MÜŞTERİYE GÜVEN VERMEK

pazarlama | 11 Haziran 2011

Makita 6501 High Speed Drill 300x300 resmi Müşteriye Güven Vermek yazısı pazarlama  kategorisindeBundan yıllar önce, şimdiye kadar Türkiye’ de gördüğüm en enteresan adamlardan biri olan Besim Tibuk, Liberal Demokrat Parti’ yi kurdu. Kendi kanalında düzenlediği “sohbet programlarında” kimisi ipe sapa gelmez önerilerde de bulunuyordu; ancak “ezber bozma” açısından, Tibuk’ un çıkışları önemliydi. En azından, bu programları takip edenler, Türkiye için fazlasıyla radikal görünen ekonomik ve siyasi fikirlerle karşılaşınca, “neden olmasın?” demeye başladılar.

LDP, doğal olarak “tutmadı”. Neden tutmadığı ayrı bir konu.

Bu sıralarda, Tibuk’ un, halı satarken bir belge verdiğini, halıyı alanın ne zaman isterse iade edip parasını alabildiğini öğrendim.

ABD’de, bir ürünü 1 ay kullanıp “beğenmedim” diyerek iade etmeniz olası. Türkiye’de, malı alıp rafa koymaktan başka hiçbirşey yapmayan, ki onu bile pek beceremeyen Teknosa, aldığınız ürünün her tarafına etiket yapıştırarak, “etiket yırtılırsa ürünü almam” diyor.

Doğal olarak, mecbur kalmadıkça, aşırı da ucuz değilse, Teknosa’dan hiçbirşey almıyorum, almak isteyenleri de caydırıyorum. (Teknosa, aynı zamanda stoğunda olmayan ürünlere, sitesinde komik fiyatlar yazarak müşteri toplamaya çalışan, “ilginç” bir strateji de geliştirmiş! Böylece, olmayan malın etiketine bakıp, “aaa Teknosa çok ucuzmuş, ama stokta kalmamış” diyorsunuz!)

Meraklı bir doğam var. Öğrenebileceğim herşeyi öğrenmeye, görmeye, denemeye çalışırım. Hiçbirşey yapamıyorsam, aylak aylak gezeceksem, bir yapı markete filan girer, oradaki malzemelerle ne yapabilirim diye düşünürüm.

Bu akşam da, dışarıda deli gibi yağmur yağmaya başlayınca, Bauhaus’a girdim.

Bauhaus, satın aldığınız el aletlerine 5 sene garanti veriyor.

Aklıma şu geldi: örneğin DeWalt gibi aşırı pahalı bir el aleti alana, 5 sene sonra, aynı özellikte bir ürünle değişim garantisi verseler ne olurdu?

Elbette başka bir Dewalt, ya da Black & Decker Professional, ya da Makita gibi pahalı bir markayla değil. Örneğin 650 Watt Dewalt bir matkap aldınız, 5 sene sonunda bunu götürecek ve onların size verdiği bir başka 650 Wattlık matkap alacaksınız.

Delice gibi geldi değil mi?

Bundan tam 12 sene önce, Yamaha servisi açtığımda, neredeyse %40 indirimle bir Makita matkap aldım. Bilmeyenler için söyleyeyim; Dewalt filan hiç kullanmadım ama, piyasada hangi “profesyonele” en iyi matkap ne diye sorsanız, Makita diyecektir. Ödediğim para astronomikti. 600 dolar gibi birşey ödedim; anormal indirime rağmen.

Ancak o zamanlar Çin malı ve 3 dakikada kömürü biten, ahşabı bile ağlayarak delen matkaplar bile, bugünün yapı marketlerinde satılan markalı ürünlerle benzer fiyatlara sahipti. İş ya da hobi olsun, kaliteyi severim. O yüzden, verdiğim paraya hiç acımadım. Bugün yine matkap alacak olsam, Makita alır mıyım? Tekrar servis açacaksam, kesinlikle evet. Ama evde kullanacaksam, almam!

Nedeni basit. 2 sene kadar önce, Makita’yı verdiğim kişi kaybettikten sonra, eski Black & Decker’da iflas edince, gidip “Skil” marka bir matkabı, korkarak satın aldım. Adı bile güven telkin etmeyen Skil, şaşırtıcı derecede iyi çıktı!

Skil’e 50 dolar gibi bir para verdim. Bir Makita fiyatına, Skil’in tüm ürün gamını satın alabilirsiniz. İnanılmaz derecede memnun kaldım. Makita’nın tüm özelliklerine ve gücüne sahip. Elbette, aradaki 10 katlık (aslında 16-17 katlık, indirimi de eklersek) fiyat farkı sadece markadan ibaret değil. Makita daha titreşimsiz, malzemesi daha tok, ele biraz daha iyi oturuyor. Asıl fark ise, ağır kullanımda ortaya çıkacaktır; çıkacaktır diyorum, çünkü Makita’yı olabilecek en kötü şekilde kullanmama rağmen, Skil’i zorlamadım. Çünkü artık sadece evde, hobi amaçlı kullanıyorum. Yani, matkap satın alan insanların %99′u gibi!

