Depeche Mode fanatiğiydim bir zamanlar, hala da dinlediğim olur.
Depeche Mode’u “müzik” yaptıkları için seviyorum. Şiirin arkasında ses olsun diye davul gitar filan çalalım mantığında değiller.
Muhakkak “One Caress” i dinleyin Songs of Faith and Devotion’dan. Londra Filarmoni’nin yaylılarını ikna etmeyi başarmışlar. Tamamen ve sadece kemanlar,viyola,vs. Synthesizer, hile, hurda herhangi birşey yok. New Age klasik müzik! Bu arada, bunun gibi büyük Avrupa ülkelerinin önemli şehirlerinin orkestralarının, sadece para için çalmadıklarını da unutmamak gerek. Zaten büyük paralar kazanıyorlar ve parçayı gerçekten beğenmeselerdi, “Brighton belediye bandosuna çaldırın” derlerdi.
Herhalde en sevdiğim yanları, ki Jean Michel Jarre’ı da aynı nedenden ötürü çok severim, anormal bir müzikal yelpazede çok kuvvetli parçalar yapabilmeleri. One Caress’in vokalini atın ve göreceksiniz, tek başına çok sağlam bir kompozisyon. “Aman pek de güzel” diye dinlenilen birçok klasikten çok daha iyi.
Sonra bir de Depeche Mode’un hatalı ama “karakterli” çaldığı Moonlight Sonata’yı dinleyin. Bana nedense aynı anda hem teslim olma, hem de ölene kadar savaşma hissi verir. Sonra bir de, hafiften iç burkan nefis bir piyano kompozisyonları var. Ardından, Dave Gahan’dan bir Route 66 dinleyin. Bir de gayrı resmi In the Ghetto cover’ı var; Gore hem piyano çalıyor hem de söylüyor. Elvis yorumu da harikadır ama, cover’ının orjinalinden iyi olduğu nadir parçalardandır In the Ghetto…
Synthesizer dahisi dendiği halde, Martin Gore’un iyi piyano çaldığını biliyordum. Doğal olarak, Moonlight Sonata’yı ve yukarıda bahsettiğim parçayı onun çaldığını sanmıştım. Yanılmışım. Alan Wilder’mış.
Alan Wilder, Ultra çıkmadan önce gruptan ayrıldı. Grubun en az göze batan adamıydı. Hatta, mızıka bile çalamayan Fletcher’ın gerisinde görünürdü. Gelgelelim, Alan Wilder gittikten sonra, o zengin müzik de yokoldu. Son albümlerde hala birkaç iyi parça var, onu da Gore’a veriyorum.
Alan Wilder’ı ben bile çok geç keşfettim. Elbette Recoil’ları tamamen olmasa da dinlemişliğim vardır. Şu aralar iyice deneysel takılıyor Wilder. Açıkçası Wilder’ı çok arıyorum; ama şu saatten sonra ayrılmaları belki daha iyi olur (Fletcher işsiz kalır, o ayrı!). Martin Gore, tek başına albüm çıkarıp duruyor; üstelik Depeche Mode tarzına son derece uzak olan Leonard Cohen’le sık sık çalışıyorlar.
Dave Gahan’ın albümü pek tutmasa da, bence “Dirty Sticky Floors” iyi parçaydı.
Dave Gahan’ın halefi Vince Clarke, Erasure ile hala iyi işler çıkarıyor.
Bunların hepsi, Andrew Fletcher hariç, hem çok yetenekli, hem de çok yönlü müzik adamları. Ama Wilder’ın yeri ayrı. O görünmeyen eldi.
Bazı insanların özgüveni beni dehşete düşürüyor. İronik olan, özgüvenin genelde aptallıkla doğru orantılı ve logaritmik ölçekte artması.
Bu arada, yıllar sonra da olsa, cep telefonlarındaki ıvır zıvırların -kamera gibi- zaman zaman gerçekten işe yaradıklarını da farkettim. Bu aralar, tamamının olmasa da, rastgeldiğim bazı tuhaflıkların fotografını çekiyorum.
Haftanın bombası, koşu ritmiyle hızlanan ritimde müzik çalan aygıt! Yüzyılın buluşu gibi lanse edilen bu cihazla, eğer yeterince hızlı koşabilirseniz, Metin Milli’yi Mickey Mouse kıvamında dinlemeniz mümkün oluyor.
Normalde asla istenmeyecek özellikleri, süper bir özellikmiş gibi, “iftiharla takdim etmek” nasıl bir beynin eseri çözebilmiş değilim.
Bakış açısına göre görüntüyü eğen monitör, direksiyonla ters istikamete dönen lastikler, ekstra kalorili şekersiz tatlandırıcı gibi fikirlerinde hayata geçirilmesini merakla bekliyorum.
Dayımlar ben kendimi bildim bileli Edirne’de yaşıyorlar. Çoğu insanın Edirne’ye hiç yolu düşmemiştir; zira deniz kıyısında güneşin altında manda gibi yatmak, arabayla piyasa yapmak, Rus kovalamak gibi modern faaliyetler için doğru seçim değildir. Ben de onlara gide gele, Edirne’yi öğrendim.
Lakin çok ama çok güzel şehirdir Edirne. Her tarafında küçük büyük birçok sürprizle karşılaşırsınız. Elbette gördüklerinizi algılamak için kültür gerek. Diyebilirim ki, Türkiye’deki en Avrupai şehirdir. Son yıllarda artan göçle hızla bozulmasına rağmen, Edirne halkı gerçekten (şeklen değil sadece!) modern, insancıl ve sıcak kanlıdır. Edirne’de böğürmeden, cenk etmeden yaşayabilirsiniz.
Edirne, aynı zamanda Osmanlı’nın İstanbul’dan önceki başkentidir. Bugün oradaki saray maalesef ayakta değil.
Türkiye’deki, kısıtlı imkanlara rağmen, en iyi müzelerin Edirne’de olduğunu söyleyebilirim.
Avrupa kıtasındaki en önemli sinagoglardan biri Edirne’dedir. Uzun zamandır harabeydi ve birçok kıymetli şey çingeneler tarafından çalındı. Bir ara restore edileceğini duyup sevinmiştim; ne aşamadalar henüz bilgim yok. Bunun dışında Bahai’lerin de hac yaptıkları bir şehirdir Edirne.
Doğası da harika. Özellikle Karaağaç, Tavuk ormanı mutlaka görülmesi yerler. Kırkpınar’da yağlı güreş seyretmek zorunda değilsiniz; Ağa köşkünde mangal da yapabilirsiniz.
Selimiye dışında, Türkiye’deki en güzel ve değişik (hatta şirin) camilerden birisi de Edirne’de: Rüstem Paşa cami.
Ciğeri, köftesi ve benim ağzıma sürmediğim birçok yemeğiyle de ziyaret edilmeye değer. Özellikle şehir merkezi (çarşının olduğu yer) içinde salaş ve çok lezzetli yemek yapan yerler var. Bunun dışında, küçük ve nezih barlar, güzel mezeler olan meyhaneler de elbette mevcut; zira Edirne alkol sever bir şehir!
Gelgelelim Ali Kırca’yı taklit ederek şöhret yapan, İslami kesimden koparak Nişantaşı aleminde takılmaya başlayan güzide gazetecimiz Edirne’yi beğenmemiş.
Herhalde kankilerinin olduğu bir bar bulamadığı içindir. Eh, artık camiye gidip namaz kılmıyor herhalde, meyhanede otursa dedikodu da çıkar. Zaten tarih ve genel kültür düzeyi hakkındaki zavallı durumunu baştan ortaya koymuş. Edirne’nin Osmanlı’ya başkentlik yaptığını bile bildiğinden şüpheliyim.
Edirne giderek çirkinleşiyor. Bunda, vaktini Tomb Raider’cılık oynamakla geçiren belediye başkanının katkısı büyük. Şehirde tuhaf tuhaf binalar, ne idüğü belirsiz tipler türedi. Zaten Trakya’nın kalitesini bozmaya yönelik oyunlar tezgahlanıp herkesin gözü önünde oynanıyor. Şehirde suç oranı da, tüm Türkiye genelinde olduğu gibi, tırmanışta.
AB’nin Edirne’nin değerini kavramış olması, buradaki bir müzenin Avrupa’dan ödül almış olması, AB’den şehre gelen kültür kredileri gibi iyi gelişmeler de olmasına rağmen, daha fazla bozulmadan görmeniz gereken bir şehir. Maalesef, Edirne’lilerin çoğu da, şehirlerini fazla iyi bilmiyor. Tam tadını almanız için, iyi bir rehbere ihtiyacınız olacak.
İnsanlar daima gelir dağılımının adaletsizliğinden şikayet ederler. Herhalde bundan şikayet eden sadece bireyler değil; eminim şirketlerinde kafası bu işlere bir hayli bozuktur.
Az önce televizyonda Motorola KRZR K1′i gördüm. Cep telefonu hastalığım yok; verdiğim paraya acır, hor kullanır ve tuhaf arızalarla karşılaşmadan da değiştirmem. Ama Motorola dizayn olarak çok hoşuma gidiyor. Bu biraz da Motorola’ya beslediğim sempatiden dolayıdır ve kökeni Amiga zamanlarına dayanır.
Fiyatını merak ettim ve hepsiburada.com’a baktım. 650 YTL civarında. “Alınacak şeyler” listemde 40.sıraya filan yazdım; ilk üçü bile zar zor alacak param olduğundan ve 40′lara gelene kadar üretimden kalkacağından asla bir KRZR K1 almayacağım. Bunun beni üzdüğünü söyleyemem.
Sonra merak edip en pahalı telefonu aradım ve Nokia 8800 Scirocco Edition’ a denk geldiğimde aramaktan vazgeçtim: 869 Euro + KDV.
Clavia Nord Lead, dünyanın en iyisi olmasa da, kendine has bir “tarzı” olan, Depeche Mode’dan tutun David Bowie’ye kadar birçok ünlünün yıllardan beri kullandığı bir synthesizer. Clavia Türkiye distribütörü BL Müzik; genelde bu camiada en yüksek fiyatları verseler de, Clavia Nord Lead Modular 2X’i, KDV dahil 1000 Euro’ya alabilirsiniz.
Nord Lead’in seslerinin olduğu en azından 30-40 parça dinlemişsinizdir. Bu adamlar, önce bir “sentezleme” prensibi ortaya atıyor, onu modelliyor, bunu yapabilecek donanımı araştırıyor, buluyor, satın alıyor, geliştiriyorlar. Sonra bir cihaz dizaynı yapıyor, potans gibi komponentleri satın alıyorlar. Bu cihazı üretecek bir üretici buluyorlar. Sonra bu cihazı dağıtmak için dağıtım kanalı arıyor, kullanım kılavuzu hazırlıyor, müşteri isteklerini dinleyip cihazı gelişirmeye devam ediyorlar.
Sonra cihazın “tutması” için dua etmeye koyuluyorlar; çünkü bu sektörde Novation gibi efsane 1-2 cihaz üreten firmalar bile battılar. Tutarsa ne ala…
Nord Lead’i üreten adamlar 1000 metrekare kapalı alanda çalışmıyorlar ve şirket personeli sadece 20 kişi.
Nokia, 8800′ün parçalarını TI gibi tedarikçilerden satın alıyor. Daha önce yüzlerce model çıkardıklarından ve elektronik kısmı tamamen dijital olduğundan, elektronik devre tasarımı göreceli olarak son derece basit.
Nokia, sözgelimi GSM şebekesiyle bağlantı kuran, ya da kamerayı çalıştıran yongayı üretmiyor. Bu parçalar zaten var; o sadece bu parçaları telefon kasası içine sığacak şekilde biraraya getirmek zorunda.
Bugün bir Scirocco Edition yapacak parçaların tümünü satın alabilirsiniz. Çok küçük miktarlarda alacağınız için, 100 dolarlık telefonu imal etmek size 1000 dolara patlayabilir. Ama sorun bu değil. Telefon yapmak son derece basit. Artık bu iş zeka, mühendislik, fikir, kısmen sanat filan gerektirmiyor. Vasat bir mühendis için, elinde dokümanlar olduktan sonra, legolarla oynamak gibi.
Öte yandan, yüzbinlerce satılan Nokia 8800 Scirocco Edition, en fazla 30.000 satan bir Clavia’dan daha pahalı. Bu dünyaya en ufak bir katkı yapmanızı sağlamıyor. Sadece alıyor, tüketiyor ve belki 1 sene kullanmadan çöpe atıyorsunuz. Bu dünyaya verdiğiniz, kulak tırmalayıcı bir ses bile değil. Hiçbirşey vermiyor, sadece ukalaca tüketiyor ve dünyanın biryerlerinde su için birbirini öldüren insanları sömürüyorsunuz.
Özellikle ABD kaynaklı blog ve siteleri takip edenler RIAA’ya karşı büyük bir nefret oluştuğunu ve bu nefretin giderek büyüdüğünü bilirler.
Türkiye’de RIAA’nın muadili ise MESAM. MESAM, zamanında CD yazıcılara ek vergi koyulsun ve Internet kontrol altına alınsın gibi saçmasapan önerilerle ortaya çıkmıştı. Gerekçe: Internet kullanıcısı hırsızdır; bu ortamdan çaldığı MP3′leri CD’lere yazarak dağıtmaktadır.
MESAM da, ABD’de deki dedesi RIAA gibi çamura yatıyor ve müzik piyasasındaki global çöküşün nedenlerini görmezden geliyor.
Müzik eserleri satışının düştüğü açık bir gerçek olsa da, bunun tüm suçu Internet’e yüklenemez. Hem dünyada, hem Türkiye’de ciddi bir yaratıcılık sorunu ve kalitesiz eserler problemi var. Yıllardır “heyecanla” beklediğim hiçbir albüm yok; zira bir zamanlar fanatiği olduğum Jean Michel Jarre ve Depeche Mode bile son albümleriyle derin bir hayalkırıklığı yarattılar.
En azından azımsanamayacak kadar büyük bir yığın, pekçok alanda bir yaratıcılık ve kalite sorunu olduğunun farkında. Ben burada hiç üzerinde durulmamış, farklı bir konuya değinmek istiyorum: müzik dinleyenlerin de kalitesi düştü!
Buna bende dahilim. Aslında, çok uzun zamandır çok ama çok az müzik dinliyorum. Kısa birsüre önce ise neden az müzik dinlediğimin yanıtını tesadüfen buldum: MP3 midemi bulandırıyor!
Kulağım fena değildir. İlk çıktığı zamanlarda, temiz sesine rağmen CD’lerden hoşnut kalmamıştım. CD’den alınan ses derinlikten yoksundur ve biraz “metaliktir”. Yıllar sonra, çok ama çok daha kötü, berbat bir kayıt teknolojisi hayatımıza girdi: MP3.
MP3, kayıplı (lossy) bir sıkıştırma formatıdır. Teknik olarak oldukça etkin çalışmasına rağmen, müziğin içine sıçar. Normalde saatlerce rahatsız olmadan, çok yüksek volümde müzik dinleyebilen ben, yarım saat mp3 dinledikten sonra kazan gibi bir kafayla, dinlediğim müzikten tiksinerek kulaklarımı dinlendirme ihtiyacı hissediyorum.
Bu rezil format, birçok kötü alışkanlığı da beraberinde getirdi. İnsanlar, ses sistemlerinin kalitesine önem vermemeye başladı. Aslında vermeleri de gereksiz; mp3 dinliyorsanız 50.000 dolarlık Linn amfiler, 100.000 dolarlık Infinity ya da daha pahalı German Physiks (250.000 dolar) hoparlörler, 4 dolarlık el cheapo marka,Çin malı masaüstü hoparlörlerinden çok da farklı ses vermeyecektir.
Bu kadar şikayet etmeme bakmayın; ben de elimdeki CD’leri mp3′e çevirip bilgisayardan dinliyorum çünkü böylesi daha kolay ve hızlı. Yakın zamanda bu aptal alışkanlıktan kurtulmaya çalışacağım. Size de aynısını yapmanızı öneririm.
MP3, çok eski bir format olmasına rağmen, bu kadar büyük bir popülarite kazanmasını iPod denen şeytan icadına borçlu. iPod, bir statü sembolü. Teneke gibi ses veren, Creative gibi rakiplerinden çok daha pahalı olmasına rağmen ses kalitesi daha kötü olan, başarısını özelliklerine değil, film yıldızları, filmler, diziler ve Paris Hilton gibi ne idüğü belirsiz ucubelere borçlu olan harcı alem bir cihaz.
İpod, kendi propagandasını yapıp Apple’ın ayakta kalmasını sağlarken MP3 denilen uyuz formatın yaygınlaşmasına da hizmet etti. Üstelik, müzik endüstrisi dolaylı yoldan da olsa iPod furyasına yol açtı. Şimdi ise ortada darbukayla davulun sesini ayıramayan kulak özürlü bir nesil var. Onların CD kalitesine bile ihtiyacı yok. Elbette sizin yine-de-kötü-kalite-ses-veren CD’lerinizi almayacaklar.
Eskiden insanlar büyük paralar vererek HI-FI cihazlar alır ve verdikleri paraya da acımazlardı. Müzik endüstrisinin tekrar canlanabilmesi için HD-AUDIO’nun ortaya çıkmasından çok, tekrar bu kültürün oluşmasını beklemesi gerek. Bu noktadan geriye dönüş biraz zor görünüyor. Elbette bir de müziğin kalitesi yükselmeli.