BURSASPOR VE ERTUĞRUL SAĞLAM

öylesine | Etiketler:, — 17 Mayıs 2010

Yıllardır futbolla, ama özellikle Türkiye ligi ile ilgilendiğim yok. 2-3 sene kadar önce, biryerlere giderken tanıştığım, 2.ligde oynamış, şu an adını bile hatırlamadığım bir (eski) futbolcu sayesinde, ilgim daha da dibe vurdu. Transferlerde ve ligde dönen dolapları, inat uğruna futbolcuların nasıl harcandığını, birinci ligde çok para alsalar da onlar da dahil aslında image025 260x300 resmi Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam  yazısı oylesine  kategorisindefutbolcuların köle olduklarını uzun uzun anlattı.

Gerçekten de, pek sevişen futbolcu ve mankenler, benzer kaderlere sahipler: ünlü olup para ve şöhrete boğulan bir avuç örnek dışında, ne Türkiye’de, ne de bir başka ülkede, profesyonel futbolcu olup ev geçindirmek pek de mümkün değil. Birinci ligde, ya da ikinci ligin iyi takımlarından birinde futbol oynamıyorsanız. İyi para alsanız bile, sürekli olarak sakatlanarak profesyonel iş hayatınızı bitirmek tehlikesi ile karşı karşıyasınız. Teknik direktör ya da kulübün sizi gözden çıkarması da diğer “mesleki” riskler. Üstelik futbolculuk, çok kısa süre yapılabilen bir iş. Bu süre içinde kazandığınız parayla iyi yatırımlar yapamamanız durumunda, kalan hayatınızı sefalet içinde tüketip sokaklarda ölmeniz bile mümkün.

Bursaspor’un şampiyonluğu, lige gerçekten tad getirebilir: Kendilerinden 10 kat pahalı takımlar önünde ipi göğüslediler. Kendilerini “büyük” zanneden, dünya çapında bir başarıları olmayan -ki buna 15 senedir UEFA şampiyonluğunu konuşan Galatasaray’ı da ekliyorum-, buna rağmen dünyanın zengin kulüplerinden bile daha fazla para harcayan üç büyüklerin de artık birşeyleri yeniden düşünmeleri gerekiyor. Şike değişik biçimlerde, dünyanın her yerinde sorun ve futbol gibi anormal, hesabı sorulmayan paraların döndüğü bir sektörde mafya ilişkileri olmaması olasılık dahilinde bile değil. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, yine de futbol adına bir umut olduğunu gösterdi Bursaspor.

Beşiktaşta iken Ertuğrul Sağlam’ı hiç sevmedim ben. Ne futbolcu, ne de teknik direktör iken. Ama şu konuda da hakkını teslim etmek lazım: Beşiktaş içindeki “yönetim mafyası”, Mircea Lucescu gibi, Ertuğrul Sağlam’ın da başını yedi. Sağlam’ın Beşiktaş’da kötü bir sezon geçirip, Bursa’da şampiyonluğu yaşaması bir tek şey ile açıklanabilir: birileri ona gölge etmek, çelme takmak, hatta bazı futbolcularla işbirliği yapıp takımın oyununu bozmak yerine, destek oldular.

Futbolcuyken, ağırlığı, ezdiği toplar, bencilliği yüzünden sevmedim Ertuğrul’u. Ertuğrul da, kişilik olarak Beşiktaş’la asla özdeşleşmedi, karışmadı, uzak durdu. Hatta bunun nedeni olarak, açık açık söylenmese de, karısının türbanlı olması gösterildi. Ben bunu yemedim. Ama önümüzdeki günlerde, adım gibi biliyorum ki, Bursaspor’un başarısını hazmedemeyenler, Fethullah Gülen’in ve “cemaatin” kulübe para yağdırdığını, rakiplerini satın aldıklarını söyleyecekler. Hatta şimdiden, Ertuğrul’un, kendisini iki defa satan Beşiktaş’ı “kafaya aldığını” söyleyenler olduğu gibi. Diyarbakır şampiyon olsa PKK parasından bahsedilecekti; dolayısıyla böyle saçmalıklara takılmanın alemi yok.

