1.Öncelikle çok satan,ama iddia ettiği kadar da satmayan bir gazetede iş bulacaksın.
2.Zaman içinde onun bunun ayağını kaydırarak kendine bir köşe edineceksin.
3.Köşeyi kaptıktan sonra gerisi kolay,dikkat etmen gereken birkaç nokta var.
4.Askerle ve bürokratla iyi geçineceksin. Ne de olsa onlar baki,iktidar geçici.
5.Biryerde yolsuzluk olursa ve iktidar sana yeteri kadar kredi vermiyorsa,yaygara koparacaksın. “Onların koyduğu adamlar yaptı efendim,sürekli kadrolaşma çabası içindeler” diyeceksin. Orada senelerdir kazık kakmış bulunan bürokrata laf etmeyeceksin,mazallah,birgün ihale filan kovalarken işin düşer…
6.Patronun ihaleye filan girecekse baştakilere fazla giydirmeyeceksin. Zuldanya aydını ekmek teknesine pislemez…
7.Rakiplerinin önünü keseceksin. Siyasi manzaraya göre uygun çamur atacaksın. Mesela faşistler iktidardaysa komünist, dinciler varsa ateist diyebilirsin. Darbe ihtimali varsa ve ihale beklentisi içinde değilsen, karşı devrimci,yobaz filan demen uygun olur.
8.Halkın bir kısmını aşağılarken diğerini olmadıkları yerlerde gösterecek,yağ çekmede kusur etmeyeceksin. Ne de olsa bu bölücülük filan değildir.
9.Bölücülük konusu hassas bir mevzu olduğundan, karşı tarafa başka türlü bok atamıyorsan bölücüdür diyebilirsin. Ne de olsa herşey bölücülük olabilir. Mesela nufüsun çoğu sağ elini kullandığından, solaklar da pekala bölücü sayılabilirler. Ne de olsa, her iki elle kullanılabilen şeyler isteyerek, nüfusun %99′unun sağ elli olduğu biryerde çıbanbaşlığı yapmaktadırlar.
10.Halk cahildir. Onun için neyin doğru neyin yanlış olduğunu sen söyleyeceksin.
11.Askeri sık sık darbe yapmaya çağıracaksın. Oralı olmazsa hiçbirşey olmamış gibi davranıp ne kadar demokrat olduğundan dem vuracaksın.
12.Yabancı ülkelere daima şüpheyle yaklaşacak, ama ürettikleri her şeyi çatır çatır kullanmada kusur etmeyeceksin.
13.Halkın doğru yolu bulması için korkutulması gerekir. Her yazında muhakkak, en az bir yere potansiyel facialardan bahsedeceksin. En ufak bir akılcılık,kanıt filan ortaya sürmen gerekmiyor.
Popüler facia senaryoları piyasaların çökmesi, savaş, heryerde bombalar patlayacağı, önümüzdeki ay kıtlık olacağı gibi şeyler olabilir. Araya biraz da magazin katarsan kıyamet senaryolarının okunmasını garanti edersin.
14.Zaman zaman birileri ne kadar cahil ve aptal olduğunu ispatlayabilirler; önemi yok. Duruma göre hiç oralı olmamak ya da iddialarını daha da ateşli biçimde savunmaya çalışmak yollarından birini seçebilirsin. İnsanlar genelde sesi daha çok çıkana inanırlar.
15.”Aferin” diye başını okşayan patronun birgün seni işten kovabilir. Bunu kendine dert etmemelisin; ne de olsa sana iş imkanı çok. Birkaç ay mazlumu oynamak yerinde olur.
16.Eğer iş bulamıyorsan, Sivil Toplum Örgütü görünümlü örgütlerden birinde yer alabilir, ya da daha iyisi kendi örgütünü kendin kurabilirsin. Yalnız yaptığın mitinglerde bol bol Zuldanya bayrağı olduğundan emin olmalısın. Senin karşıtların da bayraklı eylem yapabilirler. Sakın ola ki “ulan bunlar da bizim bayraktan getirmişler” diye şaşırma; bu doğaldır.
Not: Bu yazıyı ben yazmadım. Yazı, Atlantis’in kuzeyinde olduğuna inanılan Zuldanya isimli ülkede yapılan arkeolojik kazılarda bulunmuştur. Yaşlı bir gazetecinin, aynı okuldan mezun daha genç bir gazeteciye yazdığı mektup olduğu düşünülmektedir.
Kuzenimin kızı yaklaşık 24 saat önce ÖSS’ye girdi.
Saatler sonra teyzem, sabahın köründe gördüğü bir manzaraları anlattı; evinin önünde okul var.
Fakir insanların sabahın köründe gelip bekleşmesini, çocuklardaki korkuyla karışık umut ve heyecanı. Kuzenimin kızı epey kıyak özel dershanelerde hazırlandı sınava (villadan bozma biryer). Hesapta çok iyi dershaneymiş. Sınava otobüsle, sıkış tepiş gitmek zorunda kalmadı.
Sonuçta o da, sabahın köründe okul kapılarında bekleşen fakir aile çocukları da kaybetti sınavı. Türkiye hepten kaybetti; bundan 12 saat sonra insanlar Çek Cumhuriyeti’ni yendik diye birbirlerinin sırtına çıkıp maymun gibi havaya ateş etseler de…
Türkiye’deki fiyasko eğitim sistemi -ki bu ne eğitim, ne de bir sistem var ortada!- dershane esnafını, uyduruk dergilerini, paragöz “örtmenlerini” beslemeye devam etti. Ne uğruna? Dünyada geçmeyen, bilim deyince esamesi okunmayan bir ülkenin, depreme dayanıksız betonarme üniversitesinden alınacak bir kağıt parçası için. İşsizlik ordusuna katılacak, sağda solda çürüyecek, ölü eşek fiyatına çalışacak bir nesil zavallı sürüsüne dahil bir genç olarak piyasaya düşmek için…
Kuzenimin kızı Nelson Mandela’yı tanımaz. Çözdüğü bir matematik problemini görünce dehşete düştüm: cümleyi “analiz ediyor”, “ne tip soru” olduğunu “buluyor”, kendinin de ne olduğunu bilmediği “formüle yatırıyor”, tam çıkmasa da en yakın şıkkı işaretliyor! İsabet oranı %80 üzerindeymiş. Dershane esnafı öyle öğretmiş!
Hızarın bile insanlığa bir yararı vardır; kalası alır işimize yarayacak bir eşya haline getirir. Oysa Türkiye’deki eğitim-adı-altındaki-fiyasko, potansiyel olarak birşeyler yapabilecek çocukları alıyor, senelerini harcıyor, aptallaşmış, düşünemez varlıklar olarak, ucuz işgücü olarak sokağa atıyor.
Fakir fukara insanlar, aman çocuklarımız bizim gibi olmasın, kazmanın sapını kırsın(*) diye olmayan imkanlarını seferber ederek dershane esnafına yediriyorlar.
Herkesin kabullendiği bu iğrenç düzenden tiksiniyorum.
Yaş kemale erdi, okuduk üfledik filan ya, nasihat isteyene “okuma, çok okuyacağım diye tutturduysan git başka ülkede oku” diyorum.
“Futbolcu olacağım” diyen veledin, “aferin oğlum” diye kafasını okşuyorum. Doktor filan derse de iyi, muayenehane açar, hastaneden hasta kapar yolunu bulur. “Ben genetik okuyacağım” filan diyen akıllı veletler çıkıyor, “sittir lan Amerika mı burası” diye azarlıyorum.
ÖSS’de dereceye girenler yine dershaneler oldular. Parası pulu olan birçok enayi ebeveyn de, “aman çocuk okusun, böyyük adam olsun” diye, çocuğunu yurtdışına göndermek yerine, özel okullara, dershanelere, “hocalara” .oku .okuna para verdi. Oysa, özel okulda çocuk okutmaya harcanan para, Oxford’a, Harvard’a filan 4 senede verilenden daha fazla! Gerçekten öyle! Lütfen araştırın, bu da insanlığa faydam olsun! (Bu arada çocuğu İsviçre, Belçika, Hollanda gibi ülkelere gönderirseniz en az iki dil öğreniyorlar, burada kalanlar Türkçe’yi bile ya sökemiyor, ya da unutuyor!)
*Kazmanın sapını kırmak: Trabzon’da öğrendim, yerel bir deyimmiş. “Oku, adam ol” anlamında. Şimdi, “kazma ol” diye değiştirilebilir.
Bahsettiğim gibi, iki gündür evi boyuyorum, ancak pek hızlı gittiği söylenemez…
Sebebi, Dyo Nanomat. Boyada nanoteknolojiye inanmıyorum. Çok araştırmış da değilim, ancak bir fizikçi bana izah etmedikçe, boyanın kiri ışıkla attığına inanmam çok güç.
“Nanolu boya” -boyacının biri böyle diyordu Bauhaus’da- alacağım yoktu. Annem çok merak ettiği için, benim evi test amaçlı kullanmaya karar verdim. Lakin, yıllar içinde birazcık olsun bilgelik kazanmış olmalıyım ki, bu yeni boyadan sadece bir kova aldım.
Rakiplerinden %40 filan pahalı (onlarda “nano yok”). Ha 25, ha 37 diyerek aldım. Hatta, kimsenin kullanmadığını bile bile -ki Dyo’da biliyor ve hesabını buna göre yapıyordur- astar da aldım; Dyo Albin. Albino hakkaten, su gibi Bir şey. İtinayla sürdüm. 24 saat bekledim. Bir izzet-i ikram Nanomat’ı açtım. Renk güzel. Boyacı hesabı yapmayıp aynen talimatlar miktarında sulandırdım, kollarım çıkana kadar karıştırdım.
İlk katı sürdüm, bana mısın demedi. Aynen dedikleri gibi, ışıkla temizledi sanki kendini. 2. kat için 3-5 saat bekledim, geldiğimde ne hikmetse kovadaki boya bembeyaz olmuştu! Vardır bir nanosu diyerek tekrar karıştırdım,boyadım, bu sefer biraz kapar gibi oldu ama her yer dalga dalga!
Normalde 2.katta duvarın ümüğünü sıkmalıydı Nanomat. Öyle olmadı, beni sıktı. Ha gayret diyerek üçüncü katı attım; alttaki boya hala göz kırpıyordu. Duvarlar yine dalga dalga…
Çok koyu oldu herhalde, biz yine boyacı işi yapalım dedim. Bastım suyu. Dördüncü kattan sonra duvarlar hala dalga dalga, boyada bitti zaten.
Anlaşılan Nanomat’ın nanosunu çok pigmentini az koymuşlar. Pek sevimsiz bir tecrübe oldu tabi. Nano olayına tövbe ettim. Diğer odalar için, geri teknoloji, annemin boyasından alacağım. Eskiden Dyo’ya sempatim vardı, 4 kat boyadan sonra uçtu gitti. Bir daha alsam alsam tinerini alırım, o da en ucuzuysa-ki değil…
Hayır, boya kazması da değilim. Bırakın duvarı, araba ve deniz motoru boyamışlığım var. Üstelik kimyasallar konusunda özenirim de, arabayı boyarken verdiğim sipariş listesini satıcı anlamamış, Akzo Nobel Türkiye’ye telefon etmiştim. Üstüne de, “nerden gördünüz bu malzemeleri?” diye sorguya çekilmiştim.
Kıssadan hisse: bilmediğiniz şeyi önce bir başkasına denetin!
(Bu arada Bauhaus’dan 37 küsura aldığım Dyo Nanomat’ı 4.Levent’te Renk Dekorasyon diye biryer 28 civarına satıyor. Bauhaus’u ucuz sananlara duyrulur)
Engin Ardıç’ın Internet’i ciddiye almadığını üzülerek görmüştüm; zira ben Engin Ardıç’ı ciddiye alırım. Sadece “tepkisel” bir yaklaşımla, Internet’in varlığını, neler yapabildiğini yadsımak Engin Ardıç’ı büyütmez. Zira, Internet’in etkisi, gücü ve ünü Engin Ardıç’ı belki milyonlarca kez aşmış durumda.
Aynı gazetenin yazarı Ali Saydam, bugün daha “feci” bazı tespitlerde bulunmuş; ama kıvırma payı mahfuz. “Bana göre” gibi “yumuşatıcı” ifadelerle Internet’in çok da etkili olmadığını ileri sürmüş.
Ali Saydam fena halde yanılıyor. Herkes yanılabilir. Ama herkes yanıldığının kolay kolay farkına varmaz.
Lafı fazla uzatmadan hemen söyleyelim. Herhangi bir iletişim aracı güvenini yitirdi mi etkisini de yitiriyor…
demiş Ali Saydam. Bahse girerim, Noam Chomsky filan da okumamış. Basının aleni yalan söyleyip gerçekleri çarpıttığı sayısız duruma şahit olduk. Üstelik, basına güvenildiği ya da ne kadar güvenildiği konusunda bir istatistik yayınlayamadığınız sürece, ki iddianızda böyle bir kaynak göstermek ihtiyacı duymuyorsunuz, dediğiniz şey havada kalmaktadır.
Basının etkisi güvenilirliğinden filan değil; kitlelerin “duygularına” hitap edip onları harekete geçirebilmesinden ileri geliyor iddiasını ortaya atarsam, benim savımı nasıl çürüteceksiniz?
Öyle ya, basını yalanlayan yine basın değil mi. En basitinden, Zaman gazetesi defalarca afişe etmedi mi Cumhuriyet gazetesini?
Oysa Cumhuriyet gazetesi göreceli olarak tiraj artırdı; demek ki güvenilirliğini kaybetmiş değil. Ya da diğer olasılık, insanlar güvenilirliği filan iplemiyor! Etkili midir Cumhuriyet? Evet; ama sadece kendi okuyucusu için. Nasıl Zaman gazetesi, sadece kendi okuru için etkili olabiliyorsa. Çünkü mantıklı bir gerçek arayışı yerine, taraf seçme durumu var derim ben. Ama benim bu iddiam da, Ali Saydam’ın iddiaları gibi havada kalır. Hangisine inanacağınızı siz seçin.
O nedenle ‘trendy’ pek çok iletişim profesyonelinin tersine, Facebook gibi itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından bir etkisi olmayacağını; üzerine sayfa sayfa makaleler, kitaplar dahi yazılsa, bu durumun değişmeyeceğini düşünüyorum
diyerek devam ediyor Ali Saydam; ki %100 haklı!
Neden mi? Çünkü Facebook bir yayıncı değildir! “itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından etkisi olamayacağı..” kısmına ekstra dikkat!
Facebook’un itibarı olması gerekmez. Facebook, dediğim gibi, yayıncı değil. Sanal ya da gerçek kişilerin birbirine pasta, börek, rakı gönderdiği, insanların hiçbir aktivite ya da tartışma ihtiva etmeyen boş gruplara katıldığı bir curcuna. Facebook, aslında insan arama motorundan öte Bir şey değil. Facebook, bir tezle ortaya çıkmıyorki.
“Internet ortamı” nedir, lütfen biri bana anlatsın!
“İletişim açısından etkisi olmamak”. Bilmiyorum; örneğin neredeyse bütün lise arkadaşlarımı Facebook’da buldum. Tam tersine, bu bireyler için son derece büyük bir iletişim kapısı açıyor. Sayın Ali Saydam, sizin yazınızın içine eski arkadaşlarımı arıyorum diye ilan versem kaç kişiyi bulurdum? Ya da kaç kişi bana ulaşırdı? Bir denemeye var mısınız?
Ha, “iletişim açısından” gibi muğlak bir ifade kullanarak belki duruma göre “manevra alanı” bırakmak istediniz. Bir de, “kitle iletişim aracı” olarak okuyalım; yani “Facebook, bir kitle iletişim aracı olarak etkisizdir” diyelim.
Etkisiz midir gerçekten? Bunu ben bilmiyorum. Elimde bunu ölçen bir istatistik yok. Sizde varsa açıklayın, istifade edelim.
Kaldı ki, Facebook, yine tekrar ediyorum, “kitle iletişim aracı” değildir; haber içerikli bir site, hatta bir komünite değildir. Facebook’u dilerseniz bir komünite oluşturma aracı olarak kullanabilirsiniz; sözgelimi “Bahse girerim Ali Saydam’ın Internet’i anlamadığını düşünen 100.000 kişi bulurum” diye bir komünite yaratabilirsiniz; ya da sadece eski dostları arayıp durursunuz. Facebook, sizin yerinize devrim yapmaz, askeri “göreve” çağırmaz, kitleleri aydınlatmaz ya da satanizmi teşvik etmez.
Facebook, BİLGİ YAYAN BİR SİTE FİLAN DEĞİLDİR.
Muteber bir reklam yayıncısı mıdır peki? Bunca zamandır reklam alabildiğine, üstelik büyük şirketlerden reklam alabildiğine göre, öyle görünmektedir. Birçok büyük şirketin reklam departmanı Ali Saydam ile aynı fikirde değil yani.
Bugüne kadar çevremde web sitesi ile blog arasındaki ciddi farkları bana bir çırpıda anlatacak çıkmadı. Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum: İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… Yani blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da…
Blog ile site arasındaki farklar şekilseldir aslında; ama muğlak olduklarına katılıyorum. Yine de, Sayın Saydam’ın çevresinde Internet’i pek de kavramış birilerinin olmadığı açık.
“Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum
Yapmayın yahu! Yazınızdaki iddiaların hiçbirinde nesnellik ya da ölçülebilirlik yok ki!
“İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… “
Pozitif – negatif mesaj nedir?
GNU/Linux, tamamen Internet üzerinde gelişen bir fenomen. Wikipedia da, Google’da öyle.
GNU/Linux sistemlerin gelişmesi, bu pozitif mesajlar sayesinde oldu.
Hatırlamıyor musunuz, Time’ın düzenlediği yarışmada 4 kelime İngilizce bilmeyen sürüyle Türk, Atatürk’e oy verdi. Yüzbinlerce. O zamanlar Türkiye’de internet kullanan 2 milyon insan yoktu.
Amazon, internette kurulup internet sayesinde büyüyen dev bir şirkettir.
Google’da öyle, YouTube’da.
Wikipedia, internet üzerinden yürüttüğü kampanya ile yaklaşık 35.000 kişiden bağış topladı.
Firefox, internet kampanyaları ile %35′lik pazar payı gibi bir rakama ulaştı; artık bir marka ve vakıftır. Web sunucusu piyasasının %70′ini elinde tutan Apache’de, internetteki olumlu mesajların doğru yerlere ulaşmasının sonucudur. Apache de, bir vakıftır ve gelirleri de az filan değildir.
Zekanızdan çok tombilliğinizden söz ediliyor olması konusunda başka olasılıkları da düşünmelisiniz belki.
Sonuç: Ben internet ortamının, yeri yurdu belli, etkileşimli web siteleri ve ciddi CRM programlarına dayalı yapılar hariç, rüştünü kazanıp haysiyetli ve itibarlı bir iletişim aracı haline gelene kadar etkisinin fazla ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum.
Sonuçtan çıkardığım sonuç:
1.Internet sitenizin fiziki bir binası bulunmalı. Önemli olan fikirler değildir, gayrimenkullerdir. (Dünyada mekan, ahirette iman). Yeni ortaya çıkan düzen (Internet), eski düzende mücadele eden erke göre uyarlanmalıdır.
2.Sitenizin itibarı açısından etkileşimli olması şarttır. Bu açıdan bakarsak, Google’ın, Technorati’nin, Veropedia’nın filan Akşam gazetesi kadar itibarı yoktur. Çünkü bu sitelere yorum yazamazsınız.
3.Müşteriniz olmasa bile, CRM (Müşteri ilişkileri yönetimi) yazılımı şarttır; üstelik bu yazılımın ciddi olması gerekmektedir. Sulu, muzip ya da lakayt CRM yazılımlarına dayanan siteniz değersiz olacaktır. Mesela, Tomshardwareguide, imdb, beyazperde.com filan gibi siteler hiç ciddiye alınmamaktadır, zira ciddi, hatta gayrı ciddi CRM yazılımları kullanmazlar.
Dolayısıyla, bu yazdıklarımın da bir önemi yoktur. Zira ben de CRM yazılımı kullanmıyorum. (neden kullanayım ki?)
Siz hangi CRM yazılımını kullanıyorsunuz Ali bey?
Bugün dünya isimli gezegene gelişimin dördünü günü.
Sabah 7′de -günün 24 saat olduğu dünyada, insanların işlerine gitmek için yola çıktıkları zamanlar; çalışma kültürleri son derece enteresan ve ayrı bir inceleme konusu- Barış’ın evine gittim. Barış, gemimle indiğim arazide beni görerek iletişim kuran ilk dünyalı. Oldukça kaba biri bizim kültürel standartlarımıza göre, ancak kendi kültürünün bazı kalıplarına sıkı sıkıya bağlı. Dün gece, adına viski denilen bir sıvıdan içtik, duyularımın bulanıklaştığını, aklımın yavaş ve hatalı çalıştığını farkettim. Dünyalı entellektüellerin bu sıvıdan bolca tüketmesi gerçekten çok ilginç bir paradoks. Ben fazla içmek istemediğim halde, bunun çok ayıp olduğunu söyledi Barış.
İkinci gün aşk diye bir kavramı öğrendim. Anlaması son derece güç. Barış, çok az da olsa, bilimsel düşünceyi anlayabilen biri. “Dur senin için dünyada yapılan aşk tanımını bulalım, sen kendi kültüründe bir karşılığı varsa araştırırsın” dedi. Birsürü ansiklopedi açtık. Enteresan olan, aşkın tanımının sevgi denen bir başka soyut kavram üzerinden açıklanma çabası. Daha önce aşk kelimesini araştırma ihtiyacı duymamış Barış’ın bile kafası karıştı. Dünyalılar, öğrendiklerinin çoğunu konu hakkında herhangi bir somut yetkinliği olmayan diğer insanlardan öğreniyorlar; bu da sık sık kafalarının karışmasına, çatışmaya düşmelerine neden oluyor.
Aşkı anlamak istiyorum. Barış, “yedinci sanat” olarak kabul edilen “sinema” dan bahsetti. Bizdeki Visuatron’a benziyor, ancak çok daha primitif. Dünyalıların soyut kavramları anlayamama, somut kavramları ise çıkarları doğrultusunda soyutlaştırma gibi kusurları var.
Daha iyi anlayabilmem için bana “Flashpoint 2” isimli bir film verdi. Sinema sanatının bu alanına “prono film” deniyormuş. Neden o filmi seçtiğini merak ettim. “Prono film seyretmek ayıp sayılır, ama herkes seyreder, o yüzden bana kendi içinde ilginç geliyor” dedi.
