Az önce, iletişim kısmından, maillardan ve yorumlardan aldığım geri beslemelere göre, blogumda en çok hangi konularla ilgilenildiğini kestirmeye çalıştım.
Sonuç ilginç denebilir.
“Büyü”(!) ezici derecede önde gidiyor olmasına rağmen, bunu bir kenara koyacak olursak, otomobil ve akvaryum başlıkları hem Google aramalarından çok kişi getiriyor, hem de bu insanlar bu konularda aktif katılım gösteriyorlar.
Arada şu tarz mail ya da mesajlar da geliyor:”bloga akvaryumla ilgili birşeyler ararken geldim ama tütün yazısı çok ilgimi çekti”.
Oysa, Pozitif PC’de bilgisayarla ilgili en az 300 yazım var. Blogda da, belli bir zaman dilimine kadar bu alandaki yazılar ağırlıktaydı. Yazdığım akvaryum yazısı 15′den fazla değildir; otomotiv desek, 20′yi geçmez.
Özellikle akvaryum ve otomotiv yazılarım bolca çalınarak kullanıldı; hatta en çok yazımı çalan hırsızlardan biri de, telefonla konuştuğum birisi.
5 senedir, son 6 ayı filan saymazsak, oldukça aktif yazıyorum ve özellikle eski blog yazarlarının çoğu beni tanır, ben de onları tanırım. Bizzat görüştüğüm, arada telefonlaştığım blog yazarları var. Asla “rengimi belli etmekten” imtina etmedim; sağdan soldan üç kuruş aldım diye reklam yapmaya çalışıp sonra rezil olmadım (iyi bir çizgi tutturmuşken sektörün en büyüklerinden biriyle ilişkileri ortaya dökülüp, olayı unutturmak için aylarca yazı filan yazmamış birinin aksine, örneğin!) Sevenim de sevmeyenim de çok. Hayatımda daima analitik düşünmeye, objektif kalmaya çalıştım ve sırf hırtlık olsun, ya da o işte bir çıkarım var diye inanmadığım birşeyi savunmadım. Dürüstlük, uzun vadede, az da olsa işe yarıyor.
Uluorta kavga ettiğimiz halde, nazikçe telefon edip tavsiye alan blog yazarları da oldu.
5 senede gördüğüm şudur: NICHE BLOGLARIN ÇOĞU İŞE YARAMIYOR.
Bir diğer tespit: reklamcılar, bu işe yaramayan niche bloglara reklam veriyorlar.
Elbette istisnalar, seçtiği alanda çok kaliteli içerik üreten bloglar da var ama bunlar azınlıkta. Blogosferin %1′i bile değil. Türkiye’de herhangi bir yerde, herhangi bir alanda salt yazarak ve düşünerek karnınızı doyurmanız olası bile değil; o yüzden blog yazarlığı da bir iş olamıyor. İş olamadığı için de, alanında uzmanlaşmış kişilerin bu konuda blog açması nadir bir durum.
Bugün bu blogu kapatıp, hiç bilmediğim bir konuda, örneğin moda konusunda, bir blog açar ve muhtemelen o alanda alınabilecek en fazla reklamı da alırım. Ha, bunun ne faydası olur? Hiç. Muhtemelen yıllık mouse masrafımı bile karşılamaz.
Blog yazarlığından para kazanabileceğini zanneden bazı aklıevveller, ya da gayet iyiniyetli bir şekilde hobileri hakkında yazmak isteyenler, ABD’deki duruma bakıp, abartılı Google Adsense rakamlarına ve Mashable gibi sitelerin gazına gelerek bu işe girmeye kalktılar.
Sonuç?
Niche bloglar kimsenin umurunda değil.
Bunun da makul nedenleri var:
1.Çoğu blog okuru “değişik” birşeyler okumak için sürekli takipçisi olduğu blog listesi yapma eğiliminde.
2.Niche bloglar, Türkiye’de tutmuyor çünkü zaten hem hobi sahibi insan az, hem de Türkiye’de birçok hobiyi sürdürmek pahalı ve zor. Bu yüzden içerik de kısır ve az oluyor. Çoğu hobi sahibi insan, bu tür blogları takip etmek yerine, genelde yabancı siteleri kullanıyorlar. Niche bloglar, aktif oldukları dönemde belli bir kitle yakalasalar bile, içerik düzensiz ve seyrek güncellendiğinde, okurların ciddi bir bölümünü kaybediyorlar.