Bursaspor hakkıyla şampiyon oldu. Azıcık adam olan da, bok atmak yerine tebrik eder.

Yoksa, ona buna bok atmayı alışkanlık edinen, istediği olmayınca ağlayıp zırlayan büyük takımların taraftarları, kendi kulüplerinin elinde oyuncak olmaya devam ederler. En fazla “başkan istifa” diye bağrınırlar ama sportif ve yönetimsel olarak, “neden şampiyon olamıyoruz?” sorusunun cevabını verebilecek düzeye ulaşamazlar.

GENÇLİK NEREYE GİDİYOR?

öylesine | Etiketler:, — 15 Aralık 2009

Her kuşağın sorduğu gerzek sorudur bu; hayır, aslında soru filan değildir, kınamadır. Altında ister apırın, ister köpürün, bu lafın altında ayak uyduramamanın ezikliği yatar.

Ancak farkettiğim şey şu oldu: Günümüzün ortayaşlıları ya da yaşlıları, daha da az toleranslılar ve “gençlik nereye gidiyor” sanrısına daha erken kapılıyorlar. Bu da normal: büyük Aboriginal Elder Cedric Hand Up IMG 4408 225x300 resmi Gençlik Nereye Gidiyor? yazısı oylesine  kategorisindedeğişimlerin periyodları, insanlık tarihi ortalamasına göre azalıyor. Her yeni gelişme, kendinden sonraki gelişmelerin sayısını artırır ve gerçekleşme periyodunu kısaltır (elbette istisnalar mevcut, ancak yanlış bir genelleme olduğunu söyleyemeyiz)

Bu saçma soruyla bizden sonra doğanları yargılarken, kabul edelim ki, ahlak kuralları gibi soyut referanslar alır ve sağlıklı verilere sahip olmadan genellemeler yaparız. Çoğu zaman da, bu verileri çarpıtır, istediğimiz gibi yorumlar, ya da aksi kanıtların varlıklarını görmezden geliriz.

Çok değil, birkaç ay önce, ben de bu gerzek ruh haline kapıldım. İnsan zaman zaman kendi kendine “ben ne halt ediyorum?” sorusunu sormaz ve çok emin olduğu şeyleri bile sorgulamazsa, birsüre sonra abuk sabuk bir varlık haline geliyor. (bknz köşe yazarları, büyük kısmı). Aslında çok da önem vermediğim birkaç parametrede, benden 15 yaş kadar gençlerin gerisine düştüğümü farkettim. Mesela, cep telefonunu sadece telefon olarak kullanıyorum. Çok hızlı SMS yazamıyorum, oysa kuzenimin kızı aynı anda konuşup, SMS yazıp yemek yiyebiliyor. Kabul etmek gerekir ki, bu beynin belli bölümlerinin benim beynimden daha etkin ve üstün çalışabildiğini gösteriyor, zira ben bu üç işi aynı anda, en azından gayret gösterip çalışmadan yapamayacağımdan eminim. Normal şartlar altında, kızcağızı ahlaki referanslar bularak -bizim zamanımızda kızlar akrabalarına erkek arkadaşlarını anlatamazdı lan!- önce bir kınamam, ardından da benim bildiğim şeyleri bilmediği için aptal diye yaftalamam gerekirdi.

Yapılan yanlışlardan biri de budur: siz X ya da Y tipi birisinizdir. Diyelim ki, gençliğiniz spor yapmakla geçmiştir ama TV uzaktan kumandasını dahi kullanamazsınız. Tarih bilginiz ancak Çanakkale savaşını Kurtuluş Savaşı’nın parçası sanacak düzeydedir. Sonra 18 yaşında ve muhtemelen sizden çok daha şişman bir genç görürsünüz. Bir şekilde ondan hoşlanmazsınız, çünkü herif elektronik aletleri büyük bir beceriyle kullanır, derinliksiz tarih sohbetinizi sizi yalanlayarak bozar. Ne yaparsınız? Saygısız ve dejenere bir it olduğunu söylersiniz. Sonra tembel ve koca götlü olduğunu. Onun yaşında her gün 30 km koştuğunuzu söylersiniz. Ama boşkafanın teki olduğunuz aklınıza gelmez.

