyük bir bataklık. Oradaki devletlerin çoğu, Osmanlı’nın yıkılmasıyla batının petrol zabıtası devletleri tarafından kurulmuş,kukla ve iktidarsız devletlerdir. Çoğu güçsüz olduğu için can sıkacak kadar problem çıkaramazlar. Kimisi de zamanında güçlü olabilecekken batının verdiği ayarla yobazların, ayak takımının, diktatörlerin etkisine girip gücünü kaybetmiştir. Vahabilerin Suudi Arabistan’ı, önceden ABD memuru olan Saddam’ın Irak’ı, çok önemli gibi görülen ama karnını doyurmaktan aciz Mısır gibi. (Gelgelelim Mısır İngiltere’den çok şey öğrenmiş; bunca güçsüzlüğüne rağmen yine de lafı kaale alınıyor).

İran ise bunlardan farklı. Adamlara ne yaparsan yap tekrar ayaklanıyorlar. Osmanlı dağıldıktan sonra Batı bunların başına Rıza Şah adında kendi memurları bir eleman geçirdi. Sonra Muhammet Musaddık diye biri çıkıp iktidarı ele aldı ve daha önce batının istediği fiyattan aldığı petrolü kamulaştırdı. Şah gibi kukla olmayı reddetti. İngiltere ve ABD, aleni, “Ajax operasyonu” ile adamı devirdiler. (Javascript filan demiyoruz gençler!) Sene 1953. Sonra onun yerine, önceki batı memuru Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi geçti. (Bizim “ilerici aydınlar” bu adamları yere göğe koyamaz!). musaddik 233x300 resmi İranda seçimler, Tahranda olaylar yazısı guncel  kategorisinde

Sonra bakın ne oldu: ABD desteğini de arkasına alan oğul Pehlevi, İran halkının anasını ağlattı. Ardından Humeyni diye bir adam sürgün ediliverdi; önce Türkiye, sonra ver elini Fransa.

Humeyni, demokrasi ve herkese eşitlik vaadiyle, Pehlevi’nin dikta rejimine karşı geniş halk kiltlelerini birleştirdi. Öyleki, sosyalistler bile Humeyni’yi desteklediler. Sonra ne olduğunu bile anlamadan, adam bir anda İran’da ot gibi bitti ve darbe yaparak İran’ı ele geçirdi. Sonrasını az çok bilirsiniz. Humeyni önce kendisini destekleyen solcuların kafasını kopararak işe başladı.

Herhalde “İran olurmuyuz?” korkusu da bu yüzden! Koşullar ne kadar benziyor!

Humeyni denen elemanı iş başına getiren kimdir bilinmez. İngiltere mi, Fransa mı, ABD mi? Yoksa hepsi birden mi? Muhtemelen İran’ın büyük kültür mirasını molla denen bu yobazlarla yok etmeyi planladılar, ama İran insanı, en azından bir kısmı, tarihi miraslarını korudu. İki savaş ve sürüyle olayın ardından 2005′e gelelim: Ahmedinejat İran devlet başkanı oldu.

Dr. Mahmut elbette bir insan hakları savunucusu değil; İran halkının refahı filan da artmadı. Ancak ne kadar nefret edilse de, ben İran halkının tahmin edilenden daha büyük bir kısmının Ahmedinecatı desteklediğini düşünüyorum. Çünkü İran çok aşağılandı, batının elinde oyuncak oldu ve Ahmedinecat, doğru ya da yanlış, insanlara batıya kafa tuttuğu izlenimini verdi. Batının can düşmanları Rusya,Suriye ve Venezuela ile iyi ilişkiler kurdu. Nükleer programlarına haksız yere zırt zurt edilmesini de sallamadı ve uranyum zenginleştirmeye devam etti. (İsrail aynısını yapıyor, İran’a neden çifte standart uygulanıyor?). Bu İran doğalgazı meselesi yüzünden biz de ABD ile papaz olduk mesela; ABD İran’dan doğalgaz almamızı istemedi.

Bunları neden yazdım, çünkü İran’daki seçimlere hile karıştırıldığı iddiası yüzünden çıkan olayları gerçek bulmuyorum. Elbette İran gibi bir ülkede her boka hile karışacaktır. Ama bunu batılı istihbarat örgütleri fiştiklemediyse ben de hiçbirşey bilmiyorum. Ne yani, bu kadar kokuşmuş bir rejimde Musavi gelse İran demokrasiye mi dönecekti? Dünyanın dört bir tarafından topladığı insanlara yine başka ülkelerdeki toplama kamplarında işkence eden ABD mi, kendi vatandaşını öldüren İngiltere mi insan hakları dersi verecek İran’a? Ha, yese İran’a da paldır küldür girip 1 milyon sivili katlederler ama İran’a girmek sıkar.

Şimdi ne olacak? Bir cacık olacağı yok. İran halkı devrim mevrim yapamaz. Hiçbir halk artık devrim yapamaz. Ordu işbirliği yapmadığı sürece.

İyi de, ordu neden halkla işbirliği yapsın? Ne güzel totaliter rejim var, yedikleri önde yemedikleri arkalarında, kimi öldürsen yanına kar kalıyor. Hukuk da senin, devlet de. Yarın öbürgün üç kuruşluk sivile hesap mı vereceksin öyle devrime mevrime karışıp! Otur kışlanda cumhuriyet muhafızlığını bil.

Yani ne yazıkki İran halkı için ümit yok. İran halkıda sizden bizden akıllı tabi; bence Ahmedinecat’ı kolluyor. Gelen vurmuş giden vurmuş, hiç olmazsa bu adam ülkenin güvenliğini sağlıyor. Bizim 30 senedir uğraştığımız PKK kopuklarına (PJAK) iki dakikada ayar vermedimi! ABD’yi de takmıyor, batıyı da, İsrail’i de. E canım yobazmış, zimmetçiymiş, o kadar da olsun. Pehleviler zamanında halk çok mu rahat ve huzur içindeydi? İran’ın ümitleri Musaddık’la bitmiştir.

HERKESİN KENDİNİ SÜPER ZEKİ SANDIĞI ÜLKE

güncel | 2 Haziran 2009

27 Mayıs’la ilgili bir yazı karalamıştım. Oldukça zeki ama düşündüğü kadar da zeki olmayan biri, İstanbul Üniversitesinde bir doçentin adını kullanarak bana cevap vermiş. Ben de bazı nedenlerden ötürü kıllanıp, arkadaşın ismini kullandığı, hatta üşenmeyip İÜ sayfasından mailını bularak yazdığı kişiye mail attım. Sonuçta böyle bir yorum yazılmadığı ortaya çıktı.

Neden mi kıllandım? Bir akademisyen, başına odunla vurulmamışsa bana wikipedia’yı, hele Türkçe Wikipedia’yı oku diye kaynak göstermez. Üstüne, bu kadar imla yanlışı yapmaz; hele hele bir kadınsa. “Mağlesef” gibi, ilkokul düzeyi yazım yanlışları yapmaz:)

Çok uzun olduğu için, önce Dr. Wannabe’nin yorumunu, sonra da kendi cevabımı ayrı ayrı yayınlama ihtiyacı duydum:)

Darbeler konusunda güzel yazmışsınız. Duygularıma tercüman olmuşsunuz. Ama senato meselesine deyiniş biçiminiz beni çok rahatsız etti.

“…,sendikal ve anayasal özgürlüklerin önemli bir kısmı yok edildi, meclise “gözcülük” edecek ikinci bir meclis, yani senato kuruldu. ”

Montesque’nun “kuvvetlerin ayrılığı” ilkesi -bildiğimiz gibi-; “YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI”nın birbirlerinden bağımsız olması zorunluluğudur. Demokratik bir devlette olmazsa olmazlardandır bu kural.

Ancak bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletinde bırakın pratiği, teoride bile Kuvvetlerin Ayrılığından bahsedilemez. Öyleki yürütme organımız yani Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu , mecliste -neredeyse- salt çoğunluğu sağlamış bir iktidarın -yani AKP’nin- görünen ve görünmeyen liderleridirler. Aynı zamanda yasama ile ilgili oylamalarda -Cumhurbaşkanı hariç- meclisin seçilmişleridirler. Yani hem yasamada oy sahibi hemde yürütmede söz sahibidirler.

Tablo çok net. Türkiyede yasama ve yürütme içiçedir. Yürütme ve yasamanın tekelleştiği bir devlette yargınında bağımsız kalamayacağı aşikar. -Ama lafı uzatmamak adına bu konuya hiç girmiyorum.

Ancak “çift meclislilik” sisteminde senato yürütmeye hiç bir suretle karışamaz. Böylece yasama ve yürütme birbirine karışmaz. -İç içe geçmez. Kuvvetlerin ayrılığı ilkesi en azından teoride işleyebilecek bir zemin kazanır.

Dünyada çift ve tek meclisli devletleri şu linkten inceleyebilirsiniz;

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87ift_Meclislilik

Bu sayfadaki harita konuya iyi bir örnektir.

Her darbe gibi 60 darbeside tarihin kara bir lekesidir. Ama senatoyu getirmiş olmaları -gerçek maksatları başka bile olsa- uygulama yönünden çok önemlidir. Zaten Çetin Altan boşuna senatör olmamıştır. Kenan Evren ise senatoyu boşuna kaldırmamıştır. Bu saatten sonra nasıl olur bilmiyorum ama Türkiye demokrasi adına bir an önce çift meclisli sisteme geri dönmek zorundadır. (Ve tabii yep yeni bir sivil anayasa ile birlikte…)

Evet senato meclise gözcülük eder. Etmelidir de. Elitist bir yaklaşım bu, rahatsız edicide. Kabul ediyorum. Ama toplumun egemen olmadığı bir ülkede kağıt üzerinde dahi olsa demokrasiden bahsedebilmemiz için biraz elitizm şart. -Gerçek demokrasi, salt çoğunluk sağlansa dahi demokrasinin yıkılamayacağının garantisi değilmidir? Sizce bu garantimiz mevcutmu? Tek meclisli sistemde bu mümkün olabilirmi?

(Bugün beni asıl korkutan AKP’ nin antiseküler görüşü ve bu görüşün toplum tarafından aşırı desteklenmesinden çok CHP ‘nin ” laiklik elden gidiyor! ” propagandasının yanında bu konuya yani “Türkiyede tek meclisli sistemde devletin tekelleşmesi” meselesine hiç değinmiyor oluşu. Aslında genel olarak kimsenin bu konuya deyinmiyor oluşu. Ve mağlesef bu yazı gibi alehte çalışmalar gördükçe daha da ürperiyorum. Bu kadar önemli bir konunun 27 mayıs darbesiyle karalanarak gümbürtüye gitmiş olması ne kadar talihsiz olmuş. İyi çalışmalar.)

Sayın ve Sevgili Dr.Wannabe hazretleri;

Doktoranızın hangi alanda olduğunu bilmiyorum; kaldı ki siyaset dışı bir alanda olsa dahi benim bu konuyu, bırakın doktora sahibi, önlisans düzeyinde bile biriyle tartışacak bilgi birikimim yok. Ancak temel mantık ve birazcık tarih bilgimle, bazı tespitlerinize karşı, naçizane kendi fikirlerimi savunmak zorunda hissediyorum.

Öncelikle çift meclis hakkındaki fikrimi söyleyeyim: Verdiğiniz Wikipedia linkindeki makaleyi incelemedim; iki nedenden ötürü: birincisi ilgi alanım değil, ikincisi anonim yazılan wikipedia girdileri, kabul edeceğiniz gibi, akademik bir tartışmada kaynak olarak gösterilemezler.

Ben sadece İngiltere örneğini biliyorum. Zamanında avam kamarasının nasıl yasalar çıkarmak istediğini, lordlar kamarasınında buna nasıl engel olduğuna dair bir yazı okumuştum. O zaman, ikinci bir meclisin gerekliliğine bende inanmıştım. Diğer örnekleri bilmediğim için İngiltere’den konuşalım; İngiltere’de hala soylular, sözgelimi Norfolk Dükü, artık toprak sahibi olmasa dahi -ki bir kısmının sembolik de olsa toprağı vardır- sahip olduğu toprağı tapulu mülkü sayar. Nasıl kendi arazimizde sarhoşların kavga edip huzuru bozmasını, arazimizi yağmalamasını, toprağı kirletmesini istemezsek, onlar da topraklarının ve oradaki halkın güvenlik ve refahına zarar verecek uygulamaları istemezler. Ancak bu coğrafyada asalet kavramı asla varolmamıştır. Toprak ağalığı sistemi ise Osmanlı’nın gücünü kaybetmesiyle ortaya çıkar ve Cumhuriyet de bu kuruma ilişmemiştir. Devlet bir bakıma işini bu adamlara delege etmiştir; bugün PKK belasıyla uğraşıyor olmamızın nedenlerinden biri de budur. Dolayısıyla Anadolu toprak ağalığı ile derebeylik rejimi aynı görünmesine rağmen, İngiltere’de bu sistem bir şekilde içselleştirilmiş, halkın, toprak sahiplerinin ve kralın -ki kral ya da kraliçe artık semboliktir; yetkileri başbakan elindedir- karşılıklı hakları korunmuştur.

Dikkat ederseniz Osmanlı, Avrupa’nın yaşadığı derebeylik dönemini yaşamamıştır. “Magna Carta muadili” diyebileceğimiz Tanzimat da Osmanlı’da neredeyse 700 yıl sonra kabul edilmiştir. Peki Tanzimat’In tarafı halk mıdır? Elbette değildir; Tanzimat’ın tarafı olan cephe daha sonra, bir kısım Osmanlı bürokratıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokratik eilitini teşkil edecektir. Bu konuda tam da okulunuzun bulunduğu bina ilginç bir örnektir; Tanzimattan önce padişah, tanzimattan sonra İttihat ve Terakki karşıtlarına hapishane olmuştur.

Varmak istediğim nokta şu: şimdi bir senato kuracak olsak, oraya toprak ağalarını mı, bürokrasiden gelenleri mi, yoksa üniversite hocalarını mı oturtacağız? (Ki saydıklarımın hepsinin de oligarşinin ortağı olduğunu inkar etmek akla ve vicdana sığar mı?) Hocaları oturtacaksak, sözgelimi 1402 mağduru olanları mı alacağız, yoksa darbecilerle işbirliği yapıp onları okuldan atan ya da İdris Küçükömer örneğinde olduğu gibi süründürenleri mi? Önerdiğiniz çift meclisli sistemde bürokratik elit en azından bir, seçilmeleri durumunda da 2 meclise birden sahip olacaktır. İkinci durumda sadece kendi boruları öter; birinci durumda ise en kötü ihtimalle herşeye taş koyarlar.

Gelelim AKP konusuna. Mevcut düzende bu AKP olsun,CHP ya da NKP olsun, ezici oy çoğunluyla iktidar olan bir partinin hem yasamada, hem yürütmede, siz söylememişsiniz ama, hem de yargıda,sonuncusunda en azından dolaylı olarak, etkin olacağı inkar edilemez. Ama bu AKP ya da X bir partinin sorunu değil; sistemin sorunu.

Bunun sorumlusu kimdir? Net birşey söyleyemem; siyaset tarihi okumadım. Seçim barajını kimin koyduğunu bulursak, sorunun da cevabı bulunmuş olur; öyle değil mi? Sorun seçilenler de mi, seçenlerde mi, yoksa seçim sisteminde mi? Yoksa bu bir seçim-atama sorunu mu?

Daha vahim bir örnek vereyim: Savcı ile yargıcın aynı hizada ve yanyana oturması sizi rahatsız etmiyor mu? Bugün bu sadece bizde ve Fransa’da var; bahsettiğiniz Montesque’nün de pek demokrat bir insan olduğunu söyleyemem. Belki yapısına terstir; kendisi bildiğiniz gibi askerdi. Fransa’nın devrim tarihi de çok ak bir sayfa olmasa gerek; giyotine gidenleri incelemeye başlarsak bunun pek o kadar da halkın istediği şekilde gelişen bir hareket olduğunu söyleyemeyiz belki. Mutlak güç yozlaşmaya mahkumdur; kalbimden geçen ikinci meclis istediğinizi bu kaygıyla gündeme getirmiş olmanız.

Yasamayı bir tarafa, yürütmeyi başka bir tarafa verirseniz, bu sefer de yürütmenin gücünü budamıyor musunuz? Bu durumda, halk meclisi, avam kamarası, ne derseniz deyin, nasıl seçileceğine ya da atanacağına karar veremediğimiz bir üst meclisin kararları ile yasalaşan yasaları uygulamakla memur kişiler durumuna indirgenmiş olmuyorlar mı? Ha, bu İngiltere’de nasıl çalışıyor nedenini bilemem; ama onlara meclis, dediğim gibi, yaklaşık 700 sene önce geldi. Onlarda (nispeten) yeni olan avam kamarası, Lordlar kamarası o tarihten beri vardı. Bizim ilk meclis deneyimimiz ise 100 küsur yıllık.

1960 darbecilerinin iyiniyetle senatoyu kurduklarını sanmıyorum; hedefleri bir daha DP gibi güçlü bir hükümetin çıkmasına engel olmaktı. Halk güçlü bir meclis oluştursa dahi, senato ona taş koyacaktı. Çetin Altan benim de saygı duyduğum bir isim, ama diğer isimlere girersek pek de fazla demokrat ve darbe karşıtı isim bulacağımızı sanmıyorum.

Kenan Evren’in senatoyu kaldırması altında da başka nedenler arıyorum; bence ABD’nin Türkiye’yi kontrol etme konusunda yeni bir plan yapmış olmasıdır. Nitekim bugün IMF,dünya bankası,NATO derken ABD’nin herhangi bir ülkeye ültimatom verme ihtiyacı yok. Bir tür gönüllü kölelik. Bu politikaları uygulayacak hükümetlerin de artık güçlü olması gerekir. O yüzden, belki ileride bir şekilde pürüz çıkarabilecek olan senato kaldırılmıştır. Bunun ekonomik nedenleri de vardır ama onlara girmeyeceğim. Bu benim şahsi fikrim. Demek istediğim, düşmanımızın düşmanı herzaman dostumuz olmaz değil mi? Kenan Evren’i yanlış bulmamız, senatoyu kaldırmasının iyi birşey olduğunu göstermez. Bunu söylersek, o zaman 60 darbecilerini aynı nedenden ötürü, salt mantıkla, aklamış oluruz.

Yepyeni sivil bir anayasayı en az sizin kadar ben de istiyorum; ancak mümkün olduğuna inanmıyorum. En azından tarihte, olağanüstü nedenler hariç, sivillerin “hadi güzel bir anayasa yapalım” diye oturup anayasa yaptıkları bir örneğe rastlamadım. Belki vardır. Daha başında dediğim gibi, bu konuda uzman filan değilim, o yüzden kesin böyledir diyemem. Sizin beni düzeltmenizi bekliyorum. Sivil anayasanın da hangi çevrelerde istenip istenmediği ayrı bir tartışma. Örnek vermek gerekirse, Mehmet Altan gibi isimler yıllardır hakarete uğruyor 2.cumhuriyetçi diye. Oysa bu bilmemkaçıncı cumhuriyet meselesi bildiğim kadarıyla Fransa’dan çıkıyor; her yeni anayasada, kaçıncı anayasa ise, x.cumhuriyet diyorlar. Yani teknik olarak 2.cumhuriyetçi yakıştırması yanlış olsada (Tanzimat,23,61,82 derken, demekki arada atlamadıysam 4.cumhuriyeti yaşıyoruz) sivil bir anayasaya istenmesine gıcık olan, sesi ciddi anlamda gür çıkıp kaale alınan önemli (fikir ya da kişilik olarak değil, kanaat oluşturma babında) bir kitle var. Yani kendi tarihimize bakacak olursak, 1 sivil bürokrat darbesi, 1 savaş, 2 askeri darbe sonucu oluşan 4 anayasamız var. Bu tablo karşısında benim sivil anayasa konusundaki ümidim oldukça az.

Ama toplumun egemen olmadığı bir ülkede kağıt üzerinde dahi olsa demokrasiden bahsedebilmemiz için biraz elitizm şart. -Gerçek demokrasi, salt çoğunluk sağlansa dahi demokrasinin yıkılamayacağının garantisi değilmidir? Sizce bu garantimiz mevcutmu? Tek meclisli sistemde bu mümkün olabilirmi?

Hiçbir ülkede demokrasinin ya da rejimin (ben tam bir demokrasi olduğunu düşünmüyorum) yıkılamayacağının garantisinin verilemeyeceğini düşünüyorum. Bugün İngiltere’de askerler darbe yapıp yönetimi fesh etse, Lordlar kamarasındaki yaşlı amcaların “ama bu anayasaya aykırı” diye ayaklanıp, askerleri de yenip tekrar demokrasiyi,monarşiyi ve 2 meclisi tesis edeceklerini sanmıyorum. Bu garanti, tek meclis, çift meclis, hatta meclis olmasa bile mümkün değil. Eğer olsaydı, Türkiye’de ya da başka bir ülkede darbe olmazdı. Bildiğim kadarıyla, darbeler çoğu ülkede suçtur.

Mecliste çoğulculuğu (pluralizm) savunurken aynı zamanda elitizmi de savunmak, politika teorisindeki çoğulculuk (pluralizm) ilkesine ters düşmüyor mu? Anlamadığım şu: toplumun egemen olmadığı bir demokrasi diyorsunuz, ki %100 katılıyorum -küçük bir dil sürçmesi dışında,halk egemenliği yoksa demokrasi olamaz; halk egemenliği demokrasi için şarttır ama yeterli değildir; örneğin Güney Amerikada halkın küçük bir kısmı egemendi ama daha kalabalık olan zencilerin demokratik hakları yoktu-, ama arkasından “elit bir kesimin egemenliğinden” bahis açıyorsunuz. Mantığım şunu söylüyor: eğer toplum egemen değilse, o zaman bir elit kesim egemen. Önerdiğiniz çözüm, bu elit kesimi, bir başka elit kesimle değiştirmek. Yani sıkıntınız elit kesim -ki ben AKP’nin egemen elit olduğuna katılmıyorum- ama çözümünüz eliti kaldırmak değil biçimini değiştirmek. Plütokrasiden komünizme, teokratizmden teknokraktizme geçiş gibi. Otokratik bir rejimin nasıl olması gerektiğini mi, yoksa otokratik rejimlerin olup olmaması gerektiğini mi tartışıyoruz buna bir karar verelim.

O zaman halk egemenliği nasıl tesis edilecek, bunu anlayamadım. Yeni gelecek elitin -ki bence Osmanlı’nın bile önemli bir kısmında elit tektir ve hala gerçek iktidar sahibidir, ama uzatmayalım- halkçı, demokrasi yanlısı olduğunu ummak mıdır güvencemiz?

“Türkiyede tek meclisli sistemde devletin tekelleşmesi”  konusunun CHP’nin bir sıkıntısı olduğunu sanmıyorum; olsa olsa tek sıkıntısı kendi görüşlerinin tekel dışında kalmış olması olabilir. Kısıtlı tarih bilgime rağmen, henüz CHP’nin toplumsal çeşitlilik, demokrasi, insan hakları filan gibi konularda “tekel tesis etmek”, bu fikirlerin bayraktarlığını yapmak konusunda bir kararlılığını görmedim. Bildiğim kadarıyla CHP’nin okları arasında demokrasi, toplumsal adalet gibi maddeler bulunmuyor. Sanırım bürokratik elitle CHP arasında doğal bir bağ olduğunu ve bunun tarihsel temellerini kabul etmiyorsunuz. Solculuktan da bahsederdik ama zaten uzayan konu sonsuza kadar uzamış olur.

Ben AKP’yi de savunmuyorum, antiseküler hayat biçimiyle de işim olmaz; zira agnostiğim ve herhangi bir antiseküler hukuk düzeni, ister Yahudi,ister İslam,ister Hıristiyan şeriatı olsun, benim hayat biçimimi tehdit eder (zira içki içiyorum, evlilik dışı cinsel ilişki yaşıyorum, vs). Öte yandan, Batı’nın yaptığı herşeyi ilericilik normu olarak kabul etmenin sığ ve hafif tabirle çocukça olduğunu da düşünüyorum. Hele hele, batı normları olarak 1900′lerin başındaki fikirleri baz alıyor isek. Ancak ortada şöyle de bir gerçek var: darbelerden, bürokrasi vesayetinden, YÖK’den, sivil olmayan anayasadan rahatsız olan bir kesim de AKP’ye oy verdi çünkü bu hedefleri sadece bürokrasi düzeni dışından gelen bir partinin değiştirebileceğine inandı. AKP vaatlerinin üzerine yattı çünkü onlarda sistemle barışıp kaynaştılar.


BUGÜN 27 MAYIS, DARBEDER OLUYOR İNSAN

güncel | Etiketler: — 27 Mayıs 2009

hd demolition hammer 300x299 resmi Bugün 27 Mayıs, Darbeder oluyor insan yazısı guncel  kategorisindeBugün 27 Mayıs, günün anlam ve önemini bilmeyen çoğu genç için 27 Mayıs’ta neler olduğunu kısaca özetleyelim: askeri bir darbe oldu (bu topraklarda nedense hiç sivil darbe olmamıştır!) 1 başbakan ve 2 bakan asıldı, anayasa değiştirildi, sendikal ve anayasal özgürlüklerin önemli bir kısmı yok edildi, meclise “gözcülük” edecek ikinci bir meclis, yani senato kuruldu. Sonra OYAK kuruldu. OYAK “ilginç” bir şirkettir; örneğin devlet bu şirkete vergi denetimi yapamaz. Kapısından içeri vergi memuru giremez.

Ben çook uzun bir süre, kendini ilerici sanan her kör gibi, bunun “ilerici” bir darbe olduğunu sanmıştım; çünkü zeki ve kültürlü zannettiğim birçok insan öyle söylüyordu.

İllaki darbelerden birini beğenmek durumunda iseniz, ki 1980 darbesinde o darbeyi beğenmemek suçtu -örneğin “hesapta referandum” a hayır oyu verin demek yasaktı, oy pusulaları “şeffaf” zarflara konuyor ve sandığın başında tüfekli asker bekliyordu, dünyada eşi benzeri görülmemiş şekilde “açık oy,gizli sayım” “tekniği” uygulanmıştı- elbette 1960 darbesi daha “tercih edilir” bir darbedir. Çünkü halka fazla ilişmediler. Öte yandan tahribatı büyüktür. Başbakan ve bakanlarının bile can emniyetinin olmadığı bir ülkede yaşadığını hatırlatır insana. Aynı zamanda, darbe mevzusunun da siftahı olmuş, son 50 sene bu açıdan oldukça bereketli geçmiştir. “Allah daha çok versin” diyenler azımsanamayacak kadar çok olmasına rağmen, daha 80 darbesini görmemiş sivilceli veletlerin neden bu kadar çok darbe istediklerini de anlamış değilim.

1960 darbesinin ilginç bir yanı daha var: emir komuta zincirine uyulmamış, Genelkurmay başkanı ite kaka tutuklanmıştır. Bahane yine laiklikti. Asıl nedense, büyük ihtimalle, artık ABD’den yeteri kadar kredi alamayan Adnan Menderes’in Rusya ile sıcak ilişkiler kurmaya çalışmasıdır. Doğrusunu isterseniz, bugün Ergenekon davasında yargılananların bir kısmı da, aynı emeller yüzünden ele verildiler. “Laiklik kaygısıyla darbe yapıldığına” inanmak saflık ötesinde birşey olur. Genelkurmay başkanı, generaller şeriat yanlısı mıydı da, darbe yapmak albaylara kaldı! (Bu arada “solcuların” öve öve bitiremediği 60 darbesinin liderlerinden biri de Alparslan Türkeş’ti; bugün de MHP ile çok sıkı fıkılar. Nasyonel Sosyalist Partiyi bir kursalar önümüzdeki seçimlerde ne AKP, ne CHP ne de MHP kalır!)

Aynı şeyi ABD Yunanistan’da da yaptı. 4 Albay, yine emir komuta zincirini atlayarak darbe yaptılar; hatta bu yüzden kurdukları darbe düzeni “albaylar cuntası” olarak anılmıştır.

Kurtuluş Savaşı kahramanı Ali Fuat Cebesoy dövüldü. Yusuf Salman, Lütfi Kırdar, Gazi Yiyitbaşı, Yümnü Üresin, Mehmet Nuri Yamut, Kenan Yılmaz daha tutukluyken öldüler. Mehmet Nuri Yamut ve Lütfi Kırdar, İstiklal Madalyası sahibidir. Keza, Gazi Yiğitbaşı da, Kurtuluş Savaşında neredeyse tüm cephelerde savaşmıştır. Yümnü Üresin korgeneraldir. İstiklal Madalyası sahibi Adnan Menderes asıldı.

“Vatan haini” Adnan Menderes, asılırken “Kimseye dargın değilim. Kırgınlığım yok. Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum.” demiş. Herhalde, “geri döndüğünde” tekrar hainlik yapmak için zemin hazırlıyordu.

Menderes’in çok hataları olmuş; bunlardan en affedilemez olanı herhalde 6-7 Eylül olaylarıdır. Ama işlediği iddia edilen suçların -ki bir kısmı hakkındaki deliller şaibelidir- hiçbiri bir ülkenin başbakanının ve 2 bakanının asılmasını haklı gösteremez.

Ha, Avrupa Birliğine neden giremiyoruz mevzusunun baş konularından biri de,1960′la gelen Milli Güvenlik Kurulu. Bunu kimse halka söylemeye cesaret edemiyor. AB, doğal olarak, iki başlılığı kaldırın, muhatabımız kim onu bilelim diyor. Öyle ya, daha geçen yıllarda bir de e-darbe yaşadık. Adamlar haksız diyebilir miyiz?

Darbesever “ilerici” arkadaşlar için, hangi ülkelerde askeri darbe olduğunu da bir sıralayalım: Libya, Umman, Burkina Faso, Sudan, Myanmar (Jolie hala ordamı yahu?), Gambiya, Katar, Fiji,Moritanya, Gine,Madagaskar.

Darbelerden önce iç huzursuzluk artırılır, zemin hazırlamak için. Darbenin sillesini yiyen, ama başbakanken buna çanak tutan Demirel, bakın neler demiş:

“11 Eylül 1980 günü, Sıkıyönetim’e rağmen ülkenin her yerinde oluk oluk kan akıyordu. Nasıl oldu da 24 saat sonra her tarafta silahlar sustu ve her yer sütliman oldu ?”
“11 Eylül 1980′de Milli İstihbarat Teşkilatı ülkenin Başbakanı’na Ankara’da olan biteni anlatmak yerine, Angola’daki olaylar hakkında rapor veriyordu”

Hadi bu işe başta basın olmak üzere kimlerin nasıl ve neden çanak tuttuğuna, Uğur Mumcu’nun kimler tarafından ve neden öldürüldüğüne hiç girmeyelim!

Şunu da ekleyelim: rahat uyuyunuz, şu sıralar darbe marbe olmaz; zira Türkiye ABD’nin dümen suyundadır. Bugün bazıları, eskiden adına iş gördükleri ABD’ye madik atıp “yahu biz de kendi başımıza işler çeviririz artık” zannetmeselerdi, şimdi koğuşlarında değil, evlerinde uyuyor olacaklardı.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

« İlk...4567891011121314...Son »