ÖZGÜR BASIN MÜMKÜN: INTERNET VE TEKNOLOJİYLE BARIŞMAK ŞART!

bilgisayar,ekonomi,öylesine,pazarlama | Etiketler:, , — 28 Kasım 2007

Sürekli söyleyip duruyorum: 30 yaş üzeri entelektüel kuşağın çok önemli bir kısmının sahip olduğu bilgisayar fobisi, hatta bilgisayar ve Internet’ten uzak kalmayı budalaca bir dargörüşlülük içinde “marifet” saymaları, ciddi bir devrimi kaçırmalarına neden oldu. Bugün çoğu, “sosyalizm öldü” derken, ya da Chavez gibi şovmenlerden medet umarken, burunlarının dibindeki devrimi görmekten acizler. (Bahsettiğim kesim, sosyalizm ya da liberal sosyalizm yanlılarıdır; sağcıları bu kümeye katmıyorum)

Anlamadıkları şey şu: bilgi olmadığı ve hızla,geniş kitlelere yayılmadığı sürece değişim olmasını bekleyemezsiniz. Üstelik, bu yayılma hızlı, insanların kolay ulaşacağı şekilde olmalı. Televizyon, zamanında bu şekilde yazılı basını ezdi. Okumak, seyretmek kadar edilgen değildir. En azından, gazete önünüze gelse bile sayfayı çevirmek zorundasınız; oysa televizyon gözünüzün içine giriyor!

Şimdi aynı şekilde televizyon kaybetmek üzere; zira insanlar artık biraz daha fazla seçim özgürlüğüne sahip olmak, istediğinde rol değiştirmek -yani hem haberi izleyebilmeli, hem de yorum yapabilmeli- istiyor. Televizyon ise, teknolojik sınırları yüzünden bunu aşamayacak.

IP TV’nin televizyonun yerini alacağını, ancak Internet’in alternatifi olamayacağını düşünüyorum. Bunun nedenlerini başka bir yazıda açıklarım; çünkü gerekçelerim uzun. Bugün bahsetmek istediğim, özgür basının olup olamayacağı.

Aslında Taraf gazetesinin çıkışı, bu konudaki umutlarımı artırmakla birlikte, gazeteye bir göz atmak, özgür basının önündeki zorlukları hemen ortaya çıkarıyor: En pahalı rakibinden iki kat pahalı; çünkü sübvanse edilen, TV kartelleri ile sürekli reklamı yapılan rakiplerine göre, hayatta kalabilmesi için koyması gereken fiyat etiketi bu. Bir de dağıtım tekelleri varki, o da ciddi bir problem. Çağımızda önemi azalmış olsa da, üretim araçlarını ellerinde bulunanlar hala ekonominin hakimi; özellikle de teknoloji üretemeyen bizim gibi geri kalmış ülkelerde (artık “gelişmekte olan ülkeler” tabirini kabul edemiyorum; çünkü bunu sağlayacak altyapı kurumlarımız ve yatırımlarımız yok).

Bugün bağımsız bir yayıncı olarak herhangi bir girişimde bulunmak isterseniz, Türkiye’den bahsediyorum, ciddi zorluklarınız olacak: birincisi, Internet’te yayıncılığı seçtiğinizde, reklam sıkıntısı yaşayacaksınız. Hala bu konuda son derece katı bir bağnazlık hakim. Internet sitelerine reklam verilmek istenmiyor; verilen reklamların ise getirisi gayet düşük.

Daha garanti gibi görülen yol, “basmak”. Reklam almak çok daha kolay ve karlı ama, maliyetler, angarya ve formaliteler yıldırıcı derecede çok. Asli işiniz olan yayıncılık dışında, aynı zamanda ciddi bir işletme yükü altında kalacaksınız. Küçük gruplar için fazla yapacak bir şey yok. Daha en baştan pes etmek durumundasınız.

Paralı bir Internet sitesi de olabilir, ama bu sefer psikolojik engeller devreye giriyor. Neredeyse yüzlerce bedava haber sitesi varken, sizin sitenize kaç kişi para öder? Muhtemelen, maliyetlerinizi bile çıkaramazsınız.

Şimdi radikal bir öneride bulunacağım.

Aslında çok iyi bir ticari fikir olduğuna inanıyorum; ama bununla uğraşmaya bile yeltenmeyeceğim için, fikri ortaya atıp “yapan kazansın” diyeceğim.

Dağıtım kanalları ve satılmayan gazeteler bir sorun. Mesela, Taraf gazetesi 250.000 civarında basılıp, 40.000 civarında satmış. 210.000 gazetelik hurda kağıt, dağıtım giderleri, matbaa masrafı, vesaire.

İlk etapta, şehrin merkezi yerlerine, içinde printer olan, bozuk parayla çalışan kiosk’lar yerleştirilir. Parayı atar, dokunmatik ekrandan satın almak istediğiniz gazete ya da yayını seçersiniz; anında basılıp size verilir!

Elbette, maliyet ofsetten çok daha fazla olacaktır. Ama aynı zamanda, dağıtım ve satılmayan kopyalarla uğraşmayacağınız için, bence maliyet dengelenecek, hatta daha ucuza gelecektir!

Bunun bir avantajı daha olur: sözgelimi, ben spor sayfasını okumam. Boşu boşuna kağıt israfına gerek yok; spor sayfasız seçebilirim gazetemi, hatta teşvik etmek için biraz daha ucuz olur!

Biraz daha hayal kuralım: bireysel yayıncılar, aynı bloglarda olduğu gibi, ama daha değişik bir altyapı kullanarak, gazete formatında yayın yapabilirler. Sözgelimi, ben beğendiğim bir blogu Internet’ten takip etmek yerine, ya da mecburi durumlarda -mesela canım vapurda okumak isteyebilir- bu kiosklardan basılı halde satın alabilirim.

Reklamverenler açısından da bakın: reklamveren de, satılan baskı başına ödeme yapacağı için, bu sistem onlara da cazip gelecektir.

İşte, “ne şiş yansın, ne kebap!” tarzı bir yaklaşım!

HAYALİMDEKİ HAFTA SONU EKİ (TARAF GAZETESİ, SEN YAP!)

güncel,öylesine,pazarlama | Etiketler:, — 18 Kasım 2007

Gazetelerin hafta sonu eklerini az da olsa severim. Zaten dünyadan bir hayli kopuk olduğum için, dünyanın neler yaptığının kısa bir özetini bu eklerde görebiliyorum.

Eskiden bu eklere daha çok özenilirdi; sanıyorum “gazetenin namusu” gibi görülüyordu. Hala -çok üst düzeyde olmasa da- iyi içeriğe rastlamak mümkün.

Ama geçen yıllar içinde, bu ekler sanki bir “angarya” haline gelmiş görünüyor. Yazar ve buna bağlı olarak içerik kalitesi düşüyor, konu çeşitliliği azalıyor.

Eğer ben gazete sahibi olsaydım, bu eklere müthiş önem verirdim. Bunun nedenleri gayet açık.

Herşeyden önce, eğer ticari olarak bakacaksak -ki bakmalıyız- bu eklerin sağlam bir reklam potansiyeline sahip olduklarını ve bunu çok kötü harcadıklarını düşünüyorum.

Çok basit bir örnek vereyim; kitaplığınıza bir bakın, illaki kitap dağıtma furyasından kalmış, Milliyet, Hürriyet, Sabah gazetesi tarafından verilmiş bir kitap vardır. Neden hafta sonu ekleri, saklanacak dergiler haline gelmesin?

Bu dergiler saklanacak kalitede çıkarsa, hem gazetenin daimi olarak reklamını yapar, hem de bu dergilere reklam vermek çok daha cazip olur. Belki 3 sene sonra Intel Core 2 Duo işlemci reklamının bir önemi kalmaz ama, Intel yine marka olarak, kendini hatırlatmış olur (hoş unutmak istesem de rüyalarıma giriyor, o da ayrı!)

Bence mevcut haftasonu eklerinin en büyük eksisi, birazcık özensiz olmalarının dışında(!), herkese hitap etme tuzağına düşüyor olmaları.

Birsürü değişik şey yapılabilir. Mesela, Türkiye’de çok ciddi bir eksik, DIY (Kendin yap) konulu bir dergi olmaması. Seneler önce bu tarz bir dergi çıktı aslında; sanırım hem zamanı gelmediğinden, hem de pahalı olduğundan tutmadı (sanıyorum dağıtımı da kötüydü ya da çok az basılmıştı; zira o zamanlar bahsettiğim dergiyi bulmak, torbacı bulup esrar almaktan daha zahmetliydi!) DIY hobisi, artık yükselişte. Hem insanların alım güçleri, hem yapı marketlerin sayısı arttı. Özellikle üst gelir düzeyindeki insanlar artık müstakil ya da büyük konutları tercih ettiklerinden, hobileri için alan yaratabiliyorlar. Ciddi bir DIY bölümü, bahsettiğim eklerin saklanmasını sağlar ve bence çıkaran gazetenin hanesine yüksek bir prestij ve sempati puanı yazar. Üstelik, Bauhaus gibi yapı marketlerin bu tip bir köşeyi hem sponsor, hem de reklamveren olarak kesinlikle destekleyeceğine inanıyorum.

Bunun dışında herkesin pek de istemeyerek koymak zorunda olduğu, sıkıcı, genel geçer, ne okuyanı, ne yazanı tatmin eden atıl “teknoloji ve bilgisayar” bölümleri hayata döndürülebilir. Örneğin, bilgisayar bölümünde Photoshop gibi hemen herkesin birazcık merak ettiği ama denemekten bile korktuğu programlarla ilgili uygulamalı dersler verilebilir. Emin olun, X firmasının Türkiye distribütörü olan Y şirketine Sabahattin Mahmudi’nin genel müdür olarak atanmış olduğu haberinden çok daha fazla okuyucu çekecektir!

Kitap gibi “riskli” konularda daha dengeli gidilebilir. Ne bileyim, “The Secret” dan da bahsedersiniz, Nabokov’un Lolita’sında da. Böylece, bizim basının pek sevdiği üzere, “ne şiş yanmış, ne kebap yanmış olur”.

Otomobil, özellikle modifiye konusu derhal kendi kitlesini gazeteye çekecektir!

Kültür – Sanat sayfaları, kara kara, sıkıcı sayfalar olmaktan pekala çıkarılır.

Üstelik, burada Taraf gazetesi’nin çok büyük bir avantajı var; en azından benim gördüğüm kadarıyla dergiciliği en iyi bilen Alper Görmüş, gazetenin kadrosunda. Sırf, “keşke eskisi gibi çıksa da alıp okusam” dediğim Nokta dergisini böyle bir zamanda diriltmiş, Aktüel’i bataktan çıkarmış olması bile, dediklerimi ispatlar.

HADİ BİRAZDA KÜÇÜK DÜŞÜNELİM!

blog,pazarlama | Etiketler: — 9 Kasım 2007

“Sinema bileti kampanyası” ile ilgili bir eleştiri mailı aldım. Dili ağır değildi ve yazan arkadaşın da samimiyetine cidden inandım. Reklam yapıyor olduğumu düşünmüş ve biraz yadırgamış.

Yaptığımız kampanyada yanlış hiçbirşey göremiyorum, reklam olarak algılansa bile. Evet; hatta direk reklam yaptığımızı düşünelim!

Yazmayı seviyorum ve belli bir kitle de yazdıklarımı okumayı seviyor. Aynı şekilde, yazdıklarını okumaktan keyif aldığım birsürü blogcu var (tamam; fazla değil!) ve keşke daha sık yazsalar diyorum.

Özellikle yaşı 30′un üzerinde olan büyük bir kitle, blogların kalitesizliğinden şikayetçi. Bu genelde haklı oldukları bir nokta ve Internet’in doğasında olan bir kusur bu. Düşününki, 15 dakika içinde tüm dünyaya sesinizi duyurabileceğiniz bir imkana sahipsiniz. Doğal olarak çok fazla insan şansını deneyecek ve yine çok doğal olarak, bunların ciddi bir kısmı eleğin üstünde kalacaklar.

Bir de klasik yayıncılık anlayışına bakın. Bugün uyduruk bir gazetenin bir kenarında yazabilmek için bile, yıllar yılı o camiada bulunmuş olmanız, tanıdıklarınızın sizi desteklemiş olmaları, politik davranmış olmanız gerek. Çoğu “ciddiye alınan” köşe yazarı bile bu kriterlere uymak zorunda. Düşününki, kaç nitelikli insan, bu çarkların arasında öğütüldü, kaçı başlamaya bile cesaret edemedi, kaçı üşendi, kaçı kovuldu. Bu yüzden, bloglar büyük bir fırsattır. Sadece yazan için değil, okuyan içinde. Evet; kalite sorunu dikkate alınması gereken bir sorun, ama zaman içinde o da çözülür…veya çözülmez! Yine de, okunmaya değer birsürü insana fırsat verdiği de açıktır.

Küçük düşünelim diyorum. Herkes bazı konularda “küçük düşünerek” büyük işler yapabilir.

Düşününki, sadece astrofizik konusunda yazan bir blogcu var. Tahmin ederim en fazla 200-300 okuru olur, ama okuyucu ve yazar arasındaki bağın kuvvetini bir düşünün! Bugün Türkiye’de sırf astrofizik ile ilgili bir yayın, hatta herhangi bir gazetenin astrofizik köşesi yok. Bazı konular için, Internet yayıncılığı yegane şanstır.

“Büyük oynamak”, aslında çoğu zaman büyük kaybettirir, büyük oynamaya devam etmenin tek nedeni kazançların devasa olması o kadar!

Bu astrofizikçi blogcumuza, Asus’un laptop hediye ettiğini, hosting & domain giderlerini karşıladığını, hatta jest kabilinden doğum günlerinde flash disk gibi küçük hediyeler yolladığını düşünün. Asus için çok küçük bir harcama, ama o blogcu için büyük bir jest. Asus hakkında yazmadan edemeyecektir, ve o 200-300 kişilik çok küçük bir grup, öncelikli olarak Asus’u tercih etmeye başlayacaktır. (Kimse eşek değil; sevdiği blogcunun zevkle ve daha çok, kaliteli yazmasını teşvik eden nedenler okuyucu tarafından atlanmıyorlar; okuyucuların çoğu sandığımızdan çok daha dikkatli)

Hep söylüyorum, reklamcılar “hedef kitle” analizini doğru yapamıyorlar. Ben neredeyse çocukluğumdan beri, tv ya da dergide reklamını gördüğüm birşeyi, o reklam yüzünden satın almadım. Aynı blogcu, 300.000 kişiye hitap eden yazılar yazsa, bu etki yaratılamazdı, çünkü 300.000 kişinin okuyacağı çok sayıda blog var. Bende bu tip site ve bloglara hergün giriyor ve kim tarafından yazıldıklarını merak bile etmiyorum.

İşte bu dediğim olursa, blogların kalitesi artacaktır. Çünkü herkes okunmak, karşılığında çok küçük de olsa birşeyler almak, ne bileyim, arasıra mail almak ister. Bu insanı motive eder. Hele hele minik hediyeler alıyorsanız, ister istemez iş gibi görmeye başlarsınız.

Küçük sektörlerdeki şirketlerin, tüketicileri tarafından nasıl benimsendiklerini araştırın. Örnek vermek gerekirse, dolmakalem kullanma alışkanlığı olan biri, daima aynı markayı tercih eder. Hatta rakiplerinden ne kadar pahalı ve kalitesiz olduğunun bile bir önemi kalmaz zaman içinde. Bu sythesizer içinde böyledir, pipo içinde böyledir. Victorinox çakı kullanan birine Walther çakı satamazsınız. Çünkü buradaki satın alma kararı, tamamen rasyonellikten uzaktır. Tüketiciye sorarsanız size kaliteden filan bahseder ama gerçekte neden, sempatidir.

Büyük şirketler de küçük oynayarak farkedilebilir hale gelebilirler. Bugün herhangi biryerde Asus, IBM, Sony, HP laptop reklamı görmek dikkatinizi çekmez. Çünkü gazeteyi de açsanız, televizyonda seyretseniz, Internette de dolaşsanız, hatta yolda da yürüseniz bu şirketlerden ve reklamlarından kaçamazsınız. Zaman içinde beyniniz bunları direk elemeye başlar; görmezsiniz.

Bilet fikrinin iyi olduğunu düşünüyoruz; hatta biraz daha ileri gidip bira filan da ısmarlamaya başlayacağım. Zira ben blogumu sadece yazdıklarımı okutup, düşüncelerimi empoze etme mecrası olarak görmüyorum. Bloglar kişisel yayıncılığın önemli bir kalesi olmanın yanında, aynı zamanda bir sosyalleşme ortamı. Ne bileyim, mesela Baudrilliard’ı Google’dan arayan biri bloguma gelip o konudaki yazılarımı okuyup beğenebilir, merak edip diğer yazıları da okuyunca belki benim aynı kafa yapısında biri olduğumu farkeder ve bu şekilde dostluklar kurulur.

Şirketler, blogları atlamamalı. Atlamayacaklarını biliyorum; ama ciddiye almaları çok uzun süre alacak ve bunu da yanlış değerlendirecekler; örneğin herkesin bir şekilde göz ucuyla okuduğu bloglara hiçbir işe yaramayan banner reklamlardan verecekler. Bana göre reklam ölmüştür. Artık şirketlerin kendilerini anlatmanın, yeni tüketicilere ulaşmasının bence tek yolu, bahsetttiğim tarzda sponsorluklardır. Üstelik, bu çok daha ucuz da bir yol. Bunu doğru kullanan şirketler, reklam bütçelerini çok ciddi oranda kısarak, çok önemli bir maliyet kalemini asıl yapmaları gereken işlere, örneğin AR-GE, tasarım,kalite geliştirmeye harcayabilir ve rakipleri üzerinde gerçek bir üstünlük kurabilirler.

KALASHNİKOV..AK-47 DEĞİL, SAAT!

öylesine,pazarlama | 1 Kasım 2007

kovimage.thumbnail resmi Kalashnikov..AK 47 değil, saat! yazısı oylesine  kategorisindeKoskoca Sovyet medeniyetinden hatırlarda kalan tek şeyin “nataşa” ve Kalashnikov olması aslında biraz acıklı.

Mikhail Kalashnikov’a büyük saygı duyarım; üniversite mezunu bile olmadığı halde, orduda çok önemli bir silah tasarımcısı tarafından keşfediliyor ve adeta jet hızıyla yükseliyor (Tumansky mübarek). En önemli tasarımı AK-47 olsa da, çok sayıda silah tasarlamış. Çoğu insan mühendislik eğitimi alıp mühendis olamazken, -ben onlara T cetveli diyorum- kimbilir kaç Kalashnikov harcanıp gidiyor (hey gidi?)

Mikhail Kalashnikov amcam, ne yazıkki saat işine de girmiş. Saat işine girmesini yadırgamadım ama kendi adını taşıyan saatler son derece uyduruk ve ruhsuz. Herşeyden önce, “İsviçre mekanizması” lakırdısı ayıp kaçıyor. Tamam, bu işi en iyi İsviçre’liler yapıyor ama kimin umurunda ki! Sig 550 piyade tüfeğini yapan İsviçrelilerin saatini alırken İsviçre malı olmasını isterim, ama sonuçta AK-47 ile “İsviçre” mantığı tamamen ayrı, tamamen farklı şeylere hizmet eden şeyler. Neden Breitling kopyası gibi duran Kalashnikov Justice AK-2282.01 almak isteyeyim mesela? Eğer param varsa gidip Breitling alırım; yoksa da Kalashnikov Justice’ın yarı fiyatına çok daha güzel ve muhtemelen kaliteli Seiko filan var. Serinin top modeli (600$ civarında) Kalashnikov Independence AK-1000 da, biraz Tag Hauer kopyası gibi. Oysa o fiyata gerçekten çok ama çok şık bir Sportura filan almanız mümkün.

Kimsenin bu aptal ve ruhsuz Kalashnikov saatleri alacağını da sanmıyorum. Bu inanılmaz bir pazarlama hatası.

ak1000 large.thumbnail resmi Kalashnikov..AK 47 değil, saat! yazısı oylesine  kategorisindeOysa, Kalashnikov, AK-47′de olan “Sovyet ruhunu” saatlerine yansıtsaydı, Rolex fiyatına ve Rolex’den daha kolay birsürü saat satardı. Bugün dünyanın en zengin adamlarının önemli bir kısmı Rus; içlerinde de Sovyet nostaljisi mutlaka vardır, iyi ya da kötü. Birçoğunun 10, hatta 20.000 dolara kıyıp, gerçek bir Kalashnikov saat edineceğini kolaylıkla iddia edebilirim.

Gerçek bir Kalashnikov saat nasıl olmalıydı? Bir kere, kesinlikle kaba saba olmalı! 100 metreye kadar su geçirmez yazmışlar, umurumda bile değil şahsen. Kalashnikov marka saat, 100 metre yüksekten düşünce çalışabilmeli! Camıak 2282 01 large.thumbnail resmi Kalashnikov..AK 47 değil, saat! yazısı oylesine  kategorisinde safir takviyeli filan olmasın, lomboz camı gibi camı olsun. Nitrojen takviyeli tüpümle 100 metreye dalacaksam zaten Kalashnikov’un saatini takmam ki! Aynı fiyata çok daha iyi, üstelik 200 metreye dayanıklı Seiko,hatta Casio filan var. Kim bu tip bir saat alıp (aynı soruyu özellikle metal bilezikli, üzerinde bilmemkaç metre yazan tüm saat sahiplerine sorarım) 100 metreye dalmış ki? O kadar derin dalışlar yapacak kadar hardcore dalgıçsanız, zaten dalış bilgisayarı filan alırsınız, 20.000 dolarlık Rolex Submariner(!) ile dalmazsınız.

Bence rakı da çıkarsın. Votka filan çok Sovyet kaçar; demokratız ayaklarına yatan Putin filan gücenir. Yalnız onu Ak47 mantığı yapsın. Çarparsa fena çarpar. Sahtesini yapmak kolaydır ama kör etme ihtimali yüksektir. Türkiye’de de tutar. Mesela aslen faşist olup Stalin’i “büyük solcudur, proleter kardeşlerin kurtarıcısıdır” kabul eden şaşkınlar -liderleri baktı olmuyor bu seçimlerde namaza filan başlamıştı; artık o numaraları en ücra köyde bile yemiyorlar oysa!- alıp keyifle içerler.

Kalashnikov saatlerin fiyatları 200 dolardan filan başlıyor, 600-700 dolara kadar tırmanıyor. Pek de proleter işi değil yani; 2 milyona işportada Çin malı çakma Casio’lar da varken:)

TÜRK BLOG CAMİASI NE ALEMDE?

blog,pazarlama,reklam | Etiketler: — 25 Eylül 2007

euro resmi Türk blog camiası ne alemde? yazısı blog  kategorisindeBlog nedir anlamadık. Neden mi?

Çünkü “en meşhur” (kendi kendilerini “meşhur” ilan ediyorlar çoğu; inanma açı olduğumuzdan inanıyoruz biz de) blogların yarısından fazlası, hatta %80′i “blog servisi”, hatta “blog yan sanayisi” olarak hizmet ediyor.

Nedir yani? “Blogunu en manyak Web 2.0 butonlarıyla donat”, “en esaslı 83 WordPress eklentisi”, “Eklemezsem basur olurum dedirtecek birbirinden sapık eklentiler aha burada”, “Wordpress SEO’da damarı buldum, çakıp zirveye oturdum” tarzı yazılar, araçlar, eklentiler, temalar, widget’lar,zartlar,zurtlar…

Bunlar gereksiz demiyorum. Yazanları da eleştirmiyorum. Ama birbirinin kopyası 193 blog görmek de eğlenceli değil. Herkes birbirini taklit ediyor, copy-paste yapıyor. Gerek yok. Kimsenin de umurunda değil. Yapanlar da Adsense milyoneri olmuyor, çoğunun blogu sinek avlıyor. Öyle bir ortam ki, 5 arabaya 6 yıkama-yağlamacı, 7 rot balansçı, 10 yetkili,21 özel servis düşüyor.

Bizim bu kadar teknoloji açlığımız olmadığı gibi, teknolojiyi efektif olarak kullanma yetisinden de yoksunuz. Çünkü gerçek anlamda teknolojiye ihtiyaç duyacak kadar hızlı yaşamak zorunda değiliz. Biz Türküz. Bizde işler “tamam abi en kısa zamanda hallederiz”, “Ahmet Bey ben bankaya talimat vermiştim ama demek işlemi yapmamış deyyuzlar”, “Allah belamı versin yolladım Rıfat abi, gelmediyse yarın hemen yollarım” diye yürüyor.

Blog, web sayfasının “alt alta yazılan” şekli filan değil.

Boşuna havalara girip SEO MEO kastırmayın, Adsense’den kazanacağınız para belli. “Ben geçen sene yat aldım” diyen adam hosting parasını çıkaramıyor. Nedeni basit; yazdığımız dildeki yazıları takip edebilen en fazla 5 milyon adam var. İngilizce blog yazdığınızda, potansiyel bir anda 1 milyarı geçiyor. Rekabet de fazla, o ayrı.

Kimileri, yalakalık ekosistemi yaratıp günü kurtarmaya çalışıyor. Bundan kazançlı çıktığını sanan bazı saf blogcular da var. Buna bir örnek, Eda Suner’in saadet zinciri. Aslında link filan verdiği yok; ama link aldığını sanan bazı saflar bilgisayar başında geçirdikleri vaktin yarısını yalakalıkla harcamaktalar. Kapalı devre blog sistemi. Bu aralar bir “mailing list” oluşturmuş; yine bir blogcu tanıdığım gelen maildan bahsetmişti; buradaki maili görünce, aynı yazının herkese forward edildiğini anladım.

Bu camia, Adsense gibi bir sistemden adam gibi para kazanamadıkça adam olamaz. İyi işler için para gelmesi lazım. “Ulan heryerde incik boncuk, dikiş nakış, yemek tarifi blogları” diye şikayet ediyoruz; e profesyonel blogcu yokki, canı sıkılan ev kadınları blog açıp duruyor. Ayda gelen 10 dolarla kimsenin bu işe profesyonel olarak soyunması beklenmesin.

Açıkçası, Adsense’i yıkabilecek yerli girişim yok. Adsense, aslında blogcuya para kazandırmıyor, piyasayı baltalıyor. Bugün çok daha ucuza Google Adwords reklamı verenler, daha pahalı olması gereken yerli reklam şebekelerine doğal olarak para vermezler. Ama Türkiye şartlarında fiyatların daha yüksek olması gerek. Çünkü İngilizce yayın yapan bir sitenin (muadil site ve içerikten bahsediyorum) hitlerinin yakınına bile gelmesi mümkün değil Türkçe sitelerin. Adamlarda “sürüm olduğu” için tıklama başına gelirin az olması mantıklı, bizde ise anlamsız. Her web yayıncısı toplu olarak Adsense reklamı yayınlamama kararı alsa durum fena halde değişir; ama böyle Bir şey olamayacağının Google da farkında.

Sponsorluk sistemi tek çözüm. Şu sıra herkes reklam şebekesi kurma derdine düşmüş; ancak sponsorluğa aracılık etmeyi aklına getiren yok. Bizde adam gibi reklam şirketi filanda olmadığı için, bu işler palazlanamıyor. Şimdi Turkcell’in genel müdürü webde gezinirken “ya Barış Atasoy’un blogu güzelmiş, telefon edip reklam vereyim şu elemana” demez! Bunu organize etmesi gereken reklam şirketleri ise ortada yoklar.

Blograzzi’de artık biraz kendini toparlayıp, Technorati gibi düzgün bir biçime kavuşsa, bu işler biraz daha acısız yürür. Çok Bir şey ifade ediyormuş gibi, herkes şu sıralar gözünü Alexa’ya dikmiş durumda. Para vermeyi göze alanı ilk 10.000′e sokarım, hiç mesele değil. Alexa’yı kaale alan bir tek biz kaldık zaten!

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123456789