3.Sosyal medya, hem blog yazarlarını rehavete soktu, hem de sürekli okurların büyük bir kısmı özellikle Friendfeed’e kayarak hitlerin azalmasına neden oldu.
4.Blog okuru profili, spesifik bir konuya ulaşmak yerine, “keşfetme” odaklı bir tür.
Aklınıza şu gelebilir: “moda blogunun okuyucu kitlesi zaten potansiyel müşteridir”.
Doğru.
Ama o blogun günlük ziyaretçi sayısı 3-4 kişiyse, Siminya’ya, 5posta’ya reklam vermek çok daha akıllıca bir seçim olacaktır!
Aslında, bu fotografa bakınca, sanırım kestirme cevaba ulaşabiliyoruz.
Fanatik’in iğrenç başlıkları bilinmedik birşey değil; hatta bu önsayfa, Fanatik standartlarında epeyce edepli bile sayılabilir. Ben bir gazeteye, siteye reklam versem, reklam verdiğim mecranın imajını, ne halt ettiğini araştırır ve takip ederim.
Başlık diplomatik kriz çıkaracak cinsten: Bunlara bir çakmak lazım. Hırvatistan büyükelçisi, “ne lan bu?” dese, gel de açıkla. 
Allah için “çakmak” dememişler, fotografını koymuşlar.
Bence o başlığı atanı tutup (prize takılı fiş resmi) lazım. Kötü bir niyetim yok. Elektriği hiç kesilmesin demek istiyorum. Ya da, şarj etmek filan. Şarj olsun ki, böyle şahane manşetlere imza atıp dursun.
Oldu mu?
Şimdi gazete dedikleri şeyin en tepesine bakın. Türk milli takım ana sponsoru TTnet. Diyeceksiniz ki, başlığı TTnet içinmi atmışlar (TTnet ile ilgili bu tip hislere sahip abone çok). Yok değil. TTnet, reklam vermiş. Bir bakıma, o başlığın atılmasına sponsor olmuş. Bundan bir kriz çıktı mı? Öyle ya, TTnet, “bu nasıl başlık ulan” der, reklamı çeker, ona lafımız yok. Benim bildiğim, bu “haberden” sonra da TTnet reklamları yayınlandı.
Elbette, bu tip başlıklarla gururu okşanan geniş bir hödük kitlesi var memleketimizde. Bu hödüklerden dünyada da çok var. Ama mesela Telia Sonera, tutup Norveç’te böyle bir reklam vermez. Reklam verdiği yayın organı böyle bir saçmalık yaparsa da tazminat davası açar. Kaldı ki, bahsettiğim ülkelerdeki reklamları abdestiniz bozulmadan zor seyredersiniz!
DeFacto mudur, Factotum mudur nedir, adını daha önce duymadığım bir giyim firması…Kimi giydirir, ne giydirir bilmem. Artık mevzu bayağı bayatladı ama yazacak da bir şey bulamadım, idare edin.
İlk kez, sıcak bir yaz gününde gördüm onu:”Jean, Amerika’nın şalvarıdır!”.
Sloganı bulan arkadaşın tarih ve sosyoloji tahsili köy kahvesinden…
Hangi Amerika’nın şalvarı? Amerika kıtasının mı? Amerika Birleşik Devletlerinin mi? Jean, Meksika’da patates yetiştiren köylülerin geleneksel giysisi midir mesela? Mariachi’ler de giyerler mi? Zapatista’lar giymiş midir mesela? Bolivya’da idam edilirken, Che’de giyiyor muydu?
Reklam bu kadar dandik olduğundan, onu yazan adamın da Amerika’nın bir kıta olduğunu bildiğinden şüpheye düştüm.
DeFacto, Güneydoğu başta olmak üzere çoğu köylüye giyecek bir şey satmak istemiyor. O Akdenizli(!). Boş, Antalya’da filan da şalvar giyen çoktur; hatta çoğu Antalyalıyı oradan alıp Meksika’ya götürseniz arada kaynarlar. Demekki onlar da jean giyebilirler.
