Bazı insanların özgüveni beni dehşete düşürüyor. İronik olan, özgüvenin genelde aptallıkla doğru orantılı ve logaritmik ölçekte artması.
Bu arada, yıllar sonra da olsa, cep telefonlarındaki ıvır zıvırların -kamera gibi- zaman zaman gerçekten işe yaradıklarını da farkettim. Bu aralar, tamamının olmasa da, rastgeldiğim bazı tuhaflıkların fotografını çekiyorum.
Haftanın bombası, koşu ritmiyle hızlanan ritimde müzik çalan aygıt! Yüzyılın buluşu gibi lanse edilen bu cihazla, eğer yeterince hızlı koşabilirseniz, Metin Milli’yi Mickey Mouse kıvamında dinlemeniz mümkün oluyor.
Normalde asla istenmeyecek özellikleri, süper bir özellikmiş gibi, “iftiharla takdim etmek” nasıl bir beynin eseri çözebilmiş değilim.
Bakış açısına göre görüntüyü eğen monitör, direksiyonla ters istikamete dönen lastikler, ekstra kalorili şekersiz tatlandırıcı gibi fikirlerinde hayata geçirilmesini merakla bekliyorum.
Millet olarak CD kullanmayı öğrenemedik. Birincisi, CD’leri ambalajında tutmayı beceremiyoruz ve masaüstünde gezinen diskler çiziliyor ve tozlanıyor. İkincisi nereden tutacağımızı öğrenemedik (bu nereden tutacağımızı bilememe sorununa hayatın birçok alanında rastlıyoruz!) ve CD’lerde binlerce parmak izi oluşuyor. Son olarak, sürücüye takılan diski üzerimizdekilere ovalamayı adet, hatta ritüel haline getirmişiz.
Gavurun derdi ise, genelde yazılabilir CD’lerin iyi muhafaza edilse bile 10-15 sene sonra kullanılmaz hale gelmesinden kaynaklanıyor.Delkin, bu CD ve DVD’lerin ömrünün 300 sene olduğunu iddia ediyor. 250 sene sonra bozulur da, Delkin de o ara hala ticaretle iştigal ediyor olursa, torunlarınızın torunları şirkete tazminat davası açabilir.
Daha önce adını duymadığım Delkin isimli bir firma (hayır,Belkin değil!), 300 sene dayandığını iddia ettiği bir CD ve DVD üretmiş.
“Eee bana ne, zaten 3 ay sonra ben CD’yi aynaya asıyorum” diyebilirsiniz. Bizi ilgilendiren, CD’lerin bir diğer versiyonu: bunlar çizilmeye normal CD ve DVD’lerden 10 kat daha dayanıklıymış.
Phthalocyanine esaslı CD ve DVD’ler Siyanür ve Azo tabanlı boyalardan daha dayanıklıymış. Daha fiyakalı olduğundan mı bilinmez, CD ve DVD’ler 24 ayar altın kaplı. Lüks arabaların aynalarına pek de yakışır, ya da düğünde filan takılabilir.
CD’lerin 10 tanesi 26 dolar. DVD’sini alırsanız fiyat 38 dolara çıkıyor. Ben işportacıyım, 100′lük spindle lazım derseniz ondan da var; 100′lük spindle CD 196 dolar, DVD ise 342 dolar. Açıkçası bana pek luzumlu bir ürünmüş gibi gelmedi.
İnsanlar daima gelir dağılımının adaletsizliğinden şikayet ederler. Herhalde bundan şikayet eden sadece bireyler değil; eminim şirketlerinde kafası bu işlere bir hayli bozuktur.
Az önce televizyonda Motorola KRZR K1′i gördüm. Cep telefonu hastalığım yok; verdiğim paraya acır, hor kullanır ve tuhaf arızalarla karşılaşmadan da değiştirmem. Ama Motorola dizayn olarak çok hoşuma gidiyor. Bu biraz da Motorola’ya beslediğim sempatiden dolayıdır ve kökeni Amiga zamanlarına dayanır.
Fiyatını merak ettim ve hepsiburada.com’a baktım. 650 YTL civarında. “Alınacak şeyler” listemde 40.sıraya filan yazdım; ilk üçü bile zar zor alacak param olduğundan ve 40′lara gelene kadar üretimden kalkacağından asla bir KRZR K1 almayacağım. Bunun beni üzdüğünü söyleyemem.
Sonra merak edip en pahalı telefonu aradım ve Nokia 8800 Scirocco Edition’ a denk geldiğimde aramaktan vazgeçtim: 869 Euro + KDV.
Clavia Nord Lead, dünyanın en iyisi olmasa da, kendine has bir “tarzı” olan, Depeche Mode’dan tutun David Bowie’ye kadar birçok ünlünün yıllardan beri kullandığı bir synthesizer. Clavia Türkiye distribütörü BL Müzik; genelde bu camiada en yüksek fiyatları verseler de, Clavia Nord Lead Modular 2X’i, KDV dahil 1000 Euro’ya alabilirsiniz.
Nord Lead’in seslerinin olduğu en azından 30-40 parça dinlemişsinizdir. Bu adamlar, önce bir “sentezleme” prensibi ortaya atıyor, onu modelliyor, bunu yapabilecek donanımı araştırıyor, buluyor, satın alıyor, geliştiriyorlar. Sonra bir cihaz dizaynı yapıyor, potans gibi komponentleri satın alıyorlar. Bu cihazı üretecek bir üretici buluyorlar. Sonra bu cihazı dağıtmak için dağıtım kanalı arıyor, kullanım kılavuzu hazırlıyor, müşteri isteklerini dinleyip cihazı gelişirmeye devam ediyorlar.
Sonra cihazın “tutması” için dua etmeye koyuluyorlar; çünkü bu sektörde Novation gibi efsane 1-2 cihaz üreten firmalar bile battılar. Tutarsa ne ala…
Nord Lead’i üreten adamlar 1000 metrekare kapalı alanda çalışmıyorlar ve şirket personeli sadece 20 kişi.
Nokia, 8800′ün parçalarını TI gibi tedarikçilerden satın alıyor. Daha önce yüzlerce model çıkardıklarından ve elektronik kısmı tamamen dijital olduğundan, elektronik devre tasarımı göreceli olarak son derece basit.
Nokia, sözgelimi GSM şebekesiyle bağlantı kuran, ya da kamerayı çalıştıran yongayı üretmiyor. Bu parçalar zaten var; o sadece bu parçaları telefon kasası içine sığacak şekilde biraraya getirmek zorunda.
Bugün bir Scirocco Edition yapacak parçaların tümünü satın alabilirsiniz. Çok küçük miktarlarda alacağınız için, 100 dolarlık telefonu imal etmek size 1000 dolara patlayabilir. Ama sorun bu değil. Telefon yapmak son derece basit. Artık bu iş zeka, mühendislik, fikir, kısmen sanat filan gerektirmiyor. Vasat bir mühendis için, elinde dokümanlar olduktan sonra, legolarla oynamak gibi.
Öte yandan, yüzbinlerce satılan Nokia 8800 Scirocco Edition, en fazla 30.000 satan bir Clavia’dan daha pahalı. Bu dünyaya en ufak bir katkı yapmanızı sağlamıyor. Sadece alıyor, tüketiyor ve belki 1 sene kullanmadan çöpe atıyorsunuz. Bu dünyaya verdiğiniz, kulak tırmalayıcı bir ses bile değil. Hiçbirşey vermiyor, sadece ukalaca tüketiyor ve dünyanın biryerlerinde su için birbirini öldüren insanları sömürüyorsunuz.
Özellikle ABD kaynaklı blog ve siteleri takip edenler RIAA’ya karşı büyük bir nefret oluştuğunu ve bu nefretin giderek büyüdüğünü bilirler.
Türkiye’de RIAA’nın muadili ise MESAM. MESAM, zamanında CD yazıcılara ek vergi koyulsun ve Internet kontrol altına alınsın gibi saçmasapan önerilerle ortaya çıkmıştı. Gerekçe: Internet kullanıcısı hırsızdır; bu ortamdan çaldığı MP3′leri CD’lere yazarak dağıtmaktadır.
MESAM da, ABD’de deki dedesi RIAA gibi çamura yatıyor ve müzik piyasasındaki global çöküşün nedenlerini görmezden geliyor.
Müzik eserleri satışının düştüğü açık bir gerçek olsa da, bunun tüm suçu Internet’e yüklenemez. Hem dünyada, hem Türkiye’de ciddi bir yaratıcılık sorunu ve kalitesiz eserler problemi var. Yıllardır “heyecanla” beklediğim hiçbir albüm yok; zira bir zamanlar fanatiği olduğum Jean Michel Jarre ve Depeche Mode bile son albümleriyle derin bir hayalkırıklığı yarattılar.
En azından azımsanamayacak kadar büyük bir yığın, pekçok alanda bir yaratıcılık ve kalite sorunu olduğunun farkında. Ben burada hiç üzerinde durulmamış, farklı bir konuya değinmek istiyorum: müzik dinleyenlerin de kalitesi düştü!
Buna bende dahilim. Aslında, çok uzun zamandır çok ama çok az müzik dinliyorum. Kısa birsüre önce ise neden az müzik dinlediğimin yanıtını tesadüfen buldum: MP3 midemi bulandırıyor!
Kulağım fena değildir. İlk çıktığı zamanlarda, temiz sesine rağmen CD’lerden hoşnut kalmamıştım. CD’den alınan ses derinlikten yoksundur ve biraz “metaliktir”. Yıllar sonra, çok ama çok daha kötü, berbat bir kayıt teknolojisi hayatımıza girdi: MP3.
MP3, kayıplı (lossy) bir sıkıştırma formatıdır. Teknik olarak oldukça etkin çalışmasına rağmen, müziğin içine sıçar. Normalde saatlerce rahatsız olmadan, çok yüksek volümde müzik dinleyebilen ben, yarım saat mp3 dinledikten sonra kazan gibi bir kafayla, dinlediğim müzikten tiksinerek kulaklarımı dinlendirme ihtiyacı hissediyorum.
Bu rezil format, birçok kötü alışkanlığı da beraberinde getirdi. İnsanlar, ses sistemlerinin kalitesine önem vermemeye başladı. Aslında vermeleri de gereksiz; mp3 dinliyorsanız 50.000 dolarlık Linn amfiler, 100.000 dolarlık Infinity ya da daha pahalı German Physiks (250.000 dolar) hoparlörler, 4 dolarlık el cheapo marka,Çin malı masaüstü hoparlörlerinden çok da farklı ses vermeyecektir.
Bu kadar şikayet etmeme bakmayın; ben de elimdeki CD’leri mp3′e çevirip bilgisayardan dinliyorum çünkü böylesi daha kolay ve hızlı. Yakın zamanda bu aptal alışkanlıktan kurtulmaya çalışacağım. Size de aynısını yapmanızı öneririm.
MP3, çok eski bir format olmasına rağmen, bu kadar büyük bir popülarite kazanmasını iPod denen şeytan icadına borçlu. iPod, bir statü sembolü. Teneke gibi ses veren, Creative gibi rakiplerinden çok daha pahalı olmasına rağmen ses kalitesi daha kötü olan, başarısını özelliklerine değil, film yıldızları, filmler, diziler ve Paris Hilton gibi ne idüğü belirsiz ucubelere borçlu olan harcı alem bir cihaz.
İpod, kendi propagandasını yapıp Apple’ın ayakta kalmasını sağlarken MP3 denilen uyuz formatın yaygınlaşmasına da hizmet etti. Üstelik, müzik endüstrisi dolaylı yoldan da olsa iPod furyasına yol açtı. Şimdi ise ortada darbukayla davulun sesini ayıramayan kulak özürlü bir nesil var. Onların CD kalitesine bile ihtiyacı yok. Elbette sizin yine-de-kötü-kalite-ses-veren CD’lerinizi almayacaklar.
Eskiden insanlar büyük paralar vererek HI-FI cihazlar alır ve verdikleri paraya da acımazlardı. Müzik endüstrisinin tekrar canlanabilmesi için HD-AUDIO’nun ortaya çıkmasından çok, tekrar bu kültürün oluşmasını beklemesi gerek. Bu noktadan geriye dönüş biraz zor görünüyor. Elbette bir de müziğin kalitesi yükselmeli.
Aslında Bang & Olufsen hakkında söylenebilecek çok fazla şey yok: az model çıkarıyorlar, fiyat etiketleri genelde 4 ya da 5 haneli; üstelik 4-5 haneli bir fiyat etiketine rağmen, tipik
bir Bang & Olufsen’in ses ya da görüntü kalitesi bir Sony kadar. Üstelik, o kadar çok fonksiyona sahip değil.
Çoğu Bang & Olufsen, sadece gösteriş budalalarına hitap ediyor. Tasarım ve üretim kalitesi ise nefes kesici olmamasına karşılık gerçekten çok ama çok iyi. Ne kadar bana ters olsa da, şu efsanevi CD Player’larından satın alabilmek için dayanılmaz bir istek duyuyorum. Bang & Olufsen mantığını genel olarak sevmesem de, o aletin benim için dayanılmaz bir cazibesi var.
Bang & Olufsen’in felsefesinin Türk üreticisine örnek olması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de Ar-Ge yapılmıyor, muhtemelen bundan sonra da yapılmayacak. Üstelik bazı alanlarda bir yüzyıl geriden geldiğimizden, şimdiden sonra yapılacak AR_GE’nin de ne kadar fayda getireceği şüpheli..
Oysa Türk sanayicisi kendisini Çinli yerine koymaya çalışıyor. Bugün harcıalem mal üretmeye kalkmak delilik bile değil, aptallık. Seri üretilebilecek herhangi birşeyi asla Çin’den ucuza üretemezsiniz. “Çin malları kalitesiz” safsatasına inanmayın; adamlar kalite devrimi de yaptılar. Elbette çok kalitesiz malları da var; dünya nüfusunun beşte birini barındıran topraklardan kötü, iyi, vasat mallar çıkması kadar normal Bir şey olabilir mi?
Ya size patent getirecek bir yol tutturmalısınız (Genelec’in aluminyum döküm sütdyo monitörleri, Linn’in lambalı amfileri gibi) ya da müthiş kaliteli ve estetik şeyler üretmelisiniz; Bang & Olufsen, Lamborghini ya da Rolex gibi..
Arçelik ve Vestel, herkesin yapabildiği şeyleri yaparak şimdilik ayakta. Şimdilik diyorum; çünkü son yıllarda tüketicinin yerli mallara yönelmesi rasyonel nedenlerden değil: bir fiyat-performans analizi yaptığınızda, birçok kalemde yerli malların daha pahalı olduğu gerçeğiyle karşılaşacaksınız. Bu firmalar, cirolarının çok önemli bir kısmını yeni milliyetçilik ve ardı arkası gelmeyen reklam dalgasına borçlular.
Vestel’i bilmem ama Arçelik’ten çok ayrı biryere koyarım. Arçelik, dünya otomatik çamaşır makineleri kullanırken bu ülkede yıllar yılı merdaneli çamaşır makineleri sattı. O zamanlar ithalat yasağı olduğundan, çalıştığında kapıyı bacayı titreten, durduğu zeminde gezinen, el kapan bu makinelerden akla zarar karlar elde ettiler. Elbette o yıllarda otomatik çamaşır makinelerini üretmeyi düşünmüyorlardı; böylece otomatik makineler piyasaya çıktığında bir kez daha çamaşır makinesi satabileceklerdi.
Ancak ithalat yasağı kalkınca Arçelik büyük bir hezimete uğradı ve son yıllara kadar adları duyulmadı.
Arçelik eninde sonunda birkez daha başarısız olacaktır. “Daha pahalı satma” mantığını doğru algılamış görünüyorlar; ancak bunun bir temeli yok. Ne kalite, ne de teknoloji üstünlükleri var. Elbet birgün insanlar “mavi ışık” filan gibi safsataların aslında bir işe yaramadığını farkedecek ve beyaz eşya devleri tarafından bir kez daha yutulacaklar.
Gardırop tipi buzdolabı bir yenilik filan değil. Bu dolaplar en azından 25 senedir dünyada satılıyor. Arçelik, bu dolapları üretmek için bir fabrika kurmuş. Ben olsam, küçük bir atölye kurar ve akla zarar bir fiyatla buzdolabı üretirdim. Üstelik, bu dolabı tamamen el yapımı üretir ve dizaynını da Porsche gibi bir firmaya yaptırırdım!
Eğer mutfağınızdaki dolapla hava atacaksanız, dünyada bu konuda bir eksiklik var! Sözgelimi, 40.000 dolarlık bir buzdolabı görmedim ama böyle bir dolabı birçok insanın satın alacağına bahse girmeye hazırım. Üstelik, buzdolapları senelerce kullanılırlar. Bang & Olufsen’e bakın. 10 sene önceki modelle arasında çok az bir fark vardır; stil değişmez. Evinizde bir Bang & Olufsen varsa, 20 senelik de olsa, insanlar size gıpta ederler. Kimse, “ama eski” filan diyemez. Oysa bir Sony, Panasonic, Phillips 5 sene sonra çirkin ve geri görünecektir.
40.000 dolarlık bir buzdolabını ihraç edebilirsiniz. Oysa 5.000 dolarlık bir Arçelik dolaba kimse dönüp bakmaz. Bir Alman, neden Amana,Miele dururken Arçelik alsın? Bir Arap ya da ABD vatandaşı, yıllardır kullandığı General Electric’i neden sadece bir soru işaretinden ibaret olan Arçelik ile değiştirsin?
Dünyanın dört bir yanından insanlar Türkiye’ye halı, deri mont, hatta baston almaya geliyor. Bunun nedeni, yılışık harnutçuları çok canayakın bulmaları değil. Kültür ve karakter sahibi bir insan, seri üretilen eşyalara değer vermez.
Bazı ABD firmaları, el yapımı oto anfilerini akıl almaz fiyatlara satıyorlar. Hatta bir tanesinde “Proudly made in USA” gibi dev bir yazı görmüştüm! Daha küçük puntoyla el yapımı olduğu yazılıydı. Çünkü ABD’li Uzakdoğu ile kapışamayacağının farkında.