INTERNET ÜZERİNDE REKLAMCILIK: NE REKLAMCILAR, NE REKLAMVERENLER ANLADI

bilgisayar,reklam,web | 8 Ekim 2007

Dünyada Internet reklamcılığı hatırı sayılır bir pazar hacmine ulaştı. Artık firmalar, web reklamlarını profesyonel ajanslara hazırlatıyorlar, video reklamlar yine yabancı sitelerde çok uzun zamandır yaygın olarak kullanılıyorlar. Türkçe sitelerde pek rastlamasak da, Google’ın video reklamları da yavaş yavaş yaygınlık kazanıyor.

Bizde bir Internet kültürü oluşmadı ve çoğu zaman olduğu gibi, kurumlar kişilerin gerisinde kaldılar. Çok başarılı bireysel web siteleri ve bloglar var, ama şirketlerin web sitelerine baktığınızda durumları içler acısı.

Göze Algün’ün blogu sayesinde haberim oldu; Bellona’nın bir blogu var. Aslında bunun Bellona tarafından açıldığından da emin değilim; zira herhangi bir blog servisinden istediğiniz ismi almak birkaç dakika sürüyor. Böyle bile olsa, Bellona zamanında önlem alıp, kendi bünyesinde blogunu açmalı ve insanların “şurada Bellona’nın blogu var” demelerine mahal vermeden, kendi bünyesinde bu mecrayı da kullanmalıydı. Göze’nin de dediği gibi, blogun hali içler acısı. Detaya girmeye gerek yok.

Bu işi neden kıvıramadık derseniz, televizyonlara bakın derim.

Dünyada diziler 20 dakika civarında; bizde ise bir yayın kuşağını kapsıyor! İlk zamanlar Avrupa Yakası seyrederken -o zaman böyle “al sana curcuna” tarzı değildi, birazcık kalitesi vardı- dizi 8′de başlıyor, gece 10.30′a kadar sürüyordu. Dizi uzun olduğundan değil, 2.5 saatlik zaman diliminin sadece üçte birinde diziyi seyredebiliyordunuz!

Bir diziyi, 2.5 saate yayan bir zihniyet ancak şunu düşünüyor olabilir: “Karşımda televizyon seyretmekten başka alternatifi olmayan bir insan yığını var ve bu arada müthiş reklam geliri elde edebilirim”

İlk zamanlar bu düşünce işe yaradı. Daha sonra insanlar “zaplamayı” keşfetti; bir dizinin reklam kuşağı devam ederken arada başka bir programın hatırı sayılır bir kısmını seyretmek mümkündü!

Sonra baktılar bu böyle olmayacak, televizyon kanalları bir “centilmenlik anlaşması” yaptılar; artık herkes hemen hemen aynı zamanda reklam giriyor. Böylece, televizyon izleyicisinin elini kolunu bağladıklarını düşünüyorlar!

Bu ne kadar yoz, alçakça bir anlayış! Üç kuruşluk, yarım saatlik programı seyrettirmek için, insanların 1.5-2 saatini çalıyorsunuz!

Artık belli bir yaşın altındaki insanlar, çok mecbur değillerse “ulusal kanal” diye kendini damgalayan, hep kendilerinin seyredildiğini öne süren, bunu da kukla bir kurumla ispatlamaya kalkan kanalları seyretmiyorlar. Sayıları giderek artan bir kitle, görüntü kalitesi çok daha kötü olmasına rağmen, dizileri YouTube üzerinden seyrediyor! Kimisi de hiç seyretmiyor, CNBC-E seyircileri de genelde sezonluk DVD alıp dizileri topluca seyretmeyi tercih ediyorlar.

Özet olarak şudur; gitgide kalitesizleşen, fiyatları da düşen reklamları artık seyreden yok. Bugün Türkiye’de televizyon reklamcılığı, hem tüketici, hem reklamveren, hem de televizyoncu için işkence haline gelmiş durumda.

Reklamveren reklamının seyredilmediğinden şikayetçi; reklam kuşağı öyle uzun ki, insanlar reklamlar başladığında bulaşık yıkıyor, kitap okuyor, Internet’te maillarına bakıyor, telefon konuşması yapıyorlar.

Reklamlar beklenen faydayı yaratmadığı için, televizyonlar giderek daha ucuz reklam alıyorlar. Üstelik, eskiden elde ettikleri geliri elde edebilmek hayaliyle daha çok reklam aldıklarından, az önce bahsettiğim bozuk düzen daha da çekilmez hale gelip, biraz daha fazla herkesin aleyhine çalışmaya devam ediyor.

Televizyon seyircisi için söylenecek Bir şey yok. Dizi seyrederken giren reklamla, “ben hangi diziyi seyrediyordum?” sorusunu sorabilecek hale geliyorsunuz.

Internet de aynı tehlikeyle karşı karşıya. Herhangi bir gazetenin, ya da çok üyesi olan bilgisayar konulu sitelerin herhangi birine girin; açılan reklamlardan, sağda solda patlayan Flash efektlerinden Bir şey okumak, hatta bırakın Bir şey okumayı, tarayıcınızı kilitlemeden sörf yapmak mümkün değil!

Aslında konu son derece derin; söylemek istediklerimin daha onda birini söylemediğim halde, kendi koyduğum blog girdisi sınırını daha şimdiden aştım.

Sorunun özünde, bizde henüz “burjuva devriminin gerçekleşmemiş olduğu” gerçeği var. Maalesef burjuva sınıfı yeni yeni oluşuyor; aslına bakarsanız bu siyasi itiş kakışın, ekonomik ayrıcalık (daha doğrusu, devlet bürokrasisi tarafından kayırılmış ayrıcalıklı kitle ile eşit rekabet şartları talep etmenin) “daha İslami” kesim tarafından dile getirilmesinin nedeni bu. Biz hala “üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalist düzeni yönetir” anlayışının etkisindeyiz; oysa bu düzen dünyada bozuldu, 30 seneden uzun zamandan beri, fiziksel sermaye kapitalistin felsefe taşı değil. Bugün gelişmiş ülkelerde yeni fikirler ve patentleriniz yoksa, elinizdeki paranın değeri yok ve size rekabet gücü de sağlamıyor.

Bizde hala eski kurallar geçerli olduğundan, şirketler reklam konusunda çok seçici olmak durumunda değiller. Gelgelelim, gerçek bir burjuva hareketi başladı ve 10 yıl içinde sessiz sedasız gerçekleşen bir devrime şahit olacağız; müdürünün fuarda koli taşıdığı Red Hat firmasının 6 ayda Microsoft’u belli alanlarda tehdit eder hale gelmesi gibi örnekleri biz de görmeye başlayacağız.

Bu girişi yapmak zorundaydım; yazının “planında” olmadığı halde.. O yüzden, konuyu burada bırakıp, bir başka yazıda “asıl konulara” geleceğim.

TÜRK BLOG CAMİASI NE ALEMDE?

blog,pazarlama,reklam | Etiketler: — 25 Eylül 2007

euro resmi Türk blog camiası ne alemde? yazısı blog  kategorisindeBlog nedir anlamadık. Neden mi?

Çünkü “en meşhur” (kendi kendilerini “meşhur” ilan ediyorlar çoğu; inanma açı olduğumuzdan inanıyoruz biz de) blogların yarısından fazlası, hatta %80′i “blog servisi”, hatta “blog yan sanayisi” olarak hizmet ediyor.

Nedir yani? “Blogunu en manyak Web 2.0 butonlarıyla donat”, “en esaslı 83 WordPress eklentisi”, “Eklemezsem basur olurum dedirtecek birbirinden sapık eklentiler aha burada”, “Wordpress SEO’da damarı buldum, çakıp zirveye oturdum” tarzı yazılar, araçlar, eklentiler, temalar, widget’lar,zartlar,zurtlar…

Bunlar gereksiz demiyorum. Yazanları da eleştirmiyorum. Ama birbirinin kopyası 193 blog görmek de eğlenceli değil. Herkes birbirini taklit ediyor, copy-paste yapıyor. Gerek yok. Kimsenin de umurunda değil. Yapanlar da Adsense milyoneri olmuyor, çoğunun blogu sinek avlıyor. Öyle bir ortam ki, 5 arabaya 6 yıkama-yağlamacı, 7 rot balansçı, 10 yetkili,21 özel servis düşüyor.

Bizim bu kadar teknoloji açlığımız olmadığı gibi, teknolojiyi efektif olarak kullanma yetisinden de yoksunuz. Çünkü gerçek anlamda teknolojiye ihtiyaç duyacak kadar hızlı yaşamak zorunda değiliz. Biz Türküz. Bizde işler “tamam abi en kısa zamanda hallederiz”, “Ahmet Bey ben bankaya talimat vermiştim ama demek işlemi yapmamış deyyuzlar”, “Allah belamı versin yolladım Rıfat abi, gelmediyse yarın hemen yollarım” diye yürüyor.

Blog, web sayfasının “alt alta yazılan” şekli filan değil.

Boşuna havalara girip SEO MEO kastırmayın, Adsense’den kazanacağınız para belli. “Ben geçen sene yat aldım” diyen adam hosting parasını çıkaramıyor. Nedeni basit; yazdığımız dildeki yazıları takip edebilen en fazla 5 milyon adam var. İngilizce blog yazdığınızda, potansiyel bir anda 1 milyarı geçiyor. Rekabet de fazla, o ayrı.

Kimileri, yalakalık ekosistemi yaratıp günü kurtarmaya çalışıyor. Bundan kazançlı çıktığını sanan bazı saf blogcular da var. Buna bir örnek, Eda Suner’in saadet zinciri. Aslında link filan verdiği yok; ama link aldığını sanan bazı saflar bilgisayar başında geçirdikleri vaktin yarısını yalakalıkla harcamaktalar. Kapalı devre blog sistemi. Bu aralar bir “mailing list” oluşturmuş; yine bir blogcu tanıdığım gelen maildan bahsetmişti; buradaki maili görünce, aynı yazının herkese forward edildiğini anladım.

Bu camia, Adsense gibi bir sistemden adam gibi para kazanamadıkça adam olamaz. İyi işler için para gelmesi lazım. “Ulan heryerde incik boncuk, dikiş nakış, yemek tarifi blogları” diye şikayet ediyoruz; e profesyonel blogcu yokki, canı sıkılan ev kadınları blog açıp duruyor. Ayda gelen 10 dolarla kimsenin bu işe profesyonel olarak soyunması beklenmesin.

Açıkçası, Adsense’i yıkabilecek yerli girişim yok. Adsense, aslında blogcuya para kazandırmıyor, piyasayı baltalıyor. Bugün çok daha ucuza Google Adwords reklamı verenler, daha pahalı olması gereken yerli reklam şebekelerine doğal olarak para vermezler. Ama Türkiye şartlarında fiyatların daha yüksek olması gerek. Çünkü İngilizce yayın yapan bir sitenin (muadil site ve içerikten bahsediyorum) hitlerinin yakınına bile gelmesi mümkün değil Türkçe sitelerin. Adamlarda “sürüm olduğu” için tıklama başına gelirin az olması mantıklı, bizde ise anlamsız. Her web yayıncısı toplu olarak Adsense reklamı yayınlamama kararı alsa durum fena halde değişir; ama böyle Bir şey olamayacağının Google da farkında.

Sponsorluk sistemi tek çözüm. Şu sıra herkes reklam şebekesi kurma derdine düşmüş; ancak sponsorluğa aracılık etmeyi aklına getiren yok. Bizde adam gibi reklam şirketi filanda olmadığı için, bu işler palazlanamıyor. Şimdi Turkcell’in genel müdürü webde gezinirken “ya Barış Atasoy’un blogu güzelmiş, telefon edip reklam vereyim şu elemana” demez! Bunu organize etmesi gereken reklam şirketleri ise ortada yoklar.

Blograzzi’de artık biraz kendini toparlayıp, Technorati gibi düzgün bir biçime kavuşsa, bu işler biraz daha acısız yürür. Çok Bir şey ifade ediyormuş gibi, herkes şu sıralar gözünü Alexa’ya dikmiş durumda. Para vermeyi göze alanı ilk 10.000′e sokarım, hiç mesele değil. Alexa’yı kaale alan bir tek biz kaldık zaten!

BUGÜN NE SATIYORUZ?

pazarlama,reklam | Etiketler: — 23 Eylül 2007

Pazarlamacı ve reklamcıların dünyayı ele geçirmesi canımı sıkıyor. Çünkü ölesiye sıkıcı insanlar ve genelde kimseye de faydaları yok.

Türkiye’deki tek başarıları ise, paranın kimde olduğunu keşfetmiş olmaları. Para liseli veletler ve kokoş hatunlarda; bu yüzden televizyonlar,gazeteler, dergiler hepten çekilmez hale geldiler. Sanki bu tayfanın hepsi gerizekalı olup, asla da akıllanmayacaklarmış gibi, gerzeklere hitap eden reklamlar, zekasız ve cıvık işler. Zaten torbacılara da sattırsanız patlama yapacak ürünleri -Turkcell mesela- anormal reklam bütçeleriyle ağzımızın içine kadar sokmaya çalışıyorlar ve zaten satan birşeyi sattırdıkları konusunda müşterilerini ikna ediyorlar. Aslında, buna ikna etmek denemez: birçok şirket, vergi olarak vereceği parayı reklam gideri olarak yazmayı elbette ki tercih ediyor, ayrıca biraz da “korku” olduğunu düşünüyorum. Çoğu öğrenci sınavdan önce ders çalışmak istemediğinde evde oturup önüne bir kitap açmayı tercih eder; çünkü her ne kadar ders çalışmasa da, dışarı filan çıkarsa çaktığında daha büyük bir vicdan azabı duyacaktır. Kısacası, üreticiler bu “vicdan azabını” çekmek istemedikleri için, faydasız olduğunu bile bile, reklam ve pazarlamacılara çok fazla teslim oluyorlar bence.

Ben Seth Godin gibi adamların tarafındayım; zira adam aslında pazarlamacı ağzı kullanmıyor (çok merak ediyorsanız, aslen sıkı bir yazılım mühendisi Seth Godin). Değişik, çarpıcı ürünler geliştirmeyi öneriyor. Eğer illa reklam yapacaksanız, bunu akıllıca yapmanızı öneriyor.

Gerçek şu ki, mühendislik ve tasarım alanlarındaki tıkanma, şirketleri günden güne daha fazla reklamcı ve pazarlamacı tayfasına teslim ediyor.  En azından, sorumluluk ve  “vicdan azabından” kurtuluyorlar.

Teslim olmayanlar da var. Mesela Omega: Omega, reklam yapmıyor (ya da aşırı nadir reklam yapanlardan). Omega’nın sırrı, dünyanın tersine hareket etmek. Neredeyse tüm saat üreticileri Kaptan Kirk saati yapmaya koyulmuşken, Omega,Rolex,Breitling gibi üreticiler, parası olan ve gerçek saatten hoşlanan tüketici kitlelerini koruyorlar.

Apple, bana göre “hibrid” bir strateji uyguluyor. Senelerce Mac’leri şişirdiler ve artık PC’ler karşısında ne fiyat, ne özellik, ne de performans olarak ayakta kalamayacaklarını anlayınca, bütün paralarını Ipod’a oynadılar (ve kazandılar). Şimdi, Ipod’un gazıyla bilgisayarlarını da sattırmaya çalışıyorlar; ama dikkat ederseniz artık çok daha zengin olmalarına rağmen, Mac’leri öne çıkarmak için fazla para harcamaya niyetli değiller.

Porsche gibi üreticiler, “arazide gidemeyen arazi aracı da yapalım, lüks ve hızlı sedan da yapalım” mantığı içinde, tüketici kitlelerini artırmaya çalışıyorlar. Çünkü, 911 dışında başarılı bir modelleri asla olmadı (ve olmayacak). Porsche, Cayenne ile iyi bir rüzgar yakaladı; açıkçası devamının geleceğini de sanmıyorum. Çünkü çarpıcı birşeyler üretme yeteneğini yarım yüzyıl önce kaybettiler. 911′in başarısı, başlarına bela oldu.

Absolut, kötü bir içki olan votkanın, birçok kötü ama değişik türevini üretti ve insanlar artık sıkıldılar. Nitekim, son yıllardaki anormal reklam kampanyalarına rağmen, Absolut satılıyor.

Volvo, insanların neden Volvo aldıklarına anlam veremediği için Ford’a yem oldu; Ford’da, Volvo’nun kalan son ruhunu da “ben bunu daha şık yaparım” diyerek mahvetti. İnsanlar artık Volvo almıyorlar; çünkü kısıtlı Volvo alıcısı, bu arabayı aslında çirkin, kaba ve köşeli olduğu için alıyordu! Kısacası, Land Rover’ın hatasına onlar da düştüler.

Kadınların tüketim gücünün aşırı artmış olması, reklamcıların aklını başından aldı ve üreticileri de şaşırtmalarına neden oldu. Hayır; biraz feminen hale getirilen erkeksi, hatta maço şeyleri kimse istemiyor! Hiçbir kadın Land Rover Discovery almaz; ne kadar feminen hale getirirseniz getirin. Üstelik, Land Rover’ı yumuşatırsanız, bu sefer asıl kitlesini de fena halde küstürürsünüz.

Market alışverişini kadınlar yapıyor; o zaman kadınların sempatik bulduğu Fatih Ürek’i, Aydın’ı Gillette reklamında oynatalım dediğinizde, erkekler daha çok Derby alacaktır!

Araştırma şirketlerine filan da inanmıyorum. İstatistiklere de-istatistik, herkesi haklı gösterebilir.

"AGANİGİ", FINDIK SATICISINI DÜDÜKLEDİ!

öylesine,reklam | Etiketler:, — 18 Eylül 2007

Bu ara “fındık temalı” birşeyler yapmak niyetindeyim. Türkiye, en büyük fındık üreticisi olduğu halde, Türk insanı fındık yemiyor. Doğrusunu isterseniz, Türk tüketicisi, fındığın nasıl yenmesi gerektiğini de bilmiyor; çünkü fındık üzerine yapılan doğru dürüst bir ambalajlama,prezentasyon çalışması filan yok. Kuruyemişciden alacağınız fındık, “bildiğiniz fındık işte”. Ben o fındığı ancak krize girersem yiyebiliyorum; saman gibi birşey.
En azından şu an için, fındığın nasıl işlenmesi gerektiği konusuna girmeyeceğim. Bildiğim tek bir şey var; FTG (Fındık Tanıtma Grubu), bisürü para harcayıp, fındık tüketimini daha da azaltmak için elinden geleni yaptı!

Biraz daha ileri gidiyorum; bizde reklamcılarında kafası çalışmaz. Açın bir televizyonu, birbirinin aynısı reklamlar. Yabacı kanallara denk geldiğinizde, reklam arasında kanalı zaplamıyorsunuz; çünkü adamlar 30 saniye içinde son derece çarpıcı, komik, şok edici hikayeler anlatabiliyorlar. Bizim reklamcılar “hedef kitle” denen şeyin ne olduğundan da habersizler. Biraz çıkıntılık yapmak istediklerinde ise, hedef kitleyi bilmediklerinden, apışıp kalıyorlar. “Aganigi reklamında” olduğu gibi.

“Aganigi reklamı” neden çuvalladı? Çok basit. Fındığı Viagra gibi tanıttılar; şimdi sıkıysa hayatından çok önündeki çıkıntıya değer veren Türk erkeği, girip kuruyemişçiden fındık istesin! Üstelik, fındığın böyle bir etkisi yok. Çok azıp kudurmak istiyorsanız, garip gelecek ama yumurta yiyin!

THG’nin reklamlarından sonra, sıkı durun, fındık satışları %30 düşmüş! Yani erkekler artık fındık yemiyorlar; zaten çikolata, pastaya çöreğe katkı malzemesi filan derken, reel olarak fındığın çok büyük miktarını kadınlar tüketiyorlar. Yani, THG’nin reklamı, erkeklere kanatlı pad reklamı yapmaya benziyor; “delikanlı adamın sevgilisi Orkid takar” filan gibi. Ali Desidero’yu Orkid reklamında düşünün; ya da Fatih Ürek’i Gilette reklamında!

FÜTURSUZCA OSURAN İNEK OZONU DELER – COW PARADE İSTANBUL

güncel,pazarlama,reklam,toplum | Etiketler:, — 15 Ağustos 2007

cow parade resmi Fütursuzca osuran inek ozonu deler – Cow Parade İstanbul yazısı guncel  kategorisindeGavurlar nedense ineği pek sevimli buluyorlar; ben inekti-sığırdı, bunları canlı olarak ilk kez köyde gördüm. Hatta, geçenlerde bir sığırın altında kalma tehlikesi geçirdiğim için, sığırları sevemiyorum (mini etekli kızlar, aman ha, siz de sığır altında kalabilirsiniz, biber gazı spreyi almadan sokağa çıkmayın!)

İnek pek o kadar sevimli bir mahluk değil. Birincisi, inanılmaz derecede pis kokuyor. Meraklı şehirli hastalığına kapılıp “amman inekten çıkan sütü doğal doğal içivereyim” salaklığını yapmayın; harbiden hasta olabilirsiniz.

İkincisi, inekler sinirlenebiliyorlar. Açıkçası ben inekleri lisedekiler gibi tırsak ve sessiz sanıyordum; hiç de öyle değiller. Yüzlerce kiloluk hayvanların sinirli hallerini görmek bir hayli korkutucu olabiliyor. Özellikle benim gibi kastraksiyon fobiniz(!) varsa.

Üstelik inekler çok osurup ozon tabakasını deliyorlarmış, yazmıştım daha önce. Tıpa takamayacağımıza göre, demek artık küçükbaş hayvan yiyip kısrak sütü içeceğiz (kımız olur kesilince, çok içerseniz “madem Türksün göster ürksün” diye naralar ata ata gezersiniz)

Bunları neden yazdım?

Yaklaşık 2 ay önce sanırım, kimsenin seyretmediği haber kanallarından birini açtım. Kokoş bir abla, başka bir kokoş abla olan kanal çalışanı ile (programı dikkatle izlememe rağmen kanal çalışanı ablanın ne iş yaptığını anlayamadım!) tatlı tatlı sohbet ediyorlar, biz yokmuşuz gibi. Abla, cow parade’i Türkiye’ye nasıl getirdiklerini anlattı. Daha boyanan inekleri görmemişim o ana dek, abla cow parade olayını kanseri iyileştiren aşı, suyla çalışan araba, ya da gerizekalılığın şifası gibi anlatıyor; çok laik, “moderen” bir görüntüsü filan da vardı, arada Ferrasini satan bilge tarzı kitaplarda bolca bulabileceğiniz cümleler filan kuruyor. Bu büyük sanat olayına Mustafa Sarıgül destek vermiş sağolsun, inekleri buralara koyabilirsiniz demiş, işi gücü olmayan zengin karıları ve zevzek çocuklar rahat rahat ineklerini boyasınlar diye atölye filan da açmış onlara. Sonra satılacakmış bu inekler; kimileri alıp “heykelimi yaptırdım” diye evine filan koyabilir.

Tez zamanda Türk Hindular filanda türerler, sağda solda Hint fakirleri, Hindu büyüsü yapan, gaipten RSS geçen zibidiler de görmeye başlarız. Bakarsınız inek kesilmesi aleyhine imza kampanyası da başlar; sokakta takır takır gazeteci ya da başka inançtan insanlar öldürülürken kılı kıpırdamayan halkımız bu ineklere acıyıp imza yağdırır, “moderenliğimiz “ tescillenmiş olur. Gerçi “moderenler” çark ettiler ama (AB’ye girersek ineklik edemeyecekler), AB’ye girmek için “inekleri kesmeye karşıyız Türk halkı ve devleti olarak” diye AB kapısı zorlanabilir.

Efendim; meğerse “cow parade” olayının bir felsefesi varmış. Neyle ilgiliymiş bu? Küresel ısınma! Güzel. Malum, popüler ve çok boku çıkarılan konu. Bilimadamları 20 senedir kıçını yırtıyordu ama sinemada görmeyince inanmadı bunlar! Şimdi çok bilinçli oldular; “ay ne olcak bu küresel ısınma sorunu ayol” diye suratlarını buruşturup, dozer kadar yakan 8 silindirli arazi araçlarıyla “küresel ısınmaya hayır!” turları atıyorlar. Neden inek? İnekler meğerse “ot yoksa süt de yok” diyormuş. Yalnız küçük bir sorun var; ot yiyince osurup ozon tabakasını deliyorlar. Zaten cow parade, özellikle zeka ve bilinç düzeyinin yüksek olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinde şiddetle protesto edilmekte.

İneklerin üzerine reklam da veriyor sponsorlar; böylece şehrin göbeğinde reklam da yapıyorsunuz! Elbette amaç katiyen reklam filan yapmak değil; böyle ulvi bir amaç için ineklerin üretim giderlerini karşılamak. Bu sponsorların arasında, ozon tabakasının delinmesine ve sera gazlarının artmasına büyük katkılar yapan şirketler de mevcut.

Yılın yüzsüzlük ödülünü cow parade’e veriyorum. Önemli sorunların içini boşaltıp magazine dönüştürdükleri, üstüne üstlük bir de bunun üstünden para kazanma hesapları yaptıkları için.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123456