Filmde çok sayıda kadın oyuncu var; hatta diğer izlediğim iki “sanat filmine” göre, kadın sayısının fazlalığı dikkat çekici. Bu kadınların memelerinin çok daha büyük olması ve insan türünden çok daha fazla cinsel dürtülerle hareket etmesi ilk dikkatimi çeken şey oldu. Nedenini Barış’a sorduğumda, dünya erkeklerinin genelde büyük meme sevdiğini söyledi. Aslında bu kadınlar çok da cinsel dürtülerle hareket etmiyormuş; cinsel dürtülerle hareket eden insanlar bunu farklı şekillerde gizlermiş. Daha güçlü arabalar, daha büyük evler, son model elektronik cihazları satın almak, hatta savaş çıkarmak gibi. İnsanların dürtülerinden utanması, saklaması ama buna rağmen gizliden gizliye hayatlarına bu kadar çok egemen olması da başlı başına dikkat çekici. İlk kez, insan türünden korkmaya ve kendimi tehdit altında hissetmeye başladım. Artık annihilasyon tabancamı yanımdan ayırmıyorum. Barış, silahın çalışma prensibinden çok etkilendi ama deneme atışlarından sonra memnuniyetsizliğini gizleyemedi. Açıklaması bir hayli ilginç. “Bilimsel düzeyinize ve silahın çalışma prensibine büyük saygı duyuyorum ama bunla ateş ederken ne patlama sesi çıkıyor, ne geri tepme oluyor, ne de barut kokusu çıkıyor. Hiç zevkli değil.” Ona, bizim kültürümüzde silahların yoketmek için kullanılan ve kullanana da derin vicdan azabı veren şeyler olduğunu anlatmaya çalıştım ama sanırım pek ilgisini çekmedi. “Silah budur” diyerek, ağır ve metal bir araç çıkardı. Ateş ederken son derece kuvvetli bir ses çıkarıyor ve etkisi de inanılmaz derecede az. Çalışma prensibi olarak, üçüncü sınıf uygarlık olarak tanımlayabileceğimiz Shebeck gezegeni insanlarının kullandıklarına benziyor. Üstelik dünyalıların silah kullanmaktan dolayı ilkel bir güç duygusu hissettiklerine şahit oldum.
Gelelim filme.
Dünyalıların sinema sanatı dedikleri alanda anlatmak istediklerini -genelde basit gerçeklerin nakledilmesinden ibaret- olduğu gibi yansıttıklarından bahsettim. Gelgelelim; prono sineması bana biraz daha theatral geldi. (Dünya tiyatrosundan daha önce bahsetmiştim). Anlatım tarzı olarak bana Sheakespeare’i hatırlattı. Oldukça bayağı, sıradan ve direk olmasına rağmen fazlasıyla abartılı. İnsanlar film süresinin %98.7′si boyunca çıplaktılar. İlginçtir; insanlar giysileri de cinsel çekim aracı olarak görüyorlar. Birbirini çıplak görmek için akıl sınırları dışında çaba gösteren bir uygarlığın, giysilere böyle bir sembolik değer biçmiş olması bana çok karmaşık geldi. Bu konuyu ayrıca incelemekte fayda var.
Aşk denen ruh halinin cinsel birleşmeyle sonuçlanıp biten bir süreç olduğunu anladım. Aşırı şiddet ve aşağılama içeriyor insan cinselliği. Bir yönüyle çok ilginç; hayvanlara özgü kur yapma davranışına “duygu” denen bir ritüel ekliyorlar. Bu sanırım tiyatronun hayata uyarlamış bir şekli. Bu ritüel sırasında sık sık yalan söylüyorlar. Üstelik, bu konuda başarılı değiller. İnandırıcılık sorunu beni meraka itti ve Barış’a nedenini sordum. “Biz inanmak istediğimiz, inanmaktan zevk ya da acı duyacağımız şeylere inanırız” dedi. Akılcılıktan tamamen uzaklaşmış bir medeniyetin bu kadar süre devam edebilmiş olması kafamı karıştırdı; ancak Barış insanın ne kadar hızlı ürediğini açıklayınca eksik parçalar yerine oturdu.
Filmde başrolü oynayan ve 94 dakika boyunca 8 erkeğe duygusal bağlılığını “duygu” ile anlatıp, cinsel ilişki ile ispatlamaya çalışan Jenna Jameson isimli insanın şaşırarak çok zengin ve prestijli biri olduğunu öğrendim. Şaşırmamın nedeni, toplumun çoğunluğu ve entellektüeller tarafından “iğrenç” kabul edilen bir alanda çalışan birinin nasıl böylesine değerli görülebildiğiydi.
Barış, “sıkıldım artık senden” diyerek bir açıklama yapmadı.