Doğru kıyaslamayı, hayatını spora vermiş bir gençle sizin gençliğinizi kıyaslayarak yapabilirsiniz. Korkarım bu çok da aptalca olur; hemen her alanda, benzer ilgi düzeyindeki gençleri incelersek, bizim kuşak fena halde çuvallar.

Diyebilirsiniz ki, gençler kitap okumuyor, zırt zurt…

Şu an çocuğum olsa kitap yerine bir e-reader alırım; ansiklopedi filan da almam. Sadece 2 metre ileride cilt cilt ansiklopedi duruyor, en son ne zaman onlara uzandığımı unuttum bile. Wikipedia olan bir dünyada ansiklopedi kullanmak delilik. Üstelik Wikipedia sadece kolay erişilir değil, aynı zamanda çok daha verimli bir araç; çünkü konular arasında akılalmaz dallanma imkanı sağlıyor. 2. Dünya Savaşı’nı araştırırken Helyum 3 maddesini okurken buluyorsunuz kendinizi, bir de bakıyorsunuz Marilyn Monroe maddesine çıkmışsınız.

Sorun şu ki, yetişkinlerin karakterleri gençlerden daha bozuk. Doğu kültürü olsun, batı kültürü olsun, çocuk ve gençleri itaat etme ve izlemeye zorluyor. Saygıya karşı değilim; ama işe yaramaz bir ihtiyarı gösterip “bu adama saygı duy” diye çocukları zorlamak, onun aptallıklarını izlemeye zorlamak doğru birşey değil. Yaşlı birinin bir gence verebileceği tek şey, tecrübesiyle yol göstermek. Öğretmek filan da değil, onun öğrenmek istediği konularda ona bir pencere açmak, bazı kritik bilgileri vermek. Alıp kalas gibi yontmaya çalışmak değil.

İşin güzel tarafı, genç ya da yaşlı olsun, farklı fikirleri olan insanlarla çalışmak, konuşmak ya da kaynaşmak güzel ve verimli bir çaba. (Elbette Neo Nazilerle kaynaşmaktan bahsetmiyorum:) Gençlerin hormon seviyeleri ve paylaşma, onaylanma açlıkları küstahlaşmalarına sebep olabilse de, zaten “yaşlı” olmanın bilgeliği de burada önem kazanıyor. Sanıldığının aksine sabırlı olması gereken gençler değil, yaşlılar.

KÜLHANBEYİ NE DEMEK, KÜLHAN NEREDE?

öylesine | Etiketler:, — 6 Eylül 2009

Külhanbeyi lafının “aşağı yukarı” kabadayı anlamına geldiğini hemen herkes bilir ama külhanın ne olduğunu bilen azdır. Gariptir ki, Internette uzun uzun aradığım halde, bir külhan fotografı bulmam mümkün olmadı. Hani bir yerde “Internette Türkçe kaynaklar artık çok fazla” diyoruz ama, benim çocukluğumda neredeyse her semtte bulunan hamamların bir tanesinin “külhan” fotografı yok Internette. Bu da, çok fazla özgün içerik üretemediğimizi, ürettiğimiz çoğu Türkçe içeriğin de çeviri olduğunu düşündürüyor.

Hemen bir parantez açarak, külhanın hamamı ısıtan çok büyük bir ocak, muhtemelen çok büyük bir mangal olduğunu ekleyeyim.

Bu arada çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgileri de aktarayım. Abdülaziz Bey, külhanbeyleri ile ilgili 1-2 sayfa yazmış. (Osmanlı adet, merasim ve tabirleri adında belli bir konuda detaya girmeden, yüzeysel de olsa pek çok konu ile ilgili bolca bilgi bulunan bir kitap bu; Tarih Vakfı Yayınları’nın.

Bu külhanbeyleri, genelde sokağa atılan çocuklardan çıkarmış ve hayırsever hamam sahipleri tarafından hamama alındıkları söyleniyor. Bazı kaynaklara göre, devletin it kopuk takımını bu şekilde istihdam ettiği de vaki. Ancak ben buna pek inanmadım, çünkü Osmanlı’nın hamamcılık, tulumbacılık gibi genelde ayaktakımı tarafından icra edilen mesleklerin erbabını pek sevmediğini biliyoruz.

Boş tastan su dökmeye çalışan hamam güzelimiz.

Boş tastan su dökmeye çalışan hamam güzelimiz.

Doğal olarak bu adamlar güçlü kuvvetli çocuklar arasından seçiliyorlar, çünkü işleri ağır kütükleri taşımak ve kül dökmek gibi bedensel faaliyetler içeriyor. Ayrıca çalıştıkları ortam dolayısıyla sağlıklı olmaları şart. Bu güçlü kuvvetli adamların mesai saatleri dışında genelde serserilik ettiği, külhanbeyi lafının anlamı bakımından zaten ortada. Ancak içlerinde hepten kayıp adamlar yok; bir kısmı tulumbacı olmak için kendini yırtıyor -tulumbacıların önemli kısmı bu meslekten gelmeymiş deseler de, meslekler kendi içlerinde adeta kast sistemine sahip olduklarından, hatta yankesicilerin bile loncası bulunduğundan, buna da pek ihtimal vermiyorum. Elbette kısıtlı bazı geçişler olabilir ama “çoğunlukla” demek şüphe uyandırıcı. Nizam-ı Cedid kurulunca askere yazılanlar, hatta zabit (subay) olanlar dahi varmış.

Elbette, bu insanlar arasında da bir ast üst ilişkisi varmış. Bu kurallardan en belirgin olanlarından biri, üstün külhana yakın yatması. Bir de hastalara bu konuda bir ayrıcalık tanınırmış.

Külhanbeyleri ile en ünlü hamam ise Gedikpaşa hamamıymış. Meşhur Patrona Halil isyanını çıkaran adamın da külhanbeyi değil ama tellak olduğunu da hatırlatalım (Osmanlı, hamamları sevse de hamamcıları sevmezmiş).

Bu arada, o zamanlar çok küçük olmama rağmen, Horhor hamamının külhanının bulunduğu yeri hatırlıyorum. Sıcaklığın hemen girişindeki o kapının ne olduğunu merak eder ama sormaya çekinirdim, birgün elinde takım çantasıyla birileri girip çıkmaya başlayınca, “ısıtma sisteminin” orada olduğunu anladım. Elbette külhanın filan ne olduğundan habersizdim. Bu arada külhandan sıcaklık kısmına sıcak havayı taşıyan, mermer tabanın altındaki galerilere “cehennemlik” deniyormuş.

LASTİK KAPLAMA

otomobil,öylesine | 31 Ağustos 2009

Askerden yeni gelmişim, bir arkadaşla gecenin köründe şehrin diğer ucuna gidiyoruz. Önde bir TIR gidiyor, kafam bir dünya olmuş ama şeytan dürttü, ayıldım…

Tekerleklerden biri acaip derecede yalpalıyor. Başta anlam veremedim çünkü tam bir yanal yalpalama değil bu; öyle olsa bijonlar gevşemiş ve bijon kesmek üzere diyeceğim ama değil. Daha çok yukarı aşağı zıplıyor sanki tekerlek.

Bu arada TIR, arkasındaki dorseye rağmen anormal bir hızla gidiyor. Bir TIR ne kadar hızlı gidebilir demeyin; sadece çekici, bir keresinde 140-150 ile giderken bana selektör yapmış ve ben sadece meraktan sağa çekildiğimde, 1-2 saniyede beni geçip gitmişti. Tahmin ediyorum minimum 160 ile gidiyodu.
regroovable resmi Lastik Kaplama yazısı otomobil  kategorisinde
Herneyse…birşeyler ters biliyorum. Panikle dur diye bağırdım. Arkadaş da panikledi ama otobanda hızla yavaşlayarak emniyet şeridine girdi. Neredeyse aynı anda, bunlar aklıma geldiğinde bizim olduğumuz şeride doğru bir karaltı uçtu. Anlamsız bir saat olduğundan o şeritte o anda araba yoktu. En azından, karaltı uzunca bir yol katedip yere düşene kadar.

Birsüre ne olduğunu anlamadım, ama parçaları birleştirince bunun bir lastik kaplaması olduğuna hükmettim.

Ağır vasıta lastikleri kaplanabiliyor ve kaplanabilmesinden yanayım (koskoca lastiği kaldırıp atmak ciddi bir çöp sorunu doğuruyor; aslında bazı lastikler kaplanmadan önce, kullanım sınırına geldikten sonra, %50 ekstra diş açılabilir. Bu tip lastiklerin yanaklarında “regroovable” yazar. Bu açılan diş de eridiğinde lastik kaplanır. İnanması zor ama eskiden slick lastiklere, hem de fabrika mühendislerinin diş açtıklarını görmüştüm, rallilerde…).

Bana ne canım diyebilirsiniz. Hiç dikkat ettiniz mi, dümdüz otobanda sağa ya da sola fırlamış bir araba, yolda lastik izleri görürsünüz. Bu adamların uyuduklarını mı sanırsınız hep? Elbette hayır. İnanılmaz derecede dikkatli, hatta paranoyak bir sürücüyüm. Öyle ki, hastane atığı kamyonlarını bile geçmem:) Ama inanın iyi nedenleri var bu paranoyanın, -ne demişler, paranoyak olman takip edilmediğin anlamına gelmez!- sürüyle akıl almaz kaza gördüm. Birisinde, fırlayan bir kamyon tekerleği (lastik değil, komple jantla) bir Broadway’in tavanını ezmiş ve içindekileri öldürmüştü. Bunu bir film için yapmaya kalksanız, bir-iki zeki mühendisle saatlerce kafa patlatmanız gerekir. Ama şehirlerarası yollarda “oluveriyor”.

O yüzden, trafikteyken X ve Y’yi değil, Z’yi de hesaba katın! Bir örnek daha? Otobanlarda yaya köprüleri çok sakattır; hırsızlar tam altından geçerken taş atıp kaza yapmanızı sağlıyor sonra da sizi soyuyorlar.

MATCHBOX BOYAMA - RESTORASYON (FORD MUSTANG MEGAN FOX EDİTİON)

öylesine | Etiketler:, , — 16 Ağustos 2009

Geçenlerde çocukluğumdan kalma Matchbox’ları çıkarayım dedim. Elbette birçoğu kayıp ama en azından dokuz tanesini buldum. Çoğu 1981 üretimi ve iyi durumda değiller.

Eğer Matchbox kolleksiyonu yapıyorsanız, uymanız gereken iki kural var:

1-Kutuları asla atmayın. Kutulu bir Matchbox, kutusuzdan en az %50 değerlidir. Eğer kutu açılmamışsa, %100 daha değerlidir.
2-Asla, ne olursa olsun, restorasyon yapmayın! Orjinalinden daha iyi bile olsa, restore edilen Matchbox’ın değeri sıfırdır.

Ben kolleksiyoncu değilim. Dolayısıyla gerçekten berbat durumda olan iki matchbox’ı elimdeki  sprey boyalarla boyamaya karar verdim.

DSCN8260 300x224 resmi Matchbox Boyama   Restorasyon (Ford Mustang Megan Fox Edition) yazısı oylesine  kategorisinde
Aslında fotograftaki 1983 üretimi Mustang’i boyamaya yıllar önce karar vermiş ve full zımpara yapmışım; ancak sonra herhalde üşenmiş olmalıyımki, öylece kalmış. Boya için bantlama işlemini tavsiye etmiyorum. Modeller çok küçük olduğundan, boş vaktiniz çok değilse, bantlamak yerine sökmek daha iyi sonuç verir. Ben de öyle yaptım.

Matchbox’ın şasisi ve gövdesini ayırmak için alttaki perçin gibi şeyi delmek gerekiyor. Maalesef bu perçinleri delerken çektiğim fotograflar nasıl olduysa çıkmamışlar. Delerken şarjlı matkap ve 4.5 uç kullandım (aslında matkap, uç dediğimiz şeyin kendisi ama bu yanlış kullanım öylesine kanıksanmış ki, bende olduğu gibi bırakıyorum:) Şasi hizasını geçtikten sonra, şasinin yanlarından bir tornavida ile hafifçe kanırtırsanız kupa ve şasi ayrılacaktır.
DSCN8262 300x224 resmi Matchbox Boyama   Restorasyon (Ford Mustang Megan Fox Edition) yazısı oylesine  kategorisinde
Sonrasında yine meşhur karbüratör temizleyicim ile kupa ve şasiyi iyice temizledim. Temizleme işlemi sırasında ya eldiven takmalı, ya da elinizde boyayacağınız yerlere dokunmamalısınız. Çünkü derimiz yağlıdır ve siz farkında olmasanız da dokunduğunuz herşeyde kalır. Eğer yağ miktarı çoksa, boyadığınız yerlerde kabarmalar olur.

Boya için sprey boya kullandım. Kutuyu iyice çalkalamayı (en az 2 dakika!) ihmal etmeyin. İlk katı çok ince atmalısınız, öyleki boya tam kapatmamalı. Bu şekilde yapılan boya hem çok kalıcı, hem de pürüzsüz olur. Ben boya yaparken camı açık unuttuğum için tozlar üzerine yapıştı. Size ideal boya yeri konusunda bir tüyo vereyim: Henüz banyo yaptığınız duş teknesi ya da küvetin içi! Buhar ve su havadaki tozu toplamış olacağından, en tozsuz ortam burasıdır. Yalnız, banyoda yoğun nem ve buhar olmamalı. Yeterince havalandırma yapın, ancak yeniden toz toprak dolmadan boyama işlemine başlayın.

İlk katın ardından, ikinci kat için 2 saat ya da 24 saat beklemeniz gerek. Bazı boyalarda bu süre değişebileceğinden, muhakkak kutu üzerindeki talimatları okuyun.

En az iki kat boyadan sonra 24 saat beklemelisiniz. Daha sonra kupa ve şasiyi birleştirebilirsiniz. Delik konusunu abartmadıysanız, kupa ve şasiyi denk getirip bastırdığınızda yerine oldukça sıkı şekilde oturacaklardır. Şayet abarttıysanız, silikon, soğuk silikon ya da güçlü yapıştırıcılar ile yapıştırabilirsiniz.

Son olarak, siyaha boyadığım Mustang’e şerit uygulamaya karar verdim; çünkü elimdeki modifiye bir Mustang modeli. Kırmızı, beyaz ve mavi şeritler çok alışılmış olduğundan, pembede karar kıldım ve arabaya Megan Fox Edition adını taktım:)
DSCN8266 300x224 resmi Matchbox Boyama   Restorasyon (Ford Mustang Megan Fox Edition) yazısı oylesine  kategorisinde
Şeritlerin ne olduğunu merak ediyorsanız, bunlar tekne süslemekte kullanılan şeritler. Ancak itiraf edeyimki çok iyi yapışmıyorlar. Tabelacılardan alacağınız folyolar çok daha iyi yapışacağından, onları kullanmanızı tavsiye ederim.

DSCN8264 300x224 resmi Matchbox Boyama   Restorasyon (Ford Mustang Megan Fox Edition) yazısı oylesine  kategorisinde

  • Twitter!!
  • FriendFeed
  • Flickr
  • az kaldı!

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 5834 yorum ve 846 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »