Uzun yıllardır “reklamcılık ölecek” diye reklamcıları provoke etmeye çalışsamda, reklamcılığın (maalesef) ölmeyeceğinin farkındayım. Sadece biraz daha değer kaybedecek ve belki biraz şekil değiştirecek. (Bolca neden sayabilirim ama şirketlerin yılsonunda vergi vermek yerine reklam harcaması yapmak istemesi bile, reklamcılık sektörünü ayakta tutmaya yeter)
Gün içinde milyonlarca farklı kanaldan milyarlarca veri yüküne maruz kalıyoruz. Duyu organlarımız birçoğunu, beynin daha bilinç bölgesine ulaşmadan filtreliyor. Dolayısıyla, reklamın bazı fonksiyonları, örneğin markayı ve ürünü hatırlatma misyonu direk olarak ortadan kalkıyor. Eğer gerçekten marka ve ürünle çok ilgili olup da, ona dair “sinyalleri” özellikle yakalamaya çalışmıyorsak…
Klasik tek yönlü kanalları kullanmaya dindarca alışmış eski reklamcıların domine etmeye çalıştığı internet de, ciddi bir reklam kirliliği sorunuyla karşı karşıya. Sosyal medya dediğimiz kavram, gerçek anlamda kitle iletişimi -”kitle yayıncılığı” değil- kurulu olduğu halde, insanların arasındaki iletişime tam göbeğinden dalıp, kimsenin umursamadığı ve genelde de sinirlendiği tek taraflı mesajlarını vermeye son derece meraklılar.
Bu “strateji” çuvallamaya mahkum…
Eskiden bilgiye ve veriye ulaşmak daha edilgen bir süreçti; çünkü ulaşabileceğimiz veri miktarı sınırlı, iyi tasnif edilmemiş, pahalı ve erişmesi zahmetliydi. İnsan doğası uyarılmak ister ama çok fazlau uyaran olduğunda da, çıldırmamak için sensörlerini kapatır. (Burada izolasyon tankı deneylerinden bahsetmeyi düşünmedim değil, ama bu kadar dağılırsam yazı yine bitmez!)
Bugünse durum çok farklı. Artık aç bir şekilde TV, radyo ya da gazete gibi kanallardan uyarılmayı beklemiyoruz. Yani artık verinin bize “itilmesine” tahammülümüz yok: bünyemiz bu kadar sinyali işleyemez. Bunun yerine, tam ihtiyacımız olan şeyi, tam da ihtiyacımız olan zamanda bulmak, “çekmek” istiyoruz.
Viraller etkili mi? Belki. Türkiye şartlarında bile üçüncü sınıf oyunculuğa, ekmeği en azından 40 senedir yenen fikirlere tahammülünüz varsa, işe yarayabilirler.
Gelelim benim hikayeme: bir süredir, yıllardır bastırmayı başardığım “petrolhead” damarım kabardı ve modern bir klasik olmaya aday bir araba bakıyorum. Ayda 200 kilometre yapmam bile zor olduğundan petrol fiyatları beni endişelendirmiyor ve bu sefer biraz daha büyük, biraz daha sağlam, biraz daha büyük motorlu bir araç arıyorum.
Fazla aday da yok. 2001-2004 arası Mercedes CLK, V6 Peugeot 406 Coupe, Alfa Romeo Spider, BMW M3 ilgimi çekiyor.
Benim gibi sürüyle motorlu araç toplamış biriyseniz, ilk farkedeceğiniz şey, markaların tek çabasının size yeni bir araç satıp, sonrada servisten söğüşlemeye çalışması. Diyebilirsiniz ki, kapitalizm böyle çalışıyor, eğer sürekli yeni birşeyler satın almazsan herkes batar.
Doğru.
Ama sorun şurada: eğer bir marka, sadece satış ve servisten para kazanmaya çalışırsa, sadık bir kitlesi de olmayacaktır.
Şu an sahibi olduğum arabayı ancak 12.000 TL’ye satabilirim. Bahsettiğim arabanın debriyaj seti 200 TL (gayet makul), ön diskleri 80 TL (bedava), benzin filtresi 6, hava filtresi 10 TL.
Buraya kadar iyi.
Sol kapıda bulunan, yoğurt kabına benzer bir malzemeden üretilmiş ayna ayarlama dalgası ise, sıkı durun, 340 TL! Arabanın çevresindeki kağıt kalınlığında uyduruk plastik parçalar ise yaklaşık 1.500 TL tutuyor!
Bu, sadece belli bir marka ya da modele has bir durum değil. Her marka, parça kataloğundaki belli gruplara anormal fiyatlar çekiyor; tahmin edeceğiniz üzere bunlar genelde yan sanayisi olmayan ve kaza yaptığınızda ilk hasar gören parçalar. Otomotiv endüstrisi, bir yandan da sigortacıları söğüşlüyor yani.
Böyle bir marka ya da endüstriye sempati duymak çok güç.
Şu an kullandığım arabanın mensup olduğu PSA grubunun zihniyetini artık şüpheye mahal kalmayacak şekilde anladığımdan, büyük ihtimalle 406 Coupe almayacağım.
Gelgelelim, Mercedes ya da Alfa Romeo’nun da farklı olduklarını sanmıyorum.
Kendimi bildim bileli PSA araçları kullanmış ve kullandırmış biriyim hem de.
Uzman sorusu: 15 seneyi aşkın süredir PSA grubunun ürettiği araçları kullanan bu kafası bozuk tüketicinin markaya sadık kalabilmesi için firmanın izlemesi gereken sosyal medya stratejisini seçiniz:
a.Sürekli seeding yaparak kafa ütülemek,
b.Tamamen zaman öldürmek üzerine kurulu ve hiçbir zeka belirtisi içermeyen çeşitli çöp uygulamalar hazırlamak,
c.Kişinin sıkça ziyaret ettiği sitelere kapanmak bilmeyen, cansıkıcı popup reklamlar vermek,
d.Standart ADSL bağlantısı ile ancak 17 dakikada yüklenebilen siteler yapıp tüketicinin sabrını test etmek,
e.Hepsi
Tabiki hiçbiri.
Tüketicinin ölesiye sadık olduğu nadir marka ve ürünlerin bazı ortak özellikleri olduğunu farkettiniz mi? Bunlar genelde kişiselleştirilebilir ürünlerdir, hiçbir şekilde mükemmel ya da yeterli olma kaygısı taşımazlar (örnek vermek gerekirse, Zippo çakmağın sürekli taşı ve gazı biter, yaktığınız sigara buram buram kerosen kokar).
Efsane marka ve ürünler, şirketlerin reklamlarıyla değil, kullanıcıların reklamlarıyla o konuma gelirler.
Gerçek şu ki, çoğumuz satın alabileceğimiz çoğu şeyin, birden fazla varyasyonuna zaten sahibiz.
Toyota Corolla, dünya tarihinde en fazla üretilmiş arabadır ama hiçkimse bir Corolla sahibi olmanın hayalini kurmaz. Modern otomotiv tarihinin aynı zamanda en sağlam, en sorunsuz, servis konusunda en ihmal edilebilir aracıdır ama sadece bir ihtiyacı karşılamak adına satın alınır. Corolla’nın satmak için reklama ihtiyacı yoktur; ama çoğu üretici Corolla gibi bir modele sahip olmadığı için başı beladadır.
Bir Peugeot GTI, özellikle de 205 GTI ya da 106 GTI ise bunun tam tersidir: marşa bastığınız ilk andan itibaren birşeyler ters gitmeye başlar, servislerinin çoğu akılalmaz derecede kötüdür ve ortalama bir Peugeot’nun yıllık bakım giderleri orta sınıf bir Mercedes’den kayda değer derecede yüksektir. Buna rağmen, hemen her ülkede, sürüyle Peugeot GTI kulübü vardır. Milyonlarca insan, o parayla çok daha hızlı, güvenilir ve çekici arabalar almak yerine, 3 kuruşa aldıkları arabalarına değerlerinin çok çok üzerinde para harcarlar.
Sözgelimi Mercedes, tutup bütün parasını Peugeot GTI almanın ne kadar saçma ve gereksiz bir harcama olduğunun propagandasına harcasa, muhtemelen tek bir GTI sahibinin bile fikrini değiştiremez.
Bir Peugeot GTI, Mini Cooper, Zippo ya da Apple sahibi olmak sadece o metaya sahip olmayı değil, belli bir dünya görüşünü, belli bir tipolojiyi ya da belli bir karakteri temsil eder; metanın kendisi pek de önemli değildir. Tüketici marka konusunda kesinlikle rasyonel değildir. Sizin vaazlarınızı dinlemez.
Diğer taraftan, bu tür metalara sahip olmak, aynı zamanda sosyal bir faaliyettir. Hobidir. Internette, sırf Peugeot GTI sahibi olduğu için ne kadar geniş bir çevre edindiğine hayret edebileceğiniz birsürü insan var. Bu insanlar, haftasonları toplanıp birbirlerine arabalarından, harcadıkları paralardan, servis sorunlarından bahsederler.
Yüzlerce site, üreticiden tek kuruş almadığı halde, bu markaların elçiliğini yapar.
Onlarca üretici, bu insanlar için parça üretir.
Sözgelimi, Seat gibi bir üreticinin CEO’su olacak derecede talihsiz biri olsam, “bakın aslında biz çok güzel arabalar yapıyoruz” diye derdimi anlatmaya çalışmazdım bile…
PSA grubunun GTI’ları, Volkswagen grubunun aile sedanları, Toyota’ nın Corolla gibi olağanüstü ve sinirbozucu derecede ideal “filo araçları”, Mercedes’in muhteşem lüks araçları varken, SEAT olmak sinirbozucudur; çünkü SEAT’ın göze çarpan hiçbir aracı yoktur.
Daha da kötüsü SEAT çaresizdir; Volkswagen grubunun motorlarını ve platformlarını kullanmak zorundadır.
Peki, SEAT CEO’su olsanız ne yapardınız?
Ben olsam, ya başka bir iş bulmaya çalışır, ya da tüm ürün gamının üretimini iptal ederek, insanlara ne istediklerini sorar, çok ama çok farklı bir araç yapardım. Küçülüp, sadece o aracı üretirdim. Düşük ciro, yüksek kar. İlk bakışta riskli gibi görünse de, “ortadakilerin” uzun vadede hiç şansı yok. Büyükler tarafından önce yutulacak, sonra da kapatılacaklar…
O zaman neden sosyal medyayı, gerçek alıcıları dinlemek yerine, kimsenin sallamadığı marka ve ürün “propagandaları” için kullanıyorlar?
Rasyonel düşündüğümde, aklıma herhangi bir sebep gelmiyor.
Ya olumsuz birşeyler duymaktan ölesiye korkuyorlar, ya da çılgınlık derecesinde egosantrikler.
Sanırım “sosyal” kelimesinin anlamını bilmiyorlar.
Reklam şirketine para verdikleri sürece ya onları birilerinin metazori de olsa dinleyecek olduğuna vehmetmişler, ya da yasak savarak “biz görevimizi yaptık” diyorlar.
Tüketicinin ne istediğini öğrenmek ve hedefi 12′den vurmak varken, kulaklarını tıkıyorlar.
Hepsinin “aman marka ve ürün hakkında kötü birşey yazılmasın” diye uykuları kaçıyor.
Aslında gerçek şu: artık üretilen herşey kusursuz ve homojen. Eskiden bir Mercedes’le Skoda arasında dağlar kadar fark vardı; şimdi logolarını ve çizgilerini bilmeseniz, bir Skoda Superb içinde ya da Mercedes E sınıfı içinde seyahat ettiğinizi anlamanız neredeyse imkansız.
Tek sorun, herkesin giderek daha sıkıcı olması ve zerre kadar ilgilenmediğimiz şeylerle sıyrılmaya çalışması.
SEO’cu tayfası muhakkak ki, Google’ın yeni indeskleme algoritması olan Caffeine hakkında birsürü şey yazıyorlardır. Okumuyorum; zira şu an için fazla bir açıklama yok. Yazılanlardan denk geldiğim birkaç tanesi, tahmin ettiğim üzere, afaki çıkarımlar üstüne kurulu.

Ancak, Google’ın resmi blogundaki açıklama, oldukça düşündürücü: İşte, Caffeine’in sürekli güncellenen içeriğe prim vereceğinin ifadesi:
“With Caffeine, we analyze the web in small portions and update our search index on a continuous basis, globally. As we find new pages, or new information on existing pages, we can add these straight to the index. That means you can find fresher information than ever before—no matter when or where it was published.”
Bu paragraf bile, aslında çok ciddi bir paradigma değişimine işaret ediyor: Google, tarihi boyunca daima, “kaliteli içerik üretin”, “Ne kadar çok yazdığınız önemli değil, eğer çalıp çırpıyorsanız, özgün değilseniz, puanınızı kırarız” dedi. Oysa size alıntıladığım paragrafta, özgünlük, içerik, kalite gibi hiçbir konuya vurgu yok. Hatta bahsedilmiyor bile!
Caffeine ile gelen bu değişimin, web kültürü ve yapısı üstünde kökten bir değişim yaratacağını kestirmek güç değil. Geçmişte, küçük girişimciler, mesela blog yazarları, kaliteli ve özgün içerik sayesinde medya devlerine kafa tutabildiler. Bir avuç girişimci ile kurulan portallar ya da niche siteler, hatta haber siteleri, ana akım medyayı internette mağlup etmeyi başardı. Aslında web, herhalde dünyadaki en ciddi demokrasi deneyiydi!
Google’ın bu adımını salt teknik bir karar olarak algılamak yanlış olur. Senelerdir, eğer IT şirketleri arasında bir “şeytan” olacaksa, bunun ancak Google olabileceğini söylüyordum. Çünkü elinde hem istatistik, hem özel bilgiler, hem reklam kanalı, hem Internet TV kanalı, hem cep telefonu işletim sistemi olan başka hiçbir şirket yok.(Google Maps’i de es geçmeyelim) Aslında, yaygın kanının aksine, elindeki tek güçlü ürün Windows olan Microsoft, bu alandaki en etkisiz aktör.
Caffeine ve onunla birlikte gelen bu çok açık “fikir değişikliği”, yıllardır tadını çıkardığımız bireysel yayıncılık devriminin çanına ot tıkayabilir. Zira artık Google, hızlı ve bol içerik üretene prim verecek. Bunun medya devleri için ne büyük bir fırsat olduğunu görebiliyor musunuz?
Murdoch’ ın Google’ a sert çıkışı, aslında ana akım medyanın, Google ile beraber web’i yeniden şekillendirme planlarının doğum sancısı olabilir mi?
Neden olmasın? Google, Internet’i yönlendiren en büyük ve aslında belki de tek kurumsal güç (Facebookda büyük bir güç, ama belli bir medya planı yok, Bing ve Yahoo etkisiz ve fazla kulvarda mücadele edemiyorlar). Ancak, Google, hala “gerçek dünyanın” medya devleri kadar büyük bir güç değil. Milyonlarca insanı belli bir noktaya -sinemaya örneğin- toplayamıyor, internet birçok alanda hala ana akım medyadan besleniyor ve trend belirleyemiyor (örneğin moda). Google, örneğin Murdoch ile ortaklığa gitse, ellerine geçirecekleri gücü tahayyül etmek bile ürkütücü. Bunu yapacak imkanları da fazlasıyla mevcut.
Bu belki yarın olmayacak ama internetin de artık “sahiplenip parsellendiğini” görmek lazım. Yıllardır, “dağılmak yerine birleşerek büyük siteler ve bloglar açın, yoksa silinip gidersiniz” diyorum; herhalde bu gelişmelerden sonra herkes biraz daha organize hareket etmek isteyecektir. Umarım…
2 gündür, ABD’deki medya sektörü ile ilgili rakamları araştırıyorum. Magazine Publishers of America, The Association of American Publishers, Newspaper Association of America gibi yayıncı örgütlerinin araştırmaları bile, gerek tiraj, gerekse reklam gelirlerinin radikal biçimde düştüğünü gösteriyor. Konuyla ilgili bir sunum hazırlıyorum; ancak tencere ocakta olduğundan birkaç çarpıcı rakam vereyim: 
- Radyo dinleyicileri 2005 yılında son 27 yılın en düşük seviyesine ulaşmış.
- Yerel radyoculuk 1975 – 2005 arasında %30 azalmış.
- İlk 4 radyo istasyonu dinleyicilerin yarısına, ilk 10 ise üçte ikisine sahip.
-2000′den bu yana dergi satışları sürekli düşüyor. Asıl kara tablo, bayi satışlarında: Bayi satışları, son 40 yıl ortalamasının neredeyse yarısı.
-Dergilerin reklam gelirlerinde 2008′e göre ciddi düşüş var. 12 alanın 9′unda gelirler düşmüş. Sadece üçünde artış var; bu da kısmen küçüklerin piyasadan çekilmesi ile ilgili…
- Gazete reklam gelirlerinde 2005′den bu yana düşüş var. Oysa 1950′den bu yana, reklam gelirleri asla 3 yıl arka arkaya düşmemiş.
-Gazete tirajları 1994′den bu yana her yıl düşmüş.
Internet reklam paylarının ve internet haber kaynaklarının yükselişte olduğunu söylememe gerek yok. Bu mecra, büyük bir hızla büyümeye devam ediyor.
Ama burada bir dizi sorun var: büyüme, tam istenen tarzda bir büyüme değil. Internet de, maalesef ana akım medya gibi tekelleşerek büyüyor. Şu sıralar sitesine ulaşamadığım Jupiter Media Metrix’e göre, bir ABD vatandaşının internette harcadığı zamanın %60′ı, 1999 Martında 110 şirket tarafından paylaşılmaktaydı. Bu rakam, Mart 2001′de ise 14′e inmiş!
Aradan 10 yıl geçti; şimdi nerede olduğumuzu tahmin edin!
Maalesef, bloglar gibi küçük girişimler, kendilerini çok ucuza ana akım medyaya sattılar, ya da satıyorlar. Bahsettiğimiz rakamlar genelde çok küçük. Hatta, sadece adı bir gazetede görünsün diye, tonlarca içeriği ana akım medya sitelerine “bağışlayan” kişisel yayıncılar var. Bu insanlar, güce öylesine tapıyorlar ki, bir avuç blog yazarının biraraya gelmesi ile kurabilecekleri şebekenin, ana akım medyanın internette kurduğu kötü ve teknolojik olarak geri siteleri tepetaklak edebileceklerinin farkında bile değiller!
İşin kötüsü, küçük girişimciler geç kaldıkça, rekabet şanslarını da yitiriyorlar: özellikle video ya da televizyon yayıncılığı tarzı yayın yapan internet siteleri kurmak belli bir sermaye birikimi gerektiriyor. Günümüzde başarıya giden yol en azından bir miktar görsel ve video üretebilmekten geçiyor. Oysa küçük girişmcilerin ya da bireylerin tek başlarına bu şansları yok. Olsa bile, üretilebilecek içerik çok fazla olmayacaktır.
O yüzden, özellikle etkili blog yazarlarının ihtiyaçları olmasa bile para kazanma fikirlerini hızlıca harekete geçirerek bu modelleri duyurmaları gerekiyor. Yoksa önümüzdeki yıllarda, Google’ın “küçük” bir politika değişikliği ile küçük yayıncılar pekala safdışı bırakılabilirler. (Bu mümkün değil demeyin. Eğer Bing mali açıdan kapanmak ya da satılmak durumunda kalırsa, Google tekeli perçinlenir ve artık daha da rahat hareket etmeye başlarlar.)
Açıkçası, “bilgi çağı”, “uzay çağı” türünden tanımlamaları saçma buluyorum. Ancak şu da var ki, geçen yüzyılın özellikle sonuna doğru, bilgiye gereğinden fazla önem atfedildi. Hatta, bilgiye dair epistemolojik sorunlar neredeyse inkar edildi. Bugünse, bilgiyi işleme sorunumuz, bilgiyle dair sorunlarımızın başında geliyor. (Bu yazıyı Duran Duran’ın “Too Much Information” ı eşliğinde okuyabilirsiniz!)
Herhalde bu yüzyılın ortalarına doğru, “bilgi nedir? nerede bulunur?” gibi şeyleri tartışmaya başlayacağız! Eğer 20.yüzyılın son çeyreğini “enformasyon çağı” diye anıyorsak, bence 21. yüzyılın ilk çeyreği “fikir çağı” olmalıdır.
Burada “fikir” herhangi bir pozitif ya da negatif yargı ihtiva etmiyor. Demek istediğim şu: Herkesin çok fazla konuştuğu, konuşurken dinlemediği, öğrenmek için çaba göstermediği ve öğrenmeye de ihtiyaç olmayan bir çağda yaşıyoruz. Teknoloji, önce giderek daha az bedensel efor sarfetmemizi sağladı, şimdi de daha az zihni efor sarfetmemize neden oluyor? Bu iyi birşey mi? Kısmen iyi, kısmen kötü: problem çözmek güzel şey ama bertaraf edilebilir, “zorunlu” problemlerin çözümüyle gereksiz stres yaratmak pek de hoş sayılmaz.
Şimdilerde, sosyal medyanın yükselişini konuşuyoruz. Sosyal Medya dediğimiz kavram, bir yenilik yaratmadı, sadece mevcut olan eğilimden beslendi. Aslında, Andy Warhol, “herkes günün birinde 15 dakikalığına meşhur olacak” derken, muhtemelen bir kehanette bulunmuyordu. “Bilgi satış sektörünün”, medyanın, ayakta kalabilmesi için inşa etmesi gereken temelden bahsediyordu.
Etrafıma baktığımda, tamamen de anlamlandıramadığım bir değişimi fark edebiliyorum. Magazin dergilerindeki sinema oyuncularına iş geçiren kızlar yerine, günde bilmemkaç saat spor yapan ve onlara benzemek için 16 yaşında estetik operasyonlar geçiren genç kızlar (ve tabii erkekler!) görüyorum! İnsanlar TV izlemek yerine bilgisayar başındalar. Konuya dair “doğru” kabul edebildiğim tek yargım, insanların seyretmekten sıkılmış olduğu; artık onların da oynamak istediği. Belki arabalarımız, teknolojiyle donanmış evlerimiz, akıllı fotograf makinelerimiz bizleri giderek daha edilgen hale getirirken, görünürde memnun olduğumuz bu konfordan bilinç altımızda rahatsızız.
Aslında, yazıya başlarken, “fikir çağı” önermesinin medyaya yansımasını düşünüyordum. Gerçekten de, çevreme baktığımda, etrafımda gördüğüm “bilgi açı” insanların hiç de bilgi açlığı çekmediğini, aksine, duygu-durumu açlığı içinde olduklarını görüyorum. Gazete okuyanlara dikkat ediyorum; söyleniyorlar, ya da mimikleri değişiyor. Sosyal medya sitelerinde, haber başlığı kadar köşe yazısı linki paylaşılıyor. Zaten gazetelerin haber kalitesi / objektivite gibi kriterleri kaale bile almayıp, köşe yazarı transfer ederek öne geçmeleri başlı başına bir sorun. Ama sorun, her zaman olduğu gibi mevcut durumdan besleniyor ve bir süre sonra alışkanlık halini alıyor.
Pozitif PC’de yazarken özellikle bilgisayar dergilerinin neden yokolacağından bahsetmiş, bunu da genele yaymıştım. Gerçekten de, belki gezi dergileri gibi 2-3 kalem dışında, klasik dergicilik yokolmaya mahkum. Gazetelere birazcık şans vermekle birlikte, National Geographic gibi devler hariç, birçok dergiyi Kindle gibi e-reader’ların bile kurtaramayacağını düşünüyorum.
2007′de blogumda da bilgisayar dergileri ile ilgili birşeyler yazmıştım, bunu diğer bazı dergi türleri için de genellemek mümkün. Türkiye’de tirajlar hala yüksek görünse de, (en azından bazı dergilerde) ben o tirajların oldukça şişirme olduklarını düşünüyorum. Herşeyden önce, bizde tiraj denetimi yapan bir kurum olmadığından, dağıtıcıdan tiraj almak gibi komik bir durumla karşı karşıyayız. Üstelik basılan her dergi de satılmıyor; hatta birkaç sene önce, Pozitif PC çıkarken görüştüğüm birkaç kişiye göre tiraj rakamları son derece abartılı ve 1000 adet bile satamayan çok sayıda dergi mevcut! Yani dergilerin çoğu depoda çürüyor. Ya da sektör fuarlarında komik fiyatlardan alıcı bekliyor. Ya da promosyon malzemesi oluyor.
Türkiye’de sağlıklı rakam bulmak mümkün olmadığından, ben de ABD rakamlarına bakayım dedim. ABD rakamları, Türkiye için genelde sağlıklı veriler sağlıyor (bunun nedenlerine girmeyeceğim; o ayrı bir yazı konusu).

ABD’deki veriler, hiç de iç açıcı değil: tabloda, abonelik satışlarından elde edilen rakama baktığınızda, 10 sene gerisini görüyorsunuz. Ama işin doğrusu, asıl anlam ifade eden bölüm ikinci sütun; yani bayiden alınan dergiler, direk satışlar. Abonelik satışları bence önemsiz, zira doktorsanız tıp, kuaförseniz saç, bilgisayarcı iseniz bilgisayar dergilerini okusanız da, okumasanız da otomatik olarak alıyorsunuz. Çoğunun abonelik bedeli, sürekli kapınızı aşındırıp abonelik için taciz eden çantalı satıcılardan kurtulmak için gözden çıkarılacak kadar düşük.
Ve son 40 yılın rakamlarına baktığızda, 2009 “direk” satışları, diğer yılların neredeyse yarısı kadar! (Hatta bazı yılların yarısından az)
Rakamlar yalan söylemez; hele hele rakamları yayınlayan kurum, ABD Dergi Yayıncıları ise.
Bir başka tablo daha. Bu veriyi de aynı siteden aldım.

Dergilerin yayın gelirleri sizin de görebileceğiniz gibi, sektör bazında düşmüş. 9 sektörde düşüş, 3 sektörde ise artış var. Genel olarak hem reklam verilen sayfa sayısı, hem de toplam gelir düşerken, 3 sektör kendini bu sene de kurtarmış. Bu sektörlerin otomotiv, kozmetik ve finans gibi krizden etkilenmeyen sektörler olmaları ilginç değil.