Sosyetenin yaramaz kızı Paris Hilton, geçtiğimiz gece verdiği çılgın bir partinin ardından vatani görevini yerine getirmek üzere üniformasını giyip Nebraska’daki birliğine teslim olmak
Paris Hilton'a Mozambik Emniyet Müdürü Yaman el Mutabık da eşlik etti (arkadaki kırmızı şapkalı siyahi bey)
üzere yola koyuldu. Kendisine eşlik eden kortej, zaman zaman otobanları trafiğe kapatıp “Paris’ler ölmez vatan bölünmez”, “Kahrolsun Bin Ladin” diye sloganlar attı. Kortejde çıkan tartışmada silahlı çatışma yaşandı, 7 kişi öldü, 2 kişi yaralandı. Hastane koridorlarında da devam eden kavgada gruba müdahale eden polis bina içinde gaz bombası kullandı, komaya giren 3 hasta öldü, 2 doktor coplandı. Nebraska Emniyet Müdürü Jamal Surgeon, “hastanın koridorda ne işi vardı, koğuşunda yatsaydı” diyerek orantısız güç kullanan polisi savundu.
Paris Hilton’un gece boyunca çok neşeli olduğu gözlerden kaçmadı. Askerliğin kendisine disiplin kazandıracağını, ABD halkının birlik ve bütünlük içinde olmaya herzamankinden çok ihtiyaç duyduğu bu kriz ve terör ortamında asker olmaktan gurur duyduğunu söyledi. En büyük arzusunun ise İran’a demokrasi ve dantelli don götürmek olduğunu sözlerine ekleyen Hilton, dekolte üniformasıyla da yürek hoplattı.
Pozitif PC’nin 4.yılını kutlaması nedeniyle İstanbul Hırtoz’da verilen görkemli partinin yıldızı Kim Kardashian’dı. Sempatik ve alçakgönüllü tavırlarıyla partiye katılanların gönüllerini fetheden Kardashian, cesur dekoltesi ve kıvrak danslarıyla da erkeklerin yüreklerini hoplattı.
Amcaoğlunun Malatya’da oturması nedeniyle sık sık Türkiye’ye geldiğini söyleyen Kardashian, boğaz manzarasına ve Türk kadınlarının giyim zevkine hayran olduğunu da söyledi. DJ-Şantör Farukcan’ın hareketli parçalarıyla coşan ve kendini piste atıp saatlerce ha babam de babam dans eden Kim Kardashian, bir ara eline mikrofonu alıp Dönülmez akşamın ufkundayım ve oynama şıkıdım şıkıdım şarkılarını da icra etti. Sanatseverlerden tam not alan Kardashian, en sevdiği sanatçının Serdar Ortaç olduğunu da sözlerine ekledi.
Partiden Cemil adlı bir Türk genciyle ayrılan Kardashian ve arkadaşları partiye boğazdaki bir yatta devam ettiler. Güvenlik nedeniyle kuş uçurtulmayan yat çevresinde görüntü almak isteyen magazin muhabirlerine ağ ve kılçık atıldı. Güvenlik şirketinin uygulamalarını protesto eden bir grup muhabir, sabaha karşı olaysız şekilde dağıldı.
İtinayla büyücülük dersi veriyorum. Blogumu takip edenler fizik ve fizikötesi alemler konusundaki eşsiz bilgilerimi her fırsatta insanlıkla paylaştığımı bilirler(!)
Yobazlık “dinci partilerle” geldi ha? İsterseniz bir daha düşünün.
Doktor olduğu ne kadar doğru bilmem ama, “Ruh doktoru” olduğuna iddia eden biri, 1960′larda “Artist” dergisine ilan vermiş. Aslında ilk gördüğümde “aa ne güzel lan, keşke şimdi de böyle ilanlar görsek” demiştim. Ancak, “fen üstü”, “ispirtizm (ruhlarla konuşma)” gibi ifadeleri görünce kanım çekildi.
Bu tip saçmalıkları ne kadar ciddiye almalıyız? Ne bileyim, İsveç’de filan yaşasak güler geçerdim. Ama madem yobazlık, şeriat filan tartışılıyor, üstüne de “ah eskiden ne kadar medeni yerdi Türkiye” filan deniyor, alın kapak olsun (bu iğrenç ve anlamını kavrayamadığım laf nereden çıktıysa artık!)
Ne kadar yobaz, hırt, cahil ve hoşgörüsüz olduğumuzu “tarihi belgelerle” ortaya koymaya devam edeceğim. Onun için kimse “neler oluyor bize” ucuzluğu yapmasın.
Birkaç gündür “Artist” dergisini karıştırıyorum; şimdi kimse bana inanmaz ama Türkiye zerre kadar değişmemiş. Elbette bir şekil şemal değişikliği var ama kafalar hep aynı. Oraya daha sonra geleceğim ama ilgimi çeken başka birşey oldu.
Gönül Ülkü, geçtiğimiz aylarda Türk Vergi Sistemine kurban verdiğimiz Gazanfer Özcan’ın karısı. (Lütfen eş demeyi bırakın, hayvanların eşi olur, insanların eşi olmaz). Olay çok fazla yankı yapmadı, adamcağız ölene kadar borç ödemek için çalıştı durdu. Olsun dimi? Çünkü vergilendirilmiş kazanç kutsaldır,varlığım vergi sistemine feda olsun; dolayısıyla Gazanfer Özcan’da şehittir, otomatik olarak mekanı cennettir. Biz buradan varmı yokmu göremiyoruz ama…
Benim çocukluğumdan bu yana Gönül Ülkü hiç değişmedi. Hep aynı. Sanki bazı insanlar “o yaşta doğuyor”, ne yaşlanıyor, ne gençleşiyor.
Allah uzun ömürler versin. Dergi sayfalarında Gönül Ülkü’nün gençlik fotografını buldum ve şaşırdım! Dedim ya, hep o haliyle kafama kazınmış, gençliğini görünce sanki benim gördüğüm yaşta doğmuş gibi şaşırdım.
Bir süredir, eski Türk Sanat Müziği parçalarını alıp bir orkestrasyon yapsalar, çok sesli olarak deneysel çalışmalar yapsalar ne hoş olurdu diye düşünüyordum.
Türk Sanat Müziği sevmiyorum. Nedense bu bizde bir tarafgirlik konusudur; über-nasyonalistlerin iki kanadı -solcu olduğunu iddia edenlerle (ulusalcı!) milliyetçi olduğunu tavsatmadan söyleyen muhafazakarlar- ihtilaf halindedir. “Solculara” göre Türk Sanat Müziği yozdur, dinlerseniz gerici olursunuz(!). Ne hikmetse, çok sesli müzik alanında -icra ya da beste- uluslararası hiçbir başarı yoktur bu grubun(!). Berikiler ise daha ziyade kendi tandanslarından adamların “halk müziği süsü verilmiş” bağlama kakafonilerini dinlerler.
Şimdi bu tartışma nereden çıktı?
Bir süredir Murat Bardakçı ile Fatih Altaylı’nın “Tek etek Özel” ini izliyorum. (Program kesinlikle erotik mahiyetli değildir; sonra “tek etek dedin biz de etek altı görüntüleri var diye açtık” diye yorum yazmayın!). Teke tek Özel’de, yanılmıyorsam son 2-3 programdır, Murat Bardakçı Türk Sanat Müziği icra etme hevesine tutuldu. Açıkçası duyunca tüylerim diken diken oluyor. Şarkıların sözlerinin ancak beşte birini filan anlayabiliyorum. Yalnız bildiğim birşey var; eğer Bülent Ersoy’a denk gelip adam gibi konuşabilirseniz, muhtemelen abartılı erotik(!) bazı parçalardan bahsedecektir. Bir kısmı son derece zekice yazılmış çok iyi şiirlerdir. O zaman neden sıkılıyorum? Çünkü bu bana göre müzik değil, “müzikli şiir”. Sürüyle müzik aletinin durmadan aynı melodileri çalıp durmasından sıkıldım. Hatta bir ara neo-arabeskçiler arkalarına 36 keman, 27 darbuka dizip “aha çok sesli müzik yapıyoz” diye piyasaya dökülmüşlerdi; güleyim mi, ağlayayım mı, cinayet mi işleyeyim şaşırmıştım.
Yazıyı yazmamı tetikleyen ikinci olay, Türkan Saylan. “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği” başkanı. Yeni Ergenekon sanığı. Bu konuda da söylenecek sürüyle lehte ve alehte şey var ama bu elbette başka bir yazının konusu…
Türkan Saylan, çağdaş ve demokratik olmamız için batı müziği dinlememiz gerektiğini savunmuş(!). Doğal olarak, Alaaddin Yavaşçca gibi isimler de tepki göstermişler. Türk Sanat Müziği sevmesem de, Yavaşca’ya hak vermemek imkansız. (İnsan kalbiyle düşünmez!)
Evet; şunu kabul edelim ki, çok sesli müzik, maalesef bizim geleneksel müziğimizden (Sanat ve Halk müziği, çünkü bidon kafalı halkımız sanattan anlamaz! Burnubüyüklük geleneğimizin kökleri cumhuriyetin çok öncelerine uzanıyor.) çok daha üstün bir form. Evet; aynı müziği dinleyen iki çocuğun, tamamen eşit koşullar altında olmak kaydıyla, çok sesli müzik dinleyen lehine farklı zeka gelişimi göstereceklerini söyleyebiliriz. Ama bu birini öbüründen daha demokrat ya da çağdaş yapmaz. Bu tamamen saçmalık.
Hadi “komiklik olsun diye” cevap vereyim.
Bir kere böyle bir iddiayla ortaya çıkarsanız, Doğulu uygarlıkları yok sayarsınız. Ben hiç çok sesli Japon, Hint, Çin müziği duymadım. (Kısmen yanılıyor olabilirim; belki bilinmeyen örnekler, deneysel çalışmalar vardır). Keza Pers, Arap medeniyetleri filan da çok sesli müzikle beslenmediler. 14. Yüzyıla kadar Avrupa bok içinde badem avlarken Doğu zamanın süper gücüydü. (Bildiğim kadarıyla 12. Yüzyılda bile önemli orkestralar vardı Avrupa’da). Demekki bu bir çağdaşlık örneği değildir.
Keza demokrasi örneği de olamaz. Avrupa’nın en faşist eğilimli ülkeleri -bilhassa Avusturya ve Almanya- klasik müzik alanında en ileri ülkelerdir aynı zamanda. Elbette, nasyonalizm ile solculuğu, halkçılık ile teknokrasiyi “kardeşmiş” gibi gösterebilen bir anlayış, pekala hem faşist hem de demokrat olunabileceğini de ileri sürebilir. Buna cevap vermeye benim “hayalgücüm” kifayet etmez.
Hitler de aslen Avusturyalıdır ve iyi ressam olmasının yanında müzikle de uğraşmıştır. Belki de Itri, Dede Efendi filan çalıp dinlediği için öyle olmuştur! Eşeklik etmeyip Viyana konservatuarına yazılsaydı, belki Berlin’de kitapları yakmak yerine şehrin Fİlarmoni orkestrasının şefi olurdu.
Saylan’In sözleri tam olarak şöyle:”Türk sanat müziği yerine, çok sesli müzik getirmek çok önemli. Bizim müziğimiz tek sesli. Batı müziğinin özelliği çok sesli olmasıdır. Batı müziğinde orkestrasyon vardır, farklı şeyleri söylemek uzlaşmadır, demokrasidir. Batı müziği dinleyen, demokrasi anlayışına sahip olur.”
Şimdi sanırsınız orkestra şefleri şeker gibi adamlardır; tek dertleri orada durup kemanları, timpanileri birbirlerinin kafalarına indirmek için bekleyen virtüözleri yatıştırmaktır. Bu kamil insanlar çoğu zaman mimikleriyle duygularını dışa vururlar; kah rahmetli Hulusi Kentmen gibi tatlı sert gürlerler, kah Münir Özkul gibi tatlı ve şefkatli tavırlarla orkestrayı sakinleştirirler. Olayları nabza göre şerbet vermekten ibarettir.