HEM SOLCU, HEM DE LUMPEN OLMAK

öylesine | 5 Nisan 2011

fakir ama gururlu resmi Hem solcu, hem de lumpen olmak yazısı oylesine  kategorisinde“Türkiye’ de sol neden gelişmedi” sorusu üzerine burdan aya uzanan kalınlıkta kitaplar yazılabilir, ama ben işin o kısmıyla fazla ilgili değilim. Birikimim haşa o konuda tıp tutacak düzeyde değil.

Anadolu’ da, sol fikirlerin gelişmesine ters bir ortam olduğunu, maya tutmayacağını hiç düşünmedim. Aksine, savaşçı ve göçebe bir topluluk olmak, Şeyh Bedrettin gibi örnekler, ahilik sistemi bence sol fikirlerin gelişmesi için gayet münbit bir zemin hazırlamıştı. Osmanlı’nın son dönemlerinde dahi Baha Tevfik gibi marjinal, anarşist kişilerin varlığı da ortada. Solcular Cumhuriyet döneminde büyük kırıma uğradılar ve gözleri boyanabilenler de Kemalizmin aslında solcu bir öğreti olduğu yalanıyla uyutuldular (hala çok büyük yığınlar bu yalana inanmaktalar). Kalan aklı başında solcular da, gerek devlet ajanları, gerekse kendi içlerindeki ayrık otlarından dolayı “zararsız” hale gelerek çok küçük fraksiyonlara bölündüler.

Türkiye’de aklı başında sol taban, maalesef ümit vermeyecek kadar küçük ve organize olmaktan uzak (sol elbette çok geniş bir yelpaze; bunların hangisinin “makbul”, hangisinin “mekruh” olduğu ise apayrı bir tartışma konusu ve bu yazının amacını aşar)

Maalesef Türkiye’de kendini solcu ilan eden kalabalıkların çoğu, aynı ateistler gibi, irrasyonel, dolayısıyla “tepkisel” bir kalabalık: bunların çoğu, genelde köyden kente göçen, eğitim durumları fena olmasa da kültürel ve entelektüel tabanları son derece çürük bir kitle. En büyük sorun ise, sol fikirleri benimsemekten çok, kapitalist sistem içinde istediklerini alamamış olmaktan ötürü öfkeli olmaları. Yani, Mercedes’in koltuğuna kurulduklarında, savunduklarını sandıkları şeylerden hızla vazgeçecek olmaları…

Elitist bir yaklaşım gibi görünse de, fakir, şuursuz ve entelektüel altyapısı zayıf kalabalıklarla devrim filan yapamazsınız. Nedeni açık: bu kitleler kolayca satın alınabilirler ve kaygıları sadece ekonomiktir. (Organize olmanın gerektirdiği bazı özelliklere sahip olmadıklarını es geçiyorum). Bu yüzden, batıda devrimci fikirlerin önderliğini yapanlar ezici oranda zengin ailelerden gelen, entelektüel birikimleri sağlam, ekonomik kaygı taşımayan idealistlerdir. Che’den Engels’e, Voltaire’e kadar bu böyle. Burada elbette “fakir adamla devrim yapmaya kalkan yarı yolda kalır” gibisinden birşey söylemiyorum. Benim derdim; sınıf atlama ezikliğini solculukla maskelemeye çalışanlarla.

Bunların aklıma düşmüş olmasının nedeni, “yurdum internetlerinde” zaman zaman yaşanan “sen solcu olmak için çok zenginsin lan” fasaryası…

Bu önermede, ilk bakışta göze batan iki çarpık durum var: Birincisi, sol ideolojinin salt ekonomik bir sistem önermekle yetindiğini varsayan indirgeyicilik. İkincisi ise, solcu olmak için fakir olmak gerektiği önşartı. Buna göre, zengin biri, kendisinden başkalarının da iyi yaşamasına tahammül edemeyen bencil ve kötü bir varlık oluyor; aslında iddiayı ortaya atan kişi, bir gün kendisi de fakirlikten kurtulursa, bu fikirlerinin arkasında durmayacağının sinyalini veriyor.

Burada ciddi bir algı çarpıklığı var – sol fikriyat, zenginin malını yağmalayıp fakir olmakla övünen bir gruba dağıtmak eylemiyle özetlenemez. (Buna yağma derler)

Boynuna 6 kat altın zincir dolayıp Bentley’le gezen rapçiyle, iyi şaraba, dünyayı gezmeye, bir katanaya servet ödeyen adamı “ikisi de burjuva piçi, fark yok” diye damgalamak, herşeyden önce medeniyetimize duymamız gereken inanca ciddi bir hakaret olur! “Solun” temel taşlarından biri daha yüksek bir medeniyet, adalet ve hatta refah düzeyine ulaşmaksa, sol hareketin en büyük düşmanı sınıf atlamaya heveslenen ama bunu dile getiremeyecek kadar korkak olan lumpen proleterdir.

Ben solcunun ince zevkli, zeki ve entelektüel olanını severim! Siz de sevin, kıskanmayın. Nazar etmeyin ne olur, devrim yapın sizin de olur!

ARKADAŞLA SEVGİLİ OLMAK

öylesine | 13 Mart 2011

friends1 300x210 resmi Arkadaşla sevgili olmak yazısı oylesine  kategorisindeDün gece “London” ı izliyordum…

Yıllardır sevgililerimle arkadaş olmayı denedim, başarısız oldum.

Bunda başarılı olan birine rastladığım çok enderdir. Tersini düşünelim: neden arkadaşlarımızla sevgili olamıyoruz?

Özel (ve seks) hayatlarında son derece rahat olan bazı kadınlara bu fikrimi açtığımda, sanki scatting filan gibi fantezilerden bahsediyormuşum gibi tuhaf ve şiddetli reaksiyonlar aldım: oysa 30+ kulübünün üyeleri olarak,
hepimiz sevgili dırdırından, derinliği olmayan ilişkilerden, tandığımızı sandığımız (birkaç günde) insanın bir hafta sonra, “meğerse” kendi fantezi alemimizde yarattığımız bir kukla olduğunu farketmekten şikayetçiyiz.

Sanırım, şu tanımadığımız yabancıyla bir anda karşılaşıp aşık olmak, sonra herşeyin mükemmel olması, arada bazı badireleri atlatıp sonunda hayatımızdaki tüm sorunlara nokta koyacağımızı sanma hastalığı, bize aşk filmlerinin,
aşk dediğimiz soyut ve içi keyfekeder doldurulabilen şeyin böylesine yüceltilerek pazarlanmasının ürünü.

“Aşk” denen şeyin ne olduğunu, insanlığın kalan kısmı gibi ben de bilmiyorum. Çünkü aşkın ne olduğuna dair somut bir tanım yok. TDK’nın Büyük Türkçe Sözlüğüne göre aşkın tanımı şu:

“Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, amor”

Peki sevgi ne? O da şuymuş:

“1. (Genel olarak) Hoşa giden bir şeye eğilim; tutkuya dek varabilen bir ruh durumu. Türlü biçimleri: a. Karşı cinse karşı duyulan sevgi. b. Çocuğa karşı duyulan sevgi. c. Bir nedene dayandırılamayan duygudaşlık (sympathie), d. Uzun süre içinde oluşup gelişen kişisel gönül dostluğu, e. Doğaya vb. lerine duyulan sevgi. 2. (Felsefede) Eski Yunan felsefesinde sevgi evrende birleştirici ilkedir (Empedokies), Platon’da güzele duyulan sevgi (Eros) ideaların bilgisine götüren yoldur. Hıristiyanlıkta: yardım elini uzatma anlamındaki sevgi (Caritas) ve hastalara, acı çekenlere, yoksullara duyulan sevgi (agape), yakın sevgisi, giderek hiç bir ayırma yapmaksızın tüm insanlara gösterilen sevgi (insanlık sevgisi) ve Tanrı sevgisi; çağımızda Max Scheler’in felsefesinde sevgi temel kavramlardan biridir; Scheler’in baş sorunu olan kişiliğin asıl özü sevgi olduğu gibi, insanları birbirine bağlayan da sevgidir; kendi içine çekilmiş ayrık yaşayan kişi değil, dünyaya ve insanlara sevgi ile yönelen kişi, yine böyle kendisi gibi sevebilen kişilerle kendini bir-duyan kişi değer taşır.

Harika! Soyut bir kavramı, başka bir soyut kavramla “açıklıyorlar”!

Buradan kendimce çıkardığım sonuç şu: bu sadece deneyimlenebilen birşey ve genelde kriz ve kayıp durumlarında bağlılığımızın derecesini farkedebiliyoruz.

Bu benim için fazla karmaşık, bir o kadar da tekinsiz bir durum. Hayatımda iki kez aşık oldum, ikisinde de hayatım başladığım noktadan çok daha geride biryere gitti. Birincisinde insanlara güvenimi, ikincisinde sevebilme yetimi
kaybettim.

Çoğu insan da benden farklı bir durumda değil; ama buna rağmen, en azından tanıdığım insanların “adam gibi bir ilişki” kurmaya dair girişimleri yok.

Yani aslında, aradığımız aşk ya da sevgi filan değil. Serotonin ve adrenalin seviyemizi yükseltecek, kötü de olsa şiddetli birşey yaşatacak şeylerin peşindeyiz. Bu yüzden, tehlikeli adamlar ve kadınlar bu kadar çekiciler.

Eğer böyle olmasa, kadın ya da erkek olsun, “neden arkadaşlarımız ya da iyi tanıdığımız birileriyle sevgili olmayalım?” dediğimde, pedofil ya da nekrofilmişim gibi tepki görmezdim.

Çevremde evlenen insanlara bakıyorum; insanlar genelde o mucizenin gerçekleşmesini beklerken biryerlerde sıkılıp, yorulup “sakin bir limana” sığınıyorlar. Bu genelde sevemedikleri, heyecan duyamadıkları, hatta en basit şeylerde
bile en ufak ortak noktaları olmayan insanlar oluyor.

Eskiden kendimi ilişkiler konusunda başarısız addederdim; bu fikirden yavaş yavaş vazgeçiyorum: durduk yere kimseye “aşığım, öldüm bittim” demedim, “bu da olur” diyerek laf olsun diye evlenmedim, ya da gerçekten aşık olduğumu düşündüğümde,
riskler almaktan çekinmedim. En azından “mantıksız hedefler” koyup, “bulduğuma tav olmamışım”.

İnsan olarak, ihtiyaçlarımızı karşılayamadığımız zamanlarda, saçmasapan yollara sapmak gibi arızalarımız var.

Gerçekten uyuştuğumuz birilerini bulamadığımız için, bizi yorarak, üzerek, kırarak da olsa oyalayan insanlara kapılıyoruz.

Öylesine delicesine bir onaylanma ihtiyacı içindeyiz ki, karşımızdaki insanı farklarıyla ve kendi normlarımız dışında kabul edemiyoruz ve farklı olması güvensizlik yaratıyor.

Sekse bazen çok önem atfediyor, bazense çok hafife alıyoruz. Seks çok zevkli bir oyun; ama bunun dışında da bir hayat var ve birinde tatmin olunca öbüründe de olacağınızın garantisi yok. Ya da sevgilinize yatakta “tuhaf şeyler” yapmanız, gerçekte “sapık ve tehlikeli” biri olduğunuzu göstermiyor. Erol Taş’ın “gerçek hayatta” iğrenç biri olmadığı gibi!

İki insan olarak tek başımıza olduğundan çok güzel şeyler yaratabilecekken, korkularımız, endişelerimiz, hayalkırıklıklarımız, güvensizliklerimiz ikinci kişiyle daha da kabarıyor, bazen ikiye de değil, üçe, beşe, yüze katlanıyor. Churchill’in dediği gibi;

“Why, you may take the most gallant sailor, the most intrepid airman or the most audacious soldier, put them at a table together – what do you get? The sum of their fears.”

Hala tanımadığımız yabancıları denemek istiyoruz. Bunu biraz şuna benzetiyorum; dünyada aurora gibi, kuantum fiziği deneyleri gibi, aniden tutuşan insanlar, alev topları gibi tüyler ürpertici fiziksel gerçekler varken, çoğu insan
hala melekler, periler, hayaletler filan gibi şeylerde heyecan arıyor! Birçok BBC belgeseli üçüncü sınıf Hollywood korku ve gerilim filminden çok çok daha ürkütücü, şaşırtıcı, sarsıcı ve “gizemli” aslında.

KONFOR, ALIŞMAK VE HAYATTAN SIKILMAK

öylesine | 18 Aralık 2010

Çoğumuzun yılda yaşadığı 365 günün en azından 300′ü, birbirinin tıpatıp aynısı.koyun 284x300 resmi Konfor, Alışmak ve Hayattan Sıkılmak yazısı oylesine  kategorisinde

Çocukken bu kadar sıkıcı mıydık? Muhtemelen hayır. Lisede uzun eşek oynamaktan, bir eşek şakasını günlerce planlamaktan sıkılmazdık.

Sorunun teke indirilebileceğini sanmıyorum. Ortada birden çok sorun var. Ama sonuç tek: çoğumuz daha otuzu görmeden, herşeyden korkan, “güvenli oynayan”, garantici, hayalgücü sıfır çeken, sıkıcı varlıklar haline geliyoruz.

İnsanın bence en büyük sorunlarından biri, doğasında varolan konformizm. Normlara uymak, yani normal olmak, sürekli olarak vasat şeyleri elde edebilmenizi sağlıyor.

Peki en son ne zaman harika bir kadınla sabaha kadar delice şeyler yapıp, sonra butik bir otelde gün boyunca seviştiniz, ya da en son ne zaman başınızı belaya sokup polis tarafından kovalandınız, son derece ciddi bir iş toplantısında serseri gibi davranarak, tavırlarınızın “kabul edilemezliğine” rağmen reddedilemez bir fikir ortaya attınız, rahat ve güvenli arabanızı satıp ABS’si bile olmayan safkan bir GTI aldınız, kafayı ciddi anlamda bulup kamuya açık biryerde sızıp kaldınız ya da takım elbisenizi çıkartıp paçaları sıvanmış bir kot ve kırmızı terliklerle dışarı çıktınız?

Muhtemelen sizin ruhunuz zaten öldü ve sadece Matrix’e enerji kaynağı olarak hizmet etmek üzere “varoluyorsunuz”.

Bu hayatta çoğu zaman yenilgiye uğradınız. Paranızı, işinizi, sevdiğiniz insanları kaybettiniz. Bunları tekrar yaşamaktan öylesine korkuyorsunuz ki, herşeyi vasat yaşamaya çalışıyorsunuz. Muhteşem bir iş fırsatını görmezden geliyorsunuz, çünkü daha önce bir kez başarısız oldunuz. Karşınızda harika bir kadın/adam var ama “aşık olup kendimi kaptırırsam ve beni terk ederse çok üzülürüm” diye mızmızlanıyorsunuz.

Oysa “normal” olmak ne kadar kolay değil mi? Her sabah aynı saatte kalkıp işe gitmek, aynı lanet işi, aynı salak metodla yapmak, aynı saatte eve gitmek, aynı yerlerde yemek, aşık olmadığınız “iyi biriyle” evlenmek, kabul gören bu ilişkinin sonunda size benzeyen arkadaşlarınızla aynı aktivitelere katılmak. Herşey garantili, normal, çalkantısız. Tamam; zevk sınırlı ama korku ve acı da yok.

Size biçilen ömrün aslında “problemsiz” bir şekilde tükenip bitmesini bekliyorsunuz, farkında mısınız?

Çocukken,lisedeyken, hatta üniversitedeyken, geçen sene, geçen ay, geçen gün böyle değildiniz oysa. Değişen ne? Korku. Herşeyden korkmak, sıkılmak, rahata alışmak. Riske girmek yerine, vasatları yaşamaya alışmak ve sonunda bunu kutsamak.

Elbette korkuyu yenip insan gibi yaşamaya başlayınca dışlanacak, dalga geçilecek, hayalkırıklığına uğrayacak, başarısız olacaksınız. Ama hayat ve doğa da böyle; herşeyin bir bedeli var. Çoğu zaman böyle olmak da zorunda değil. Korkmaya alıştığınızda, farklı şeyler denemek daima olduğundan çok daha riskli gözükür.

“Normları aştığınızda” insanlar sizi kıskanacaklar ve bu yüzden de dışlayacak, dalga geçecek, günah keçisi ilan edecekler. Umursamayın. O sıkıcı insanların çoğu TV’de macera filmleri izleyerek, serseri adam ve tehlikeli kadınlara “uzaktan” aşık olarak,birilerine özenerek yaşıyorlar, daha doğrusu varolmaya çalışıyorlar. Sürüden ayrılan birinden bu kadar nefret etmeleri gayet doğal; çünkü bunun hep hayalini kurdular ama asla cesaretleri olmadı.

Bu sarmalı kırmak zordur. Çoğu zaman, çok basit bir işi yaparken bile, “bunu neden böyle yapıyorum?” diye kendinize sorun. Mantıklı bir cevap veremeyeceksiniz, çünkü birçok şeyi öyle yapıldığını gördüğünüz için, üzerinde düşünmeden, alışkanlık haline getirdiniz.

Daha vahim birşey söyleyeyim; çoğu filmi, kitabı, yeri çok itibar ettiğiniz birileri önerdi diye beğeniyorsunuz. Hayatınızda beğendiğinizi sandığınız birçok şeyi kendiniz keşfetmediniz. Çoğu zaman özgün olmaktan, toplumun genel eğilimlerine karşı düşmek gibi kaygılar taşıyorsunuz.

Ne garip değil mi, The Beatles için kendini parçalayan kızların çoğu, ki kimisi bazılarımızın annesi, gayet standart, mazbut, “normal” hayatlar yaşadılar. Ama ne Ringo Starr, ne de John Lennon “normlara uyan” heriflerdi. (Paul McCartney’i dışarda tutuyorum)

Tanıdığım birçok insanın “takıntısı” haline gelen aşkları var, ya da halen gözleri dalarak bahsettiği başarıları. Oysa o kadın/erkek çok özel biri değildi; ya da o anlattığı şeyin çok daha iyisini hala yapabilecek durumda. O anın ya da insanın kafasına kazınmış olmasının tek nedeni, artık çabalayamayacak kadar korkak olması. Belli birşeye tutunup kalıyor çoğu insan; oysa hayatımızda her an, daha iyisini yaşama şansına sahibiz.

Birkaç ay öncesine kadar herşeyden vazgeçmiş halde çürüyordum. Hiçbirşeyin asla eskisi kadar iyi olmayacağını sanıyordum. Son aylarda hayatımla ilgili birçok şeyi çözdüm ya da çözmek adına ciddi adımlar atıp sonuç almaya başladım. Ve bu arada çok büyük bir darbe de aldım. Hala hayatımdan memnun olduğumu söyleyemem; ama en azından “yaşama korkumu” yendim ve artık çok uzakta kaldığını sandığım şeylere doğru tekrar yürümeye başladım.

Eğer ümidi tamamen kaybettiyseniz, ki bu akıl almaz derecede aptalca birşeydir, belki de yaşamak sizin için doğru seçim değil. Sizin yerinizde olsam, muhtemelen bir av tüfeği filan edinip kafamı uçururdum. Hayat güzel şeyleri tadmak için çok kısa olsa da, yıllarca sürekli eksik kalmak, korkmak için çok uzun.

Hayatı fazla hafife alıyoruz ve birçok şeye dokunmadan, bakmadan, tatmadan, koklamadan geçiyoruz. Daima aynı yolları kullanarak biryerlere gidiyor, aynı yöntemlerle birşeyleri yapmaya çalışıyoruz. Elim 1 ay alçıda kaldığında, sol elle de whiteboarda yazabilmeye başladım. Bugün her iki elimle de yazabiliyorum, hatta sol elle birşeyler çizerken sağ elle yazmaya devam edebiliyorum aynı anda. Belki başımıza gelen “felaketlerin” bir kısmı bizi bildiğimiz yoldan çıkardığı için aslında yeni fırsatlar da doğuruyorlar. Alışkanlıklarımıza, aslında pek de işe yaramayan sakınma refleksimize patolojik derecede bağlıyız. Bize dayatılan ahlak kuralları ve ideolojiler çevresinde birilerini mahkum ederken aslında kendimizi, yargıladığımız insanı attığımız hücreden daha dar biryere hapsediyoruz.

Neden başkalarının rehberliğine, liderliğine girmeye bu kadar meyilliyiz dersiniz? Kendi seçimlerimizin sorumluluğunu almamak için. Gerçekten kendi istediğiniz şeyi yaptığınızda suçlayacak, kendinizden başka kimse kalmıyor çünkü. Bizleri de daha boktan ve kötü insanlar yapan şey aslında tam olarak bu: korkumuz ve korkumuzla oluşan birilerinin paçalarına yapışıp onun himayesine girme ihtiyacımız; bu sayede şekillendiğini düşündüğümüz ama aslında beynimize endoktrine edilen saçmasapan ve elimizi kolumuzu bağlayan fikirler, safsatalar, inançlar, peşin hükümler. Korkmak bizi daha saldırgan yapıyor, tanımadığımız insanları dost ve müttefik ilan ediyor, yine onların buyruğuyla tanımadığımız diğer insanlara düşmanlık, kin ve nefret besliyoruz.

Aslında en büyük düşmanlığımız, yine kendimize.

SONSUZA KADAR YAŞAMAK

öylesine | 11 Aralık 2010

Herhalde sonsuza kadar yaşamak, en eski ve en köklü saplantımız. Hepimiz, en azından çoğumuz, hayatın belli bir noktasına kadar, ölümden korkuyoruz.highlander 300x132 resmi Sonsuza Kadar Yaşamak yazısı oylesine  kategorisinde

Şu deneylerden sonra geldi aklıma; merak edip gerçekte ne olduğuna bakmadım bile. Türk basınının şişirmesiyle “ölümsüzlük bulundu” tarzında gerzekçe manşetler gördüm sadece.

Kılıçları sevdiğim için “default” olarak sevdiğim Highlander’da, ölümsüzler tuhaf bir amaç için birbirlerini öldürürler: ölümlü olmak için!

Çoğumuz daha 30 yaşına gelmeden sıkılıyoruz hayattan. Bir yandan da, sonrasında ne olacağını merak ediyoruz; hayallerimizi gerçekleştirebilecek miyiz, hayatımızın aşkını bulabilecek miyiz, 2.ligdeki tuttuğumuz takım birinci lige çıkıp şampiyon olacak mı, 15 senedir üzerinde çalıştığımız senfoni birgün bitecek mi, vs..

Aslında çoğumuz Godot’yu beklemekle yetiniyoruz, birgün bir mucize olacağını ve mutsuzluğun, boşluk hissinin, başarısızlık ve hayalkırıklığının silinip gideceğini sanıyoruz. Öyle olmuyor.

Hedef dediğimiz şey aslında tüm hayalkırıklıklarının, endişenin ve ümitsizliğin silineceğine inandığımız bir hayali nokta sadece, Nirvana gibi, ulaşılmaya çalışılan ama asla ulaşılamayan birşey. Elbette küçük hedefler de var; onlara ulaştığımızda da beklediğimiz gibi olmadığını görüyoruz ve hemen başka bir hedef koyuyoruz kendimize. Oyunlar oynuyoruz.

Hedefe ulaşma telaşı ve endişesi içinde, aslında hayatın “varmak” değil, “yürümek” olduğunu unutuyoruz.

Elbette “Carpe Diem” körlüğünden filan bahsetmiyorum; sadece yaptığımız çoğu şey anlamsız diyorum. Delice istediğinizi sandığınız şeyler, sakinleşip derin nefes alınca unutulan şeyler!

Belki kendi hayatlarımı çok anlamsız bulduğumuz için başkalarına özenerek kendimize aslında hiç ilgilenmediğimiz idealler yaratıyor ve bir başkası olmak için çaba harcarken aslında ne istediğimizi, kim olmak istediğimizi gözden kaçırıyoruz. Belki doktora yapmamıza, ayda 10.000 dolar kazanmamıza, bir fotomodelle yaşamamıza gerek yok. Belki gerçekte ne istediğimizi de bilmiyoruz; ama bunu keşfetmek konusunda tutucu, isteksiz ve tembeliz genelde.

İşte bu yüzden, 40 sene de, 400 sene de yaşasak, sıkıntı ve boşluk hissinin uzaması dışında birşey değişmeyecek hayatlarımızda.

Highlander’ın bir bölümünde Connor MacLeod, artık iyice yaşlanan karısına sarılır ve karısı kucağında ölür.

Aretha Franklin de ölüyor, Belushi öldü, Lem öldü, Salinger öldü. Sevdiğim insanlar öldüler. Doğduğum ev yıkıldı, en sevdiğim arabanın artık derli toplu olanını bulmak mümkün değil, benden 10 yaş küçük bir kadınla sadece sıkılıyorum. Etrafımdaki dünya değişip, sevip alıştığım şeyler değişirken, neden 400 sene yaşamak isteyeyim?

“Interview with the vampire” da Lestat, yüzlerce sene sonunda artık dışarı bile çıkamadığını, uyum sağlayamadığını, içinin öldüğünü söyler.

Highlander’da (onurlu ve zorunlu bir intihar hariç) hiçbir ölümsüz kendi kafasını uçuramaz, hayatta kalma çabamız buna engel olur, bu yüzden yüzlerce yıl “acaba ne zaman öldürüleceğim?” endişesiyle yaşarlar, karılarının, çocuklarının, torunlarının, onların torunlarının cenazelerine gitmekle lanetlenirler.

Gerçek şu ki evren mükemmel şekilde işliyor, kusurlu olan bizleriz. Belki bu kadar kusurlu olduğumuz için herşeyi kendimize göre uyarlama çabası içindeyiz, ama bunu başarınca bile çilemiz bitmiyor, bu sefer başka sıkıntılar çıkıyor ortaya. Kimimiz referanslarını batıdan alıp örneğin Machievelli prensiplerini benimseyerek arıyor doyumu, kimisi doğuya sarıp budist olmaya filan kalkıyor, ama çoğumuzun aklına “ben gerçekten ne olmak, nasıl yaşamak istiyorum?” sorusunu sormak gelmiyor.

Bunu 30, 40 senede yapamayan birinin 400 senede de yapabileceğini sanmıyorum.

Sizin hayatınız 400 sene yaşamaya değer mi?

YALAN

öylesine | Etiketler:, — 5 Aralık 2010

DR. MANHATTAN
I tried to explain. Thermodynamic
miracles–events with odds against so
astronomical, like oxygen turning intowatchmen09 300x200 resmi Yalan yazısı oylesine  kategorisinde
gold. I have longed to witness such a
thing and yet I neglect that in human
coupling, millions upon millions of cells
compete to create life over generation
after generation: Until finally, your
mother loves a man–Edward Blake, the
Comedian–a man she has every reason to
hate. And out of that contradiction,
against unfathomable odds, it was you,
only you, that emerged. To distill so
specific a form from all of that chaos;
Your creation is like . turning air
into gold. A miracle.

LAURIE
But if my birth is a miracle you, you
could say that about anyone.

DR. MANHATTAN
Yes, anyone in the world. But the world
is so crowded with miracles that they
become commonplace and we forget. I
forget.
They stand there in silence. Connected for the first time in
years.

DR. MANHATTAN (CONT’D)
Now. Dry your eyes.
FROM ABOVE: We see the full CRATER–the ARGYRE PLANITIA.
Round, with two, eye-like BOULDERS set side by side, a RIDGE
of land curling below . like a smiley-face.

DR. MANHATTAN (V.0.)(CONT’D)
And let’s go home.

DAN
Yeah. You might have created peace, but
not at the expense of justice. You need
to pay for what you’ve done.

ADRIAN
That doesn’t sound like you, Dan. That
sounds more like Rorschach.

—-

The Watchmen’de, Tanrı’yı oynamaya soyunan Ozymandias, dünyayı bir yalanla kurtarır.

Tanrı olmaya en yakın varlık olan Dr Manhattan, bu oyun karşısında mat olur ve bu yalana iştirak etmek zorunda kalır.

Bazen içinden çıkamadığımız ahlaki dilemmalar yaşarız. Bazen adalet, gerçek, koruma içgüdüsü birbiriyle çelişir. Doğru şeyi yapmaya çalışırız, ama bazen doğru seçim diye birşey yoktur.

Karşınızdaki insan, gerçekte nasıl biri olduğunuzu öğrenmekten pişman olabilir. “Bilmek istemiyorum” der.

Bu durumda da ahlaki bir dilemma yaşayabilirsiniz. Bilmeden yaşamak sizin tarzınız değildir, hayatınız boyunca herşeyin değişebileceğine inanarak yaşamışsınızdır, birşeyler değişmiştir ve artık kendinize bile tekrarlamaktan korktuğunuz şeyleri içinizden çıkarmanız gerekir. Bir katharsise ihtiyacınız vardır. Rorschach gibi yaşarsınız bazen, ciddi takıntıları, kendine yokoluşa götürebilecek takıntıları olan, bazen duygularını öldürse de ruhu için asla taviz vermeyen biri olarak.

Dr Manhattan gibi başka bir galaksiye kaçmak değildir kurtuluşunuz, arasıra Ozymandias’ı oynamak da herzaman işe yaramaz.

Çoğumuz Dan gibiyiz oysa. Yalandan nefret ederiz ama hayatımızı bir yalan üzerine kurarız, bunaldığımız “gerçek bizden” kaçışımızı daha büyük bir yalanda ararız.

Gerçekten dayanamayanlarımız ise Rorschach gibi yokolur.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »