AMERİKA BUNU KONUŞUYOR:DENİ MEAT TENDERİZER - 48 BLADE!

keyif,web | 24 Mayıs 2007

denimtender16 pic resmi Amerika bunu konuşuyor:Deni Meat Tenderizer   48 Blade! yazısı keyif  kategorisindeBirinin iyi etten anlayıp anlamadığını kolayca öğrenebilirsiniz: çok pişmiş sevenler, etin lezzetini hiç almamıştır!

Köfteyi bol pişmiş, eti az pişmiş severim. Biftek ve bonfile, ne kadar az dövülürse, ne kadar kalın olursa o kadar lezzetli olur. Amerikalılar 6 santimlik bifteği tercih eder; doğru pişirilirse tadına doyum olmaz. İdeali, orta ateşte pişirmektir. Çok pişen et kuruduğu gibi, içindeki protein de işe yaramaz hale gelir.

Eti daha homojen pişirmek için, bıçakla üzerine ince kesikler atarım. Bu çok bilinen, eski bir numara olmasına rağmen, ABD’de çıkan Deni Meat Tenderizer, Google’ın en çok arananlar listesinde ilk 50 sırada! Neden çoğunun obez olduğuna şaşmamak lazım!

DERSİMİZ ADAB-I MUAŞERET: KADININ SİGARASI NASIL YAKILIR?

güncel,keyif | 20 Mayıs 2007

Yaklaşık 4 ay önce, orta halli bir şirketle, bir iş konuşunda görüşme yaptım. Görüşme sırasında, işin onlar için çok öncelikli olmadığı kanaatine vardım ve kandimi geriye çektim.

Cuma günü, cep telefonumda tanımadığım bir numara beliriverdi. 4 ay önce görüşmeyi yaptığımız X beydi arayan. “Barış bey,” dedi, “eğer Pazar günü müsaitseniz, Y hanım sizinle proje hakkında görüşmek istiyor. Sakıncası yoksa numaranızı versem, görüşseniz?” “Tamam” dedim. Konuşmanın kısa özeti bu. Yarım saat geçmeden Y hanım aradı. Bana yakın oturduğundan, beni de şirkete kadar yormak istemediklerinden, benimle görüşmek istermiş. İçimden “zaten ben salağım Y hanım” diyesim geldi; bu sefer çenemi tuttum.

Cumartesi gecesi nasıl becerdiysem ciğerlerimi üşütmüşüm. Araba kullanacak halde olmadığımdan, yakındaki bir alışveriş merkezinde buluşmak üzere randevulaştık Pazar sabahı. Allahtan, Cuma akşamından yer tayin edip, sonradan değiştirme durumuna düşmedim.

Otoparkta karşıladım Y hanım’ı. İnsanları karşılamak hoş bir adettir ve bundan öykünen biri değilim. Ford’un şirket arabası olduğu belliydi (insanlar arabalarını kişiselleştirirler; bunda öyle bir emare yoktu), kapısında bacasında şirket ünvanı yazmadığından, Y hanımın şirkette önemli biri olduğunu anladım; ya da önemli birinin kalbinde önemli biryeri vardı en azından!

Buraya kadar bile, o şirket adına fiyasko, zavallı bir durum…

Birincisi, Pazar günü bana birini yollayarak sıkıştıklarını, ya da benim bu işte çok önemli olduğumu gösteriyorlar ki bu pazarlık güçlerini derhal azaltıyor.

İkincisi, 32 yaşında bir herifim ve böceğe benzemiyorum. Yaygın kanaatin aksine, bilgisayar işindeki insanlar da seks yaparlar, hatta bir kısmının(!) sevgilisi bile vardır. Akılları sıra, karşımda bir kadın görünce kekeleyip ucuza iş yapacağım (itiraf edeyim, yıllar önce buna benzer bir durumda saçmalamıştım!)

Bu tarz şirketleri hiç sevmem. Seksin sömürülmesine bile karşı olmayacak kadar (porno sektörü gibi) açık fikirliyim; ama para ve seks aynı yerde durduğunda niyetler açık olmalı. Bu yüzden, fahişeliği saygın bir iş olarak görmeme rağmen, televizyonda “ben hala bakireyim” diye palavra sıkıp, sonra da basılan şırfıntılardan tiksinirim.

Amerikan kıraathanelerinden birini girip oturduk, kerosene acıkan Zippo’ya gaz koyamayacak kadar keyifsiz olduğumdan kibrit almıştım sigarayı aldığım yerden.

Havadan sudan sohbet ettik, birbirimizden pek hoşlanmış gibi yaptık (herhalde Pazar günü asker ettiğimden, içinden sürekli küfür ediyordu). Ben tam sigaraya davranırken, o da kendi sigarasını çıkardı.

İşte bu anlarda kibrit taşımaktan nefret ederim!

Adab-ı muaşeret gereği, kadının sigarasını kibritle yakan erkek, önce kendininkini yakmalıdır. Böylece, kibritten çıkan kükürt erkeğin ciğerlerine zarar verecek, kadınsa dünyaya kazık kakacaktır.

 

Bu işin pisliği şu: bunu çok az kadın bilir. Önce kendi sigaranızı yaktığınızda kötü karşılanıyor bilmedikleri için; proaktif davranıp önce onun sigarasını yaksanız, bu sefer bilen biri çıkar yine bozulan siz olursunuz. Başıma geldi, ordan biliyorum.

Nitekim doğrusunu yaptım; belli belirsiz asıldı bir-iki saniye suratı…

Sigara yanınca ciddileşti. Böyledir tiryaki milleti; ciddi mevzuya girerken sigara yakar.

Bir de bana kıl olduğu için ciddileşmiştir; o ayrı.

Daha önce teklif ettiğim rakamın %30 altını teklif ettiler; elimde zaten parasını çok gecikmeli aldığım bir iş olduğundan, bir de bunlarla uğraşmayayım dedim. Velhasıl, anlaşamadık; zaten çok da meraklı değildim. Bu yana iş bulmaktan yana şansım açık; kötü olan işlerin hep ödeme kabiliyeti sorunlu kaynaklardan gelmesi!

Kadınlara kaba davranmayın, ya da onların öyle düşünmesine neden olacak fırsatlar yaratmayın. Hayatta en imtina ettiğim şeylerden biri, bir kadının kalbini kırmak, ya da canını sıkmaktır. Kadınlar zorlu düşman, ama iyi dostturlar. Bir kadının gerçek dostluğunu kazanmak aşırı derecede zor olsa da, güvenilirdirler.

BLOG YAZABİLEN KADIN ARANIYOR (CİDDİYİM!)

güncel,keyif | 19 Mayıs 2007

Technorati’de şöyle bir banner var:”71 milyon blog var, bazıları iyi olmalı”

Birkaç ay önce, Internet ve teknolojiye uzak olmayı meziyet sanan dayımla konuşurken, kızı (ki kuzen oluruz!) “birsürü çöp gibi blog var” dedi.

Gerçekten de, feci derecede kötü bloglar var; bazılarıysa -çok azı- ziyadesiyle iyi yazılmış, eğlenceli ve eğitici. Türkiye’de blog yazarak sigara parası bile çıkarılamayacağından, bu işe fazla profesyonel yaklaşan da yok. Bir ara, 30 yaş üstündeki bir kalabalıkta e-mail adresi edinip kullanmamak -ve adresle şifrenin yazılı olduğu bilgileri cüzdanın kuytu köşelerinde saklamak- nasıl moda olduysa, blog da öyle bir etki yarattı.

Kötü blogların en kötüleri de kadınlara ait olanlar. Kadın düşmanı filan değilim; kadınları severim. Seks dışında da, kadınlarla birlikte zaman geçirmek iyidir; sizi daha medeni mahluklar haline getirirler. Şayet kadınlar olmasa, sanat, bilim ve spor gibi şeyler de olmaz ve bok içinde badem avlardık. Kadınsız bir medeniyetin nasıl olacağını kestirmek kolaydır; anneniz tatile gittiğinde babanızın ve evin ne hale geldiğini görmeniz yeterli!

Birkaç çok sıkı blogcu hatuna da denk geldim. Türklerde pek olmamasına rağmen, çok becerikli yabancı blogcu hanım kızlarımız var! Lakin, Türkiye’de blog yazan hatun kişilerin becerisi, maalesef araba kullanma becerilerinin bile gerisinde. Aslına bakarsanız, Türkiye’de zaten yazabilen insan çok değil. Özellikle kadın köşe “yazıcılarını” okuyunca derilerimi yolasım, kulaklarımı koparasım geliyor.

Pozitif PC içinde blog fenomeninin etkisi aşırı derecede artmaya başladı ve site giderek androjen bir havaya bürünüyor. Yuvayı dişi kuşun yapması misali, bize de bir dişi kuş (daha) lazım.

Şartlarsa ağır:

1.Bloglarda şeker pembesi kullanamazsınız.

2.Pokemon çizgi filmini andıran flash efektleri kullanmak suret-i katiyede kabil olamayacaktır; bu siteyi sara hastaları da ziyaret ediyor ve herkesin aynı anda 25 flash efektini açabilen 4 çekirdekli işlemcileri yok.

3.Yemek tarifi istemiyorum.

4.Berbat şiirlerinizle kimse ilgilenmiyor.

5.Internet alemi aile ya da erkek arkadaşınız değil; dolayısıyla “geçen gün şurdaydım, evvelsi gün Nevin teyzelere gittik” tarzı günlük raporlarınız bizi sadece sıkıyor.

6.Makyaj,güzellik ya da diyet sırları istemiyoruz. Bunlar sır filan da değil; 30 senedir en kıtipiyos gazetelerde bile bu sırlar zaten ifşa ediliyor. Ayrıca Doğa Bekleriz’in, Hande Yener’in de çeşitli alanlardaki sırlarıyla ilgilenmiyoruz. Kainatın sırlarına sahipseniz, onları büyük bir hazla dinler, saygıyla önünüzde eğiliriz, ayrı mevzu.

Cidden sağlam blogluyorum derseniz, ödül de var (kol saati değil, yalan da değil) Durmayın, başvurun.

BRENNİVİN - İZLANDA'YA DAİR TEK İYİ ŞEY!

keyif | 12 Mayıs 2007

brennivin resmi Brennivin   İzlandaya dair tek iyi şey! yazısı keyif  kategorisindeBjörk’ün memleketi İzlanda’yı sevmek için bir neden yok: Aşırı soğuk, hiç ağaç olmayan ve volkanik kayalarla kaplı, tuhaf bir çöl İzlanda. 5 gün yaşasanız, intihar edeceğiniz türden. Nufusu, bizim Bakırköy’den filan daha az; keza büyüklüğü de öyle. Bu nüfusun çoğunluğunu, çirkin ve alkolik insanlar oluşturuyor.

İzlanda’yı çok sevip, gören de nadir Türklerden biri olan arkadaşım, Brennivin ile tanışmama neden oldu. Aslında Brennivin, bizdeki rakı gibi milli içkileri değil. Brennivin, bir votka olmasına, bende votkalardan nefret etmeme rağmen -votka cidden kalitesiz içkidir- bu İzlanda icadını sevdim. Sert ama insanın ağzından alev çıkartmayan bir içimi var. Etkisini de çabuk gösteriyor. Bana “yeterince sert” gelmemesine rağmen, sonradan güne bir şişe içki içerek başlayan kuzey Avrupalıların bile sert buldukları için pek içmediklerini öğrendim.

Brennivin’e Türkiye’de yasal ya da kaçak yollardan ulaşmak hiçbir şekilde mümkün değil.

MP3 FORMATINDA MÜZİK DİNLEMENİZİ ÖNERMEM, AMA MADEM Kİ DİNLEYECEKSİNİZ...

bilgisayar,keyif | 9 Mayıs 2007

Bunu, şunu ya da şunu okuduysanız, MP3 formatına ne kadar sinir olduğumu zaten biliyorsunuzdur…

Mp3, benim gibi müzik dinlemeye Hi-Fi ile başlamış 30 yaş üzerindeki kitlenin kulaklarını tırmalayan, kayıplı (lossy) bir sıkıştırma algoritması kullanıyor. Mp3′ün berbat ses kalitesi, her müzik türünü eşit ölçüde etkilemiyor. Doğal olarak, en kötü sonucu klasik müzikte alıyorsunuz. Mp3 fiyaskosunu net olarak duymak isterseniz, iyi bir amfi ve hoparlörü önce CD player’a bağlayın, orjinal CD’den dinledikten sonra bir de o çok sevdiğiniz iPod’a, ya da başka bir tür şeytan icadı mp3 player’a bağlayıp dinleyin. Sağır değilseniz, aradaki fark sizi şoka uğratacak.

Her MP3 player aynı kalitede şakımadığı gibi, mp3 encoder’lar arasında da kalite farkları var.

En ciddiye aldığım ve bilgisayar temalı araştırma sitelerinden biri olan arstechnica, oldukça eski bir makalede mp3 kodlayıcıları karşılaştırmış. Birinci sırayı, her koşulda, MP^ formatının mucidi Franhaufer’in kendi mp3 kodlayıcısı alıyor. Öte yandan, bu kodlayıcıya erişmek kolay değil.

Açık kaynak kodlu mp3 kodlayıcı olaraksa LAME encoder, ticari rakiplerini bile utandırmış ve Franhaufer’in ardından ikinci sıraya oturmuş. Blade ve Xing’de fena puanlar almamışlar. Bildiğim kadarıyla, Video Encoding konusunda oldukça başarılı olan Nero’nun mp3 kodlayıcısı da oldukça kaliteli. Testte olmadığı için, bunu kişisel izlenimlerime dayanarak söylüyorum; ancak ciddi bir test yapmadığımı da hemen ekleyeyim.

Öte yandan, ars technica da, ben de bir konuda hemfikiriz; 128kb mp3 kodlaması sakın ola ki yapmayın! Ses hepten çamura benziyor. 192 kb biraz kabul edilebilir kalite sunarken, 256 kb kodlama daha da iyi sonuç veriyor doğal olarak. Ben 384 kb kullanıyorum; ama bildiğim kadarıyla her mp3 player bu kadar yüksek encoding rate’i desteklemiyor. Desteklese bile, ses kaliteleri o kadar kötü ki, çoğunda 192 kb ile 256 kb arasındaki farkı ayırmanız olası değil.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

12345