Herşeyden önce, çok çirkin bir reklam bu. Şalvar giyenlerle dalga geçiyor. Onu kim yazdıysa, kültürün ne olduğundan, sosyolojiden, hatta psikolojiden de haberi yok. Dünyadan haberi olmadığı da sloganın kendi içinde saklı zaten.
Çocukken Çinlilerle “çekik göz” filan diye dalga geçsek büyüklerimiz kızardı.
Hadi ajansınızda iş yok, şirketin sahipleri filan da “ulan biz bu heriflerle aleni dalga geçiyoruz, alınırlar kırılırlar mı?” diye hiç mi düşünmedi?
“Akdeniz pantolonu” giyecek olan adamların yarısından fazlası köylerden gelmiştir beyler, çoğunun da babası hala şalvar giyiyordur.
DeFactoculara komik filan gelebilir ama, giyim de biraz yöresel şartlardan, özelliklede iklimden etkilenir.
Kaldı ki, sen jean giyen adamı da “kıro” yerine koyuyorsun aklınca!
Eh, ona buna düşünmeden “giydirdinmi”, birileri de bunu yüzüne çarpacaktır.
Ha,reklamcı arkadaşlar “ama öyle bir teaser olayına girmişler,maksat insanlar şaşırsın yaaanııı” diyebilirler.
En son ne zaman şaşırtıcı, akılda kalan bir reklam gördünüz? Ve bu reklam, sizi o ürünü almaya itiverdi?
Hatırlamıyorum. Çok uzun zaman oldu herhalde.
Reklamcıları (bir kısmını) küçümsemiyorum: örneğin bir reklam filmi çekmek, 30 saniyelik bir kısa filmde tutkuları ateşlemek gibi bir şey. Çok büyük iş. Lumière et Cie’de David Lynch’i seyredin. 41 dünyaca ünlü yönetmen, 52 saniyelik filmler çekmiş. Çoğu 5 para etmez; ama David Lynch’in yaptığını görünce dumur oluyorsunuz. Diğer yönetmenler de madara oluyorlar maalesef…
İşte reklamcılık böyle zeka ve yaratıcılık isteyen bir uğraş. Türkiye’de de adam gibi reklam filmi senede 1, bilemedin iki kere çıkıyor. O da adamı sandalyeden düşürecek kalitede filan değil…
Açıkçası, kimse de ne reklam filmi izliyor, ne de kafasını çevirip billboardları filan takip ediyor. Çarpıcı bir ürünün ya da hizmetin yoksa işin bitmiş. Reklam filmini David Lynch’de çekse yine şansın yok. Bunlardan defalarca bahsettim, gerekçelerimi merak eden açar okur.
Aslında bahsetmek istediğim de bu değil.
Bakın ne oldu: birkaç ay önce, çalıştığım şirket namına Barracuda Networks’e mail atıp Load Balancer istedim test için. İstediğim cihazın bedeli 1800 ila 10.000 Euro arası değişiyor. Bir de adamlar navlun filan ödeyip, adını bile duymadıkları şirkete gönderecekler cihazı. 5 kuruş da para ödemeyeceğiz.
Elbette göndereceklerinden ümidim yoktu; çünkü Türkiye’de paçavra isteseniz adamlar yollamazlar. Mailda cep telefonumu bırakmıştım; daha 24 saat geçmedi ki, ekranda Uluslar arası bir numara gördüm.
Adamcağız Barracuda’dan aradığını, mailımdan dolayı çok memnun olduklarını -beleş mal istiyorum mailda!- detayları verirsem bize en uygun modeli en kısa zamanda göndereceklerini söylüyordu. “Tam özellikler için şirketimle görüşeyim, size tekrar mail atayım” dedim. Benden başka ipleyen çıkmayınca da öküzlük edip mail filan atmadım. Adam tekrar aradı. Türkiş “bugün,yarın” tribi yaptım. Daha sonra arayınca da, öküzlüğün daniskasını yapıp telefonu bile açmadım. Adam gayet kibar olarak, müsait değildiniz herhalde, telefona bakamadınız, sizden hala özellikleri bekliyoruz gibisinden bir mail attı. Cevap vermedim tabi.
