Gazetelerin cehalet ve haber hazırlamadaki ..doğru kelimeyi bulamıyorum. Özensizlik desem yetersiz, bilgisizlik desem zayıf kalıyor. Laçkalık ötesi.
Haberi “basın bombası” Hürriyet’te buldum. Şöyle başlıyor:
Fin keskin nişancı tüfeği “Lapua”lar özel kuvvetlere dağıtıldı. Tuzla’da açılan “keskin nişancı okulu”nda yetiştirilen subay, astsubay ve uzman çavuşlar, bu silahlarla daha çok PKK’nın grup başları ile örgütün lider kadrolarını hedef alacak.
Palavraya bak! Lapua, tüfek filan üretmiyor. Lapua, .338 Magnum fişeğini üretip adını da veren bir cephane üreticisi. Finli tüfek üreticileri olarak ise Sako ve Tikka var bu sınıfta silah üreten. Yani ne yazdığından habersiz Hürriyet’in anlatmak istediği şu; ordu, Lapua Magnum mermisi atan tüfek almış.
Gelelim “lider kadro” meselesine.
PKK’nın lider kadrosunun ele geçirilememiş ya da öldürülememiş olmasına “tüfek yetersizliğinden” ya da “keskin nişancı okulu olmamasından” olduğuna artık hangi gerizekalı inanır bilmem!
Afganistan ve Irak’ta da kullanılan Lapua’ların attığı özel mermiler 1 kilometreden çelik yeleği deliyor ve 1750 metreye kadar hedefinden sapmıyor.
Hürriyet gazetesi, fizik kurallarını da hiçe sayıyor. 1750 metreyi bırakın, 75 metrede bile “hedeften sapmayan” mermi yok. Uzun mesafe atışlarında, hava sıcaklığı, rüzgar, rutubet gibi etkenler göz önüne alınarak, atıcı tarafından muhtemel sapma+merminin normal sapması göz önüne alınarak atış yapılır. Örneğin, sıfır rüzgar ve 20 derecede, mermi 500 metredeki hedefe atış yapılınca 20 santim aşağı gidiyorsa, 20 santim yukarı nişan alınır. Rüzgar varsa, rüzgarın hızı ve yönüne göre yeni bir hesap yapılır ve bu genelde atıcının tecrübesine bağlıdır. Şu an dünya rekoru Kanadalı bir yüzbaşıda; sanırım 430 ya da 460 metre. Yani öyle bir kilometreden filan bir insanı vurmak mümkün değil.
KANASLARIN YERİNE GEÇECEK: Türk Silahlı Kuvvetleri Güneydoğu’da yaygın olarak ’Kanas’ olarak bilinen Dragunov keskin nişancı tüfeğini kullanıyor.
Hayır. Dragunov tam bir sniper tüfeği değil. Çok hafif olması ve seri atış yapabilmesi gibi özelliklerle ara bir sınıf. Sig 550 gibi. Ayrıca çok ucuz. Türk ordusunun elinde Lapua Magnum atan Sako’lar zaten çok uzun süredir var. Yani yeni alınan tüfekler -Hürriyet’in hatalar komedisi haberinden dolayı marka ve modelini bilmiyoruz- Dragunov sınıfında tüfekler değil; daha ağır, çok daha ustalık gerektiren, çok daha pahalı, muhtemelen de bolt action tüfekler. Hürriyet’in dediği “Türkiye, F-16 yerine Abrams tankı aldı” demekle benzer bir şey.
DÜNYANIN EN İYİ 11 TÜFEĞİ: TSK envanterinde ayrıca THEIS (Tactical High Energy Impact Systems) Firması tarafından üretilen dünyanın en iyi keskin nişancı tüfeği “Intervention Model 200 Military’den 11 adet bulunuyor.
Dünyanın en iyi ne tüfeği? THEIS; kendi halinde küçük bir firma ve yüksek hassasiyetle üretilen silahlar geliştiriyor. ABD ordusunda bu silahtan olmamasının nedeni basit: bunlar, sahada denenmemiş, güvenilirliği son derece şüpheli silahlar. Silahı üreten THEIS, .408 Cheyenne Tactical® isimli özel bir mermiyi deniyor bu silahla. Yani silah kadar, cephanenin güvenilirliği de soru işareti.
Haberi nereden tutsam elimde kaldı. Daha birsürü hata var ama açıkçası sıkıldım. İlk paragrafı okumak bile, haber faciasını farkedip gerisini okumamak için yeterli zaten.
Hürriyet’i ve üstün bir hayalgücü örneği sergileyerek birkaç paragrafta sayısız uyduruk bilgi üretebilen Saygı Öztürk-Özgür Ekşi ikilisini tebrik ediyor, konuyu kapatıyorum.
Gazetelerin hafta sonu eklerini az da olsa severim. Zaten dünyadan bir hayli kopuk olduğum için, dünyanın neler yaptığının kısa bir özetini bu eklerde görebiliyorum.
Eskiden bu eklere daha çok özenilirdi; sanıyorum “gazetenin namusu” gibi görülüyordu. Hala -çok üst düzeyde olmasa da- iyi içeriğe rastlamak mümkün.
Ama geçen yıllar içinde, bu ekler sanki bir “angarya” haline gelmiş görünüyor. Yazar ve buna bağlı olarak içerik kalitesi düşüyor, konu çeşitliliği azalıyor.
Eğer ben gazete sahibi olsaydım, bu eklere müthiş önem verirdim. Bunun nedenleri gayet açık.
Herşeyden önce, eğer ticari olarak bakacaksak -ki bakmalıyız- bu eklerin sağlam bir reklam potansiyeline sahip olduklarını ve bunu çok kötü harcadıklarını düşünüyorum.
Çok basit bir örnek vereyim; kitaplığınıza bir bakın, illaki kitap dağıtma furyasından kalmış, Milliyet, Hürriyet, Sabah gazetesi tarafından verilmiş bir kitap vardır. Neden hafta sonu ekleri, saklanacak dergiler haline gelmesin?
Bu dergiler saklanacak kalitede çıkarsa, hem gazetenin daimi olarak reklamını yapar, hem de bu dergilere reklam vermek çok daha cazip olur. Belki 3 sene sonra Intel Core 2 Duo işlemci reklamının bir önemi kalmaz ama, Intel yine marka olarak, kendini hatırlatmış olur (hoş unutmak istesem de rüyalarıma giriyor, o da ayrı!)
Bence mevcut haftasonu eklerinin en büyük eksisi, birazcık özensiz olmalarının dışında(!), herkese hitap etme tuzağına düşüyor olmaları.
Birsürü değişik şey yapılabilir. Mesela, Türkiye’de çok ciddi bir eksik, DIY (Kendin yap) konulu bir dergi olmaması. Seneler önce bu tarz bir dergi çıktı aslında; sanırım hem zamanı gelmediğinden, hem de pahalı olduğundan tutmadı (sanıyorum dağıtımı da kötüydü ya da çok az basılmıştı; zira o zamanlar bahsettiğim dergiyi bulmak, torbacı bulup esrar almaktan daha zahmetliydi!) DIY hobisi, artık yükselişte. Hem insanların alım güçleri, hem yapı marketlerin sayısı arttı. Özellikle üst gelir düzeyindeki insanlar artık müstakil ya da büyük konutları tercih ettiklerinden, hobileri için alan yaratabiliyorlar. Ciddi bir DIY bölümü, bahsettiğim eklerin saklanmasını sağlar ve bence çıkaran gazetenin hanesine yüksek bir prestij ve sempati puanı yazar. Üstelik, Bauhaus gibi yapı marketlerin bu tip bir köşeyi hem sponsor, hem de reklamveren olarak kesinlikle destekleyeceğine inanıyorum.
Bunun dışında herkesin pek de istemeyerek koymak zorunda olduğu, sıkıcı, genel geçer, ne okuyanı, ne yazanı tatmin eden atıl “teknoloji ve bilgisayar” bölümleri hayata döndürülebilir. Örneğin, bilgisayar bölümünde Photoshop gibi hemen herkesin birazcık merak ettiği ama denemekten bile korktuğu programlarla ilgili uygulamalı dersler verilebilir. Emin olun, X firmasının Türkiye distribütörü olan Y şirketine Sabahattin Mahmudi’nin genel müdür olarak atanmış olduğu haberinden çok daha fazla okuyucu çekecektir!
Kitap gibi “riskli” konularda daha dengeli gidilebilir. Ne bileyim, “The Secret” dan da bahsedersiniz, Nabokov’un Lolita’sında da. Böylece, bizim basının pek sevdiği üzere, “ne şiş yanmış, ne kebap yanmış olur”.
Otomobil, özellikle modifiye konusu derhal kendi kitlesini gazeteye çekecektir!
Kültür – Sanat sayfaları, kara kara, sıkıcı sayfalar olmaktan pekala çıkarılır.
Üstelik, burada Taraf gazetesi’nin çok büyük bir avantajı var; en azından benim gördüğüm kadarıyla dergiciliği en iyi bilen Alper Görmüş, gazetenin kadrosunda. Sırf, “keşke eskisi gibi çıksa da alıp okusam” dediğim Nokta dergisini böyle bir zamanda diriltmiş, Aktüel’i bataktan çıkarmış olması bile, dediklerimi ispatlar.
Sanırım bu Taraf gazetesi ile ilgili üçüncü yazım oluyor. Taraf gazetesinin üzerine bu kadar düşüyor olmamın nedeni, gazete okuma ihtiyacı. Aslında gazete okumak uzun yıllardan beri benim için bir ihtiyaç filan değil. Hatta artık sevmiyorum da, çünkü yıllardır okumaya değer gazete bulamıyorum.
Gelgelelim, belli bir yaşın üzerindeki insanların gazete okuma alışkanları var ve bundan vazgeçmek niyetinde değiller. Medyanın vahim halinden artık bahsetmekten sıkıldım. Biliyorum ki, bazıları için gazete okumak, sigara ya da alkol gibi bir alışkanlık; rakı gırtlağınızı yakacak kadar kalitesiz de olsa, içtiğiniz sigaradan odun da çıksa, alışkanlıklarımızdan vazgeçmek konusunda fazlasıyla direngeniz. Taraf gazetesi, bu açlığı en iyi şekilde doyurmalı. Türkiye’de gazete çıkarmak hiç kolay iş değil; onun için bu zor işe girişen insanları hem desteklemeli, hem de çok iyi olmaları için fazlasıyla eleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. (Bizde eleştiri yermek, dövmek gibi filan algılansa da, eleştiri kelimesini olması gereken anlamında kullandığımdan şüpheniz olmasın!)
Taraf gazetesi, kimilerine göre çok büyük bir dezavantaja sahip; bu da 1 YTL olması. Doğrusunu isterseniz, bence bu bir dezavantaj değil, ciddi bir avantajdır. İktisat “öğretileri” gereği -Ekonomiyi bilim olarak değil, bazı bilimlerden yararlanan bir “sistematik” olarak görürüm- bazı mallar vardır ki, fiyatı ne olursa olsun, talebi çok az değişir. Ben Türkiye’de çok fazla sayıda eleştirel gazete okuyucusu olmadığını, gazete okuyan kitlenin temel basın ahlakı ilkelerine uymaktan çok gazetenin kendi dillerinden konuşmasını beklediğini ileri sürüyorum. Sanırım bu sadece bize özgü de değil. Dolayısıyla, Taraf gazetesini bekleyen kitle, daha doğrusu “umutla” “gazete” arayan kitle, gazetede aradığını bulursa 1 YTL’yi seve seve verecektir. Kaldı ki, 0.10 YTL’ye satılsa bile, “borazancılık” yapmayan bir gazete, çoğu insanı doyurmayacaktır. Bence tartışmamız gereken, farklı olma iddiasıyla çıkan bir gazetenin fiyatı değil, satın alınmayı hak edip etmediğidir.
Bana göre yanlış ya da eksik bulduğum bazı detaylardan zaten bahsetmiştim; burada biraz daha farklı bir konudan bahsetmek istiyorum.
Cumartesi ve Pazar ekleri yok Taraf gazetesinin…
Bu çok, ama çok ciddi bir eksik gazete adına. Nedenleri ise hem psikolojik, hem rasyonel.
Çalışan insanların önemli bir kısmının ciddi bir haftasonu kahvaltı ritüeli vardır. Nedendir bilmem ama, sabah kahvaltısı sırasında ve kahvaltıdan sonra uzun bir zaman gazete okunur. Taraf gazetesi, hafta sonu eki vermeyerek bu hevesin insanların kursaklarında kalmasına neden oluyor, bu bir.
