Askerden yeni gelmişim, bir arkadaşla gecenin köründe şehrin diğer ucuna gidiyoruz. Önde bir TIR gidiyor, kafam bir dünya olmuş ama şeytan dürttü, ayıldım…
Tekerleklerden biri acaip derecede yalpalıyor. Başta anlam veremedim çünkü tam bir yanal yalpalama değil bu; öyle olsa bijonlar gevşemiş ve bijon kesmek üzere diyeceğim ama değil. Daha çok yukarı aşağı zıplıyor sanki tekerlek.
Bu arada TIR, arkasındaki dorseye rağmen anormal bir hızla gidiyor. Bir TIR ne kadar hızlı gidebilir demeyin; sadece çekici, bir keresinde 140-150 ile giderken bana selektör yapmış ve ben sadece meraktan sağa çekildiğimde, 1-2 saniyede beni geçip gitmişti. Tahmin ediyorum minimum 160 ile gidiyodu.

Herneyse…birşeyler ters biliyorum. Panikle dur diye bağırdım. Arkadaş da panikledi ama otobanda hızla yavaşlayarak emniyet şeridine girdi. Neredeyse aynı anda, bunlar aklıma geldiğinde bizim olduğumuz şeride doğru bir karaltı uçtu. Anlamsız bir saat olduğundan o şeritte o anda araba yoktu. En azından, karaltı uzunca bir yol katedip yere düşene kadar.
Birsüre ne olduğunu anlamadım, ama parçaları birleştirince bunun bir lastik kaplaması olduğuna hükmettim.
Ağır vasıta lastikleri kaplanabiliyor ve kaplanabilmesinden yanayım (koskoca lastiği kaldırıp atmak ciddi bir çöp sorunu doğuruyor; aslında bazı lastikler kaplanmadan önce, kullanım sınırına geldikten sonra, %50 ekstra diş açılabilir. Bu tip lastiklerin yanaklarında “regroovable” yazar. Bu açılan diş de eridiğinde lastik kaplanır. İnanması zor ama eskiden slick lastiklere, hem de fabrika mühendislerinin diş açtıklarını görmüştüm, rallilerde…).
Bana ne canım diyebilirsiniz. Hiç dikkat ettiniz mi, dümdüz otobanda sağa ya da sola fırlamış bir araba, yolda lastik izleri görürsünüz. Bu adamların uyuduklarını mı sanırsınız hep? Elbette hayır. İnanılmaz derecede dikkatli, hatta paranoyak bir sürücüyüm. Öyle ki, hastane atığı kamyonlarını bile geçmem:) Ama inanın iyi nedenleri var bu paranoyanın, -ne demişler, paranoyak olman takip edilmediğin anlamına gelmez!- sürüyle akıl almaz kaza gördüm. Birisinde, fırlayan bir kamyon tekerleği (lastik değil, komple jantla) bir Broadway’in tavanını ezmiş ve içindekileri öldürmüştü. Bunu bir film için yapmaya kalksanız, bir-iki zeki mühendisle saatlerce kafa patlatmanız gerekir. Ama şehirlerarası yollarda “oluveriyor”.
O yüzden, trafikteyken X ve Y’yi değil, Z’yi de hesaba katın! Bir örnek daha? Otobanlarda yaya köprüleri çok sakattır; hırsızlar tam altından geçerken taş atıp kaza yapmanızı sağlıyor sonra da sizi soyuyorlar.
Geçenlerde çocukluğumdan kalma Matchbox’ları çıkarayım dedim. Elbette birçoğu kayıp ama en azından dokuz tanesini buldum. Çoğu 1981 üretimi ve iyi durumda değiller.
Eğer Matchbox kolleksiyonu yapıyorsanız, uymanız gereken iki kural var:
1-Kutuları asla atmayın. Kutulu bir Matchbox, kutusuzdan en az %50 değerlidir. Eğer kutu açılmamışsa, %100 daha değerlidir.
2-Asla, ne olursa olsun, restorasyon yapmayın! Orjinalinden daha iyi bile olsa, restore edilen Matchbox’ın değeri sıfırdır.
Ben kolleksiyoncu değilim. Dolayısıyla gerçekten berbat durumda olan iki matchbox’ı elimdeki sprey boyalarla boyamaya karar verdim.

Aslında fotograftaki 1983 üretimi Mustang’i boyamaya yıllar önce karar vermiş ve full zımpara yapmışım; ancak sonra herhalde üşenmiş olmalıyımki, öylece kalmış. Boya için bantlama işlemini tavsiye etmiyorum. Modeller çok küçük olduğundan, boş vaktiniz çok değilse, bantlamak yerine sökmek daha iyi sonuç verir. Ben de öyle yaptım.
Matchbox’ın şasisi ve gövdesini ayırmak için alttaki perçin gibi şeyi delmek gerekiyor. Maalesef bu perçinleri delerken çektiğim fotograflar nasıl olduysa çıkmamışlar. Delerken şarjlı matkap ve 4.5 uç kullandım (aslında matkap, uç dediğimiz şeyin kendisi ama bu yanlış kullanım öylesine kanıksanmış ki, bende olduğu gibi bırakıyorum:) Şasi hizasını geçtikten sonra, şasinin yanlarından bir tornavida ile hafifçe kanırtırsanız kupa ve şasi ayrılacaktır.

Sonrasında yine meşhur karbüratör temizleyicim ile kupa ve şasiyi iyice temizledim. Temizleme işlemi sırasında ya eldiven takmalı, ya da elinizde boyayacağınız yerlere dokunmamalısınız. Çünkü derimiz yağlıdır ve siz farkında olmasanız da dokunduğunuz herşeyde kalır. Eğer yağ miktarı çoksa, boyadığınız yerlerde kabarmalar olur.
Boya için sprey boya kullandım. Kutuyu iyice çalkalamayı (en az 2 dakika!) ihmal etmeyin. İlk katı çok ince atmalısınız, öyleki boya tam kapatmamalı. Bu şekilde yapılan boya hem çok kalıcı, hem de pürüzsüz olur. Ben boya yaparken camı açık unuttuğum için tozlar üzerine yapıştı. Size ideal boya yeri konusunda bir tüyo vereyim: Henüz banyo yaptığınız duş teknesi ya da küvetin içi! Buhar ve su havadaki tozu toplamış olacağından, en tozsuz ortam burasıdır. Yalnız, banyoda yoğun nem ve buhar olmamalı. Yeterince havalandırma yapın, ancak yeniden toz toprak dolmadan boyama işlemine başlayın.
İlk katın ardından, ikinci kat için 2 saat ya da 24 saat beklemeniz gerek. Bazı boyalarda bu süre değişebileceğinden, muhakkak kutu üzerindeki talimatları okuyun.
En az iki kat boyadan sonra 24 saat beklemelisiniz. Daha sonra kupa ve şasiyi birleştirebilirsiniz. Delik konusunu abartmadıysanız, kupa ve şasiyi denk getirip bastırdığınızda yerine oldukça sıkı şekilde oturacaklardır. Şayet abarttıysanız, silikon, soğuk silikon ya da güçlü yapıştırıcılar ile yapıştırabilirsiniz.
Son olarak, siyaha boyadığım Mustang’e şerit uygulamaya karar verdim; çünkü elimdeki modifiye bir Mustang modeli. Kırmızı, beyaz ve mavi şeritler çok alışılmış olduğundan, pembede karar kıldım ve arabaya Megan Fox Edition adını taktım:)

Şeritlerin ne olduğunu merak ediyorsanız, bunlar tekne süslemekte kullanılan şeritler. Ancak itiraf edeyimki çok iyi yapışmıyorlar. Tabelacılardan alacağınız folyolar çok daha iyi yapışacağından, onları kullanmanızı tavsiye ederim.
Birçok konuya sadece Türkiye içinden bakmak hastalığından ötürü, dünyada olup biteni genellikle ıskaladığımız, bazen de sadece çok geriden takip edebildiğimiz bir gerçek.
Biz AB uyum yasaları çerçevesinde hazırlanan yasaları tartışırken, Avrupa Birliği ve özellikle de ABD’de kısıtlanmaya çalışılan temel hak ve özgürlükler tartışılıyor. Özellikle 9/11 olaylarıyla daraltılmak istenen hak ve özgürlükler içinde elbette basın özgürlüğü de bulunuyor.
Burada hemen ilk yol ayrımına geliyoruz: İlk kez 1776′da, Virginia Haklar Deklerasyonu ile basın özgürlüğünden yana tavırlarını koyan ABD kurucularının hayaletini aşamayan ABD rejimi, basını baskı altına almak yerine onu kullanmayı seçiyor. Freedom House ve Fraser Institute’a göre, ABD’de basın özgürlüğü üst düzeyde. The Economist’in araştırmasına göre, ABD’de tam demokrasi var. Reporters Without Borders ise, en fazla çatlak sesi çıkararak 5 üzerinden 4 vererek “tatminkar basın özgürlüğü” olduğuna işaret ediyor. Yine de, aynı kuruluşun 169 ülkeden oluşan listesinde ABD basın özgürlüğü konusunda kendine ancak 48.sırada yer bulabiliyor. Türkiye ise,102. Sırada yer alan Gabon’u geçerek 101. olmuş.
Gelgelelim, tablonun bu kadar bile iyimser olduğuna inanmak zor. Sadece Fox’un dünya çağında sahip olduğu kanal sayısı 270. Bu kanallar,75 ülkede yayındalar.(2007 yılı verileri). Sinemada ise dünya tekelini Warner Bros ile paylaşıyorlar. MySpace gibi yüksek hit alan Internet girişimleri yanında, sayısız dergi ve gazeteye sahipler.
Kimilerine göre mediakrasinin hüküm sürdüğü dünyada, basın kartelleri elinde toplanmış bu olağanüstü gücün insanlığa ne kadar doğru ve güvenilir bilgi sağladığı da son derece şüpheli.
Böylesi bir durumda, “gerçek” sandığımız çoğu şey, global basın kartellerinin hayal ürünü olabilir.
Nitekim, bu tip kartellerin inandırıcılık sicili facia denecek kadar kötü.
Türkiye’deki yapının da ABD’den farklı olduğunu söylemek güç. Avrupa Birliği ise basının kartelleşmesini önlemek için sert önlemler alıyor. Bundan birkaç yıl önce, Fransız bir grubun, başka bir basın grubunu satın almasına, tüm medyanın %49′una sahip olacağı gerekçesiyle Fransız devleti izin vermedi. Elbette, diğer ülkelerin bu konuda halkın doğru ve yansız bilgi alma hakkından yana olmaları da fazla iyimser bir ihtimal; güçlü medya gruplarının siyasi ve ekonomik,hatta kültürel ve sosyal dengeleri kolaylıkla değiştirebileceklerinin farkındalar. Kaldı ki,ABD gibi ülkelerde bile kartel medya devleti rahatsız edebilmekte; daha fazla bilgi almak isteyenler Fox ve CNN efekti konularını inceleyebilirler. Medya kartellerinin “korku kültürü” gibi tehlikeli sosyolojik etkileri de var; son yıllarda Türk medyası da ABD’li meslekdaşlarını örnek alıyor.
ABD’nin bu kadar üzerinde duruyor olmamın kendi içimizdeki durumla çok direk ilişkileri var. Herşeyden önce, birçok alanda modernleşme ölçütü olarak AB’den ziyade ABD normlarını kabul etmiş durumdayız.Özellikle sosyal ve kültürel alanda. Bunun yanında, Türkiye’de faaliyet gösteren çok sayıda ABD menşeli televizyon ve yayın kuruluşu var, üstelik pazardan da çok önemli parçalar kapmış durumdalar. İnsanımızın düşlediği yaşam tarzı,korkuları,tüketim kalıpları ve kültür düzeyi ABD’nin geneliyle büyük benzerlikler gösteriyor. Zaman zaman geriliyormuş gibi görünen devletlerarası ilişkilere rağmen, özellikle askeri ve istihbarat gibi alanlarda kurumlararası ABD-Türkiye ilişkileri çok eski ve güçlü.
Bu değerlendirmeler ışığında, basın kanunundaki düzenlemeleri incelerken, bunların olumlu ya da olumsuz etkilerini görebileceğimiz bir ABD modeli var.
1950′den yana çok da değişen Bir şey yok
Türkiye’ye gelecek olursak; ilk kez 1950′de çıkarılan basın yasasından bu yana, köklü bir değişiklik olduğunu söylemek mümkün değil. 2004′de revize edilen yasa, aslında kozmetik değişikliklerden başka bir şey içermiyor. Yine, son derece muallak ve hakimin takdir yetkisine sonuna kadar açık maddeler yerli yerinde duruyor. Örneğin hakaret: artık ABD ve birçok AB ülkesi yasalarına göre, küfür içermeyen ifadeler hakaret sayılmıyor; bizde ise hakaretin kapsamını belirlemek hakimin takdir yetkisine kalmış. Yasanın dayandığı diğer yasaların, yetkili mercilerin değişikliğe uğramış olması, yasanın özüne dair bir değişiklik getirmiyor. Hapis süreleri kısalırken, para ve kapatma cezaları artıyor. Tek olumlu gibi görünen gelişme, eser sahibi dışındaki sorumlu kişilerin -mesul müdür,yayın yönetmeni,vs- sorumluluklarının biraz daha azaltılmış olması.
Kısacası, zamanında TCK’dan 141 ve 142.maddeleri kaldırıp, arkasından gelen Terörle Mücadele Yasası ile yasakları “farklı bir yasa adı altında” uygulama prensibi değişmiyor.
Dolayısıyla, herhangi bir alandaki yasayı seçip, onun getirdiği düzenlemeleri anlamaya çalışmak yanıltıcı ve eksik sonuçlar verecektir.
Dikkat edilmesi gereken asıl noktalar, belki basın yasasının kendisi değil. Örneğin, yeni ihale yasası (4734 sayılı Devlet İhale Kanunu ) bundan daha önemli bazı gelişmeler içeriyor; en azından kartelleşmemiş küçük ve yerel basın için. Bu konuda en çok sıkıntıyı çekecek olanlar, gelirlerinin önemli bir kısmını devlet kurumlarının ilanlarından karşılayan yerel ya da küçük çaplı gazete yayıncıları. Komisyonda kabul edilen yeni tasarıya göre, artık ihale gibi duyuruların Internet üzerinden, devlet tarafından kurulacak bir sitede yayınlanması planlanıyor. Bu karar, aslında daha çok önceden Internet üzerinde mevzilerini almamış küçük yayıncıların iflası anlamına geliyor.
Artırılan ve kapsamı genişletilen para cezaları da, büyük basın kuruluşları için tehdit olmayacak, ancak küçük basın kuruluşlarını mali olarak yok edebilecek düzeyde. Internet yayıncıları ise yine kapsam dışı. Siteler kolayca kapatılabiliyor ancak basın kartı sahibi olmak, yargılanma durumunda haber kaynağınızı açıklamamak gibi “lüksler” Internet yayıncılarına tanınmıyor.
Basın Konseyi ile ilgili bir düzenleme de mevcut değil. Yıllardır daha çok bir sosyal kulüp gibi çalışan Basın Konseyi, temel gazetecilik ilkelerinin uygulanması konusunda bile herhangi bir yetkiye sahip değil.
Mevcut duruma bakıldığında, ortaya “paran kadar konuş” gerçeği çıkıyor ki, basının giderek tekelleşmesi, kalitesizleşmesi ve inandırıcılığını yitirmesinin de, bundan sonra daha da hızlanarak devam etmesini beklemek sürpriz değil.
Ne olmalıydı?
Türkiye’de basın daima “hassas çizgilerin korunması” ilkesiyle bastırıldı ya da yasalar,krediler gibi teşviklerle pohpohlandı. Bu da tipik ABD ekolüdür. Kartelleşen basın kuruluşları, dağıtım, televizyon ve reklam güçlerini de kullanarak daha da büyüdüler. Maalesef bu noktadan sonra, “indie” yayıncılık, kendi yağıyla kavrulan basın kuruluşları hızla tarihe gömülecekler. Yasalar, gizli ya da açık teşvikler yoluyla palazlanan basın kartelleri, siyasete, sosyal, ekonomik ve kültürel hayata istedikleri gibi yön verebildikleri sürece de değişen bir şey olmayacaktır.
Böyle bir ortamda, “basın görevini yapıyor mu?” gibi soruları sormanın da anlamı kalmıyor. Bir şekilde, görevlerini yaptıkları açık; tabiki bunlar kendi ahlak ilkeleriyle bağdaşan görevler değiller!
Piyasa kuralları gereği, rekabetin olmadığı, ya da eksik olduğu piyasalarda kalitenin düşmesi kaçınılmazdır. Yine, ekonomistlerin kilit cümlelerinden biri, kötü paranın iyi parayı kovduğunu söyler.
Bu durumda, giderek marjinalleşen, “ilkeli yayıncılık” yapmaya çalışan kişi ya da kurumların en azından maliyet avantajından ötürü Internet’e yönelmeleri gerekiyor. Internet’in maddi değer yaratır hale gelmesi içinde -Türkiye’de bu konuda çok gerideyiz- bu alanda özellikle reklamcıların fazlasıyla çalışması gerekiyor.
İnanmak istiyorum!
Belki, pek de umulmayanı yapıp “ne kadar habere ihtiyacımız var?” sorusunu da sormak gerekiyor. Pratik olarak, hergün, sayısız haber,propaganda,yorum bombardımanına maruz kalıyoruz ve bu bombardımanın çok azı hayatımızda kayda değer bir etki yapıyor. Eğer kaynaklara güvenemiyorsak, rasyonel olarak “bilgiye sahip olduğumuzu” iddia etmek de anlamsız olacaktır. Bireyler olarak yapmamız gereken, bildiğimizi sandığımız şeylerin ne kadarının “kendi inancımız”, ne kadarının “gerçek” olduğunu elemek aslında. Çünkü çoğumuz, sempati duyduğumuzda inanmaya meyilliyiz. Aslında bu, kendi başına medyanın varlığının gereğini sorgulamak için bir neden. Elbette, basın, daha genel olarak medya, sadece doğru haber vermekle yükümlü bir yapı değil. Hatta, haberin doğruluğunu makulden öte bir ölçüde incelemek gibi bir prensibi de yok ve olmamalı.
Ya da belki, basını olması gerekenden daha fazla ciddiye alıyoruz. İlgilendiği konu hakkında tek bir kitap okumadığı halde, o konuyla ilgili tüm dergileri alan insanların sayısı azımsanamayacak kadar çok. Çoğu insan, hiçbir fikri olmadığı halde, örneğin siyaset ve futbolu tartışmayı bir sosyalleşme biçimi olarak algılıyor ve gazeteleri beslenecek fikir kırıntıları kapmak için alıyor. İnsanlar, son derece rasyonel olunması gereken bazı konularda akıl almaz derecede duygusal tartışmalara girebiliyorlar. İçinden yorumlar ve duygular çıkarıldığında, saf gerçeği kaç kişinin para verip satın alacağını, zaman ayırıp izleyeceğini öğrenmek son derece sinir bozucu olabilir.
Gerçekten sonu gelmiş,hatta korkarım varlık nedeni bile ortadan kalkmış bir mesleğin,sektörün aslında ne kadar sakat temeller üzerinde durduğunu bilmek çoğumuzu korkutabilir.
Bugün ABD’de çoğu ciddi haber ya magazinleştirilerek, ya da korku,endişe gibi duygular gıdıklanarak verilir. Bu durumu salt medya çalışanlarının kalitesizleşmesi gibi nedenlerle basitleştirerek açıklayamayız. Türkiye’de de basın ve genel olarak medyanın tümü bu doğrultuda ilerlemektedir. Belki basın,ürettiği kakafoniyle insanları bıktırdı. Belki artık gerçekten samimi özeleştiri yapmanın vakti geldi de geçiyor.
Laiklik konusunda sık sık birşeyler karalıyorum. İddiam hep aynı: Türkiye Cumhuriyeti laik değildir. Bunu iyice bir anlayalım, sonra birşey yapılacaksa ne yapılması gerektiğini düşünürüz.
Dünya tarihinde laikliği ilk getiren ABD anayasasıdır. Gariptir ki, ABD anayasasında direk olarak “laik,laiklik” kelimeleri geçmez:
Congress shall make no law respecting an establishment of religion, or prohibiting the free exercise thereof; or abridging the freedom of speech, or of the press; or the right of the people peaceably to assemble, and to petition the Government for a redress of grievances.
İkinci virgüle kadar al sana laiklik tanımı: Kongre, bir dini kayıracak ya da yasaklayacak hiçbir yasa yapamaz.
Antrparantez, Avrupa’da bile ateistleri yakmak için can attıkları bir dönemde, ABD, ateistliği hak olarak görmüştür.
Bizde ise, sanırım şimdi kalktı, 82 anayasasında devletten bahsederken, son satırda “dini İslam’dır” yazıyordu.
Devlet namaz kılıyor, Ramazan’da sahura kalkıyor. Bir de Diyanet İşleri Başkanlığı var. Bakanlığı bile olmayan kurum, kimi bakanlıktan daha çok bütçeye sahip. Üstelik cami bile yapmıyor.
“Laik” Türkiye’de cemevleri ibadethane kapsamında değil.
“Laik” Türkiye’de Şaman da olsan, Yahudi de olsan mecburen din dersine giriyor, Müslüman dualarından sözlü oluyorsun.
Bu durum bize Fransa’dan kalma diye düşünüyorum; çünkü cumhuriyeti kuran kadrolar da Fransız devrimi ve devleti etkisi altında kalmışlardı. Aslında o dönemin en baskın kültürel ve siyasal gücüydü Fransa; bu durumu doğal karşılamak gerek.
Mesela, savcıyla hakimin yanyana oturması “orjinalliği” de Fransa’dan alınmadır, dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Herhalde giyotine gönderecek çok adam olduğundan, savcıyı hakim yanına oturttular ki mahkemeler hızlı yürüsün. Bunlar da zaten dümenden mahkemelerdi; bizim darbe zamanlarında kurulan, sivillleri “şekil şartını yerine getirmek” üzere usulen yargılayıp muhakkak suçlu bulan mahkemeler gibi.
Sanmayın imam hatip fenomeni sadece bizde var, Fransız nüfusun %30′u Katolik okullarından mezundur! Galatasaraylılara sorun nasıl olur Katolik mektebi anlatsınlar (Saint Benoit’lılara filan da sorsanız olur!) Hoş bizdeki imam hatipler Kenan Evren ve darbe arkadaşları icadı, o da ayrı. Jakoben Fransız devlet görüşü ise herhalde dinin göbeğini kaşıyan ayıya bırakılmayacak kadar hassas bir konu olduğunu farketmişti de ondan bu okulları açtı.
Eskiden nufüs kağıdındaki din hanesine karşıydım ama şimdi çok da mantıksız gelmiyor; en azından orada yazan dine göre gömülüorsunuz ölünce. Kimsesiz biriyseniz bu gerekli. Ama sanırım hala “sofistike” isteklerde bulunamıyorsunuz; örneğin orada İslam yazıyorsa yakılmanızı talep etme gibi bir durumunuz yok.
Sonra bu ABD, “allahsız ve gomonist” Ruslara karşı halkı fiştiklemek için anayasayı deliyor. Sanırım tam da 1940′da, ufak ufak kertmeye başlıyorlar. Yani, ihale kapamayan medya ağzıyla söyleyeyim, “laiklik elden gitmeye başlıyor”.
Yakın ABD tarihinde -gerçi 300 senelik tarihi olmayan ABD’nin bütün tarihi bize göre yakın kalır- sapık tarikatlar, zibidi mesihlerin toplu intiharları filan gibi türlü çeşitli rezalet bol miktarda mevcuttur.
Yani devlet, dini ne zaman ayarlamaya kalksa bu işten maraz doğmuştur.
Bugün Fransa’da bizden çok çarşaflı var. İnsanların kıyafetine karışmak haddimize değil ama olay kıyafetle kalmıyor; kendi aralarında bir şeriat düzeni yaşıyorlar. Fransa müdahale edince de Paris gettolarında polisle islamcılar çatışıyor. Elbette sapık katolikler filan da vardır ama oturup incelemek gerek.
Bizde de herifler Sivas’ta 36 kişiyi diri diri yaktı, ne oldu? Emniyet müdürü filan içeri mi girdi? Vali hapiste mi şimdi? Adamlar yandıklarıyla kaldı, ha tabi birde “bu adamları rahat bırakırsan hepimizi yakarlar” türünden bir dogmaya sahip olduk.
Demekki “sözde değil, özde laiklik” lazım değil mi ağalar?
Genç ve dinamik havacılık şirketi Beton Air, dünyada bir ilki gerçekleştirerek 1 ay boyunca hostes olarak Victoria’s Secret mankenleri ile anlaştı. Los Angeles’tan kalkan Beton Air uçağıyla Atatürk Havalimanına inen Victoria’s Secret modelleri, ayaklarının tozuyla şirketin Floryadaki genel merkezini ziyaret ettiler. Bar Rafaeli,Heidi Klum,Alessandra Ambrosio ve Adriana Lima’dan oluşan çiçeği burnunda uçuş ekibi, hayran kaldıkları Beton Air tesislerini ziyaretlerinin ardından, yeni görevlerinin hayırlı olması dileğiyle Eyüp Sultan’da dua ettiler.
Beton Air’ın girişimi dünya basınında da büyük yankı uyandırdı. Saygın İngiliz yayın organı The Deadman Chronicle, manşetten verdiği haberde “Türklere Melekler kol kanat gerecek” ifadesini kullandı.
Uçuş ekibi 20 devenin kesildiği görkemli törenin ardından dualarla İstanbul-Ulan Batur seferine uğurlandı. Yeni uçuş ekibinin yer aldığı bazı seferlerde defileler de düzenlencek. Açılışı Riyad-Ankara seferiyle yapmayı planlayan Beton Air, Heidi Klum, Adriana Lima ve Liman Von Sanders’in görev alacağı defilede son tesettür ve çarşaf kreasyonlarından seçkin örnekleri sergileyecek.
Pozitif PC Magazin muhabirine konuşan Beton Air CEO’su Rıfadullah Hacıyemişoğlu, “Anlaşma bize 198 milyon dolara mal oldu ama bakım-onarım giderlerinden büyük tasarruf sağlayarak farkı kapattık. Özellikle yurtiçi seferlerde patlama oldu. Müthiş doluluk oranından dolayı pilot kabinine ve tuvalete dahi yolcu almak zorunda kalıyoruz. Yakında koridorlara %20 indirimli tarifeden tabure koyarak yolcu kapasitemizi artıracağız. Ayakta seyahat edecek yolculara da özel kampanyalarımız var. Örneğin ayakta yolcu bileti alan yolcumuz, 8 ay sonra %17 indirimle Mogadişu-Belgrad seferine bilet alabiliyor.” şeklinde konuştu.