YOZDİL STYLA YAZI VE ÇAĞDAŞLIK

öylesine | 21 Eylül 2010

Çağdaşlık, 20 sene önce “çimlere basma” yazılı tabelaların sökülüp, dandik kıvırcık çimleri yerine İngiliz çimi dikilmesi, orada da insanların özgürce öpüşebilmesi değildir…dil 568245 300x195 resmi YOZDİL STYLA YAZI VE ÇAĞDAŞLIK yazısı oylesine  kategorisinde

İlericilik, çift katlı otobüste giderken, mal mal çevreyi seyretmek yerine otobüs içinde, bedava internete bağlanabilmek değildir…

Refah, 60 taksitle de olsa kendi evinde oturmak, aldığın arabayla seyahat edebilmek, hatta yurtdışına çıkabilmek değildir…

Mutluluk, üniversitede, sevgilinle aynı evde yaşayabilmek değildir…

20 sene önce, yalvara yakara eş dost aracılığıyla, ABD’den getirttiğin kitabı şimdi internetten satın alabilmek değildir özgürlük…

Demokrasi, arasıra küfürleşsen de, en yakası açılmadık konuları, 20 sene önce bu yüzden gençlerin birbirini öldürdüğü konuları, özgürce, giderek de insana doğru evrilerek tartışabilmek değildir internet sayesinde.

Bunların hiçbiri iyi şeyler değildir; çünkü bunlar ABD emperyalizminin cartının curtunun Türk gencinin gözünü boyama taktikleridir. Şeriatın ön hazırlığıdır.

Türk genci, icabında birbirini öldürür ideolojisi için, ideoloji namustur ve bunu devletle, devletin bile pek haberi olmadığı birtakım gizli kurumlar endoktrine eder. Vatanın bölünmemesi açısından, aynı dedelerimiz gibi canlarını vermiştir bu gençlerimiz.

Refah ve özgürlük, gençlerimizi dejenere eder. Türk genci, ciddi ve vakur bir tavırla, pis kokulu kahve köşelerinde iyi çocukları başa geçirecek ideallere hizmet eden vatanperver bir organizmadır. Türk genci, aslında kendi idrak kapasitesinin de anlamaya yetmeyeceği birtakım kutsal ideallere hizmet etmekle yükümlüdür.

Demokrasi denen zırvalık bir batı icadıdır ve hiç kuşkusuz bölücü bir unsurdur. Bir toplumda, profesör ile çobanın eşit oya sahip olması kabul edilemez bir saçmalıktır!

Internet, birtakım isimsiz klavye delikanlılarının, kökü dışarda hain odakların at oynatıp gençlerimizi tuzağa düşürdüğü habis bir ortamdır. Buradaki hareket alanını kısıtlamak adına, her fırsatta bok attığımız iktidar partisiyle tam bir uyum içinde hareket edip, 5651′i el birliği ile çıkarmak bir çelişki sayılamaz. Çünkü bu vatan hepimizin (öbürleri hain ve ABD, Ermeni, İsrail ajanı olsalar da)

UZMANLIĞIN CANI CEHENNEME!

öylesine | Etiketler:, , — 20 Eylül 2010

Beni tanıyanlara göre maymun iştahlıyım. Belli birşey üzerinde nadiren sabit kalabiliyorum.
images resmi Uzmanlığın Canı Cehenneme! yazısı oylesine  kategorisinde
Bu kısmen doğru: hayat birçok şeyde uzmanlaşamayacak kadar kısa. Üstelik, şimdiye kadar X bir konuda uzmanlaşmamış olmanın hiçbir zararını görmedim. Bu arada, uzman derken, gerçek bir uzmanlıktan bahsediyorum; birkaç senede hasbelkader edinilen, çoğu sistematik olmayan, yeni şartlara çok da kolay adapte olamayan bir bilgiler yığını değil bahsettiğim. Örnek vermek gerekirse, Linux üzerinde VLC’nin libcaca kütüphanesini kullanarak ASCII video oynatabilen komutun olduğunu biliyorum; ama bu ezberimde değil. Olması da gerekmiyor; zira manpages ve internette bu bilgiye kolayca ulaşabilirsiniz. Yazdığım bolca kod var ve bu işten azımsanmayacak kadar para kazandım. Ama işin mühendislik kısmıyla zerre kadar ilgilenmedim; çünkü ihtiyacım olmadı ve mühendislik ilgimi çektiği halde, bilgisayar benim için sıkıcı bir dünya. Eğer bir mühendislik alanında sivrilmek istesem, bu muhtemelen makina mühendisliği olurdu. Mühendislik okumak yerine, İktisat okuyarak daha fazla vakit kazanmayı, bu vakti de bazen zibidilik, bazen daha fazla şey öğrenerek kullanmayı tercih ettim. Bugün bana AutoCAD yazar mısın dense, oldukça primitif bir uygulamayı 10 senede yazabilirim! Dolayısıyla, bu benim için bir iş olamaz. Türkçesi, o iş beni aşar!

Uzmanlık kesinlikle gereksiz birşey değildir; ama insanı ister istemez tek yönlü olmaya iter. Hayalgücü ve çok sayıda disiplinin içiçe geçtiği bir işle uğraşmıyorsanız, uzmanlık dalınız itibar görmenizi, daha çok para kazanmanızı ve eve muhtemelen daha erken gidebilmenizi sağlar.

Gelgelelim, uzmanlık aynı zamanda önünüzü tıkar. Eğer makina mühendisi iseniz, bir arabayı hızlandırmak için tercih edeceğiniz ilk yol, motoru güçlendirmek, ikincisi ise büyük ihtimalle hafifletmek olacaktır. Ama malzeme konusunda, özellikle kompozit malzemeler konusunda oldukça az bilginiz olduğundan, ikinci şıkkı eleyeceksiniz. Bir elektronik mühendisi ise, sizin “pistonları hafifletelim, enjektörlerin atomizasyonunu artıralım” gibi önerilerinize, “hayır, avans ve yakıt haritaları ile oynayarak bu işi ECU’dan halledelim” diye karşı çıkacaktır. Çünkü yıllarca okuyup, yıllarca çalıştıktan sonra, yeni bir alana az da olsa girmek zorunda kalmak insanları korkutur. Korkmasa bile, çoğu insanın yeni şeyler denemek ve keşfetmek için enerjisi, zamanı ve parası çok azdır.

Yamaha servisi işletirken, bu yüzden 6 silindir motorlara hiç girmedim: birkaç ayda yeterli tecrübeyi kazanabilirdim ama buna zaman yoktu. Karmaşık ve ağırlardı; altyapı olarak yatırım yapmayı gerektiriyorlardı. Bunun yerine, en fazla 3 silindire kadar olan küçük ve ümit kesilmiş motorları ucuza satın alarak toplamaya ve satmaya başladım. Çoğundan ortalama %150 kar ettim! Yani sıfır sattığım motorların neredeyse 8 katı kadar!

Hayat bizden çoğu zaman optimal çözümleri ister; en doğru, en ucuz, en parlak, ya da en zekice olanı değil. Elbette istisnalar da vardır; ancak bu hayat tarzı size göre olmayabilir. Kendi işinizi mi yapacaksınız, yoksa çok ama çok spesifik bir konuda, örneğin değişken turbo geometrisi bir alanda, 100 kişilik bir ekibin parçası mı olacaksınız? Ben elimden geldiğince çok problemle, manzarayla, insanla ve deneyimle karşılaşmayı seviyorum; dolayısıyla ikinciyi seçmezdim.

Doğrusunu isterseniz, ikincisi, günümüzde çok fazla talep edilen birşey de değil! Endüstri, daha fazla kalifiye eleman çalıştırmak yerine, daha modüler çözümlere yöneliyor. Geçmişte, aynı bantta 8 çeşit motor üreten otomotiv firmaları, artan model sayısına rağmen, artık bunun yarısını üretiyorlar. Hatta, şirketler başka otomotiv şirketleriyle anlaşıp, belli bir motoru ortak ve tek bir noktada üretip maliyetleri kısmaya çalışıyorlar. Süreçleri basitleştirip, daha az kalifiye eleman çalıştırıyorlar; en alttakiler ise makineleşme sayesinde boşta kalan işgücü olarak işsizler ordusuna katılıyorlar.

Bununla beraber, kalite artışı inanılmaz düzeyde. Aldığınız bir ürünün, tasarım hariç, tatmin edici olmaması neredeyse imkansız. En ucuz telefonlar bile kabul edilir ölçüde müzik çalıp fotograf çekebiliyorlar. Daha iyisi, neredeyse asla bozulmuyorlar. Üstelik, her şirketin ürünü, bir diğeri ile neredeyse aynı fiyata, özelliklere ve kaliteye sahip.

Peki farkı nasıl yaratırsınız? Hayalgücüyle. Fotograf çekebilen cep telefonu fikrine bir zamanlar gülmüştüm. Şimdiyse, telefonun en çok kullandığım özelliği. Üstelik, kompakt fotograf makinemi neredeyse gereksiz kıldı. En azından, sokağa çıkarken artık yanıma almıyorum. İlginç birşey yakalamak için telefon fazlasıyla yeterli ve pratik.

Elbette, ürün ve hizmetlerin farklılaşması, farklı türden, birden fazla becerisi olan insanların da varlığını gerekli kılıyor. Geçmişte web tasarımcısı, Frontpage ya da Dreamweaver gibi araçları kullanarak oluşturulan HTML kodunu, FTP ile hosting sunucusuna yükleyebilen biriydi. Bugün ise, PHP gibi bir dili en azından anlayabilmesi, Javascripte hakim olması, Fireworks ya da Photoshop gibi araçları kullanabilmesi, trendleri takip edebilmesi, sosyal medyada aktif olabilmesi, hatta bazen ürün fotografı çekebilmesi bekleniyor. Dolayısıyla, artık böyle birinin, harika ve hatasız Javascript yazabilen biri olması pek de olası değil. Ama gerek de yok; çok şükür Javascript frameworkleri ve bunları kusursuz kullanabilen uzmanlar var. Ama o uzmanlar, artık kendi başlarına bir anlam ifade etmiyorlar; parça artık çok daha fazla elemandan oluşuyor ve tek bir kişinin çok sofistike bir web sitesini makul sürede bitirebilmesi çok da mümkün değil.

Uzmanlara ihtiyaç azaldıkça, arayı herşeyi belli ölçüde yapabilen insanlar dolduruyor. Bunlar, mavi yakalıdan daha fazla, ama uzmanlardan daha az kazanan, kimisi freelance çalışan yeni bir tür. Onları genelde web teknolojileri gibi alanlarda farketsek de, aslında birçok iş kolunda bu tip yeni bir “tür”, işgücünün önemli bir kısmını oluşturmaya başlıyor. Bu insanların yaşam biçimleri de daha farklı: çarşamba günü tatile çıkıp, cuma günü plajda kod yazarak haftasonu iş teslim edebiliyorlar. Daha çok boş zamanları olduğundan, işe gitmek için yol parası harcamadıklarından, haftanın 4 günü evde donla gezebildiklerinden giderleri de daha az olmasına rağmen, kimisi uzmanlardan daha güzel bir hayat sürebiliyor pekala. Bu da bir tercih. Her zaman çok kazanmak zorunda değilsiniz. Sonuçta, geri getiremediğimiz tek şey, geçip giden zaman.

BURSASPOR VE ERTUĞRUL SAĞLAM

öylesine | Etiketler:, — 17 Mayıs 2010

Yıllardır futbolla, ama özellikle Türkiye ligi ile ilgilendiğim yok. 2-3 sene kadar önce, biryerlere giderken tanıştığım, 2.ligde oynamış, şu an adını bile hatırlamadığım bir (eski) futbolcu sayesinde, ilgim daha da dibe vurdu. Transferlerde ve ligde dönen dolapları, inat uğruna futbolcuların nasıl harcandığını, birinci ligde çok para alsalar da onlar da dahil aslında image025 260x300 resmi Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam  yazısı oylesine  kategorisindefutbolcuların köle olduklarını uzun uzun anlattı.

Gerçekten de, pek sevişen futbolcu ve mankenler, benzer kaderlere sahipler: ünlü olup para ve şöhrete boğulan bir avuç örnek dışında, ne Türkiye’de, ne de bir başka ülkede, profesyonel futbolcu olup ev geçindirmek pek de mümkün değil. Birinci ligde, ya da ikinci ligin iyi takımlarından birinde futbol oynamıyorsanız. İyi para alsanız bile, sürekli olarak sakatlanarak profesyonel iş hayatınızı bitirmek tehlikesi ile karşı karşıyasınız. Teknik direktör ya da kulübün sizi gözden çıkarması da diğer “mesleki” riskler. Üstelik futbolculuk, çok kısa süre yapılabilen bir iş. Bu süre içinde kazandığınız parayla iyi yatırımlar yapamamanız durumunda, kalan hayatınızı sefalet içinde tüketip sokaklarda ölmeniz bile mümkün.

Bursaspor’un şampiyonluğu, lige gerçekten tad getirebilir: Kendilerinden 10 kat pahalı takımlar önünde ipi göğüslediler. Kendilerini “büyük” zanneden, dünya çapında bir başarıları olmayan -ki buna 15 senedir UEFA şampiyonluğunu konuşan Galatasaray’ı da ekliyorum-, buna rağmen dünyanın zengin kulüplerinden bile daha fazla para harcayan üç büyüklerin de artık birşeyleri yeniden düşünmeleri gerekiyor. Şike değişik biçimlerde, dünyanın her yerinde sorun ve futbol gibi anormal, hesabı sorulmayan paraların döndüğü bir sektörde mafya ilişkileri olmaması olasılık dahilinde bile değil. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, yine de futbol adına bir umut olduğunu gösterdi Bursaspor.

Beşiktaşta iken Ertuğrul Sağlam’ı hiç sevmedim ben. Ne futbolcu, ne de teknik direktör iken. Ama şu konuda da hakkını teslim etmek lazım: Beşiktaş içindeki “yönetim mafyası”, Mircea Lucescu gibi, Ertuğrul Sağlam’ın da başını yedi. Sağlam’ın Beşiktaş’da kötü bir sezon geçirip, Bursa’da şampiyonluğu yaşaması bir tek şey ile açıklanabilir: birileri ona gölge etmek, çelme takmak, hatta bazı futbolcularla işbirliği yapıp takımın oyununu bozmak yerine, destek oldular.

Futbolcuyken, ağırlığı, ezdiği toplar, bencilliği yüzünden sevmedim Ertuğrul’u. Ertuğrul da, kişilik olarak Beşiktaş’la asla özdeşleşmedi, karışmadı, uzak durdu. Hatta bunun nedeni olarak, açık açık söylenmese de, karısının türbanlı olması gösterildi. Ben bunu yemedim. Ama önümüzdeki günlerde, adım gibi biliyorum ki, Bursaspor’un başarısını hazmedemeyenler, Fethullah Gülen’in ve “cemaatin” kulübe para yağdırdığını, rakiplerini satın aldıklarını söyleyecekler. Hatta şimdiden, Ertuğrul’un, kendisini iki defa satan Beşiktaş’ı “kafaya aldığını” söyleyenler olduğu gibi. Diyarbakır şampiyon olsa PKK parasından bahsedilecekti; dolayısıyla böyle saçmalıklara takılmanın alemi yok.

Bursaspor hakkıyla şampiyon oldu. Azıcık adam olan da, bok atmak yerine tebrik eder.

Yoksa, ona buna bok atmayı alışkanlık edinen, istediği olmayınca ağlayıp zırlayan büyük takımların taraftarları, kendi kulüplerinin elinde oyuncak olmaya devam ederler. En fazla “başkan istifa” diye bağrınırlar ama sportif ve yönetimsel olarak, “neden şampiyon olamıyoruz?” sorusunun cevabını verebilecek düzeye ulaşamazlar.

GENÇLİK NEREYE GİDİYOR?

öylesine | Etiketler:, — 15 Aralık 2009

Her kuşağın sorduğu gerzek sorudur bu; hayır, aslında soru filan değildir, kınamadır. Altında ister apırın, ister köpürün, bu lafın altında ayak uyduramamanın ezikliği yatar.

Ancak farkettiğim şey şu oldu: Günümüzün ortayaşlıları ya da yaşlıları, daha da az toleranslılar ve “gençlik nereye gidiyor” sanrısına daha erken kapılıyorlar. Bu da normal: büyük Aboriginal Elder Cedric Hand Up IMG 4408 225x300 resmi Gençlik Nereye Gidiyor? yazısı oylesine  kategorisindedeğişimlerin periyodları, insanlık tarihi ortalamasına göre azalıyor. Her yeni gelişme, kendinden sonraki gelişmelerin sayısını artırır ve gerçekleşme periyodunu kısaltır (elbette istisnalar mevcut, ancak yanlış bir genelleme olduğunu söyleyemeyiz)

Bu saçma soruyla bizden sonra doğanları yargılarken, kabul edelim ki, ahlak kuralları gibi soyut referanslar alır ve sağlıklı verilere sahip olmadan genellemeler yaparız. Çoğu zaman da, bu verileri çarpıtır, istediğimiz gibi yorumlar, ya da aksi kanıtların varlıklarını görmezden geliriz.

Çok değil, birkaç ay önce, ben de bu gerzek ruh haline kapıldım. İnsan zaman zaman kendi kendine “ben ne halt ediyorum?” sorusunu sormaz ve çok emin olduğu şeyleri bile sorgulamazsa, birsüre sonra abuk sabuk bir varlık haline geliyor. (bknz köşe yazarları, büyük kısmı). Aslında çok da önem vermediğim birkaç parametrede, benden 15 yaş kadar gençlerin gerisine düştüğümü farkettim. Mesela, cep telefonunu sadece telefon olarak kullanıyorum. Çok hızlı SMS yazamıyorum, oysa kuzenimin kızı aynı anda konuşup, SMS yazıp yemek yiyebiliyor. Kabul etmek gerekir ki, bu beynin belli bölümlerinin benim beynimden daha etkin ve üstün çalışabildiğini gösteriyor, zira ben bu üç işi aynı anda, en azından gayret gösterip çalışmadan yapamayacağımdan eminim. Normal şartlar altında, kızcağızı ahlaki referanslar bularak -bizim zamanımızda kızlar akrabalarına erkek arkadaşlarını anlatamazdı lan!- önce bir kınamam, ardından da benim bildiğim şeyleri bilmediği için aptal diye yaftalamam gerekirdi.

Yapılan yanlışlardan biri de budur: siz X ya da Y tipi birisinizdir. Diyelim ki, gençliğiniz spor yapmakla geçmiştir ama TV uzaktan kumandasını dahi kullanamazsınız. Tarih bilginiz ancak Çanakkale savaşını Kurtuluş Savaşı’nın parçası sanacak düzeydedir. Sonra 18 yaşında ve muhtemelen sizden çok daha şişman bir genç görürsünüz. Bir şekilde ondan hoşlanmazsınız, çünkü herif elektronik aletleri büyük bir beceriyle kullanır, derinliksiz tarih sohbetinizi sizi yalanlayarak bozar. Ne yaparsınız? Saygısız ve dejenere bir it olduğunu söylersiniz. Sonra tembel ve koca götlü olduğunu. Onun yaşında her gün 30 km koştuğunuzu söylersiniz. Ama boşkafanın teki olduğunuz aklınıza gelmez.

Doğru kıyaslamayı, hayatını spora vermiş bir gençle sizin gençliğinizi kıyaslayarak yapabilirsiniz. Korkarım bu çok da aptalca olur; hemen her alanda, benzer ilgi düzeyindeki gençleri incelersek, bizim kuşak fena halde çuvallar.

Diyebilirsiniz ki, gençler kitap okumuyor, zırt zurt…

Şu an çocuğum olsa kitap yerine bir e-reader alırım; ansiklopedi filan da almam. Sadece 2 metre ileride cilt cilt ansiklopedi duruyor, en son ne zaman onlara uzandığımı unuttum bile. Wikipedia olan bir dünyada ansiklopedi kullanmak delilik. Üstelik Wikipedia sadece kolay erişilir değil, aynı zamanda çok daha verimli bir araç; çünkü konular arasında akılalmaz dallanma imkanı sağlıyor. 2. Dünya Savaşı’nı araştırırken Helyum 3 maddesini okurken buluyorsunuz kendinizi, bir de bakıyorsunuz Marilyn Monroe maddesine çıkmışsınız.

Sorun şu ki, yetişkinlerin karakterleri gençlerden daha bozuk. Doğu kültürü olsun, batı kültürü olsun, çocuk ve gençleri itaat etme ve izlemeye zorluyor. Saygıya karşı değilim; ama işe yaramaz bir ihtiyarı gösterip “bu adama saygı duy” diye çocukları zorlamak, onun aptallıklarını izlemeye zorlamak doğru birşey değil. Yaşlı birinin bir gence verebileceği tek şey, tecrübesiyle yol göstermek. Öğretmek filan da değil, onun öğrenmek istediği konularda ona bir pencere açmak, bazı kritik bilgileri vermek. Alıp kalas gibi yontmaya çalışmak değil.

İşin güzel tarafı, genç ya da yaşlı olsun, farklı fikirleri olan insanlarla çalışmak, konuşmak ya da kaynaşmak güzel ve verimli bir çaba. (Elbette Neo Nazilerle kaynaşmaktan bahsetmiyorum:) Gençlerin hormon seviyeleri ve paylaşma, onaylanma açlıkları küstahlaşmalarına sebep olabilse de, zaten “yaşlı” olmanın bilgeliği de burada önem kazanıyor. Sanıldığının aksine sabırlı olması gereken gençler değil, yaşlılar.

KÜLHANBEYİ NE DEMEK, KÜLHAN NEREDE?

öylesine | Etiketler:, — 6 Eylül 2009

Külhanbeyi lafının “aşağı yukarı” kabadayı anlamına geldiğini hemen herkes bilir ama külhanın ne olduğunu bilen azdır. Gariptir ki, Internette uzun uzun aradığım halde, bir külhan fotografı bulmam mümkün olmadı. Hani bir yerde “Internette Türkçe kaynaklar artık çok fazla” diyoruz ama, benim çocukluğumda neredeyse her semtte bulunan hamamların bir tanesinin “külhan” fotografı yok Internette. Bu da, çok fazla özgün içerik üretemediğimizi, ürettiğimiz çoğu Türkçe içeriğin de çeviri olduğunu düşündürüyor.

Hemen bir parantez açarak, külhanın hamamı ısıtan çok büyük bir ocak, muhtemelen çok büyük bir mangal olduğunu ekleyeyim.

Bu arada çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgileri de aktarayım. Abdülaziz Bey, külhanbeyleri ile ilgili 1-2 sayfa yazmış. (Osmanlı adet, merasim ve tabirleri adında belli bir konuda detaya girmeden, yüzeysel de olsa pek çok konu ile ilgili bolca bilgi bulunan bir kitap bu; Tarih Vakfı Yayınları’nın.

Bu külhanbeyleri, genelde sokağa atılan çocuklardan çıkarmış ve hayırsever hamam sahipleri tarafından hamama alındıkları söyleniyor. Bazı kaynaklara göre, devletin it kopuk takımını bu şekilde istihdam ettiği de vaki. Ancak ben buna pek inanmadım, çünkü Osmanlı’nın hamamcılık, tulumbacılık gibi genelde ayaktakımı tarafından icra edilen mesleklerin erbabını pek sevmediğini biliyoruz.

Hamam 35OA1W57 300x225 resmi Külhanbeyi ne demek, Külhan nerede? yazısı oylesine  kategorisinde

Boş tastan su dökmeye çalışan hamam güzelimiz.

Doğal olarak bu adamlar güçlü kuvvetli çocuklar arasından seçiliyorlar, çünkü işleri ağır kütükleri taşımak ve kül dökmek gibi bedensel faaliyetler içeriyor. Ayrıca çalıştıkları ortam dolayısıyla sağlıklı olmaları şart. Bu güçlü kuvvetli adamların mesai saatleri dışında genelde serserilik ettiği, külhanbeyi lafının anlamı bakımından zaten ortada. Ancak içlerinde hepten kayıp adamlar yok; bir kısmı tulumbacı olmak için kendini yırtıyor -tulumbacıların önemli kısmı bu meslekten gelmeymiş deseler de, meslekler kendi içlerinde adeta kast sistemine sahip olduklarından, hatta yankesicilerin bile loncası bulunduğundan, buna da pek ihtimal vermiyorum. Elbette kısıtlı bazı geçişler olabilir ama “çoğunlukla” demek şüphe uyandırıcı. Nizam-ı Cedid kurulunca askere yazılanlar, hatta zabit (subay) olanlar dahi varmış.

Elbette, bu insanlar arasında da bir ast üst ilişkisi varmış. Bu kurallardan en belirgin olanlarından biri, üstün külhana yakın yatması. Bir de hastalara bu konuda bir ayrıcalık tanınırmış.

Külhanbeyleri ile en ünlü hamam ise Gedikpaşa hamamıymış. Meşhur Patrona Halil isyanını çıkaran adamın da külhanbeyi değil ama tellak olduğunu da hatırlatalım (Osmanlı, hamamları sevse de hamamcıları sevmezmiş).

Bu arada, o zamanlar çok küçük olmama rağmen, Horhor hamamının külhanının bulunduğu yeri hatırlıyorum. Sıcaklığın hemen girişindeki o kapının ne olduğunu merak eder ama sormaya çekinirdim, birgün elinde takım çantasıyla birileri girip çıkmaya başlayınca, “ısıtma sisteminin” orada olduğunu anladım. Elbette külhanın filan ne olduğundan habersizdim. Bu arada külhandan sıcaklık kısmına sıcak havayı taşıyan, mermer tabanın altındaki galerilere “cehennemlik” deniyormuş.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »