Neredeyse 30 yaşına kadar, özgüvenimin çok eksik olduğunu düşündüm. Bunun bazı “pratik” nedenleri vardı: insanlarla kolay kaynaşabilen biri değilim. Tanımadığım insanlara, özellikle tanımadığım kadınlara karşı biraz tutuğum.
Hayatta hiçbir zaman, “bu benim yetenek ve zekamı aşar” dediğim bir sorunla karşılaşmadım. Genelde problemlerle uğraşmak en rahat olduğum alanlardan biri. Üstelik, problemi çözerken diğer insanlarla da uğraşmak zorunda değilsem, deniz kenarında boş boş bira içmekten daha fazla zor gelmiyor. Çalışmayı sevdiğimi, enerjimin tahmin ettiğimin çok ötesinde olduğunu, üstelik beni meşgul eden sorunlar yoksa huzursuz olduğumu çok geç farkettim. İnsanlardan yeterince uzaklaşana kadar, herkes benim tembel, maymun iştahlı, isteksiz ve amaçsız olduğumu söylerdi.
Bu kısmen doğru olabilir; çoğu zaman “makul insanların” gideceği yollardan gitmedim. Kumardan nefret ederim ama risk almayı belli ölçüde seviyorum. Örneğin, herkesin deneyip çok memnun kaldığı bir ürünü almaktansa, ona çok ters bir yaklaşımla üretilmiş, “unorthodox” diyelim, ürünleri denemeyi tercih ederim. Ya da, bir sorunu çözmek için genelde A metodu kullanılıyorsa ama pek tercih edilmeyen bir B metodu da mevcutsa, B metodunu denerim. (Hatta mümkünse, “hibridi” denemek daha da zevkli olabilir).
Elbette bu yorucu bir yaşam tarzı. Yeni yeni farkediyorum ki, beni “sonunda” kurtaran, daha ilk elden başımı belaya sokan inadım oluyor. Yenildiğinde agresifleşen, çirkefleşen insanlardan değilim ama yenilmek bana en nefret ettiğim duyguyu, çaresizliği çok fazla hatırlatıyor.
Çevreme baktıkça, birçok zeki ve yaratıcı insanın, müthiş bir özgüven eksikliği içinde olduğunu, bu yüzden de kapasitelerinin %10′una bile ulaşamadıklarını, kendilerini gerçekleştiremediklerinin bile farkında olmadıklarından tarifsiz bir içsıkıntısı ve boşluk duygusu içinde kıvrandıklarını, bu yüzden birtürlü anlamlı ilişkiler kuramadıklarını, hayatta değer verebildikleri birşeyler olamadığını, tutunamadıklarını ve birsürü güzel şeyin (ve birsürü kötü şeyin) farkına varamayacak kadar sığ kaldıklarını görüyorum.
Neden bilmiyorum, bu insanlar sürekli dayatılan “kurban sendromuna“, “öğrenilmiş çaresizliklere” hemen teslim olmuşlar.
Bu hayatlar, dışarıdan bakıldığında, daha kolay görünüyor. Sorunların, içinde bulunduğunuz durumun nedenlerinin sizinle alakalı olmadığına inanmak (vehmetmek) kısmi bir rahatlama sağlar ama bu sefer de kaynağına birtürlü ulaşamadığınız sıkıntılar içinde kaybolursunuz.
Mutlu olup olmadığımı düşünüyorum; galiba değilim. Ama kendimi kötü de hissetmiyorum. Kaldı ki, mutlu olmak denen şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok ve bu konuda söylev verebilen insanları da kah gıpta ederek, kah delirdiğini düşünerek, garip ve değişken bir ruh hali içinde izlemekle yetiniyorum.
Hepimiz, biryerlere ulaşacağımızı düşünerek büyüdük; ama hayat bir film filan değil. Bazen aylarca uğraşarak yaptığım birşeyden sonra, 5 dakika boyunca tarif edilemez bir haz duyuyorum, ama 5 dakika sonra, “e şimdi ne olacak?” diye düşünmeye başlıyorum. Belki (tamamen) delirmememi sağlayan şey de tam olarak bu; çünkü hayatımda “nihai amacım budur” dediğim hiçbirşey olmadı. Bunu diyebilmek de çok çılgınca birşey olmalı; çünkü insan oraya ulaşınca yaşamak için de fazla bir neden kalmaz diye düşünüyorum.
Hayat maalesef çok kısa ve neye zaman ayırmamız gerektiği konusunda çoğu zaman doğru seçimler yapamıyoruz. Çoğu insan, kurban psikolojisini kabullenerek, “benim limitim bu” diyerek daha mutlu bir hayat yaşadığını sanabiliyor. Mesaisi bitince arkadaşlarıyla biryerlere gidiyor, en büyük problemi daha iyi bir iş bulmak. Bunlar benim dert ettiğim şeyler değiller. Benim için iş, hayatın doğal bir parçası, öte yandan durmak istediğimde durabilmeliyim. Muhteşem bir kadınla harika bir gece geçirdikten sonra, hiçbir güç ertesi gün beni işe götüremez. Ama o günü bir şekilde telafi ederim. Ya da o gün birşey yapacak kafada değilsem, ki nadiren olur, bir anda akvaryum temizlemekle, arabayla uğraşmakla, buzdolabını temizlemekle günü geçirebilirim. “Mesai” kavramı, bankada çalışmıyorsanız, insan tabiatına aykırı birşey. Yeterince hırslı ve istekliyseniz, koşulları daima kendi lehinize çevirebilirsiniz; ama bu lüksün karşılığını ödemeniz gerekir. Mirasyedi değilseniz hayat zordur. Bu zorluğu, ölene kadar aynı acıyı çekmeye razı olarak göğüsleyebilirsiniz. Ya da, çok daha büyük acılar çekmeyi göze alarak farklı olmaya çalışırsınız. Benim tutkudan anladığım şey bu. Kulağa çirkin ve yalın gelse de, tutku aslında iktisadi terimle anlatacak olursak, “fayda maksimizasyonu” dur. Senelerce uğraşarak bir gemi maketi yapıyorsanız bunda büyülü birşey yoktur: hobinizden fayda maksimizasyonu sağlıyorsunuz. Çoğu insan bu kadar sabırlı değildir ve daha kolay şeyler seçer. Aradaki fark ise, 15 saniyede boşalmakla orgazm gibidir. Büyük zevkler, genelde acı, emek ve sabırdan sonra gelirler.
Birazcık inadın, öğrenilmiş çaresizliği aşmanın mucizevi etkileri olduğunu başka insanlarda da gördüm. Belki bir dahaki sefere, Forrest Gump’ı daha fazla ciddiye almalısınız.
Basitgiller ailesi, o gece biryere davetli olduklarından 7 yaşındaki çocukları Muhittin’i arkadaşlarından birinin yanına bırakmak zorundaydılar.
Hacı Muhittin, karısı Ayla Basitgil’in arkadaşları olan Batıkan çiftini sevmediğinden, oğlunu Bekir’e bırakmak istiyordu.
Ayla ise Bekir’i sevmezdi. Üstelik nedenleri vardı: Batıkan çiftinin aksine Bekir bekardı. Hiç çocuğu ya da ailesi olmamıştı. Eski bir özel kuvvetler görevlisiydi ve psikolojik sorunları ortaya çıkınca, biraz da üstlerinin “kıyağıyla” erken emekli edilmişti. Aslında, gerçek neden alkolik olmasıydı.İyi bir eğitim almıştı ve yaptığı işi sorgulamak hayatını çekilmez hale getirmişti.
Bekir’in çocuklara karşı özel bir ilgisi filan da yoktu.
Hacı Muhittin, karısının baskılarına karşı en ufak bir taviz vermiyordu ve Ayla artık pes etmek üzereydi. Çocuk Bekir’de kalacaktı.
Tam o sırada, ikisinin de kulağı, açık olan televizyondaki “silah vahşeti” kelimelerine takıldı. Dikkatle haberleri izlemeye başladılar.
8 yaşında bir çocuk, babasının silahıyla oynarken kendini vurmuş ve hastaneye yetiştirelemeden ölmüştü.
Hacı Muhittin’in ilk aklına gelen şey, Bekir’in evinde 3 tabanca, 1 tüfek ve sayısını tahmin edemediği diğer silahlar oldu. Sustu. Karısı haklıydı. Haberi duyan Ayla, kocasına yüklenmeye fırsat bulamadan, Hacı Muhittin çocuklarını Batıkan’lara bırakmaya karar verdi.
Batıkan çifti borsacıydı ve boğaz sırtlarında, yüzme havuzlu bir villada yaşıyorlardı. İkisi de ABD’de okumuş, evlenirlerse, ailelerinin destekleriyle de daha hızlı yükseleceklerini düşünerek evlenmiş, iki de çocuk yapmışlardı. Çocukları İsviçre’de ilkokula başlamıştı.
Çocuklarını Batıkan ailesine bırakan Basitgiller, huzur içinde yola koyuldular; ancak ertesi sabah çocuklarının havuzda boğularak öldüğünü öğrenerek yıkılacaklardı. O günden sonra, gerçek verilerle, “algıları değişiren” verinin farkını çok iyi anlayacaklardı.
ABD gibi, dünyanın en fazla silaha sahip sivil nüfusunun olduğu bir ülkede bile, 10 yaş altında bir çocuğun, silahla kendini vurma olasılığı, 1 milyonda birden daha küçük bir rakam. Oysa bir çocuğun havuzda boğulma riski, 25 kat daha fazla: 40.000′de bir.
Çoğu zaman, sebep sonuç ilişkisini kurmakta yetersiz kalıyoruz ve yine çoğu zaman, algılarımızın esiri oluyoruz. Silahın, bir çocuk için, yüzme havuzundan daha tehlikeli olduğunu düşündürten şey nedir? Üzerinde biraz düşünürsek, silah göreceli olarak daha az riskli: genelde gizli bir yerde bulunur, emniyet kapalıdır, çoğu silahın namlusuna mermi sürülü değildir, hatta şarjörü üzerinde değil ya da top dolu değildir.
Gelgelelim, yüzme havuzlarının tehditkar bir havası yoktur. Silah ölümle özdeşleştirilirken havuz eğlence, ferahlamak gibi olumlu şeyleri çağrıştırır.
Buna bir de medya etkisini ekleyin: havuzda boğulan bir çocuğun “fazla bir haber değeri” yoktur; ama kendini silahla vuran bir çocuk, “dikkat çekici, dehşet vericidir”.
Havuzda boğulmuş olsun, ya da kendini silahla vurmuş olsun; her iki durumda da suçlu, eşya değildir: boğulma (sonuç), havuzdaki sudan kaynaklanmaktadır (sebep). Keza, çocuğun kendini vurmasının (sonuç) nedeni, tabancadır. Ortalama insanın sebep-sonuç ilişkisi kurma çabası, istatistiksel verilere, çıkarımlara, analize değil, algılarına, önceki tecrübelerine, başkalarından duyduklarına dayanır. Yani büyük ölçüde subjektif, hatalı, hatta çarpıtılmıştır.
Aslında, her iki durumda da, çocuğun ölümü (sonuç), kendisine bakmakla yükümlü kişinin ihmalinden kaynaklanmaktadır (“gerçek” sebep).
Uydurduğum örnekte, Bekir’in “uygun” görülmemesi, kişi ile ilgili bazı önyargılardan kaynaklanmaktadır. Bekir’in “ilk bakışta”, toplumsal sağduyuya aykırı bazı yönleri, büyük ihtimalle, Batıkan çiftinin “haksız yere” idealize edilmesine neden olmuştur: Eğer Bekir alkolik olmasa, psikolojik sorunları olduğu ve evde silah bulundurduğu bilinmese, muhtemelen Batıkan çiftinin de eksileri daha öznel bir şekilde değerlendirebilecek ve belki de çocuk Bekir’e emanet edilecekti.
Gelgelelim, Bekir ile ilgili önyargılar, aslında bir çocuğa gerektiği gibi bakamayacağı hakkında en ufak bir ipucu bile içermemekte. Milyonlarca asker, polis, devlet görevlisinin evinde silahı var ve çok az çocuk bu silahlar yüzünden ölüyor ya da yaralanıyorlar (eğer evde silah bulundurmak, çocukların ölümüne neden olsaydı, evinde piyade tüfeği bulundurmakla yükümlü İsviçreli erkekler yüzünden, İsviçre’de ateşli silahlar yüzünden ölen/yaralanan çocukların astronomik rakamlara ulaşması beklenirdi)
“Psikolojik sorun” kısmı ise tartışmalı: hepimiz biliriz ki, bazı psikolojik sorunlar, bazı insanları, bazı durumlar için ideal kılabilir. Örneğin, bir uzay mekiğinin kalite kontrol işini obsesif birine vermek, çok yerinde bir karar olabilir! (Öte yandan, Lamborghini fabrikası değilse, böyle birisi otomotiv sektöründe “zararlıdır”). Bekir’in “psikolojik sorunları” büyük ihtimalle onu çok daha koruyucu biri yapmıştır. Bunu bilemeyiz; ama Bekir’e karşı beslenen önyargı, bu “sorunların”, “olumsuz” olarak yorumlanmasına neden olmuştur ki, bu da belli bir bilimsel çıkarsama, analiz ya da veriye dayanarak yapılmamıştır.
Hatta bu önyargılar, Bekir’in diğer adaylardan çok daha avantajlı olabileceği bir noktanın da atlanmasına neden olmuş olabilir: dikkat. Sürekli olarak öldürülme tehlikesi yaşamış birinin, sadece kendisini değil, yanındaki insanları da korumakla yükümlü birinin, çocuklarını çok küçük bir yaşta yabancı bir ülkeye yollayan birinden çok daha dikkatli,korumacı ve proaktif olacağı söylenebilir.
Sağduyunun değerini abartıyor, daha da kötüsü, çatışma yaşadığımızda, kazanmak adına kendi lehimize kullanıyor olabiliriz. Denenmiş bazı kalıpları sorgulamadan doğru olarak kabul etmek yaygın ve rahatlatıcı olmakla beraber, riskin gerçekleşmesinin kabul edilemez olduğu durumlarda, “rahatlığımızdan” kurtulup, “gerçek” verilere dayanmak durumundayız.
Bazı masallar “büyüklerin” bile kaldıramayacağı, ya da daha kötüsü, anlayamayacağı kadar ağırlar. Küçük kara balık, ya da nedense hep yanlış hatırladığım haliyle, küçük siyah balık da onlardan biri. Şirinler çizgi filmi gibi komünizmi sevdirmeye çalışmıyor, ya da Tom ve Jerry gibi, arada “zeitgeist” a göndermeler yapmıyor (burada kastettiğim şey, “paranızı küçük bankalara yatırın” mesajı veren belgesel serisi değil)
Küçük siyah balık, yetişkinlerin korkaklık ve öğrenilmiş çaresizliğine aldırmadan, riskleri göze alıp dışarıdaki dünyayı keşfetmeye çalışan bir balıkla ilgili.
Eğer epistemolojiye takılıp “aşırı yorumlamazsanız”, belli bir idrak düzeyinde, oldukça anarşist bir masal (bu yüzden seviyorum, diğer nedense sadece beni ilgilendiriyor).
Fakat biryerde, balığın sonu gelmez maceraları sürerken, aklıma Koudelka ile çingenenin karşılaşması ve tarihe geçen diyaloğu hatırlıyorum. Aslında galiba bir hedef ya da amaç filan yok; bunlar, sadece yolculuğa devam ederken, bazen aşırı yorucu gelen, zaman zaman anlamsızlaşan yolculuğu devam ettirmek adına kendimizi kandırarak koyduğumuz ödüllerden ibaret.
Çok da uzak olmayan bir zamanda, hayatımda oynadığım her oyunu sadece kazanmak için oynadığımı farkettim. (Kazanma ihtimalim olmayan şeylere hiç bulaşmadım). Bu tahammül edilemez derecede cansıkıcı bir durum; üstelik sonların, ödüllerin, hedeflerin çoğu zaman anlamsız olduğuna inanan biriyseniz. Bu yüzden, hayattan aldığım hazlar çok kısa süreli, az ve bir anda patlayıp sonra geçiveren şeyler.
Yolun biryerinde, artık kazanmanın da çok önemi kalmıyor. Sonlar birbirine benzemeye başlıyor, açılan paketlerin kokuları ve içinden çıkanlar tanıdıklaşıyor, oyunu biraz daha korkak ve temkinli oynamaya başlıyorsunuz (zeka ve tecrübe çoğu zaman oyunu oynama şeklinize “klas” katsa da, sonunda alınan zevki azaltıyor)
Zamanda geri gidebilsem, hayır zaman yolculuğu filan değil, o zaman “bu halimle” geriye gitmiş olurdum; birkaç sene önceki halime dönüp şu yazdıklarımı okusam, büyük ihtimalle (nihayet) tamamen delirdiğimi, ya da daha kötüsü, kafama aldığım darbelerin (nihayet) etkisini göstermeye başladığına hükmederdim. Son 1-1.5 sene, tecrübe ettiğim şeylerin sayısı açısından kayda değer bir özellik taşımasa da, alışıldık, ya da bana tanıdık gelen, gelebilecek şeyler olmamaları yönünden ilginç bir zaman dilimiydi. Birkaç gün önce, neredeyse durup dururken, hayatımda ilk defa, neden genç kadınların, çocukların, tecrübesiz insanların durup dururken ilgi alanıma girmeye başladığını farkettim: sanırım artık tek başına, ya da başrolde oynayabileceğim oyunları tüketmiş bulunuyorum. Bu biraz sarsıcı oldu; zira şimdiye kadar, hiçkimse, hatta hiçbirşey bile olmadan, sadece kafamda yarattığım bir simulasyon içinde bile zevk alabilmekle gurur duyardım.
Bu sadece oyunun kurallarını değiştiriyor olmasından ötürü cansıkıcı değil; belki de ilk kez, genlerin bencilliğine yenik düşüyor olduğumu da düşünmeye başladım – bu gerçekten garip; yani aslında bir noktadan sonra biz istesek de, istemesek de, farkında olsak da olmasak da, doğa kontrolümüzü ele alıyor ve bizi yönlendirmeye başlıyor. Oyuna, yola, başkasını, başkalarını da yanımıza devam etmek istemek, ya da buna ihtiyaç duymak, belki de oyunu oynama kararlılığımızdan gelen birşey değildir. Belki doğamız, hayır, genlerimizin doğası, bizi sadece çoğalma yoluna sokuveriyor. Birine bağlan, ondan bir çocuk yap ve varlık nedenin birsüre sonra sadece bunlardan ibaret olsun.
Belki 60-70 yaşında kazık kadar insanların bir anda aileyi, çocukları, evcil hayvanları bir kenara atarak 17 yaşında bile olmadıkları kadar serseri ve divane tipler haline gelmesi de bu yüzden. Kalan kısa sürede, hiç olmazsa tekrar kendileri olmak, genleri taşımakla yükümlü aciz canlılar olmaktan şuursuzca da olsa kurtulmak istemek.
Çoğu (şanslı) insanın nasıl olduğunu bile bilmediği iptilalara bulaşmak da belki tam olarak bu yüzden. Uyuşturucu ya da alkolün yarattığı dünyada doğanın kuralları işlemiyor çünkü; ta ki ayılana dek.
Yaşlandıkça daha güvenli oynuyor, hatta artık oynamıyor oluşumuzun nedeni de bu olabilir mi? Trainspotting’de McGregor’ un kaçtığı diğer hayat diğerinden neden daha anlamlı, yaşanası olsun ki?
Bazen bir anda aşk, sevgi, tutku, sanat, fedakarlık ya da diğer bütün “epik” şeyler, çok basit bir şekilde, genlerimizi aktarmak için kendi uydurduğumuz, büyüsüne kapıldığımız ama aslında sadece doğanın bizi zorlamasıyla yarattığımız anlamsız araçlarmış gibi geliyor. Bu doğru değil diyorum. Sonra aklıma karıncaların, arıların, besin zincirinin tepesindeki ya da dibindeki canlıların hayatı geliyor. Sadece üremek ve doğanın kendilerine verdiği araçlarla, ama yine ona hizmet etmek için geçirilen hayat.
Eğer bir Tanrı varsa, gerçekten çok hain bir planın parçasıyız bizler.
Ölüme insan kadar sıkıntı çekerek giden başka bir canlı yok.
Çoğu sorumuzun bir cevabı bile olmayabilir.
Çocuklara tablet bilgisayar dağıtılmasın. Tamam; OLPC filan gibi projeler var; Afrika’ da bile bu işi kotarmaya çalışıyorlar ama bizim için lüks.
Çünkü önce öğretmen maaşları artmalı, çocuklar çigolada ve pesküvit yiyebilmeli, dershane esnafına zarar vermemek kaydıyla üniversite giriş sınavları hafifletilmeli.
Sonra ne bileyim, terör var Güneydoğu’da, efendime söyleyeyim sobalı okul var.
Ne gerek var yani bilgisayara filan. Bizim zamanımızda yoktu, o yüzden böyle öküz olduk ama olsun.
***
Kürtler anadilde eğitim istiyormuş.
Olur mu canım. Bu ülkede 2743463473 ayrı millet yaşıyor, hepsi böyle tuhaf, anlaşılmaz bir dil konuşsa, bribirimizi anlamaz, hemencecik bölünürüz.
Türkçe öğrensinler, bölücülük yapmasınlar. Türkçe en güzel, en zengin dildir. Nitekim, güneş dil teorisinin şüpheye mahal vermeyecek şekilde ortaya koyduğu üzere, bütün diller bizim dilimizden türemiştir.
Bakmayın, İngilizce, Fransızca eğitim yapan okullar var ama onlar yobazların ve bölücülerin elinde değiller. O yüzden bir problem yok batı dillerinde. Maksat zaten muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak olmasa, onlara da izin vermezdik. Zaten sürekli bizi bölmeye çalışıyorlar.
Şimdi düşünün ki, Ağrı’ya gidiyorsunuz, 2 dilde yazılmış yol tabelası, zaten Türkçe’yi zor sokmüş halkımızın kafası karışmaz mı?
Tamam; Belçika’ da, İspanya’ da, İsviçre’ de, ABD’nin Miami gibi güney ve hispanik nüfusun bol olduğu yerlerinde böyle uygulamalar ama biz daha o seviyede değiliz. Halkımız cahil. Kendi dilinde tabela dikersin, hemen ülkeyi bölmeyi kalkar. İsmet Paşa demokrasiye bu kadar erken geçmeyecekti.
***
Şu “çılgın” projeye de karşıyım. Bizim zaten çılgın bir projemiz var, hatta kitabını bile yazdı üstadımız.
Bunların amacı ülkenin her yerine kanallar kazarak milli güç ve şuurumuzu bölmekten ibaret. Yarın o kanallardan savaş gemisi, denizaltı gibi emperyalist ülkelerin savaş silahları burnumuza kadar girecek, borumuza ve turanyumumuza göz dikecekler. Sonra Irak gibi bölüneceğiz; ama önce İran gibi şeriat gelecek.
Uzun yıllardır “reklamcılık ölecek” diye reklamcıları provoke etmeye çalışsamda, reklamcılığın (maalesef) ölmeyeceğinin farkındayım. Sadece biraz daha değer kaybedecek ve belki biraz şekil değiştirecek. (Bolca neden sayabilirim ama şirketlerin yılsonunda vergi vermek yerine reklam harcaması yapmak istemesi bile, reklamcılık sektörünü ayakta tutmaya yeter)
Gün içinde milyonlarca farklı kanaldan milyarlarca veri yüküne maruz kalıyoruz. Duyu organlarımız birçoğunu, beynin daha bilinç bölgesine ulaşmadan filtreliyor. Dolayısıyla, reklamın bazı fonksiyonları, örneğin markayı ve ürünü hatırlatma misyonu direk olarak ortadan kalkıyor. Eğer gerçekten marka ve ürünle çok ilgili olup da, ona dair “sinyalleri” özellikle yakalamaya çalışmıyorsak…
Klasik tek yönlü kanalları kullanmaya dindarca alışmış eski reklamcıların domine etmeye çalıştığı internet de, ciddi bir reklam kirliliği sorunuyla karşı karşıya. Sosyal medya dediğimiz kavram, gerçek anlamda kitle iletişimi -”kitle yayıncılığı” değil- kurulu olduğu halde, insanların arasındaki iletişime tam göbeğinden dalıp, kimsenin umursamadığı ve genelde de sinirlendiği tek taraflı mesajlarını vermeye son derece meraklılar.
Bu “strateji” çuvallamaya mahkum…
Eskiden bilgiye ve veriye ulaşmak daha edilgen bir süreçti; çünkü ulaşabileceğimiz veri miktarı sınırlı, iyi tasnif edilmemiş, pahalı ve erişmesi zahmetliydi. İnsan doğası uyarılmak ister ama çok fazlau uyaran olduğunda da, çıldırmamak için sensörlerini kapatır. (Burada izolasyon tankı deneylerinden bahsetmeyi düşünmedim değil, ama bu kadar dağılırsam yazı yine bitmez!)
Bugünse durum çok farklı. Artık aç bir şekilde TV, radyo ya da gazete gibi kanallardan uyarılmayı beklemiyoruz. Yani artık verinin bize “itilmesine” tahammülümüz yok: bünyemiz bu kadar sinyali işleyemez. Bunun yerine, tam ihtiyacımız olan şeyi, tam da ihtiyacımız olan zamanda bulmak, “çekmek” istiyoruz.
Viraller etkili mi? Belki. Türkiye şartlarında bile üçüncü sınıf oyunculuğa, ekmeği en azından 40 senedir yenen fikirlere tahammülünüz varsa, işe yarayabilirler.
Gelelim benim hikayeme: bir süredir, yıllardır bastırmayı başardığım “petrolhead” damarım kabardı ve modern bir klasik olmaya aday bir araba bakıyorum. Ayda 200 kilometre yapmam bile zor olduğundan petrol fiyatları beni endişelendirmiyor ve bu sefer biraz daha büyük, biraz daha sağlam, biraz daha büyük motorlu bir araç arıyorum.
Fazla aday da yok. 2001-2004 arası Mercedes CLK, V6 Peugeot 406 Coupe, Alfa Romeo Spider, BMW M3 ilgimi çekiyor.
Benim gibi sürüyle motorlu araç toplamış biriyseniz, ilk farkedeceğiniz şey, markaların tek çabasının size yeni bir araç satıp, sonrada servisten söğüşlemeye çalışması. Diyebilirsiniz ki, kapitalizm böyle çalışıyor, eğer sürekli yeni birşeyler satın almazsan herkes batar.
Doğru.
Ama sorun şurada: eğer bir marka, sadece satış ve servisten para kazanmaya çalışırsa, sadık bir kitlesi de olmayacaktır.
Şu an sahibi olduğum arabayı ancak 12.000 TL’ye satabilirim. Bahsettiğim arabanın debriyaj seti 200 TL (gayet makul), ön diskleri 80 TL (bedava), benzin filtresi 6, hava filtresi 10 TL.
Buraya kadar iyi.
Sol kapıda bulunan, yoğurt kabına benzer bir malzemeden üretilmiş ayna ayarlama dalgası ise, sıkı durun, 340 TL! Arabanın çevresindeki kağıt kalınlığında uyduruk plastik parçalar ise yaklaşık 1.500 TL tutuyor!
Bu, sadece belli bir marka ya da modele has bir durum değil. Her marka, parça kataloğundaki belli gruplara anormal fiyatlar çekiyor; tahmin edeceğiniz üzere bunlar genelde yan sanayisi olmayan ve kaza yaptığınızda ilk hasar gören parçalar. Otomotiv endüstrisi, bir yandan da sigortacıları söğüşlüyor yani.
Böyle bir marka ya da endüstriye sempati duymak çok güç.
Şu an kullandığım arabanın mensup olduğu PSA grubunun zihniyetini artık şüpheye mahal kalmayacak şekilde anladığımdan, büyük ihtimalle 406 Coupe almayacağım.
Gelgelelim, Mercedes ya da Alfa Romeo’nun da farklı olduklarını sanmıyorum.
Kendimi bildim bileli PSA araçları kullanmış ve kullandırmış biriyim hem de.
Uzman sorusu: 15 seneyi aşkın süredir PSA grubunun ürettiği araçları kullanan bu kafası bozuk tüketicinin markaya sadık kalabilmesi için firmanın izlemesi gereken sosyal medya stratejisini seçiniz:
a.Sürekli seeding yaparak kafa ütülemek,
b.Tamamen zaman öldürmek üzerine kurulu ve hiçbir zeka belirtisi içermeyen çeşitli çöp uygulamalar hazırlamak,
c.Kişinin sıkça ziyaret ettiği sitelere kapanmak bilmeyen, cansıkıcı popup reklamlar vermek,
d.Standart ADSL bağlantısı ile ancak 17 dakikada yüklenebilen siteler yapıp tüketicinin sabrını test etmek,
e.Hepsi
Tabiki hiçbiri.
Tüketicinin ölesiye sadık olduğu nadir marka ve ürünlerin bazı ortak özellikleri olduğunu farkettiniz mi? Bunlar genelde kişiselleştirilebilir ürünlerdir, hiçbir şekilde mükemmel ya da yeterli olma kaygısı taşımazlar (örnek vermek gerekirse, Zippo çakmağın sürekli taşı ve gazı biter, yaktığınız sigara buram buram kerosen kokar).
Efsane marka ve ürünler, şirketlerin reklamlarıyla değil, kullanıcıların reklamlarıyla o konuma gelirler.
Gerçek şu ki, çoğumuz satın alabileceğimiz çoğu şeyin, birden fazla varyasyonuna zaten sahibiz.
Toyota Corolla, dünya tarihinde en fazla üretilmiş arabadır ama hiçkimse bir Corolla sahibi olmanın hayalini kurmaz. Modern otomotiv tarihinin aynı zamanda en sağlam, en sorunsuz, servis konusunda en ihmal edilebilir aracıdır ama sadece bir ihtiyacı karşılamak adına satın alınır. Corolla’nın satmak için reklama ihtiyacı yoktur; ama çoğu üretici Corolla gibi bir modele sahip olmadığı için başı beladadır.
Bir Peugeot GTI, özellikle de 205 GTI ya da 106 GTI ise bunun tam tersidir: marşa bastığınız ilk andan itibaren birşeyler ters gitmeye başlar, servislerinin çoğu akılalmaz derecede kötüdür ve ortalama bir Peugeot’nun yıllık bakım giderleri orta sınıf bir Mercedes’den kayda değer derecede yüksektir. Buna rağmen, hemen her ülkede, sürüyle Peugeot GTI kulübü vardır. Milyonlarca insan, o parayla çok daha hızlı, güvenilir ve çekici arabalar almak yerine, 3 kuruşa aldıkları arabalarına değerlerinin çok çok üzerinde para harcarlar.
Sözgelimi Mercedes, tutup bütün parasını Peugeot GTI almanın ne kadar saçma ve gereksiz bir harcama olduğunun propagandasına harcasa, muhtemelen tek bir GTI sahibinin bile fikrini değiştiremez.
Bir Peugeot GTI, Mini Cooper, Zippo ya da Apple sahibi olmak sadece o metaya sahip olmayı değil, belli bir dünya görüşünü, belli bir tipolojiyi ya da belli bir karakteri temsil eder; metanın kendisi pek de önemli değildir. Tüketici marka konusunda kesinlikle rasyonel değildir. Sizin vaazlarınızı dinlemez.
Diğer taraftan, bu tür metalara sahip olmak, aynı zamanda sosyal bir faaliyettir. Hobidir. Internette, sırf Peugeot GTI sahibi olduğu için ne kadar geniş bir çevre edindiğine hayret edebileceğiniz birsürü insan var. Bu insanlar, haftasonları toplanıp birbirlerine arabalarından, harcadıkları paralardan, servis sorunlarından bahsederler.
Yüzlerce site, üreticiden tek kuruş almadığı halde, bu markaların elçiliğini yapar.
Onlarca üretici, bu insanlar için parça üretir.
Sözgelimi, Seat gibi bir üreticinin CEO’su olacak derecede talihsiz biri olsam, “bakın aslında biz çok güzel arabalar yapıyoruz” diye derdimi anlatmaya çalışmazdım bile…
PSA grubunun GTI’ları, Volkswagen grubunun aile sedanları, Toyota’ nın Corolla gibi olağanüstü ve sinirbozucu derecede ideal “filo araçları”, Mercedes’in muhteşem lüks araçları varken, SEAT olmak sinirbozucudur; çünkü SEAT’ın göze çarpan hiçbir aracı yoktur.
Daha da kötüsü SEAT çaresizdir; Volkswagen grubunun motorlarını ve platformlarını kullanmak zorundadır.
Peki, SEAT CEO’su olsanız ne yapardınız?
Ben olsam, ya başka bir iş bulmaya çalışır, ya da tüm ürün gamının üretimini iptal ederek, insanlara ne istediklerini sorar, çok ama çok farklı bir araç yapardım. Küçülüp, sadece o aracı üretirdim. Düşük ciro, yüksek kar. İlk bakışta riskli gibi görünse de, “ortadakilerin” uzun vadede hiç şansı yok. Büyükler tarafından önce yutulacak, sonra da kapatılacaklar…
O zaman neden sosyal medyayı, gerçek alıcıları dinlemek yerine, kimsenin sallamadığı marka ve ürün “propagandaları” için kullanıyorlar?
Rasyonel düşündüğümde, aklıma herhangi bir sebep gelmiyor.
Ya olumsuz birşeyler duymaktan ölesiye korkuyorlar, ya da çılgınlık derecesinde egosantrikler.
Sanırım “sosyal” kelimesinin anlamını bilmiyorlar.
Reklam şirketine para verdikleri sürece ya onları birilerinin metazori de olsa dinleyecek olduğuna vehmetmişler, ya da yasak savarak “biz görevimizi yaptık” diyorlar.
Tüketicinin ne istediğini öğrenmek ve hedefi 12′den vurmak varken, kulaklarını tıkıyorlar.
Hepsinin “aman marka ve ürün hakkında kötü birşey yazılmasın” diye uykuları kaçıyor.
Aslında gerçek şu: artık üretilen herşey kusursuz ve homojen. Eskiden bir Mercedes’le Skoda arasında dağlar kadar fark vardı; şimdi logolarını ve çizgilerini bilmeseniz, bir Skoda Superb içinde ya da Mercedes E sınıfı içinde seyahat ettiğinizi anlamanız neredeyse imkansız.
Tek sorun, herkesin giderek daha sıkıcı olması ve zerre kadar ilgilenmediğimiz şeylerle sıyrılmaya çalışması.