Servis zamanında, Makita’yı günde bazen 3 saat kullanıyordum. Alet tık bile demedi; tahmin ediyorum kömürleri, rulmanı vs. Skil gibi markalardan 4-5 kat uzun ömürlüdür. Ama özellikle matkapla çalışan biri değilseniz, bu tip bir aracı, 50 senede belki toplam 10 saat kullanırsınız. Dolayısıyla, ne yapacağınızı bilmediğiniz kadar çok paranız yoksa, hobici için Makita gibi markalar aşırı lüks.

Daha da güzeli, 12 sene içinde, bir yapı marketten aldığımız matkabın, 12 sene önce yarım saat kullandığınızda motoru yanan uyduruk Çin malı matkapla aynı fiyat seviyesine gelmiş olması.

Şimdi şöyle düşünelim: Gidip 600-700 dolara bir Makita aldık (evet; zaman içinde onlar da biraz ucuzladı!). Satıcının %20 kar ettiğini düşünün. Bu satıştan, cebine 120 dolar girdiğini varsayalım.

5 sene, garantisi dışında, bu ürünü değiştirme hakkınız yok. 5 sene içinde, bir amatör olarak ne kadar kullanırsanız kullanın, Makita’nın sesi bile değişmeyecek. Gidip, hala gıcır gıcır olan Makita’nızı verip, 40 dolarlık sıfır Skil alır mısınız? %99 almazsınız!

Ama ürünü satın alırken, böyle bir güvenceniz olduğunu bilmek size güven verecektir. Özgüven, karşı tarafta güveni tetikler. Bu sayede, normalde o fiyat düzeyinde satamayacağınız bir malı satıp, çok daha yüksek kar etme şansını da yakalıyorsunuz aslında.

İşte Teknosa gibi perakendeciler, tam da bu nedenden ötürü batmaya mahkumlar. Günün birinde, burada büyüyen, kendi ülkelerinde ise daralan ve karları sıkışan perakende zincirleri Türkiye’ ye üşüşecekler. Walmart, yerli perakendecinin belini kırmak için, kendi ülkesinde uyguladığı değişim şartlarını, en azından belli bir seviyede Türkiye’de de uygulayacak.

Oysa Teknosa’nın azıcık kendine güveni ve vizyonu olsaydı, Walmart’ın yaptığını Türkiye’de yapar ve piyasayı eline geçirirdi. Ne Vatan, ne Media Markt, ne Darty kalırdı. Sabancı Holding, elindeki nakit ve adı sayesinde pekala distribütörlere, hatta bazı küçük üreticilere kendi şartlarını dayatabilir. Elbette Walmart’ın durumuna gelmek mümkün değil (Walmart, PS3′ü, diğer bayilerin Sony’den satın aldığı fiyata satabilecek kadar güce sahip; çünkü satış rakamları akılalmaz derecede yüksek) ama kutuya etiketler yapıştırıp “almam da almam” diye Tahtakale esnafında bile görmeyeceğiniz yollara girmek müşteriyi kaçırıyor.

REKLAM KÖRLÜĞÜ, SOSYAL MEDYA VE METANIN GERÇEK DEĞERİ

medya,otomobil,öylesine,pazarlama | Etiketler:, , , — 28 Nisan 2011

Mercedes CLK Grand Edition 9 300x168 resmi Reklam Körlüğü, Sosyal Medya ve Metanın Gerçek Değeri yazısı medya  kategorisindeUzun yıllardır “reklamcılık ölecek” diye reklamcıları provoke etmeye çalışsamda, reklamcılığın (maalesef) ölmeyeceğinin farkındayım. Sadece biraz daha değer kaybedecek ve belki biraz şekil değiştirecek. (Bolca neden sayabilirim ama şirketlerin yılsonunda vergi vermek yerine reklam harcaması yapmak istemesi bile, reklamcılık sektörünü ayakta tutmaya yeter)

Gün içinde milyonlarca farklı kanaldan milyarlarca veri yüküne maruz kalıyoruz. Duyu organlarımız birçoğunu, beynin daha bilinç bölgesine ulaşmadan filtreliyor. Dolayısıyla, reklamın bazı fonksiyonları, örneğin markayı ve ürünü hatırlatma misyonu direk olarak ortadan kalkıyor. Eğer gerçekten marka ve ürünle çok ilgili olup da, ona dair “sinyalleri” özellikle yakalamaya çalışmıyorsak…

Klasik tek yönlü kanalları kullanmaya dindarca alışmış eski reklamcıların domine etmeye çalıştığı internet de, ciddi bir reklam kirliliği sorunuyla karşı karşıya. Sosyal medya dediğimiz kavram, gerçek anlamda kitle iletişimi -”kitle yayıncılığı” değil- kurulu olduğu halde, insanların arasındaki iletişime tam göbeğinden dalıp, kimsenin umursamadığı ve genelde de sinirlendiği tek taraflı mesajlarını vermeye son derece meraklılar.

Bu “strateji” çuvallamaya mahkum…

Eskiden bilgiye ve veriye ulaşmak daha edilgen bir süreçti; çünkü ulaşabileceğimiz veri miktarı sınırlı, iyi tasnif edilmemiş, pahalı ve erişmesi zahmetliydi. İnsan doğası uyarılmak ister ama çok fazlau uyaran olduğunda da, çıldırmamak için sensörlerini kapatır. (Burada izolasyon tankı deneylerinden bahsetmeyi düşünmedim değil, ama bu kadar dağılırsam yazı yine bitmez!)

Bugünse durum çok farklı. Artık aç bir şekilde TV, radyo ya da gazete gibi kanallardan uyarılmayı beklemiyoruz. Yani artık verinin bize “itilmesine” tahammülümüz yok: bünyemiz bu kadar sinyali işleyemez. Bunun yerine, tam ihtiyacımız olan şeyi, tam da ihtiyacımız olan zamanda bulmak, “çekmek” istiyoruz.

Viraller etkili mi? Belki. Türkiye şartlarında bile üçüncü sınıf oyunculuğa, ekmeği en azından 40 senedir yenen fikirlere tahammülünüz varsa, işe yarayabilirler.

Gelelim benim hikayeme: bir süredir, yıllardır bastırmayı başardığım “petrolhead” damarım kabardı ve modern bir klasik olmaya aday bir araba bakıyorum. Ayda 200 kilometre yapmam bile zor olduğundan petrol fiyatları beni endişelendirmiyor ve bu sefer biraz daha büyük, biraz daha sağlam, biraz daha büyük motorlu bir araç arıyorum.

Fazla aday da yok. 2001-2004 arası Mercedes CLK, V6 Peugeot 406 Coupe, Alfa Romeo Spider, BMW M3 ilgimi çekiyor.

Benim gibi sürüyle motorlu araç toplamış biriyseniz, ilk farkedeceğiniz şey, markaların tek çabasının size yeni bir araç satıp, sonrada servisten söğüşlemeye çalışması. Diyebilirsiniz ki, kapitalizm böyle çalışıyor, eğer sürekli yeni birşeyler satın almazsan herkes batar.

Doğru.

Ama sorun şurada: eğer bir marka, sadece satış ve servisten para kazanmaya çalışırsa, sadık bir kitlesi de olmayacaktır.

Şu an sahibi olduğum arabayı ancak 12.000 TL’ye satabilirim. Bahsettiğim arabanın debriyaj seti 200 TL (gayet makul), ön diskleri 80 TL (bedava), benzin filtresi 6, hava filtresi 10 TL.

Buraya kadar iyi.

Sol kapıda bulunan, yoğurt kabına benzer bir malzemeden üretilmiş ayna ayarlama dalgası ise, sıkı durun, 340 TL! Arabanın çevresindeki kağıt kalınlığında uyduruk plastik parçalar ise yaklaşık 1.500 TL tutuyor!

Bu, sadece belli bir marka ya da modele has bir durum değil. Her marka, parça kataloğundaki belli gruplara anormal fiyatlar çekiyor; tahmin edeceğiniz üzere bunlar genelde yan sanayisi olmayan ve kaza yaptığınızda ilk hasar gören parçalar. Otomotiv endüstrisi, bir yandan da sigortacıları söğüşlüyor yani.

Böyle bir marka ya da endüstriye sempati duymak çok güç.

Şu an kullandığım arabanın mensup olduğu PSA grubunun zihniyetini artık şüpheye mahal kalmayacak şekilde anladığımdan, büyük ihtimalle 406 Coupe almayacağım.

Gelgelelim, Mercedes ya da Alfa Romeo’nun da farklı olduklarını sanmıyorum.

Kendimi bildim bileli PSA araçları kullanmış ve kullandırmış biriyim hem de.

Uzman sorusu: 15 seneyi aşkın süredir PSA grubunun ürettiği araçları kullanan bu kafası bozuk tüketicinin markaya sadık kalabilmesi için firmanın izlemesi gereken sosyal medya stratejisini seçiniz:

a.Sürekli seeding yaparak kafa ütülemek,
b.Tamamen zaman öldürmek üzerine kurulu ve hiçbir zeka belirtisi içermeyen çeşitli çöp uygulamalar hazırlamak,
c.Kişinin sıkça ziyaret ettiği sitelere kapanmak bilmeyen, cansıkıcı popup reklamlar vermek,
d.Standart ADSL bağlantısı ile ancak 17 dakikada yüklenebilen siteler yapıp tüketicinin sabrını test etmek,
e.Hepsi

Tabiki hiçbiri.

Tüketicinin ölesiye sadık olduğu nadir marka ve ürünlerin bazı ortak özellikleri olduğunu farkettiniz mi? Bunlar genelde kişiselleştirilebilir ürünlerdir, hiçbir şekilde mükemmel ya da yeterli olma kaygısı taşımazlar (örnek vermek gerekirse, Zippo çakmağın sürekli taşı ve gazı biter, yaktığınız sigara buram buram kerosen kokar).

Efsane marka ve ürünler, şirketlerin reklamlarıyla değil, kullanıcıların reklamlarıyla o konuma gelirler.

Gerçek şu ki, çoğumuz satın alabileceğimiz çoğu şeyin, birden fazla varyasyonuna zaten sahibiz.

Toyota Corolla, dünya tarihinde en fazla üretilmiş arabadır ama hiçkimse bir Corolla sahibi olmanın hayalini kurmaz. Modern otomotiv tarihinin aynı zamanda en sağlam, en sorunsuz, servis konusunda en ihmal edilebilir aracıdır ama sadece bir ihtiyacı karşılamak adına satın alınır. Corolla’nın satmak için reklama ihtiyacı yoktur; ama çoğu üretici Corolla gibi bir modele sahip olmadığı için başı beladadır.

Bir Peugeot GTI, özellikle de 205 GTI ya da 106 GTI ise bunun tam tersidir: marşa bastığınız ilk andan itibaren birşeyler ters gitmeye başlar, servislerinin çoğu akılalmaz derecede kötüdür ve ortalama bir Peugeot’nun yıllık bakım giderleri orta sınıf bir Mercedes’den kayda değer derecede yüksektir. Buna rağmen, hemen her ülkede, sürüyle Peugeot GTI kulübü vardır. Milyonlarca insan, o parayla çok daha hızlı, güvenilir ve çekici arabalar almak yerine, 3 kuruşa aldıkları arabalarına değerlerinin çok çok üzerinde para harcarlar.

Sözgelimi Mercedes, tutup bütün parasını Peugeot GTI almanın ne kadar saçma ve gereksiz bir harcama olduğunun propagandasına harcasa, muhtemelen tek bir GTI sahibinin bile fikrini değiştiremez.

Bir Peugeot GTI, Mini Cooper, Zippo ya da Apple sahibi olmak sadece o metaya sahip olmayı değil, belli bir dünya görüşünü, belli bir tipolojiyi ya da belli bir karakteri temsil eder; metanın kendisi pek de önemli değildir. Tüketici marka konusunda kesinlikle rasyonel değildir. Sizin vaazlarınızı dinlemez.

Diğer taraftan, bu tür metalara sahip olmak, aynı zamanda sosyal bir faaliyettir. Hobidir. Internette, sırf Peugeot GTI sahibi olduğu için ne kadar geniş bir çevre edindiğine hayret edebileceğiniz birsürü insan var. Bu insanlar, haftasonları toplanıp birbirlerine arabalarından, harcadıkları paralardan, servis sorunlarından bahsederler.

Yüzlerce site, üreticiden tek kuruş almadığı halde, bu markaların elçiliğini yapar.

Onlarca üretici, bu insanlar için parça üretir.

Sözgelimi, Seat gibi bir üreticinin CEO’su olacak derecede talihsiz biri olsam, “bakın aslında biz çok güzel arabalar yapıyoruz” diye derdimi anlatmaya çalışmazdım bile…

PSA grubunun GTI’ları, Volkswagen grubunun aile sedanları, Toyota’ nın Corolla gibi olağanüstü ve sinirbozucu derecede ideal “filo araçları”, Mercedes’in muhteşem lüks araçları varken, SEAT olmak sinirbozucudur; çünkü SEAT’ın göze çarpan hiçbir aracı yoktur.

Daha da kötüsü SEAT çaresizdir; Volkswagen grubunun motorlarını ve platformlarını kullanmak zorundadır.

Peki, SEAT CEO’su olsanız ne yapardınız?

Ben olsam, ya başka bir iş bulmaya çalışır, ya da tüm ürün gamının üretimini iptal ederek, insanlara ne istediklerini sorar, çok ama çok farklı bir araç yapardım. Küçülüp, sadece o aracı üretirdim. Düşük ciro, yüksek kar. İlk bakışta riskli gibi görünse de, “ortadakilerin” uzun vadede hiç şansı yok. Büyükler tarafından önce yutulacak, sonra da kapatılacaklar…

O zaman neden sosyal medyayı, gerçek alıcıları dinlemek yerine, kimsenin sallamadığı marka ve ürün “propagandaları” için kullanıyorlar?

Rasyonel düşündüğümde, aklıma herhangi bir sebep gelmiyor.

Ya olumsuz birşeyler duymaktan ölesiye korkuyorlar, ya da çılgınlık derecesinde egosantrikler.

Sanırım “sosyal” kelimesinin anlamını bilmiyorlar.

Reklam şirketine para verdikleri sürece ya onları birilerinin metazori de olsa dinleyecek olduğuna vehmetmişler, ya da yasak savarak “biz görevimizi yaptık” diyorlar.

Tüketicinin ne istediğini öğrenmek ve hedefi 12′den vurmak varken, kulaklarını tıkıyorlar.

Hepsinin “aman marka ve ürün hakkında kötü birşey yazılmasın” diye uykuları kaçıyor.

Aslında gerçek şu: artık üretilen herşey kusursuz ve homojen. Eskiden bir Mercedes’le Skoda arasında dağlar kadar fark vardı; şimdi logolarını ve çizgilerini bilmeseniz, bir Skoda Superb içinde ya da Mercedes E sınıfı içinde seyahat ettiğinizi anlamanız neredeyse imkansız.

Tek sorun, herkesin giderek daha sıkıcı olması ve zerre kadar ilgilenmediğimiz şeylerle sıyrılmaya çalışması.

