Rakı her ne kadar Türklerle özdeşleşmiş olsa da, tarihsel olarak bakıldığında bizim geleneksel içkimiz kımızdır demek, sanırım daha doğru. Rakı gibi içkileri bizden başka birçok millet zaten çok uzun süredir üretiyor: Yunanlıların ouzosu, Bulgarların mastikası mesela. Hatta, ben bu hafif şekerli ve alkol oranı daha yüksek rakıyı bizim rakılardan çok daha fazla seviyorum.
Türkler göçebe bir millet olduklarından, “dünya nimetlerinden” sebeplenmeleri de çok geç olmuş. Bu da gayet normal; zira tarım yapamadığınız için içki üretmeniz de neredeyse imkansız. Nitekim kımız, nebati (bitkisel) kökenli olmayan nadir içkilerden: at sütünden yapılıyor.
Bununla beraber, Osmanlı İmparatorluğunu kuran atalarımız -Selçukluları da yabana atmayalım- medeniyetin doğduğu ve çeşitlendiği yerlere yakın olmanın, ticaret yollarını da elinde tutmanın avantajıyla, çok kısa sürede dünya nimetleriyle tanışıyor. Rakının Arapça kökenli, damıtılmış anlamına gelen “arak” sözcüğünden geldiği iddia ediliyor. Etimolojik kökeni hakkında emin değilim; ama rakı kültürünün “hibrit” bir kültür olduğu ortada. Bir kere, rakı mezeleri Ermeni ve Rum ağırlıklıdır; ancak Arap kaynaklı olduğunu düşündüğüm bazı mezeler de var.
İklimin, sosyal, hatta coğrafi yapının da içki kültüründe etkili olduğunu düşünüyorum. Mesela votka, üretimi kolay ve toprağın dibinde yetiştiği için soğuğa daha mukavim olan patatesten yapılan, çok daha basit bir içki. Aslında votka, rakının aksine, keyif değil, biraz da ihtiyaç(!) içkisi. Sibirya gibi biryerde donmamak ve son derece depresif şartlara tahammül edebilmek için votka neredeyse şart. Çok daha spesifik bir örnek olarak, İzlanda’nın Brennivin’ini verebiliriz.
Şarap ise, en çok Almanya’da tüketildiği halde, Fransa’nın milli içkisidir diyebiliriz (son araştırmalar, Fransızların biracı, Almanların ise şarapçı olduğunu gösteriyor!) Doğal olarak, şarap, mezesini de ağırlıklı olarak yine Fransız kültüründen almış: peynir türleri ve et.
Biraz düşününce bu içkiler arasında en “sosyal” olanının rakı olduğu geliyor akla: Rakının tek başına pek içilmeyen bir içki olması, belki biraz da mezesinin çeşitliğinden kaynaklanıyor. Tabi “yumruk mezesi” ile içmiyorsanız. (yani mezesiz; birara bu lafın nereden çıktığını da anlatırım belki). Küçük bir detay olarak, Atatürk, rakıyı sadece beyaz leblebi ile içermiş. Bu tip rakı tüketiminin özellikle Selanik’de epeyce yaygın olduğunu duymuştum. Akla da yatkın geliyor; zira Selanik’in “Yahudi yerleşimi” olduğu iddia edilse de, nüfusunun en az yarısı Türktü. Muhtemeldir ki, Selanik, İstanbul ya da diğer liman şehirleri gibi kozmopolit değildir. Hatta Selanik nufüsunun çoğu da Karamanlar diye biliyorum. Atatürk’ün de Karaman Türklerinden olması bence kuvvetli bir ihtimal: rastladığım çok sayıda sarışın-mavi gözlü, Karaman kökenli Türk var. Özellikle Konyalı olanların neden sarışın ve mavi gözlü olduklarına pek anlam veremezken, zaman içinde Osmanlı’nın çok çekindiği Karamanları oradan oraya sürmesinden dolayı değişik yerlerde karşılarımıza çıktıklarını da anlamış oldum.
Aslında rakı, Osmanlı geleneğini çok güzel yansıtan bir içki; gerek mezeleri, gerekse sofra kuralları ile. Koltuk meyhanelerinden meşhur ayyaşlara, sofra adabından mezelerine kadar herhalde rakı kadar “yan kültürünü” yaratmış bir başka içki yok. Yıllarca Tekel’in elinden içtiğimiz berbat rakılar yüzünden biraz geride kalmış olsa da rakı üretiminin özelleşmesiyle her zevk ve keseye uygun, farklı ürünlerin ortaya çıktığını, rakı kültürünün tekrar canlandırılmaya çalışıldığını (çok yetersiz ve yanlış şekillerde de olsa) görmek güzel.
Türk insanının kültüründe derin bir etkisi var çayın. Bazı millet ve kültürleri popüler kültürde yerine oturtan tipik klişeler vardır; örneğin Fransızlar aşırı sigara içer, İskoçlar cimri, ayyaş ve gevezedir. Güney İtalyalılar pejmurde, geveze ve ataerkildir. Türk deyince aklıma ilk gelen şeylerden biri de ince belli bardaktan çay içen biri.
Ben çayın Osmanlı döneminden beri bilindiğini varsaydığımdan, zaman zaman düşündüğümde çayla ilgili kültürel bir boşluğumuz olduğunu düşünürdüm ve bazı şeyler garibime giderdi. Örneğin, çayın bizde cam bardakla içilmesi gibi. Bilindiği gibi, cam porselen ve toprak bardaklara göre çok yenidir ve en azından 100 sene önce, çok daha pahalı ve lüks bir malzemeydi. Osmanlı kadar eski olsaydı, çayı da porselenle içerdik diye düşünmüşümdür; İngilizler gibi. Zaman zaman birkaç saniyeliğine aklıma takılan, ama unutup araştırmadığım bu tuhaflığı, 2 sene önce Rize’ye gittiğimde tesadüfen çözdüm.
Çayı Türkiye’ye getiren kişi, Zihni Derin adında bir bürokrat. Rize’de ÇayKur’un binasına giderseniz, az ilerisinde heykelini görürsünüz. (Üstelik, bizde meydanlara dikilen heykeller genelde son derece amatördür; bizim standartlara göre düzgün yapılmış bir heykel bu!).
Zihni Derin, benim delisi olduğum çayı Rize bölgesinde yetiştirebilmek için gerçekten çok uğraşmış. Sadece 50 senede, çayın kültürümüzde ne kadar derin bir etki bıraktığı gözönüne alınacak olursa, Zihni Derin’in yaptığı iş çok büyük. Dünya tarihinde nadiren böyle büyük ve etkili “kültür devrimlerine” rastlarsınız. Burada kayda değer olan şu: çok kısa bir sürede milli içecek haline geliyor çay; üstelik yüzyıllardır süre gelen kahveyi tahtından ederek (gerçi kahve pahalıdır ve Türkiye’de yetişmez; şimdi nispeten ucuz olmasına rağmen, benim çocukluğumda bile anormal derecede pahalıydı). Bir başka enteresan nokta, Türk çayının, ki tarihçesi çok kısadır, kendine has bir özellik kazanabilmiş olması. Meyve çayları hariç, dünyadaki tüm çayları denedim denebilir. Hatta, buna yöresel yeşil Çin ve Japon çayları da dahil. Hiçbirinde Türk çayının kendine has tad ve kokusunu bulamadım. Çaykur’un Filiz çayı,bazen Turist çayı ve Lipton’un çaylarını beğeniyorum. Maalesef, Lipton dışında Çaykur ürünlerinin bir standart sorunu var. Kimisi harika, kimisi berbat çıkıyor ama son yıllarda onlar da bir standart tutturmaya başladılar. (Ki iyi Çaykur’u herzaman Lipton’a tercih ederim).