İkincisi, haftasonu ekleri başlı başına kendi müşterisini yaratır. Örneğin, Radikal’i hafta sonu ekleri için alan çok sayıda okur var. Daha tabloid bir havada çıkan gazetelerse bu etkiyi magazin ekleriyle yaratıyorlar.
Üçüncüsü, hafta sonu ekleri, finansman açısından çok daha güçlü olan rakipleri karşısında, Taraf gazetesine ayakta kalma şansı tanır. Gazete, reklamverenler açısından çok cazip olmayabilir; ama dolu ve içerikli hafta sonu ekleri, ciddi bir reklam potansiyeli yaratır. Sağlayacağı tiraj katkısından bahsetmiyorum bile.
Dördüncüsü etki biraz görmezden gelinebilir; daha çok benim gibi okurlar için önemli. O da şu: siyasetle çok ilgili biri değilim (Politika ve siyaseti karıştırmayalım). Bir gazete hakkındaki kanaatimin oluşmasında en belirleyici etkenlerden biri verdiği eklerdir. Örneğin, bilgisayar ve teknoloji haberlerine bakarım. Teknoloji haberleri, hiçbir bilimsel yeterliliği olmayan, sadece yarım yamalak tercüme yapabilen kişilere mi yazdırılıyor? Bilgisayar haberleri, sektörel, reklam soslu haberlerden mi ibaret, yoksa vizyoner yazarları var mı? (Serdar Kuzuloğlu gibi). Hobilere yeterince yer veriliyor mu? Örneğin şimdiye kadar synthesizer ile ilgili hiçbir yazı görmedim haftasonu eklerinde; olsaydı herhalde kazanacağı sempatiden dolayı o gazeteyi okumasam bile alırdım! Aynı zamanda, hafta sonu eklerindeki kalite ve ciddiyete bakarak, gazetenin kendisinin ne kadar ciddi, güvenilir olduğu konusunda hüküm veririm. Elbette bunda bir parça duygusallık vardır; ama sonuçta biz Vulcan’lı değiliz; idealize edilen insan türü ile hayvanın garip bir karışımıyız.
Blog açtığımda düşünmeden yazdığım sayısız yazı oldu, hala da yazıyorum. Zira insanları sıkmamak, bazen bir haberi yorumsuz nakletmek, ya da sadece hit almak(!) gibi muhtelif nedenlerle, “fabrikasyon” yazılar yazıyorum.
Reklama oynuyorsanız, amacınız tamamen blogun içine birşeyler doldurmaksa, düşünmeden yazabilirsiniz. Beni rahatsız eden, yorumların düşünmeden yazıların içine sokuşturulması. Sadece yorumlar da olsa iyi, empoze edilen birsürü mesnetsiz iddia bile, blog aleminde kendisine çok geniş ve bol yer bulabiliyor.
Yorum,haber, iddia, beyanat gibi kelimelerin önce oturup ne olduğunu düşünmek ve sayısız uyarandan (medya, arkadaşlar vs) gelen sinyalleri tasnif etmek gerek.
Böyle yapılmayınca ortaya hem tuhaf durumlar çıkıyor, hem de bazı ortak şizofrenileri hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Eğer gün boyunca girdiğiniz her blog aynı yorumu gerçekmişcesine ve haber havasıyla aktarıyorsa, bunlar basın tarafından tekrarlanıyorsa -ki blogların kaynağını %99 klasik medya oluşturuyor maalesef-, bunları okuyup “gerçek” gibi algılayan çevreniz sürekli medya dogmalarını papağan gibi tekrarlıyorsa, toplumun şizofren olması da gayet normal. Ne kadar zeki, bilinçli ve farkında olursanız olun, bazen inanmak zorunda kalıyorsunuz. Bazen inanmak kolay geliyor. Bazen de gerçekleri söylemek güç,cesaret ve enerji gerektiriyor ve susuyorsunuz.
Çok güncel bir konu olduğundan ve hakkında bir blog girdisi yazdığımdan, Atatürk’lü İş Bankası reklamını örnek vereceğim.
Birçok blog, hiç düşünmeden YouTube’dan aldıkları videoyu bloglarına koydu ve “aman ne güzel bir Atatürk tiplemesi” gibi laflarla reklamı övdü.
Bakın, bu bir belgesel, film ya da amatör video filan değil; bu bir reklam. İnsanların ve kurumların kutsal bulunmasını doğru bulmadığım halde, Atatürk bu ülkenin kutsal değerlerinden biridir. Kutsal olmasa bile, insanların değer verdiği konuları manipülatif amaçlı kullanmak, ahlaki bir çarpıklıktır.
Eminim ki, bu açıdan olaya tekrar bakan arkadaşlar, yaptıkları yorumları tekrar gözden geçireceklerdir.
Maalesef, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada “güvenilir adam”, “güvenilir kurum” modelleri haddinden fazla ve amacını aşan bir inandırıcılık gücüne sahipler. Medyadan nefret eden insanlar bile, ister istemez onun gücünün etkisinde kalıyor; birilerinin onların yerine düşünmesini, onların yerine karar almasını, hatta onların yerine nasıl bir hayat yaşamaları gerektiklerini empoze etmesine razı oluyor.
“Vicdan” dediğimiz şey, beyin fonksiyonlarının sonucudur. Ben insanların düşünerek kendi çizgilerini çekmeleri gerektiğini, ama o çitlerin arkasında hapis kalmamaları gerektiğini savunuyorum. Zaman zaman hayata dair sac ayaklarınız değişebilir; bu zaman içinde değişiyorsa sorun yoktur; çünkü insan da, yaşam da dinamiktir. Ama koşullar karşısında “duruma göre” aşırı esnek olabiliyorsanız, bu bir karakter zaafıdır.
Bence artık daha fazla bilgi ve uyaran toplamak yerine, zamanımızın daha önemli bir kısmını düşünerek, kendimizi ve hayatı test ederek geçirmemiz gerekiyor. Farkında olmadan beynimizi güvenilirliği son derece tartışmaya açıp bir takım bilgi ve uyaranlarla meşgul ediyoruz; bırakın bunların kendi içinde doğru olup olmadıklarını, onlara dayanarak alacağımız kararların bizi nereye götüreceğini bile düşünemiyoruz.
Aslında son derece gergin, endişeli ve umutsuzum. 80′lerde oynanan oyunlar tekrar oynanıyor. Kitlesel linç kampanyaları, kendini sağ-sol olarak konumlandırdığı halde aslında sadece karşıt kampları aynı faşist,tahammülsüz ve mantıktan,akıldan uzak yöntemlerle savunan; bırakın “kavgayla çözmeyi”, sadece kavga edip yoketmeye çalışan şizofrenik ruh hali yeniden hortladı. Buna da, terör, “dış mihrak”, Barzani,Talabanı,Irak, ABD, hükümet, genelkurmay kulpları takılmaya çalışılıyor. Oysa sorun temel olarak, akıl ve vicdandan kopuk ruh halimizin eseri. Bu da sayısız dogmayı kabul ettiğimizden, anlamak için çaba göstermeyi göze alamadığımızdan, kendimizi çok değersiz ya da haddinden fazla değerli hissetmemiz yüzünden böyle.
Kasım ayı benim için yılın en depresif dönemi. Bu döneme ait hiçbir iyi anım olmadı. Eğer bir şalterim olsa, kendimi bu aylarda kapatır, boşuna geçen 1 aya da hiç üzülmezdim; zira muhtemelen Kasım aylarını acısız, depresyonsuz, stressiz geçireceğimden herhalde çok daha uzun yaşardım.
Son zamanlarda yazılarıma gelen yorumlara cevap veremiyorum; bunun için Kasım depresyonundan bahsetmek zorunda kaldım. Veremiyorum diyorum; çünkü gerçekten bazı şeyleri yapmak,imkansız diyebileceğim derecede güçleşiyor.
Kasım neden en berbat aydır diye, çok uzun bir liste yapabilirim. Kasım ayında seks bile angarya olabilir. En çok üşüdüğüm aydır. Kafam hiç çalışmadığı gibi, bazı konularda oldukça gelişmiş olduğunu iddia edebileceğim el becerilerim bile neredeyse kaybolur. Hastalık paranoyalarım depreşir.
Levent, Kasım depresyonunu lodosa bağladı; muhtemelen haklı. Sürekli gerçekleşen alçak basınç-yüksek basınç farkları, dengemi (hangi dengemi??) bozuyor olabilirmiş. Akla çok yatkın.
Üşenmezseniz, Facebook’ta açtığım Kasım depresifleri grubuna katılabilirsiniz.