Ayton Senna öldüğünden beri Formula 1 yarışı izlemiyorum. Bu spor o kadar mekanik ve sıkıcı bir hal aldı ki, 15 dakika seyredince beynim uğulduyor. F1 komitesi, her türlü innovasyona engel olup dev bütçeli takımların hegemonya tesis etmesini sağlamak için elinden geleni ardına koymadığından, F1 yarışları da atlı karınca tadında sürüp gidiyor. İlk turun ilk üçü ile, 72.turun ilk üçü arasında bir değişiklik olduğunu nadiren görüyorsunuz; zira araçlar ve pilotların kabiliyetleri neredeyse tıpatıp aynı olduğundan, mekanik sorunlar ve kazalar olmadıkça, birinin diğerini geçmesi pek olası değil. Asıl zevkli mücadele son sıralarda yarışanlar arasında oluyor ama onları da kameralar es geçtiği için, F1 yarışları sinirbozucu bir vızıltıdan öteye geçmiyor.
F1, aslında son derece renkli şahsiyetler barındırıyor bünyesinde. Yüz ifadesi asla değişmeyen eski kamyon şöförü, yeni Williams takım şefi Frank Williams…205 GTI’yı arka arkaya dünya ralli şampiyonu yaparak batmakta olan Peugeot’yu prestij sahibi yapan, ardından Ferrari’ye takım direktörü olan Jean Todt. Hiç yarış kazanmadığı halde, olağanüstü bir yetenek avcısı olan, tek kişilik takım Jordan. Ve elbette Bernie Ecclestone, F1 camiasında herkesin kazıklanmak korkusuyla yanından geçmeye korktuğu, basit bir fikir sayesinde milyar dolarlar cukkalayan adam…
Doğrusunu isterseniz, Türkiye’nin bu F1 pistini işletemeyeceğini baştan biliyordum. Nedeni çok basit.
F1 pisti gibi maliyetli, çok bakım isteyen bir pisti senede yapılan bir-iki yarışla ayakta tutamazsınız. Dünyanın eski ve köklü pistleri -Nurburgring, Spa-Francorchamps, Silverstone, Hockenheim, Suzuka, Monza vs – F1 sayesinde ayakta kalmaz. Bu pistlerde hemen her haftasonu yarışlar düzenlenir, hafta arası da otomotiv şirketleri, lastik üreticileri ya da tasarımcılar pisti denemeler yapmak için kiralarlar.
Türkiye’nin bu pisti kiralamak gibi bir şansı yok. Nedeni basit- bizde otomotiv ya da lastik AR-GE’si olmadığı gibi, bu işin merkezi olan Avrupa’dan da çok uzağız. Pirelli, neden Monza dururken İstanbul Park’ta lastik testi yapsın? Hafta arası, kim bu pisti son aracının testleri için kiralar? Doblo’ya hız denemesi yaptıracak olan Tofaş mı?
Silverstone’daki hareketliliği görseniz şaşırıp kalırsınız. Makul bir ücret karşılığı, ve gerekli emniyet donanımını taktırmak şartıyla, arabanızla bu piste çıkıp arkadaşlarınızla yarışabilirsiniz. Orta sınıftan İngilizler bile, hem o ülkelerde otomobil ve parça fiyatları bizden çok ucuz olduğundan, hem de bizden çok daha zengin olduklarından, bu keyfi sürebiliyor. Bu yüzden, İngiltere en iyi pilotları yetiştiren okullara sahip; Senna ve Schumacher bile ilk eğitimlerini burada almışlar. İngilizlerin efsane pilotlarını saymıyorum bile. Bunun dışında, İngiltere özellikle ralli konusunda büyük AR-GE yatırımları yapıyor. Yıllarca dünya ralli şampiyonu olan Subaru, başarısını İngiliz Prodrive firmasına borçlu.
Nitekim, bizim bu pisti işletmeyi beceremediğimizi gören Ecclestone, akla zarar bir anlaşma ile pistin tüm işletme haklarını elimizden almış. Medya, bu olayı pek yansıtmadı; çünkü F1 konusunda kendileri de epeyce atıp tutmuşlardı.
Anlaşma şöyle: F1′in isim hakkı için Türkiye Ecclestone’a yılda 13.5 milyon $ ödüyor. Ecclestone, pistin yıllık işletme hakkını 3 milyon dolara(!) bizimkilerden satın alıyor; ama biz hala formula 1 düzenleyicisi sayıldığımızdan, ülke olarak 13.5 milyon doları ödemeye devam ediyoruz!
Anlaşma şartları Ecclestone’a sorulduğunda başta mırın kırın ediyor ve “bir beyefendi, önceki gece yattığı kadını anlatmaz” diyor.
Rıfat Hisarcıklıoğlu, Mümtaz Tahincioğlu, onların yalakalığını yapan medya ve olayı atomun parçalanması edasıyla yutturan AKP, herhalde Ecclestone’u rakı ve şiş kebap’a tav olan enayi turist takımından zannetmiş!
Bakın Rifat Hısarcıklıoğlu 2006′da ne demiş:
‘Türk girişimci, İstanbul Park yatırımının zorlu virajlarını spin atmadan tamamlamıştır.
Spin atmamış ama yoldan çıkıp duvara toslamışsınız…
Bilgisayar işinde olup da kaale aldığım ve saygı duyduğum sayılı şirketlerdendir HP; elbette 20 sayfa yazdırınca kartuşu biten inkjet’ler ürettikleri için değil!
HP, gerçek bir AR-GE şirketi. İnanması güç olsa da, asıl uzmanlık alanları sensörler. Öyle “müşür” diye aşağılanacak sensörler de değil bunlar; milyonda Türkiye’nin-gerçek-okur-yazarlık-oranında hassasiyette sensörler üretiyorlar.
Gelgelelim; ne kadar dünyalı da olsanız, Türkiye’de ofis açınca oraya sivrizeka birkaç vatandaşımızın sızmasına da engel olmak kabil değil. Geçenlerde bir HP reklamı beni dumura uğrattı. Aslında dumura uğradım diyemem; ne de olsa 32 senedir Türkiye’de yaşıyorum! Sadece farklı bir kombinasyonda yuh diyebildim, o kadar!
Bazılarının hala bilmediği üzere, dünyada bir çöp sıkıntısı var. Özellikle, 20 sayfa bastıktan sonra ya tıkanan, ya da biten kartuşlar yüzünden dünyanın medeni yerlerinde yaşayan bazı insanlar fıttırma durumunda. HP gibi şirketler de çöp fiyatına yazıcı satıp kartuştan para kazandıklarından, oralarda bir “toplumsal anlaşma” yapılmış. Boş kartuşu zarfa koyup şirketlere beleşe postalıyorsunuz; onlar da bunları sıfırını üretmekten daha çevreye zararlı biçimde geri dönüştürüyorlar.
Lakin biz Türkler kadın gibi kartuşun da bekaretinin bozulmamış olmasını tercih ettiğimizden -ki bekareti bozulmamış kadınların son duraklarına varıncaya dek ne kadar bozulduklarını düşünmeyin bile!- olsa gerek, HP Türkiye “bizim kartuşlar öyle geri dönüşümden filan geçmez, bekareti bozulmadan yazıcınıza girer” gibi bir reklam kampanyası düzenlemiş.
Elbette bakiredir filan demiyorlar ama o mesajı alıyor insan.
20 sayfa bastırdıktan sonra bitmez değil de, bakire kartuş..
Eh, ahlak standartlarımızla kartuş standartlarımız pek de farklı değil.
Internet’in ortaya çıkmasından sonra, en büyük web mucizesi herhalde Wikipedia oldu. Ben bir wikipedia delisiyim ve bazen 8-10 saat bu sitede kaldığım oluyor.
Wikipedia’dan bazen anormal şekilde dallanabiliyorsunuz. İşin tuhafı, hidrojen bombasını araştırırken, bir de bakıyorsunuz Seth Godin’in blogunu okumaya başlamışsınız.
Wikipedia’da kaybolduğum günlerden birinde, kendimi birkaç eroinmanın blogunu okurken buldum. Hangi ülke hatırlamıyorum; ama birisi “yasal enjeksiyon” merkezlerinden birine gittiğini söylüyordu.
Uzun süredir, Avrupa’da eroin’in “yasallaştırılması” gündemde. Tarihte birçok medeniyet, çökmeden hemen önce rezil, kokuşmuş dönemler yaşamıştır (mesela Caligula’nın Roma’sı), bizim dönemimiz de çoktan başlamış bulunuyor!
Bugün İsrail gibi radikal tıbbi uygulamaların göreceli olarak rahat uygulanabildiği ülkelerde, 48 saat içinde eroini tamamen bırakmak ve bir daha geri dönmemek mümkün. Batı, bu tedavileri kabul etmiyor çünkü karlı değiller! Doğrusunu isterseniz, tıp ve ilaç sektörü silah sektöründen çok daha tehlikeli bir konuma geldi. Devletlerin de bundan yakasını kurtarması kolay gözükmüyor; çünkü bu sektör kolayca insancıl duyguları sömürebiliyor.
Tıp dünyası, bu detox tedavisini kabul etmiyor; gerekçesi de “insancıl olmaması”. Bu tedaviyi görenler, 48 saat müthiş acılar çektiklerini söylüyor; ama hepsi sonuçtan memnun. 20 senelik hayatı zaten berbat geçmiş bir eroinman, pekala 48 saat her acıya dayanabilir ve çoğu da gönüllü olacaktır.
İlaç şirketlerinin “daha iyi bir fikri var”. Methadon gibi “sentetik eroin” haplarıyla, bu insanları oyalıyorlar. Sosyal Sigorta sistemi, çoğu ülkede Methadon gibi ilaçların giderlerini karşılıyor. Öte yandan, Methadon da eroin kadar zararlı olmasının yanında, eroinman biri için tatmin edici değil. Hastalar, gizli gizli eroin kullanmaya devam ediyorlar.
Şimdi, bazı soytarılar “eroin yasal olsun, ama güvenli üretilsin” gibi insanlık dışı zırvalarla ortaya çıkıyor ve bunu parlementolara empoze etmeye çalışıyorlar.
İleri sürdükleri ise, bu yolla eroin kaynaklı hastalıkların ve aşırı dozdan ölümlerin azalacağı.
Aslında, ortaya şu çıkıyor: Biz bunu yasal olarak üretelim, vergisini de verelim, kaçakçılara para kazandırmayalım. Günün birinde, herhangi bir ülke bu saçmalığı kabul ederse vay halimize!
Hastanın iyileşmesi ilaç şirketlerinin işine gelmiyor. Artık birilerinin ortaya çıkıp, sağlık konusunu ilaç şirketlerinin tekellerinden çıkarması gerek.
Daha 1.0 versiyonuna gelmeden önce bile Firefox kullanmaya başlamıştım; hala da kullanıyorum. Hatta, Pozitif Linux’ta da, Firefox oldukça optimize edilmiş bir biçimde yer alıyor. Muhtemelen de, Firefox kullanmaya devam edeceğim.
Neredeyse 6 aydır, temel işletim sistemim Linux. “Temel” den kastım şu; masaüstü makinamda, HDD’de yeri ayrıldığı halde Windows yüklü değil. Hayır; Cedega, Wine ya da VMWare altında da Windows çalıştırıyor değilim. Masaüstü olarak KDE kullandığımdan, aslında öntanımlı browser Konqueror. Ama ben yine de inatla Firefox kullanıyorum.
Doğrusunu isterseniz, 1-2 “falsosu” hariç, Konqueror, Firefox’tan çok daha iyi bir browser. Hem performans, hem fonksiyonellik, hem kod kalitesi, hem de HTML kodlarını işlemesindeki becerisinden dolayı. Öte yandan, benim gibi uzun süredir Linux kullananlar bile Firefox kullanmakta israrcılar.
Kısa bir süre de olsa, masaüstü makinamda 4 GB Ram takılıydı. Şu an ise 2 GB kullanıyorum (2 ile 4 arasında kayda değer bir fark yok). Firefox, RAM’i inanılmaz derecede kötü kullandığı gibi, garbage collection gibi işlemlere de tenezzül etmiyor. Arsız bir deniz anası gibi, kaynakları sonuna kadar tüketene dek, RAM içinde çoğalmaya devam ediyor.
Zaman kısıtlamasından dolayı, (yarı) embedded bir projede Firefox kullanmak zorunda kaldım. Sistem kaynakları kısıtlı olduğundan, Firefox’un izim verdiği tüm optimizasyonları yapmama rağmen, yine de performans sorunları ile karşılaştım.
Buradan ortaya dikkat çekici Bir şey çıkıyor: Microsoft, eskiden Internet Explorer gibi ikinci, hatta üçüncü sınıf yazılımlarla piyasa liderliğini koruyabiliyordu. Mozilla, ortaya daha iyi olmayan, ama daha güvenli ve geliştirilebilir bir browser ile çıktı ve IE’yi şöyle bir tutup silkeledi. Dikkat çekici olan, özgür yazılım’ı markalaştırma yolunda atılan adımlar ve Firefox’un mükemmel bir biçimde kotardığı PR fenomeni. Kuşkusuz, bu alanda en başarılı (ve ilk) örnekler Apache, PHP ve MySQL’dir. Çoğunuzun bildiği gibi, dünyadaki web trafiğinin %70′i Apache’ye emanet ve Microsoft başta olmak üzere, birçok şirket, Apache’yi yerinden bile kıpırdatamayacağını kabullenmiş görünüyor.
Öte yandan, Firefox daha önemli bir başarı; zira Microsoft’un yıllardır egemen olduğu bir alanda, bireysel kullanıcının masaüstünde, en önemli kalelerinden birini yıkıyor. IE, hala önde olsa da, Firefox artan bir ivmeyle pazar payı kazanırken, IE düşmeye devam ediyor.
Bilgisayar endüstrisini oldum olası sevmemişimdir; bunun başlıca nedenlerinden biri “maliyet odaklı” üretim yapmaları.
Yıllarca direndikten sonra, ana monitörüm olarak bir Samsung SyncMaster 226BW LCD kullanmaya başladım. Sony G200 CRT monitörüm, zamanında ödediğim astronomik rakamı fazlasıyla hakettikten sonra emekliye ayrıldı. Aslında Sony’den hala memnundum; ancak Samsung’u onun yerine koyduktan sonra çalışma masasında artık daha rahat “yayılabiliyorum”.
22′ olmasına rağmen, widescreen formatında olan Samsung, 1680×1050 gibi göreceli olarak düşük bir çözünürlüğü destekliyor (Sony’de 1600×1200′de titremesiz görüntü alabiliyordum). Elbette bu çözünürlük düşük; ama bana rahatsızlık vermiyor. Açıkçası, şu an 226BW, 22′ kategorisinde, Türkiye’de bulabileceğiniz en iyi monitör. Fiyatı da, yaptığı işe göre, oldukça düşük.
Fakat LCD, iyi bir teknoloji değil: yüksek çözünürlüklere çıkamadığı gibi, kontrast son derece düşük. Bunun en büyük nedenlerinden biri, CRT’lerde olduğu gibi, ekranın başlı başına ışık kaynağı olmaması. Bu nedenle, oluşan görüntüyü görülebilir hale getirmek için floresan tüpler kullanılıyor. Arkadan ışık vurduğunda da, özellikle siyah tonlar, artık siyah değil, füme, hatta gri oluyor!
Plasma, bu konuda çok daha iyi olsada, komik çözünürlük değerleri yüzünden bilgisayar monitörü olarak kullanılmaları imkansız; en azından pikseller daha makul ölçülerde imal edilemediği sürece..
Dolayısıyla, görüntü kalitesi açısından LCD ileri değil, geri bir adım. Endüstri, LCD’yi derhal kucakladı çünkü üretim maliyeti CRT’den çok daha düşük. Kullanıcılar da durumdan hoşnut; zira çok az yer kaplıyor ve az elektrik tüketiyorlar.
Öte yandan, LCD üreticileri mevcut kusurları iyileştirmek yerine, daha iyi görüntü vermenin hilelerini araştırıyor. Bunlardan biri, matah bir bokmuş gibi piyasayı kaplayan “parlak ekran” modeller.
Tanıdığım çoğu insan bu parlak ekranların cazibesine hızla kapılarak, bu tür bir monitör ya da “parlak ekranlı” laptop edindiler. Ben daha ilk bakışta dehşete kapıldığımdan, bu eğilimi oldukça garip buldum; ancak görüntünün de birçok LCD monitörden daha keskin olduğunu farkettim.
Sonra düşündüm: bir üretici, monitöre bakanın suratını gördüğü birşeyi neden üretir? Zira CRT zamanında, yansımayı azaltan anti-glare kaplamalı modellere ekstra para öderdik.
Hile şu: Önceki cam, aslında optik bir filtre. Üretici, daha adi bir ekran kullanıyor ve arkadan verdiği ışığın miktarını artırıyor. Böylece, kontrast bir miktar daha artmış oluyor; ancak oluşan aşırı parlaklık ve daha da azalan siyah-gri tonları da kompanse etmesi lazım. Bu noktada ise devreye optik filtre giriyor!
Sonuç olarak, bu tip bir ekranı olan tanıdığım herkes son derece rahatsız olmaya başladı; çünkü o optik filtre neredeyse ayna kadar yansıtıcı! Neden parlak yaptıklarını henüz anlayamadım ama onun da bir nedeni olsa gerek.