Zamanında hem bölgede, hem de çayla ilgili insanlarla biraz konuştum neden bir standart oluşmuyor diye; aslında sorun yine bürokrasi kaynaklı. Devlet politikası, çayın sapına da köküne de, en kıymetli olan ilk sürgüne de aynı parayı veriyor. Doğal olarak çiftçi, çayı keserken ve yetiştirirken özen göstermiyor.
Aslında burada dikkat çekmek istediğim şey, çayın Türkiye’ye nasıl geldiğinden ziyade, tek bir adamın çabasının yaşamlar,kültürler üzerinde bıraktığı etki.
Ancak bireyler hala kendilerinin ne kadar önemli olabileceklerinin farkında değiller. Bu da “modern çağın” insanları uyutmasından kaynaklanıyor. İnsanlar işçi karıncaya indirgendiler.
Maglite da Zippo gibi, Harley Davidson gibi çok “Amerikan”,kült bir “obje”. Obje diyorum, çünkü bu tip şeyleri sadece fonksiyonal araçlar gibi düşünmek yanlış.
Bu adamlar sadece bu işi yapıyorlar. Fi tarihinde satın alıp neredeyse hiç kullanmadan kaybettiğim, sonra bulup tekrar kaybettiğim bir Mini Maglite’ım var. Bir el feneri için oldukça pahalılar, açıkçası sadece “havalı olduğu için” aldığım birşeydi Mini Maglite. Bir ara en büyük modelini, arabanın bagajında taşımak üzere alacağım. Bu da bir Hollywood etkisidir; büyük Maglite adamın kafasına vurmaya, küçük Maglite ise ceset ya da hayalet aramaya yarar(!).
Bu tip markaların bir de “gurur vu huşu içinde ABD’de üretiyoruz” saplantısı vardır. İlla, ABD bayraklı özel versiyonları üretilir. Bu Zippo’dan Harley Davidson’a kadar böyle. Aslına bakarsanız, çok az şirket, çok az alanda ABD’de olduğu gibi kült ürünler üretme şansına sahip. Bunun bir nedeni var: 300 milyonluk, işi olanın iyi para kazandığı ve hayatın -her anlamda!- ucuz olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Üstelik oyuncaksever bir ülke; şehirli zibidiler “en kaliteli oyuncağımla doğaya dönüyorum” diyerek, Güneyli redneckler ise “Maglite’mla bayıltır, Smith Wessonumla öldürürüm” diye bu oyuncakları severek alıyorlar. Eh; 300 milyonluk dev bir pazara ürün sattığınızda, topladığınız parayla dünya markası olmak zor olmuyor! Hele hele, bir-iki kült filmde, dizide filan da görülüyorsa, yürü ya kulum.
Maglite’da bu konuda -tabiki- farklı değil. Sitelerine girince “biz öyle kıtıpiyoz ülkelerde fason üretim yaptırmayız” mottolarıyla karşılaşıyorsunuz. Arada Çin’den filan da bahsediyorlar(!). Herhalde reklam ajansları filan olmasa, “Çekik gözlü, sarı benizli komünistlerin ürettiği şeyi asil ABD halkının eline vermeyiz” gibisinden birşeyler de yazarlardı. İçlerinden çıkan kullanım kılavuzları da “kafayı çevir yansın, yanmazsa pilini değiştir” gibi yararlı ipuçlarından başka, bir de “gururla ABD’li işçiler tarafından ABD halkı için üretilmiştir” tarzı ifadeler barındırır.
Favori modelimse fotografta görülen Mini Maglite, halojen ampullü (LED olayını sevemedim), çift AA pilli model. Alacaksanız, benim gibi ucuzculuk edip taşıma kılıfını almaktan kaçınmayın.
Casio Exilim’i sevmem. Uyduruk bir dijital kameram var ve SLR + 1-2 objektif alacak kadar param olana dek de “doğrult ve çek” tarzı fotograf makinesi almayacağım. Bu bana komik geliyor açıkcası. Objektifi Carl Zeiss,Hasselblad olsa, fiyatı da 100 dolar olsa, yine niyetim yok.

Üstelik Casio Exilim, ya da herhangi bir Casio kesinlikle ilgi alanıma girmiyor; çünkü Casio’nun fotograf makinesi ya da objektif tecrübesi yok. Objektif üretemeyen, en azından adam gibi objektif üretemeyen bir markanın makinesini -deli ucuz değilse ve ikinci makine olmayacaksa- almam.
Lakin, bu Casio Exilim’in çok istisnai bir özelliği var. Saniyede 60 kare fotograf çekiyor. Detay olarak, videoyu 300 kare çektiğini söyleyeyim, ancak bu beni ilgilendirmiyor.
Birinci makine olmasa da, kesinlikle bu becerisinden dolayı edinilmesi gereken bir model Casio Exilim
.
Modelini neden yazmadığımı merak edebilirsiniz. Daha belli değil; çünkü bu Exilim henüz prototip.
Detay olarak 6 megapiksel bir CMOS sensörü olduğunu, bunun muhtemelen Sony IMX017CQE modeli olduğunu belirteyim. 12x optik zoomu var ve bataryasız ağırlığı da 650 gr.
Müthiş bir oyuncak, ama hala bir SLR yerine koyabileceğim makine değil Casio Exilim.
Video ise çok etkileyici; hoş benim aklıma çok daha parlak fikirler geldi. Mesela kayarken lastiklerin jant altına katlanmasını, süspansiyonun hareketlerini gösteren bir seri çekim. Ama yine de izleyin, etkileneceksiniz.
[youtube SGup3Q3D7XQ]
Ortaokulda 3 tane akvaryumum vardı; hani küçük şeyler filanda değil. 2 tanesi 240 litre civarında; biride küçük, 40 litre civarında, yavruları koymak için.
En sevdiğim balık, bir Amerikan Chiclid’i olan (çiklet,ciklet,çiklid filan gibi abidik gubidik isimler verilen bir tür şu chiclidler) astronottu. (Latincesi Astronotus ocellatus, Oscar da diyorlar)
Bende bir çift astronot vardı ve zaman içinde akvaryum nüfusunun azalmakta olduğunu farkettim. Astronotların saldırgan olduklarını biliyordum ama bunlar 5-6 santim ancak vardılar; Tiger türü çok ama çok güzel bir çiftti. Astronot belki de tatlı su akvaryumuna koyabileceğiniz en zeki, en karakterli balık. Büyüyünce (30 santimi geçenlerini gördüm) hafif korkunç bir hal alıyorlar ve hareketliliklerinden eser kalmıyor. Sahibinin elinden yemi kapmak için akvaryumdan sıçradığını söyleyen fanatikleri var, doğrudur belki, tek bildiğim oldukça zeki oldukları.

Maalesef bu sefer astronotla başlamayacağım; 300 litre tavsiye edilse de, astronotların yarım tonluk akvaryumdan azına koyulmasına karşıyım. (Çünkü bu sefer büyütmek niyetindeyim). Söylenenin aksine, bakımları bana son derece kolay geldi. İki kere hasta (beyaz benek) olmalarına rağmen, kolayca kefeni yırttılar.
Bu sefer, Lepistes ve Endlers, yani canlı doğuranlarla başlayacağım. Çok sayıda balıklı, 150-200 litre civarı bir akvaryum düşünüyorum. Lepistesler, Endlers’lar ile de çiftleşebiliyormuş; zaten kendi aralarında çiftleşmelerinden bile son derece değişik yavrular çıkabiliyor. Aslında Siyah Moli de düşünüyorum, ama özellikle Lepistes’lerin çiftleşme zamanı akvaryum ısısı Moliler için fazla sıcak olabilir. Emin değilim.
Seneler sonra yeniden başlayacağım için birçok şeyi unutmuş durumdayım. Önerilerinizi de bekliyorum; aranızda akvaryum meraklısı olan varsa tabi.