Sık sık şikayet ediyorum dışarıda iyi çay içemediğim için. Bir bardak çayı yarım depo benzin fiyatına içtiğiniz cafelerde bile sallama çay (poşet çay kibarı; baştan savma olduğu için sallama çay lafı daha uygun!) verme terbiyesizliğini yapıyorlar. Bu konuda birkaç kez kavga etmişliğim var; hatta bir seferinde “özrü kabahatinden büyük” bir cevap almıştım: çok sık çay demliyorlarmış, ziyan oluyormuş. Bunu söyleyen cafenin bir günlük hasılatı çay fabrikası alacak kadar!
Özellikle son 10 yılda, doğru adı “Instant Coffee” olan, ama jilet,termos gibi marka adıyla özdeşleşmiş bir Nescafe kültür(süzl)üğü aldı başını gidiyor. Nescafe içmeyin! Dünyanın en adi kahvesi olduğu gibi, taneleri birarada tutmak için yapıştırıcı katkı maddeleri kullanıyorlar. En iyi ihtimalle, bol bol böbrek taşı sahibi olursunuz. Kahve içecekseniz, filtre kahve ya da daha iyisi Türk kahvesini tercih edin.
İleri düzeyde çay tiryakisi olduğum için çay konusunda denemelerim çoktur. Çay demlemek aslında çok basittir. Birkaç basit kurala dikkat etmeniz yeterli:
1.Porselen demlikle metal demlik arasında bir fark yoktur. Metal, özellikle artık pek üretilmeyen aluminyum demlikler ısıyı porselene göre daha hızlı ve fazla ilettiklerinden, ocağın altını çok daha az açmalısınız. Fark buradan gelir; yoksa lezzet farkı olmaz. Porselen önemli ölçüde hata kaldırır, o kadar. Ben orta boy bir çelik demlik kullanıyorum; ocağın en küçük gözünü, en kısık ayarda kullanırım çay demlerken.
2.İşin en önemli inceliği suyun sıcaklığını doğru ayarlamaktır. Asla fokurdayacak kadar sıcak bir suyu demliğe koymayın ve demlenme sırasında suyun fazla kaynamasına izin vermeyin. Bunu yaparsanız çay buruktan da öte, acı olacaktır.
3.Bergamut ya da bergamut katkılı çaylar çaya hoş bir koku verirler; ancak bu çayları direk içmenizi önermem. Özellikle çok içildiğinde mide bulantısı yaparlar. En iyisi, bu çayları onda bir oranında standart çayla birlikte harmanlamaktır.
4.Sıcaklığa bağlı olsa da, 2 saatten fazla kaynamış çay mide bulandırır ve acılaşır.
5.İngiliz ve Seylan çaylarından uzak durun. Özellikle Seylan çayı, tarımsal olarak verimli olmanın dışında, hiçbir iyi yanı olmayan, düşük kaliteli bir türdür. Aslına bakarsanız, “İngiliz çayı” diye bir şey yoktur; bunların çoğu bizim damak tadımıza uygun olmayan harmanlardır. Lipton’un karadeniz harmanı fena olmamakla birlikte, fazla aromatik olduğundan çok çay içenlerin midesini bulandırabilir; ayrıca pek renk vermez.
6.Lezzet ile renk arasında bir bağlantı yoktur. Yine de, açık çay içerseniz genelde tadını alamazsınız.
7.Bizdeki çayların çoğunun maalesef bir standardı yoktur. Bu yüzden, genelde fiyatla kalite arasında doğru bir orantı bulunmuyor. (Burada özellikle Twinings’in hakkını yemeyelim; beğenmesemde her kutu aynı çıkıyor). Filiz genel olarak iyi bir çay, ancak bazen çok kötü de çıkabiliyor. Lipton Karadeniz belli bir standart yakalamış, ama bu aralar favorim Deren.
8.Yeni bir çay aldığınızda en azından ilk bardağı şekersiz için. Şekersiz çay içtikçe, zaman içinde kalite farkını çok daha iyi anlayacaksınız.
9.Çay makinesi kullanmayın.
10.Sanılanın aksine içme suyuyla iyi çay demleyemezsiniz; çünkü bu sular fazla yumuşaktır. İstisnalar var. Çay demleyeceğiniz su bir miktar kireçli olmalı. Eğer çaydanlık hiç kireç tutmuyorsa, iyi bir çay içemiyorsunuz demektir. Elbette, fazla kireçli sulardan da hem sağlık, hem lezzet açısından uzak durmalısınız.
Mezzanine favori Massive Attack albümüm olmasa da, es geçilmeyecek bazı parçalar var; Teardrop (muhtemelen en eşsiz vokal), Dissolved Girl (psikoloji dersinde okutulmalı!) ve Risingson (James Joyce’un gözleri yaşarırdı!)
Sara Jay o kadar inandırıcı ki…
Parçada bir yanıt yok. Sadece kadınların cevapsız soru ve sorunları; acımı hafifletmek için aşka ihtiyacım var, kurtarıcı filan değilsin ama neden peşindeyim bilmiyorum,neden geceyi senle geçirdim gibi…
Zor gibi görünse de, bir erkek bile(!) kadınları anlayabilir.
Shame, such a shame
I think I kind of lost myself again
Day, yesterday
Really should be leaving but I stay
Say, say my name
I need a little love to ease the pain
I need a little love to ease the pain
It’s easy to remember when it came
‘Cause it feels like I’ve been
I’ve been here before
You are not my savior
But I still don’t go
Feels like something
That I’ve done before
I could fake it
But I still want more
Fade, made to fade
Passion’s overrated anyway
Say, say my name
I need a little love to ease the pain
I need a little love to ease the pain
It’s easy to remember when it came
‘Cause it feels like I’ve been
I’ve been here before
You are not my savior
But I still don’t go, oh
I feel live something
That I’ve done before
I could fake it
But I still want more, oh.
Beşiktaş, transfer döneminde uyanık gazetecilere iyi ekmek çıkarıyor.
Hatırlayan hatırlar, seneler önce "Beşiktaş, sambacı Ronaldo‘yu renklerine bağladı" diye kumpanya yapılmış, duyduğumda salavat getirerek sandalyeden yuvarlanmıştım. Sonra, o Ronaldo’nun, bizim bildiğimiz sincap suratlı,kemirgen dişli Brezilyalı golcü olmadığı, "imitasyon" Ronaldo olduğu anlaşıldı. Bizim taklit Ronaldo da has elemandı doğrusu; ama dünya yıldızı filan da değildi. Olan, durduk yere bayram yapan benim gibi saf Beşiktaşlılara oldu.
Şimdiki "bomba" transfer, Cisse! Yok canım, cambaz forvet Djibril Cisse değil bu, Paris Saint Germain‘li, "vasat" Cisse. Rengi,milliyeti ve soyadı tutuyor diye almışlar.
Bu Cisse, 30′a yakın, kendi halinde bir futbolcu. Yani, o da bize Amakochi gibi, ondan sonra gelen şişman kara çocuk gibi (neydi adı,birkaç sene olmadı gideli, ponçik suratlı, siyahimiz) madik atmazsa, burada emekli olup memleketine gidecek. Ligin dibine vuran PSG’nin bize 1.5 milyon Euro’ya sattığı bir eleman. PSG, çocuğu zamanında ordan oraya sürmüş, habire kiralık vermiş, sonra bizim Beşiktaş’ın "uyanık" yöneticileri bunu kapmışlar. Bulunmaz Hint kumaşı ya!
Fotoğrafta gördüğünüz, "orjinal" Cisse’dir.
1.A şirketi, aynı Internet bağlantısını Zutari isimli gezegenden 80 kat daha pahalıya satmaktadır. Internet kullanıcıları, gezegen nüfusunun %8′ini teşkil etmekte, ancak 4 kullanıcı başına bir hat düşmektedir. Şirket, devlete brüt %30 kurumlar vergisi ödemektedir.
Şirket, Internet’i Zutari’den kaçyüz kat pahalıya satmalıdır ki, Manzimo gezegeninde kişi başına milli gelir 10.000 humaka seviyesine ulaşabilsin? Gezegenin nüfusunu 80 milyon, Internet bağlantı fiyatını 49 Kipar olarak olarak kabul edin. Alınan verginin halka sağlayacağı refahı yaklaşık %1 kabul edebilirsiniz. (1 humaka=2.1 Kipar)
2.Dünya gezegeni standartlarına göre, kilometre karede 30 cep telefonu bağlantısı yapıldığında, o hücre çökmektedir. Bir kişinin ortalama 0.20 m2 yer kapladığını kabul ederek, normalde 50 kişinin birarada olmasının izinsiz gösteri sayıldığı ceza yasasında, bu sayı kaça indirilmelidir ki, cep telefonu şebekeleri çökme tehlikesi yaşamasın?
3.Spock, yılda 100 Kipar ödeyerek hosting ve domain hizmeti satın alıp, kendine bir blog açmıştır. Yasalar gereği, sitesinin A4 kağıda basılı 2 nüshasını, evinden 80 km uzakta bulunan valiliğe vermekle yükümlüdür. Spock, indirimli bilet kullandığından, günde 5 Kipar yol parası vermektedir.
Spock’ın blog’u için ayırdığı yıllık bütçe 200 Kipar olup, bunun 100 Kipar’ını servis hizmeti olarak harcadığına göre, sitesi kaç gün açık kalabilecektir? A4 kağıdın 500 tanesini 5 Kipar’dan hesaplayın.
4.Kirk, uzay tayyaresi duraklarına reklam panosu yerleştirme ihalesi almıştır. Hedefi, 3 ay içinde Bentley sahibi olmaktır. Kirk’ün aylık reklam geliri 250.000 dolardır. Bentley, 700.000 dolar olduğuna göre, Kirk ne kadar vergi istisnası almalıdır? Vergi istisnası almak yerine, AR-GE teşviği alıp faize verse daha karlı çıkabilir miydi, tartışınız. Kurumlar vergisini %30, vergi kaçırma oranıı %60 olarak kabul edin.
5.Fututa-1 gezegeni, Internet kullanımı zapturapt altına amacıyla bir yasa çıkarmış, Internet’i kontrol edebilmek amacıyla da kolluk kuvveti oluşturmuştur. 1 Internet zabiti, 12 saatlik mesaisinde, 3 Internet kullanıcısının 100 faaliyetini fişleyebilmektedir. Buna göre, F ülkesi kaç. Internet zabiti istihdam etmelidir ki, 1 milyon Internet kullanıcısını 50 günde fişleyebilsin? (Girdiği 200 site fişlenen kullanıcı fişlenmiş sayılmaktadır) Bir zabitin brüt çalışma süresinin %23′ü chat’le geçtiğine göre, bunu telafi etmek için istihdam edilmesi gereken ek personeli hesaplayın.
Edirne, Cumhuriyet döneminin en ihmal edilmiş şehirlerinden. Osmanlı’ya başkentlik yapmış bir şehir olmasından ötürü (daha öncesi de var tabii) Edirne’nin her sokağı adeta açık hava müzesi. Selimiye Cami şahane mutlaka görün demiyorum. Aslına bakarsanız, Edirne’nin bu kadar gölgede kalmasının belki bir nedeni de, sanki tek büyük eser oymuş gibi düşünülmesi. Bilmeyenler, Edirne’yi Selimiye ile özdeşleştiriyor ve hemen merkezde bulunan bu eseri yalandan gezdikten sonra Ağa Köşkü’ne mangala gidiyor.
Her yanında önemli eserler olan şehir, gitgide çirkinleşmesine ve göçten dolayı bozulmasına rağmen, Trakya Üniversitesi başta olmak üzere, çeşitli kurumların çalışmaları sayesinde baştan aşağı restore edilmeye başlandı. Hülya Avşar’ın selülitlerinin gölgesinde kalsa da, Edirne’de Avrupa Birliğinden ödül almış bir sağlık müzesi var. II.Beyazıd Külliyesinin içinde yeralan müze, aslında külliyenin komple restore edilmesi projesinin sadece bir ayağı. Restorasyon çalışmasının, İstanbul’daki benzerlerinden çok daha başarılı olduğunu söylemeyelim. Elimde çok sayıda fotograf var; ancak kötü bir günde, kötü bir makineyle çektiğim için, o güzelliklerin gölgede kalmasını istemedim. II Beyazıd Külliyesi muhakkak gezilmeli.
Sık sık “Türk halkı milliyetçi değildir” diyorum. Milliyetçilik ile şovenizmi karıştırmamak gerek. Şovenist çok ama…
Fotograftaki binanın ne olduğunu hatırlamıyorum; ama sanırım II.Beyazıd Külliyesinin bir parçası. Kısmen restore edilmeye başlanmış ve bitince ortaya muazzam Bir şey çıkacağı şimdiden belli.
Biri İslamcı, diğeri ülkücü ya da şeriatçı-ülkücü iki örgüt, bu güzelim eserin duvarlarını “donatmakta” gecikmemiş. Burada ağır kaçacağından, sadece Allah belalarını versin demekle yetiniyorum. Bu topraklardaki medeniyetten zerre kadar nasiplenmemiş hödükler, atalarımızın (atalarımız diyorum, böyle bir hödüklüğü yapanın atası ile o eseri yapanlar arasında bir bağ olamaz!) eserlerinin böyle içine ediyor. Bu rezilliği, İstanbul’dan İzmir’e, Trabzon’dan Edirne’ye kadar her tarihi eserde gördüm.
Bir de utanmadan akıncıların adını kullanmışlar. Akıncılar, Osmanlı’nın en seçme askeri birliği. Aslında askeri birlik demek doğru da değil; daha çok James Bond tarzı adamlar! Birsürü dili anadili gibi konuşuyorlar, kimisi enderun eğitimi almış, beyni de, vucudu da zımba gibi adamlar bunlar.
Sizden olsa olsa lağımcı olur diyeceğim ama, onlar da istihkam, patlayıcılar gibi konularda uzman, yetenekli teknisyenlerdi.
İstanbul’un Bostancı semtinin adı, içinde karpuz yetişen bostanlardan gelmez! Bostancılar, şehrin asayişini sağlar, itin kopuğun girmesine mani olurdu. Bunlar gibi adamları yakalar, güzel bir dayak attıktan sonra, derhal şehrin dışına atarlardı.
Milliyetçi biri, atalarının eserlerini rezil eder mi?
Fikirleri bana çok yabancı ve ters olsa da, Devlet Bahçeli, insan olarak çok saygı duyduğum biri. Bahçeli gibi birinin, MHP’nin başında olması parti adına büyük bir şans. Serseri yatağı haline gelen ülkü ocaklarını islah ettiğini çoğumuz biliyoruz; üstelik bunun samimi bir hareket olduğunu da zaman içinde anladım. Bizim millet olarak kendimize benzemeyeni reddetme eğilimimiz var maalesef. Şunu söyleyeceğim; bugüne kadar tanıdığım en düzgün ve efendi insanlardan biri de, Kırklareli Ülkü Ocakları başkanıdır (hala görevde midir bilmem; bir şekilde okuduysa, selamlar). Hareket ya da düşünce ne olursa olsun, asıl önemli faktör insandır. Nasıl 2.Dünya Savaşı’nda Yahudileri kurtaran Nazi’ler ve kendi “din kardeşlerini” gaz odalarına yollayan Museviler varsa, bir kurumun kalitesini de belirleyen içindeki insanlardır. Ben aklı başında hiçbir ülkücünün ya da İslami grubun (şeriatçı demiyorum!) bu tip hareketleri tasvip ettiğini düşünmüyorum; aralarındaki bu tip serserileri temizlerlerse, bundan siyasi olarak da kazanç sağlayacaklardır.