Her sene, yeni sezon açldığında “bu sene X dizisi çok iyi” gibi yorumlar ve tavsiyeler alıyorum. Dizinin 1-2 bölümüne,
arada göz atarak tahammül etmeye çalıştığımda ise önceki seneki manzara ile karşılaşıyorum. Diziler iyi filan değiller, sadece izleyici, kalitesizliği giderek daha fazla kanıksıyor.
Bu dizilerin %80′i, bizim Brezilya dizisi, ABD’lilerin “soap opera” dedikleri türden diziler. Arada “Doktorlar” gibi son derece başarısız ABD dizileri çakmaları, Selena mıdır, Selenyum mudur gibi facia komedi denemeleri var.
Her zaman dediğim gibi, senaryonuz iyiyse işin yarısını halledersiniz, ama dandik senaryo ile iyi birşeyler çekmek olası değil. Okullardaki askeri eğitim benzeri beyin yıkamadan olsa gerek, maalesef reklam filmi olsun, dizi olsun, ortaya çıkan işlerin hayalgücü seviyesi inanılmaz derecede düşük.
Dizilerdeki Sorunlar:
Yerli dizilerde o kadar çok sorun var ki, bu sorunları listelemek için iyi gözlemci olmak değil, sorunları üşenmeden not alacak kadar çalışkan olmak gerek. İşte bu sorunlardan en bariz olanları:
1.Senaryolar facia, hayalgücü sıfır çekiyor. (Yeşilçam, 5 yıldız)
2.Hala sessiz çekim denilen iptidailik devam ediyor. (Yeşilçam, 4 yıldız. Daha iyi seslendirildikleri için 1 puan kırdım)
3.Sessiz çekimin de yan etkisi: Çekilen planlarda / sahnelerde fon sesi olmadığından, izlediğinizde son derece rahatsız edici bir yapaylıkla karşılaşıyorsunuz. Örneğin bir kadın sokakta yürürken sadece ayakkabı ve ona yaklaşan arabanın sesi geliyor. (Yeşilçam, 5 yıldız. Sesçilerde hiçbir gelişme yok. Bir sokakta sadece iki ses mi olur kardeşim!)
4.Sessiz çekim, kapalı mekan problemi: Eğer iki adamı bir tren istasyonu yanındaki kafeye oturtup çekim yapar, daha sonra stüdyoda seslendirirseniz, çok büyük bir probleminiz olacaktır: hiçbir ortam %100 izole değildir. Tren istasyonu yanındaki bir kafede tren sesi, yolcu gürültüsü, anons gibi sesler olmalıdır. Elbette bunun bir kısmını simule edebilirsiniz ama gerçekçilik yakalamak zordur. Hal böyle olunca, yerli dizilerde en çok sinirimi bozan, tepemi attıran “hayalet gitarist” fenomeni ile karşılaşıyoruz. Dramatik baskı artınca, “trıdırılınnnn” diye klasik gitarcı çocuğumuz arkadan duyguyu vermeye başlıyor! Herhalde dizi izleyicisi kitle, bu kötü çalınan, ortamın içine eden gitarı çok seviyor ve onunla duygu yoğunluğunun zirvesini çıkıyor. Bilemiyorum. Benim sadece sinirimi bozuyor. (Yeşilçam, 5+ yıldız. Yıldızlı pekiyi. Arif Susam, Ferdi Tayfur gibi zamanın pahalı şarkıcı/şantörlerinin yerini çok daha ucuz olan gitarcı çocuk almış.)
5.Facia oyunculuk. Bazı dizilerde çıta nihayet okuma bayramı müsameresinden, belediye tiyatrosu seviyesine çıktı. Elbette diziler de felaket şartlarda çekiliyor. Eskinin dandik Yeşilçam ortamı aynen mevcut; adamlar “dizi ayağına” 1 haftada uzun metraj film çekiyorlar. Hoş 1.5 saat genelde tek plan ama olsun! Yönetmenler klip yönetmeni, vakit az olunca da, ortaya çıkan işle ilgili beklentilere girmek anlamsız oluyor. Gerçekten iyi oyuncular bile gündelik hayatta geçen rolleri Hamlet kıvamında oynuyorlar. Ya da ultra bir laçkalık sözkonusu.(Yeşilçam, 5+ yıldız. Yıldızlı pekiyi. Koşa koşa sete gitme, bir sahneyi nadiren ikinci kez çekme, en fazla 5 günde çekimi bitirme gibi iptidailiklere aynen devam. Ah be Çetin İnanç, nerdesin be abi!)
6.Sıfır kurgu, sıfır sinematografi: Dış çekimler köy düğünü, iç çekimler de sorgu kamerası çekimi. Kameranın sadece iki fonksiyonu mevcut: Geniş plan konuşanları çek, “bıbırıbınnn” sesi gelince surata zoom yap. Bütün olay budur.
Çözüm?
1.Adam gibi senaryoyla işe başla.
2.Kendi sesiyle konuşamayan kazma oyuncu değildir; onunla çalışma.
3.Sesli çek artık şu … dizileri!
4.1 haftada dizi ayağına uzun metraj film çekersen, ortaya çıkan şey de 30 senelik Yeşilça filmi tadında olur.
5.İşi yönetmenlik olan adam bul.
6.Başrol oyuncularına deve yüküyle para verip, figürasyona domates hıyar yediren, ışıkçının parasını takan, kameramanı 6 ay oyalayan rezil Şark zihniyetini bir kenara bırak.
7.Soap opera yerine diğer alternatiflere de bir bak; Türkiye gibi ülkede konu bulamıyorsan senaryo yazmayı bırak, git bebek bezi reklama yazmaya devam et.
-Avustralyalı bilimadamları kanserli hücreyi kansersiz hücreden ayıran bir bakteri yarattı. Oluşturulan bir başka bakteri de sadece ayrılan kanserli hücreyi hedef alıp yok ediyor.
-Honduras’da darbe oldu
-İngiltere, İran elçilik personelinin bırakılması için İran’ı sert şekilde uyardı.
-Global ısınma yüzünden New Orleans 2100 yılına kadar sular altında kalacak
-Obama yeni çevre yasasını kabul etmedi; karbon emisyonu hedeflerini tutturamayan ülkelere zarar verebilir dedi.
-İran polisi 3000 göstericiye gaz ve cop kullandı
Bunlar günün önemli haberlerinden aklıma gelen bazı başlıklar. Elbette Türk basınından değil, haber ajanslarından topladım.
Şimdi Hurriyet’in Internet sitesine göz atalım, bakalım neler var:
-’Hıyarlı baba’ aşık.
-Neşteri abartınca
-Bikiniye böyle sığdılar
-Avea’dan Paso tarifesi
-Uyuyan bekçiye eşekli ceza
-Karı koca tatilde (Tersten yazsanız daha bir ilgi çekerdi)
Yukarıdaki haberlerin hiçbiri Hürriyet web sitesinin ana sayfasında yok. Hürrriyet’e göre, bikiniye sığan memelerin sırrı, kanserin tedavisinde çığır açan tedavi yönteminden daha önemli.
Hıyarlı baba aşık olduğu için artık İran’da kim vurduya giden insanlar bizi ilgilendirmiyor.
İngiltere, elçilik mevzusunu bahane edip, ABD’yi de yanına alarak -daha açık ifadeyle, ABD’nin dümeniyle- İran’a saldırabilir; ama önemi yok, sağolsun Avea’nın Paso tarifesi. Kıçımızın dibinde savaş varken paso geyik yaparız anasını satayım..
Honduras’ta darbe olmuş,bunu da bilmenin bir anlamı yok. Oysa Hürriyet’in “hayat bilgisi” tarzı haberi var; eğer bekçi olup uyursan sana eşekli ceza verirler. Allah korusun:)
Daha diyecek laf yok. İnanmayan olur diye ekran görüntülerini de koyuyorum.
Türkiye yine gündeme bomba gibi düşen bir haberle yankılanıyor ey vatandaş! Daha seçimlere çok var; o yüzden ART filan gibi “marjinal” televizyonlar hariç, “gemicikleri” konuşan, “hehehühü ay Ergenekon mu, hani nerde bea nihahaha” diyen pek yok. “Önümüzdeki sıcak yaz günlerinde” gündem daha bir light artık (sanki diğer konular değil!), ne bileyim, yedikçe zayıflamak, yoga namazın yerini tutarmı, Jack Bauer hak yolunu mu seçti gibi uyduruk konular var.
Hollywood ve CTU’ya yakın bazı haber kaynaklarımdan aldığım bilgilere göre Jack Bauer gerçekten de Müslüman olarak hak yolunu seçti ve “I’m happy and proud to announce that I chose Islam, Allahu ekber” dedi. Hastane personelinden aldığım bilgiye göre, pipisine turnike yaparak, banyodaki kırdığı ayna ile kendi kendini sünnet etti. Kan kaybından bayılan Jack Bauer (yeni adıyla Cemil el Buhari) ayıldıktan sonra abdest alarak namaz kıldı.
Jack Bauer, yeni adıyla Cemil el Buhari, muhabirimizin sorularına çarpıcı yanıtlar verdi. İşte o röportaj..
-Cemil bey, yeni dininiz hayırlı olsun. Neden İslam’ı seçtiniz acaba?
-Ölmek üzereyken bir melaike gördüm. Sayın başkanımız Obama ile birlikte bana doğru yaklaşarak, “Ey Jack, bu dünya sadece bir testti. Sen vatanına ve milletine büyük bir liyakatla hizmet ederek bu dünyadaki sınavını verdin. Yüce rabbimiz yeni cennet katına alyık buldu, ancak sana daha fazla ömür ihsan eyleyerek bundan böyle herkesin kardeş, İslamın da hak dini olduğunu dünyaya duyurma görevi verdi. Bundan sonra İslam dünyası ve ABDli petrol ve silah sanayi kardeştir diye emr olundu” dedi. Akabinde Cebrail Aleyhiselam “Oku” diyerek bir kağıt uzattı. Adımın bundan sonra Cemil el Buhari olduğu tebliğ olundu.
-Çok güzel Cemal bey. Bundan sonra terörle mücadelenizde daha yumuşak ve adil olacak mısınız? İslam size daha insani birşeyler kattımı, örneğin şimdi olsa kardeşinize işkence eder, çalışma arkadaşınızı öldürür müsünüz?
-Bismillahirahmanirrahim. Rahman ve Rahim olan Allah (Celle Celalühü) ın adını anarak derim ki, şimdiye kadar yaptığım herşeyin helal olduğu malum oldu bana. Ben bir hata yapmadım, idrak etmiş bulunuyorumki, Allah-u Teala, o zaman hak yolundan dönen müşrik ve münafıklara karşı önüme sınavlar çıkarmış. Ben de İslamdan habersiz cahil bir kul olarak, Allahın inayet ve de insafıyla, çok şükürler olsun ki, hidayete ermişim. Tam tersine, bundan sonra amaçlarımıza daha ilahi bir platformda mücadele ederekten ulaşacağız. Cihad’ın aslında Arap kardeşlerimizle anlaşıp, Türkiye’yi de yanımıza alarak fazlaca azan İsrail’e inceden ayar vererek, ortadoğuya Müslüman sayın Obama kardeşimizin de katkısıyla ABD demokrasisini götürmek olduğu malum olmuştur.
-Polat Alemdar ile ortak bir çalışmanız olacak mı?
-Elbette. Herşeyden önce Türkiye ve ABD dost ve müttefiktir. Örneğin, teröristleri ve müşrikleri,münafıkları hak yoluna döndürmek amacıyla kullandığımız CIA uçakları için üst sağlamaktadır Türkiye. Polat mert bir din kardeşidir.
-Ergenekon iddiaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Yok Ergenekon diye birşey. Kimisi Gladio filan diyor, boş işler bunlar. Bakın 1977′de Taksim meydanında yapılan katliamı da bizim üstümüze yıkmaya çalıştılar. Oysa herkes biliyorki o işçileri öldürenler yerlerine geçmek isteyen birtakım işsiz serserilerdi. Darbelerde filan da en ufak bir parmağımız olmadı. Gladio zaten Rodos şovalyelerine kılıç sağlayan üreticilerin kurduğu bir demirciler kooperatifidir. Simgeleri bile kılıç. NATO örgütü olsa NATO ya da ABD bayrağı, kartal filan olurdu. İnsanlar bu kadar körler işte.
-Peki zamanında söylenen şu “our boys have done it” sözü için ne diyorsunuz?
-Aaa ezan okunuyor yahu. Birader ben şimdi bir namaz kılayım, ondan sonra konuşuruz.
-Cemil abi, Los Angeles’da caminin ne işi var yahu!
-Karıştırma şimdi orasını. Minareler süngülerimizdir. Es selamın aleyküm!
-Aleyküm selam abi.
-CTU’dan arkadaşlar sana eşlik etsinler.
-Abi sağol ben giderim.
Her ne kadar kıyısında duruyormuş gibi görünsem de, Internet’te neler olup bittiğini çok dikkatle izliyorum. Son zamanlarda hem Türkiye, hem de dünyada cansıkıcı bir trend var. Klasik medya patronları, “küçük yayıncılara” para kazandırmak “istiyor”.
Türkiye’deki gelişmenin Rupert Murdoch orijinli plandan bağımsız olduğunu hiç zannetmiyorum. (http://www.paidcontent.org/entry/419-report-murdoch-planning-news-corp-wide-paid-content-program/) Dikkat ederseniz, son günlerde Murdoch, Türkiye’de yavaş yavaş gündeme çıkarılıyor. Açıkçası koskoca Fox’un, vasat ratingli bir TV kanalı açmak için Türkiye’ye girdiğini zannetmiyorum. Bu bir komplo teorisi filan değil. Büyük şirketler her alanda böyle çalışırlar. Önce ekibi, o ülkede tecrübesi olan ama işleri iyi gitmeyen bir şirketi satın alırlar. Sonra zamanla bu şirkete o ülkenin alanındaki en kalifiye iş gücünü çekerler. Çalışanlara büyük paralar öderler. Ta ki, sektörü ele geçirip, yerli şirketlerin çoğunu batırıp, dişli rakibi kalmayana kadar. Ondan sonra maaşlar kısılır, elemanlar kovulur, masraflar azaltılır. Bir yandan da gelirler artar; çünkü artık tekel olmuşlardır.
Murdoch’ın planlarından biri de, Internet’i “para kazanır” hale getirmek.
“Internet çok yaygın,büyük bir yapı, büyük şirketler küçük yayıncıları, bireysel yayıncıları nasıl safdışı bırakır ki” diyor olmalısınız.
Şimdi de formülü vereyim.
Bu sandığınızdan çok daha basit.
1.Araba, kadın, bilgisayar, teknoloji, giyim, yemek, gezi gibi popüler konularda çok değil, 10-15 site açarsınız. Küçük yayıncılara ve blog yazarlarına ufak paralar verirsiniz. Örneğin ayda 50 dolara 50 tane blogdan küçük bannerlar satın alın. 3-4 ay içinde, oradan buradan gelen linklerle 5-6 gibi pagerank sayılarına ulaşırsınız. Google aramalarında sizin siteleriniz daima ön sıralarda çıkar.
2.Yazar kadrosu oluşturursunuz. Gözünüze diyelimki Bildirgeç’i kestirdiniz. Siteyi analiz edersiniz. Günde kaç yazı giriliyor? 10-15? Daha dolu içerikli, daha çok, örneğin günde 20 yazı girecek bir ekip kurarsınız. Sıkı çalışan 3-4 blog yazarı kolaylıkla işinizi görür. Bu işe de ayda fazla fazla 5.000 dolar harcadınız diyelim.
3.Kurduğunuz site birkaç ay içinde arama sonuçları, tekil ziyaretçi, hit gibi kriterlerde Bildirgeç’i geçer. Dişli 2 tane reklamcı hatun bulursunuz. Bunlara da 5000 dolar verdiniz. Adam başı 2500 dolar bu sektörde iyi para sayılır. Ajans bağlantıları olursa harika, Bildirgeç’in reklamlarının en azından bir kısmını çalarsınız. Rakibinizin gücü azalır ve sinirleri bozulur.
4.Bildirgeç gibi bir site iyi zamanında tahmini 10-15.000 dolar reklam geliri elde eder (ayda). Ayda 5.000 dolar döndürmeye başladığınızda hem masrafın yarısını çıkartıyor, hem de rakibinizi zayıflatıyorsunuz. Bu tahminler çok kötümser. Medya gruplarının sağlam bağlantıları var. Senede 1-2 büyük kampanya yakalasalar masrafı şu halde bile çıkartıp üstüne bir miktar kar bile ederler.
5.Bitiniz kanlanınca durup dururken Bildirgeç’e dava açarsınız. Nasıl olsa sürüyle yayınınız var; oradaki küçücük bir satırın alıntılanmasını bile gerekçe gösterip dava açabilirsiniz. Haklı olmanız, davayı kazanıp kazanmamanız hiç önemli değil. Unutmayın, milyarlarca dolarınız var. Rakibinizi yıpratırsınız. Sizin için kaybedilen dava, alt tarafı boş oturan sürüyle şirket avukatını sadece biraz hareketlendirir o kadar; bir de üstüne birkaç bin dolar mahkeme masrafı ödersiniz. Para değil. Ama rakibiniz bunlarla boğuşurken asıl işini aksatmaya başlar. Moralsizlik verimi düşürür. Zaten geriye de düşmüş olduğundan duvarda büyük bir gedik açmış olursunuz.
6.Önünüzde iki seçenek var şimdi. Ya daha da sert oynayacak ve şimdiye kadar izlediğiniz taktikleri daha da ağır şekillerde kullanarak pes etmesini sağlayacaksınız; ya da “gel seni satın alayım, paranla bundan böyle rahat rahat yaşa. Hatta küçük bir hissende kalsın” diyeceksiniz. Her halükarda, artık Bildirgeç ya sizin, ya kara toprağın olacak.
7.Böylece diğer rakiplere gözdağı vermiş olacaksınız. Kalan dişli rakipleri ucuz fiyatlara toplayacak, bir kısmını tutacak, bir kısmını satın alıp kapatacaksınız. Size bu sektörden bir örnek: Cisco, rakiplerini satın alarak büyümüş bir şirkettir.
8.Artık tekelinizi tahsis ettiniz. Bireysel yayıncılar, birkaç kişi tarafından yürütülen web siteleri size tehdit olamaz. Küçükleri zaman zaman birbirine karşı, zaman zaman diş biledikleri kendilerinden daha büyük rakiplere karşı kırdırarak zafer elde ettiniz.
9.Elinizde çok yüksek trafiği, üyeleri, düzenli reklam geliri olan bir network var. Bundan sonra diğer yayıncılık alanlarına atlamanız çok kolay; çünkü açtığınız yeni siteleri çok rahat tanıtma şansına sahipsiniz. Gerçek şu ki, siz büyüdükçe aslında Internet biraz daha küçülmüş olacak. Reklam ajansları büyük yayıncılara gider. Büyük şirketler büyük sitelere gider. Küçüklerse ellerinde kalan küçük,tatsız ve düzensiz reklam gelirleriyle bir daha asla büyüme şansına sahip olamazlar.
Bireysel yayıncı ve küçük-orta web girişimlerinin bu işten ne çıkarı oldu? HİÇ! Artık gerçekten iyi olanlar sizin maaşlı elemanınız oldular; beğenmedikleriniz ise günde birkaç kişinin uğradığı bloglar olarak hayatlarına devam ediyorlar.
Bir sonraki yazımda bu oluşumda blogcuların nasıl kendi ekmek teknelerine pisleyeceklerinden bahsedeceğim. Umarım yanılırım.
Basın cehaleti dur durak bilmeden sürüyor…
Montauk Canavarı diye Bir şey çıktı. Güzide gazetelerimiz bunu da haber yapmakta gecikmediler. Hem de ne haber!
Fotoğrafın gerçek olup olmadığı bile belli değil; ama uzaylı olabileceğini tespit etmişler!
Hem şu “uzaylı” ne demek? Eğer uzayda biryerde yaşamak birini ya da birşeyi uzaylı yapıyorsa, biz de uzaylıyız! Ya da bunlar, uzay boşluğunda avare gezen, “gezegensiz”, belki de gezegeninden sürülmüş, diplomatik tabirle “persona non grata” canlılar mıdır?
Herneyse; dönelim habere…
Bizim uzaylı elemanın el yerine toynakları olduğu için, garibim uygarlık geliştirecek kapasite değil. Ha, şunu da iddialı edebilirsiniz, biz nasıl Sputnik’le köpek gönderdiysek, onlar da kendi hayvanlarını göndermişler…
İyi de, biz uzaya çıkınca neler olabileceğini bilmediğimiz için köpek gönderdik. Nitekim, Mars’ı keşfetmek için “Bobi, git bi bakalım Mars’ta neler oluyor,Mars’lı görürsen de ısırma yoksa sana yemek vermeyiz” demedik!
Başka bir gezegene keşif görevine, hayvanlık edip hayvan yollamanın alemi yok! Üstelik, başka bir gezegene keşif yapan bir uygarlığın “ula o gezegende ölüp kalmasak lo” diyecek hali de yok.
Kaşif hayvanın aracı da yok; belki son anda yok etmiştir.
Ya da, bu onların koyunu gibi bir hayvan, ne bileyim, arkadaşlar Montauk Canavarı kebabı yaparken tutamadılar, uzayda aracın kapısını açıp kaçıverdi, sonra bize doğru meteor gibi düştü.
Nasıl,mantıklı değil mi? Bu ihtimali de habere ekleyin!
Yalnız bir sorun var; atmosfere girince yanması gerekiyordu!