MAL, PARTİ VE APPLE FANBOYLUĞU

pazarlama | Etiketler:, — 9 Ekim 2010

Sanırım Selim Tuncer ile, 2 gün önce benzer şeyler düşünmüşüz; harika bir yazı yazmış: http://selimtuncer.blogspot.com/2010/09/coca-cola-ve-pepsi-rekabetinden-evet.html (Söylediğimden, “kafamdan o harika fikir zaten geçmişti, peh” anlamını çıkarmayacağınızı umuyorum!)2004 11 notagain bush heil 300x233 resmi Mal, Parti ve Apple Fanboyluğu yazısı pazarlama  kategorisinde

Madem Selim Tuncer benden önce davranıp partilerden bahsetmiş, ben de başka bir yerden gireyim: Apartmanlardan.

54 daireli bir binanın yönetim kurulundayım. İstatistikte, örnek sayısı ne kadar fazlaysa, gerçek eğilimi yakalama şansınız da o kadar yüksek olur. Yine istatistiksel olarak, bir diğer şansım ise, apartmandaki insanların sosyoekonomik durumlarının oldukça farklı olması. Sözgelimi, alt katımın yanındaki daire daima genç ve dolandırıcı çiftler tarafından tutuluyor ve arka arkaya gelen icraların ardından, sakinleri sırra kadem basıyorlar. Bir başka komşum ise her sene Mercedes’ini değiştiriyor.

Ben pasif bir yöneticiyim; şimdiye kadar neredeyse hiçbirşeye karışmadım, zira bu işi görev edinen yaşlı bir kadın, kendini yöneticilik görevine vakfetmiş durumda. Açıkçası, genel olarak ciddi bir sorun olmadığından, “sorun çözme zevki” yaşayabileceğim bir durumda yok. Ama yönetici olduktan sonra, bazı apartman sakinlerinin -selam bile vermeyenler genelde- sanki kralmışım gibi gereksiz saygı ve yaltaklanma çabalarına girdiğini görüyorum.

Buna inanmayabilirsiniz ama bazı insanlar yaşadıkları binayı, siteyi delilik derecesinde benimserler. Yönetim toplantılarda, evini asla satmayacak, satamayacak durumda olan insanların, apartmana her yeni şey yapıldığında, “evimin değeri arttı” diye sevinmesi -ceplerinden para çıktığı halde- size tuhaf gelebilir. Bu insanların tam olarak ne düşündüğünü ben de bilmiyorum. Ama, yönetici olarak, bizler de aslında PR ve pazarlama işindeyiz: binanın dış cephesinin boyanmasının evlerin değerini artıracağından bahsediyoruz. “Apartman sakinlerinin dayanışması” gibi ütopik ve pratikte pek de anlamı olmayan şeylerden bahsediyoruz. Burada maddi çıkardan bağımsız bir simbiyotik tatmin ilişkisi var: yönetici, binayı boyatarak psikolojik bir tatmin elde ederken -iktidar sahibiyim!- bina sakinleri de evlerinin değer artışından (ki bu tartışılır) dolayı mutlular. Aslında bu da genelde psikolojik bir etki; para işin sadece bahanesi.

Bu açıdan baktığınızda, aslında milliyetçilik de pekala bir PR ve pazarlama çalışmasının (yönetici-devlet) insanlar (apartman sakinleri-halk) üzerindeki etkisinden ibarettir.

Çoğu zaman, bu insanlar rasyonel davranmazlar. Milli takımın finale kalması bu insanlara para ya da itibar kazandırmaz ama çoğu insanda yarattığı etkiyi belki parayla sağlamak mümkün değildir. Bu insanlar, rasyonel davranmadıklarından ötürü, PR ve pazarlama faaliyeti, sunduğunuz hizmeti (yönetim ve endoktrinizasyon!) gereğinden pahalı, kalitesiz ve sıradan hale getirir. Bunda da anlaşılmayacak birşey yok: depremden sonra, binaları tamir ettirecek, ya da yıkıp yenisini yaptıracak gücü olmayan insanlar, dış yüzeyi sıvayıp boyatmakla yetindiler. Elbette hepsi bunun güvenli bir çözüm olmadığının farkında; ama en azından bu belli bir psikolojik rahatlama yarattı.

Maddi gücünüz arttığında seçenekleriniz arttığından, bağlılık da (genelde) azalır: dışı sıvanmış çürük bir binada oturmak yerine, depreme dayanıklı bir villada yaşama şansınız vardır; emin olun çoğu insan bu avantajı değerlendirecektir.

Peki ya ülkeler sözkonusu olduğunda bazı tekeller ortadan kalksaydı?

Roma zamanından bu yana bilim ve teknoloji akıl almaz derecede çok değişti; ama 1500 senede devletin yapısının ve halkta yarattığı algının neredeyse hiç değişmediğini görmek şaşırtıcıdır.

Devlet, akılalmaz ve sınırsız kar eden bir tekeldir: alacağınız sağlık hizmetinden, hangi arabayı kullanacağınıza, hatta kimle evleneceğinize kadar, hemen herşeye karışır. Bütün işletmelerin kar ortağıdır. (ama sadece karına!) Yaptığı harcamaların hesabını vermez. Karlı olmak zorunda değildir.

Siz, devlet gibi yönetilen herhangi bir işletmeden, mal ya da hizmet satın alır mıydınız?

Gariptir ki, işletmelerin en küçük kusurlarında bile galeyana gelirken, en büyük ve hayatımıza biz seçmeden müdahil olan bir tekeli görmezden gelmeyi seçeriz ve onun varolması gerektiğine dair anlamsız tabularımız vardır.

Ya sınırlar olmasaydı? Bugün ABD’ye elinizi kolunuzu sallayıp giderek, rahatça iş bulsanız, kaçınız Türkiye’de, ya da Mozambik’de yaşamayı seçerdi?

İşte bu yüzden, devletler arasında gizli bir centilmenlik anlaşması varmış gibi görünüyor. (Elbette, asıl nedenler iktisadi; AB ve ABD’de hiçkimse ucuz Türk işçisinin ülkelerine girip anormal bir işsizlik dalgası yaratmasını istemiyor; çünkü aç insanlar kayıp oy demek) Sınırlar ölesiye korunuyor ve devletler pek çok konuda anlaşabiliyorlar ama insanlar adına iyi olacak şeyler, devletin sınırsız ve orantısız gücünü sınırlıyorsa, hep bir ağızdan maraz çıkarıyorlar.

Üstüne üstlük, toplumun en çok ezilen sınıflarının genelde milliyetçi olduğu gerçeğini bu çarpık tabloya ekleyiniz (Neyseki, son yıllarda “ulusalcılık” diye bir lakırdı ortaya çıktı; şehir “devletçisi”, artık kendini köy/kasaba milliyetçisinden ayırmaya çalışıyor. Aslına bakarsanız, iki kitle arasında, dine bakış açıları ve seyrettiği diziler dışında anlamlı bir fark yok)

Peki bu bir Stockholm Sendromu mu? Buna henüz karar veremedim. İnsanların çoğu, ancak devletin sunduğü imkanlar (mesela milli takım) ya da futbol kulüplerinin başarısı ise özdeşlik kurabilecek düzeydeler. Kendilerinden yana olmasa bile, devletin tahakkümü onların gözünde tapılası bir güç timsali yaratıyor ve insanlar bu gücün yanında olmak istiyorlar (O güç, onları zerre kadar önemsemese bile)

Benzer özellikleri, özellikle sosyal medyada Apple fanboylarında da görebilirsiniz. Sürekli Apple’ı örnek veriyor olmam, bu markaya takmış olmamdan gelmiyor: İlk iPhone çılgınlığı yaşandığı sırada, bu telefon, üçte biri fiyata satılan herhangi bir telefondan daha üstün özelliklere sahip değildi. Üstelik Jobs, insanların neyi istemesi gerektiğine karar veren küstah bir tavra sahip. Gelgelelim, bu insanları durdurmadı çünkü Jobs, kapitalizmin özündeki psikolojiyi çok iyi anlamış: insanlara pahalı, ulaşılması zor, ihtiyaçlara değil ama duygulara hitap eden bir oyuncak ver. Ama fiyatı pahalı olmasına rağmen, hepten de ulaşılamaz olmasın. (Muhtemelen bir Vertu fanboyuna rastlamanız imkansız; zira 20.000 dolarlık fiyatlara satılabiliyor ve A+ kitle, cep telefonuyla böbürlenmeyi kendine pek yakıştıramaz. O ligde oynamak için artık çok zengin olmak da yeterli değil üstelik)

NEDEN "MARKA OMBUDSMANLARI" YOK?

pazarlama | Etiketler:, , — 1 Mayıs 2010

Bu fotograf da neyin nesi diyebilirsiniz. Bu, 25 seneden uzun süredir neredeyse her sabah yediğim Pınar Beyaz’a sitemim. (Çocukluğumda adı Philly idi). Çünkü ambalajında çok fazla plastik var ve insanlık olarak kendi çöpümüz içinde boğulmak üzereyiz. Eskiden olduğu gibi, iki kutuyu bir bantla birleştirebilirdi. Tekrardan çöp üretimine katkıda bulunacak, hatta saklanarak bir şekilde Pınar’ı anımsatmayacak, işlevsiz bir plastik kutu yapmasına gerek yoktu.
pinar beyaz peynir 300x273 resmi Neden Marka Ombudsmanları yok? yazısı pazarlama  kategorisinde
Garip bulabilirsiniz ama bu beni epeyce rahatsız etti. Ortalama Türk vatandaşının aksine, en ufak bir şikayet ya da öneride, şirketlere ulaşmak için kapıları zorlamaktan çekinen biri değilimdir. Hatta sorun başkasının bile olsa, yapabileceğim şeyleri yapmaktan imtina etmem. Ama bunun için Pınar’ı arayacak değilim; çünkü gerçekten karar alma yetkisi olan birine ulaşamayacağımı, ulaşsam bile bunun çok zaman alıcı, yorucu ve sıkıcı olacağını biliyorum. Çünkü geçmişte bu tip şeyleri denedim. Müşteriye daha özenli şirketler nazikçe dinliyormuş gibi yapıyor ve bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Üstelik o noktaya gelene kadar pek çok sevimsiz, anlayışsız ve saygısız insanla uğraşmak durumunda kalabiliyorsunuz.

Bugünlerde internette sosyal medya tartışılırken, aslında itibar yönetimi, e-PR gibi kavramlar ya atlanıyor, ya da akla gelmiyor. Ben reklamcı değilim. PR’cı da değilim. Hatta satışla ilgili birçok konuyu sevmem bile. Ama çok farklı alanlarda çalışmış, farklı hobiler edinmiş, gözlemlemeyi keyif edinmiş biriyim. Beni ve başkalarını nelerin mutsuz ettiğini, zevk verdiğini, üzdüğünü keşfetmek hoşuma gider. Sanayi devriminden bu yana, her birimiz hem üretici hem de tüketici olduğumuzdan, PR ve reklam gibi konuların aslında hepimizin ortak ilgi alanı olduğunu düşünüyor, o yüzden de bu konularda konuşmayı, aslında konuşturmayı ve tartışmaya girmeyi seviyorum.

Bundan 2 sene kadar önce, Dyo Nano ile ilgili birşeyler karalamıştım. Açıkçası boyayla ilgili, uygulama esnasında çok önemli sıkıntılarım oldu. Fakat zaman içinde, %50 fiyat farkını ve uygulama güçlüğünü iki nedenden ötürü telafi etti: Birincisi, Dyo’nun şirket olarak duyarlı olduğunu farkettim. Bloguma kadar gelip yorum yazdılar, iletişim bilgilerini bıraktılar. (Dyo Nano ile ilgili aramalarda blog yazım Google’da ilk sırada çıkıyordu; alan adımı değiştirdikten sonra ne oldu bilmiyorum). Bu herzaman müşteri adına olumlu birşey olmayabilir; ama şirketin kendi itibarı adına çaba sarfetmesi bana müşteriyi dinleyeceği yolunda sinyal verir. Çoğu zaman da önemli olan budur. Dyo Nano’dan 2.senenin sonunda gerçekten memnun kalmamı sağlayan neden ise, ürünün kendisi oldu: saçma bir ev kazası sonucu elimdeki kahve fincanı duvara fırlayınca, ilk aklıma gelen odayı tekrar boyamanın nasıl bir işkence olacağı oldu. Şimdiye kadar silinebildiğini iddia eden boyaların hiçbirinin gerçekte silinebilir olmadığını görmüştüm (parlak saten boyalar hariç) Fakat Camsil ve bez, Nanomat üzerinde mucize yarattı. Bundan sonraki ilk badanada, tüm evi Dyo Nanomat ile boyamaya karar verdim.

Sosyal Medya, “Marka Ombudsmanlığı” diye yeni bir meslek yaratabilir: Bu kişiler ya da ajanslar, her talebi şirkete yansıtmadan çözüm bulabilirler. Hatta markanın daha “dostane” görünmesini sağlayabilirler. Örneğin bir “kendin-yap (DIY)” meraklısı olarak, el aletlerinden konuşmaktan sıkılmam:) O insanın sorununu çözerken, bir yandan da önerilerde bulunarak hobisini ilerletmeye katkıda bulunabilirim. Dolayısıyla, örneğin bozuk matkap gibi olumsuz bir imajla marka ombudsmanını arayan kişi, bir anda nötr duruma geçmekle kalmaz, firmaya pozitif yaklaşmaya başlar. Zira sadece bozuk matkabı değiştirmek, sadece daha az olumsuz ya da nötr bir imaj yaratacaktır.

Elbette sorun firmaların ne kadar açık olduğu ile ilgili. Çoğu şirket, “tüketici ile bir kez iletişim kanalı açtık mı, bunun geri dönüşü olmaz. Bekleyelim ve rakiplerimizi görelim” diye düşünüyor. Bu durumu, “teröristle masaya oturmak” kadar radikal algılayan insanlar olduğunu biliyorum (şirketler adına konuşamam). Yani aslında biraz da “satın al” gazı verildiğinin aksine, şirketler yeniliklere sadece zorunlu kaldıklarında açıklar. Kriz durumlarında açmazları fırsata çevirmek için yeni fikirlerin peşinde koşanlar ise, küçük ya da son kozunu oynamak zorunda kalanlar. İyi olansa, zorunlu kalacakları: Bundan 10 sene önce çoğu şirketin web sitesi de yoktu ve inanın yine çoğu şirket, sadece rakiplerinde var diye web sitesi sahibi olmaya karar verdi! Bugünlerde ise “gerçekten müşterinin işine yarayan siteler” açmaya kafa yoranlar var; zira yurtdışında yeni trend bu ve çokuluslu şirketler yoluyla bu akım Türkiye’ye de gelmekte. Dolayısıyla şirketle müşterinin sadece samimi değil, aynı zamanda içiçe olacağı bir döneme gireceğiz. Örnek vermek gerekirse, sitesinden matkap kullanım videosu yayınlayan şirket, rakiplerinin hepsi aynısını yapmaya başlayınca muuhtemelen “fiziksel” workshoplar düzenlemeye başlayacak. İşte burada “marka ombudsmanları” kaçınılmaz olacak.

OPEN SOURCE BİR İŞ MODELİ DEĞİLDİR DİYENLERE...

İktisatçılar süslü laflara bayılırlar; zira çoğu mahalle bakkalının gayet iyi bildiği arz-talep dengesi gibi düşünmesi ve ortaya çıkarması pek de fazla zeka gerektirmeyen teorilerden öte, fazla şeyleri yoktur. Biraz daha uyanık tüccarların pekala biryerden okumadan da akıl ettikleri Giffen Paradoksu gibi teorileri filan da vardır; “adının karizmatikliğine” aldanmayın. (Giffen Paradoksuna göre bazı malların fiyatı düştükçe talepleri azalır; bunlar genelde kokoş kadınların,iktidarsız erkeklerin ya da zibidi veletlerin tükettiği bok gibi pahalı mallardır; ne bileyim, Rolex’i tutup Seiko fiyatına satarsanız ne Seiko alıcısı, ne de Rolex’e para gömüp sağa sola hava basan kişiler alır.)

Bu sıralar ekonomik kriz dolayısıyla Apple Microsoft’a, Microsoft ise Linux’a ayar vermekle meşgul. “Ne halt etsekte fasülye sayıcıları tarafımıza çeksek” diyen “endüstri analistleri”, birer ikişer taraf seçmeye başladı. Malum; her kriz yeni bir fırsat doğurur…

Özgür yazılım bir iş modeli değilmiş.

Ekonomistlerin “nasıl iş yaptığını” son krizde gördük. Borsa denen at yarışı simulasyonu batınca, “gerçekten üreten” şirketler de batıverdiler. Tabiki bu kadar basit değil; arada tahvil denen paçavralardan filan da bahsetmek gerek, onu da “açık pozisyon” filan gibi jargondan kelimelerle süslemeli. Birgün tahammül edebilirsem krizin nedenleri hakkında da yazarım belki, ama konumuz bu değil…

Ekonomistler, iş yapmadıkları halde iş öğreten varlıklardır. Kılavuzu karga olanın da burnu neden kurtulmaz,malumunuz.

Sonunda “onlar bile” anlayacakki, özgür yazılım bir iş modeli değildir; bu sektörde iş yapacaksanız elinizde kalacak olan son ve tek “iş yapma şekli” olacaktır.

Nokia, Symbian’a tamamen el koyduktan sonra, açık kaynak haline getireceğini açıkladı. Bu karardan sonra, her sene 300 milyon dolar lisans geliri kaybedecek Nokia. Bunu aptal oldukları, ya da insanlığa beleş bir cep telefonu işletim sistemi hediye etme lutfunu gösterecek kadar iyi olduklarından yapmadılar. Symbian patinaj çekmeye başladı ve Nokia gibi buna fazlaca bel bağlayan üreticiler, ne olursa olsun ekosistemi genişletme kararı aldı. Çünkü, artık Android gibi rakipler var. Sözgelimi Android ya da Windows Mobile gibi platformlar piyasaya hakim olmaya başlarsa, Nokia gibi bazı üreticiler yıllardır üzerinde oldukları platformu bir kenara atıp, elindeki kaynak ve iş gücünü yeni ortama uydurmaya çalışacak. Bu da, zaman ve para kaybı demek; üstelik bu arada pazarı kaybetme, hatta pazardan kaybolma riski de var!

Sun, batarken Solaris’i, Java’yı, hatta medar-ı iftiharı olan SPARC işlemcisini açtı. Ne kaybetti? Bugün hiçkimse, “yahu adamlar tasarımı açmışlar,hemen atölyede Sparc üretip piyasaya sürelim” diyemiyor. Sun, Sparc konusunda hala doğal tekel. Solaris artık “beleş” olduğu için daha çok alana giriyor ve Solaris kullanıyorsanız, zamanın birinde Sun sunucu satın alma şansınız yükseliyor. Ya da, işiniz çok ama çok büyürse, destek almak için yine Sun’ın kapısına gidiyorsunuz. Solaris kullananlar artınca, çok daha fazla insan, Solaris öğrenip bu işten ekmek kazanmayı düşlüyor ve Sun tarafından satılan kitapları, verilen kursları, sınavları para ödeyip satın alıyor. Sun, eğitimden de para kazanıyor.

Günün birinde Solaris programcısı ile Windows programcısı sayısı kafa kafaya gelirse, Solaris üstünde Far Cry’da oynarsınız.

Eskiden şirketler kimsenin kullanmayacağı, genelde uyduruk, adam gibi çalışmayan, kırpılmış araçlarını açık kaynak diye dağıtır, arada reklam yapar, sempati toplardı. Şimdi, Symbian gibi, Solaris gibi “ağır toplar” özgür yazılım haline geliyor.

Bu ortamda, “benim sistem daha güzel, ben beleş vermem” diye tutturursanız, 1 doların hesabını yapan insanlar ve şirketler malınızı almazlar.

İşin doğrusu, sektör öyle bir noktaya doğru gidiyor ki, artık herkes “elimdeki herşeyi bedava dağıtayım ki tabanım olsun, sonra para kazanmak için ne yapacağımı düşünürüm” mantığında.

Microsoft ve Apple gibi bu yüzyıla ait olmayan şirketler hariç. Doğrusunu isterseniz Microsoft biraz daha insafa geldi; Apple ise hala herkesin sürekli iPod,iPhone filan alacağını düşünüyor olmalı.

Açık kaynak artık bir iş modeli filan değil; hayatın gerçeği. Ya bu deveyi güder, ya bu diyardan gidersin.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123456789