Velhasıl kelam, bugün Barracuda’nın sattığı birşeyi sadece Barracuda’dan alırım. Diğer şirketler isterse Clockwork Orange’da Alex’e yaptıkları gibi gözkapaklarımı mühürleyip delirtene kadar reklam filmi seyrettirsinler…
Mesele basit, memnuniyet. Bunu size reklamcı veremez. Reklam yerine halkla ilişkilere, tapon ürünlerini geliştirmeye harcamayan şirketler sonunda batacaklar ve en azından ben mutlu olacağım. Türkiye’de gördüğüm ise, bunun hala anlaşılmamış olması. “Biz bunu bir kere reklamla filan çakabilirsek, gerisi Allah kerim” mantığı hakim. Reklamlarında elinizi sıcak sudan soğuk suya sokmayız diye atıp tutan şirketlere telefon ettiğinizde sinir krizleri geçiriyorsunuz. Sanırım, “İstanbulun denizi ve kerizi tükenmez” sözünü şiar edinmişler; ancak hep beraber gördük ki, İstanbul’un denizi tükendi, kerizi de elbet tükenmeyecek ama en azından onları ayakta tutamayacak kadar azalacaktır bir gün.
Daha önceki yazımda, hiç istemediğim halde televizyon reklamcılığına girmek zorunda kalmıştım.
Önceki yazıyı kısaca özetlemek gerekirse, şunları söylemişim:
1.Televizyon reklamları, seyirciyi bunalttığı için zaplanıyorlar.
2.İzlenmeyen reklamlar ve uzun süren reklam kuşakları sonucu, bu bir “kaybet-kaybet-kaybet” tablosuna dönüşüyor. Reklam gelirleri, reklamdan sağlanan fayda ve seyircinin ilgisi sürekli düşme eğiliminde.
3.Reklamverenler, reklamların getirisi ve alternatifler konusunda çok titiz değiller; bunun da çeşitli nedenleri var.
4.Klasik reklam anlayışı Internet üzerinde devam ediyor; çünkü reklamcı-reklamveren, TV tecrübesinden yola çıkarak, yetersiz bilgisiyle bu yeni mecrayı keşfetmeye çalışıyor.
Bu yazıda ise, genel olarak Internet reklamcılığında yapılan hatalardan bahsetmeyi düşünüyorum. Ama her an konuyu dallandırıp budaklandırabilirim!
Örnek olarak yoğun reklam olan 3 site seçtim. Bu siteleri seçmiş olmamın özel bir nedeni olmadığı gibi, türünün bu konuda tek örnekleri de değilller. Bahsedeceğim çoğu gerçek, rakipleri olan sitelerde de fazlasıyla mevcut. Bu konuda, okuyucuların neredeyse %100′ü söyleyeceklerimi onaylayacaktır.
Her defasında sadece tek bir site ve o sitenin tek bir tab’ı olmak üzere, üç siteyi Firefox ile açtım ve ortalama CPU kullanımlarını kaydettim.
Değerler kaba değerlerdir. Gördüğüm maksimum değer %52, minimum değerse %33 oldu. Kullandığım bilgisayarda Pentium D sınıfı 3 Ghz bir işlemci ve 2 GB RAM mevcut. Ekran görüntüleri, Windows XP üzerinde alındılar.
Sonuç facia. Her üç sitede, Firefox’u ortalama %40 işlemci yüküyle çalıştırıyor. Test amaçlı kullandığım bilgisayar, şu an piyasadaki en güçlü bilgisayar değil elbette; ama bu sistemin gücünde bir bilgisayarın, Internet kullanıcılarının en azından %60′ında olmadığını söyleyebilirim. Hatta, bu bile çok iyimser bir tahmin.
Bunun anlamı kabaca şudur: Daha vasat bir bilgisayarla bu sitelere girenlerin ya tarayıcıları, ya da bilgisayarları kilitlenecek. Çoğu insan, bunu engellemek için Flash reklamları bloklayan Firefox eklentileri kullanıyor. Yani, reklamcılar ve reklam yayıncıları, kullanıcıları bezdirmiş durumdalar.
Bu durumda, kullanıcıya iki seçenek kalıyor: reklamları bloklamak, ya da o siteye hiç girmemek. Sonuçta, birinci durumda reklamveren ve site sahibi, ikinci durumda ise herkes kaybediyor.
Diğer bir konu, reklamların farkedilebilirliği ile ilgili.
Bu testi bir arkadaşınızla yapabilirsiniz. Bunun bir test olduğunu söylemeyin ve kafanızda 2-3 site belirleyin. Çeşitli bahaneler uydurarak arkadaşınızı ikişer kez seçtiğiniz sitelere sokun. Sonunda, hangi sitede kimin reklamlarını gördüğünü söyleyin.
Seçtiğiniz kişi ekstra dikkatli biriyse, size gördüğü 1-2 reklamı, siteyi ayırd edemeden söyleyebilir. Siteler farklı konudalarsa -bilgisayar, haber gibi- akıl yürüterek, oldukça yüksek isabet oranıyla gördüğü o 1-2 reklamın hangi siteden geldiğini kestirebilir.
Çoğu kullanıcı, gördüğü reklamların bir tanesini bile söyleyemez, en azından “emin misin?” diye sorduğunuzda duraklayacaktır.
Demekki, kimse reklamları izlemiyor! Aynı televizyonda olduğu gibi.
Şahsen reklamveren konumunda olsaydım, reklam vereceğim sitede sadece benim reklamımın olmasını isterdim. Ve bu kesinlikle banner reklam olmazdı!
Banner reklamların en basit sakıncası şudur; her Internet kullanıcısı, reklamın nerede durduğunu bilir ve gözü zamanla oralara bakmamaya alışır. Çünkü hepimizin derdi aynı; içerik…
O zaman, reklamverenler dikkat çekici olabilmek için içerik ve markayı (reklamı bile demiyorum!) harmanlamak zorundalar.
Bunun nasıl yapılacağını da anlatacağım; ama genel olarak nasıl yapılmaması gerektiği üzerinde durmakta fayda var.
Öncelikle, reklam ajansları lütfen “hedef kitleyi” aptal koyun olarak görmekten vazgeçsinler; zira dikkat çeksin diye koyulan, parlayıp sönen, patlayıp çakan, yarılıp yırtılan reklamlar kesinlikle ilgi çekmiyor. Amacınız reklam yapmak, sara krizi tetiklemek değil. Internet de Pokemon çizgi filmi ya da diğer Japon mangaları değil; insanlar burada içerik arıyor. Çoğu da ciddi birşeyler arıyorlar.
Reklamlar içerik açısından da bakıldığında dikkat çekici değiller; hatta kuru ve sıkıcılar. Örneğin, “1600 Mhz FSB,PCI Express 2.0,şok şok şok!! Asus P5E” filan tarzı bir reklamın kesinlikle çekici bir tarafı yok. Ne kadar hızlı yakıp söndürseniz de kimse bakmıyor bile, çünkü heryerde sayı, Flash efektleri, model numaraları görmekten sıkıldık. Aslında seneler önce sıkılmıştık; ama siz kendi dünyanızda yaşadığınız için hiçbir zaman farkedemediniz.
Sonuç? Banner reklamlar öldü. Internet kullanıcısı sizi de zaplamanın yolunu çoktan buldu. Üstelik bunu TV’de olduğundan daha etkin bir şekilde yapabiliyor. Hala banner reklam furyasında kaldıysanız, elbet birgün siz de batacaksınız ve kullanıcılar rahat bir nefes alacaklar.
Eski taktikleri yeni maskelerle ısıtıp ortaya koymak da işe yaramayacak. Ekranın üzerinde açılan pencereler gibi. Bunlar da yıllar önce, Javascript her sitede varken, farklı şekilde denendi ve kayboldular.
Bir sonraki yazımda alternatif reklam taktiklerinden bahsedeceğim. Hayır; Internette gerilla reklamcılık filan değil. Çok daha konvansiyonel ama etkili bir yöntem önereceğim.