JEUX D'ENFANTS

sinema | Etiketler: — 11 Aralık 2010

Aylar sonra, dün gece ilk defa evde film izledim.jeux denfants1 190x300 resmi Jeux denfants  yazısı sinema  kategorisinde

Jeux d’enfants; İngilizce’ye yanlış olarak “Love me if you dare” olarak çevrilmiş. Yanlış çeviri ama, orjinal isminden daha çok yakışıyor filme.

IMDB’de çok yüksek puanlar alan film rotten tomatoes’da yerlerde sürünüyor. Ben rotten tomatoes ile aynı fikirdeyim: aslında çok önemli ve ciddi bir konu cömertçe harcanmış. Büyük bir aşk hikayesi gibi paketlenen film, aslında iki narsisistin hastalıklı yaşamlarından ibaret.

Narsisistlerle ilgili çoğumuzun bilmediği şey, aşırı kendini sever, güvenli ve egosantrik tavırları altında aslında kendilerinden nefret eden ikinci bir kişilik olduğu. Filmin başında bu güzel işleniyor; babası, annesinin durumundan dolayı Julien’i suçluyor ve bu ona suçluluk duygusu tohumları ekiyor. İlerleyen bölümlerde anlamlı ilişkiler kuramaması, hiçbirşeye bağlanamaması da çok tipik bir narsisist davranışı. Narsisistler sürekli olarak birini sevme ve onu kaybetme korkusu yaşarlar. Geçmişten kopamazlar. Teneke şeker kutusu da zaten bu korkunun somut bir sembolü.

Sophie’nin durumu çok belli olmasa da, Julien’in Sophie’yi sevmediği, narsisistlere özgü dependant yapısı nedeniyle ona ihtiyaç duyduğu çok açık (Tren sahnesinde, Sophie’yi ölüme terk etmesi). Bu da çok tipik bir narsisist davranışıdır; narsisist, sevmeye başladığı kişiyi değersizleştirmeye ve yoketmeye çalışır, çünkü onu ya da onla yaşadığı şeyleri kaybetmekten çok derin bir korku duyar.

Filmdeki erkek, Julien, kendisine olan nefretini annesinin ölümüne, bundan sorumlu olmasına bağlıyor (ama değil) ve daha çocuk yaşta, kendisini cezalandıran ideal ruh eşini, Sophie’yi buluyor. Sophie’de ondan farklı biri değil, ama daha dominant yapısı sayesinde hem Julien’in kendini cezalandırma ihtiyacını “oyun” bahanesiyle sağlıyor, hem de yapay bir sevgi objesi haline geliyor. Gelgelelim, her ikisi de sevginin nasıl birşey olduğunu bilmiyor. Julien, çocuklarına kötü davranıyor, karısını hiç tereddüt etmeden 10. yıldönümlerinde terk ediyor, hatta öncesinde düğünlerinde olay çıkararak kaçıyor. Julien’in kendi içinde yaşadığı “mahkeme” durumu da atlanmamış.

Sophie karakteri üzerinde neredeyse hiç durulmamış, sanki daha “normalmiş” gibi davranıyor, daha çok fazlasıyla moody bir kadın gibi, belki bu yüzden film bende bir “tamamlanmamışlık” hissi yarattı. Belki burada Sophie’ye fazla girilmemesi, narsisizmin doğasını yansıtmak için olabilir diyebilirsiniz: narsisist, başkalarına bir “imaj” yansıtır ve onun kabul görmesini,sevilmesini ister. Ancak bu yansıttığı kimliğin ne kadar kendisi, ne kadar gerçek olduğunu bilemez.

Aslında narsisistin, “gerçek” yaşamdan ve kişiliğinden koptuğu anlarda yaşadığı tatmin ve mutluluk hissi gayet güzel yakalanmış ama gerisi gelmemiş.

Uzun lafın kısası, bu konudan bir başyapıt çıkarılabilirdi. Harika bir konu; ama senaryo düzeyinde tam bir başarısızlık. Beton sahnesi final olmalıydı örneğin; o hayali huzurevi sahnesi bütün dramatik etkiyi silip süpürmüş. Bir de Sophie meselesi var: karakter böyle bir konu için fazlasıyla yüzeysel.

Benim asıl ilgimi çekense, filmle ilgili seyirci ve eleştirmenlerin yorumları oldu: herkes filmi “eğlenceli ve tutkulu bir aşk filmi” sanıyor! 35 yaşında insanların hayatlarını sürekli ve anlamsızca tehlikeye atması, 10 sene ayrı kalması, bu sırada evli oldukları insanlarla aslında hiçbir yakınlık kurmamaları, sonunda da “kavuştuklarında” bir tünelde, beton içinde boğulmaları insanlara “eğlenceli bir aşk hikayesi” gibi gelmiş. Tanrılar çıldırmış olmalı.

NEFES FİLMİNİ ANLAMAMAK

sinema | Etiketler:, — 18 Şubat 2010

nefes vatan sagolsun resmi Nefes Filmini Anlamamak yazısı sinema  kategorisindeNefes filmi çıktığında ve özellikle militarist görüşlü birçok tanıdığım filme gitmeyi amme hizmeti sayınca, açıkçası filmin uyduruk ve militarist bir film olduğunu düşünmüştüm. Hatta çoğu anti-militaristin düştüğü tuzağa ben de düşüp “faşistler tırt bir film yapmıştır” diye üfürdüm.
Doğal olarak, filmi izleyip çok beğendiğini ballandıra ballandıra anlatan bir genelkurmay başkanı görünce de, bu görüşlerim pekişti. Siz ne beklerdiniz ki? Genelkurmay başkanının anti militarist bir filmi övecek hali yoktu ya!

Tam aksine, Başbuğ filmi anlamamış. Sadece o olsa iyi; sinema eleştirmenleri, sosyologlar, gazeteciler, şovenistler, sosyalistler, nasyonal sosyalistler, dinciler…filmi anlayan bir kişiye rastladım henüz.

“Nasıl bir film” konusuna girmeden önce, filmin temasından bahsetmek farz oldu: belki çoğu insan farkında değil ama Türkiye’nin güneydoğusunda yıllardır bir iç savaş var. Sürekli insanlar ölüyor. Köyler boşaltılıyor, yakılıyor. Eğitime, sağlığa harcanması gereken paralar Avrupalı ve ABD’li silah şirketlerinin kasasına doluyor. Üstelik şimdiye kadar alınan yol gerçekten çok az ve o da biraz bu yerin dibine sokulan Kürt açılımı sayesinde oldu.

Bir kere, filme “militarist” diyenlere gülemeyecek kadar kızıyorum. Bu nasıl militarist bir film ki, filmdeki en sıkı asker çatışmada paniğe kapılıp paralize oluyor, yatakhanede asteğmene “oğlum ben gerizekalı mıyım, ben de bu meselenin böyle çözülmeyeceğini biliyorum” (gerizekalılıkla itham ettiği şey, Türkiye’nin resmi terörle mücadele planı) diyor, ölmekte olan bir PKK militanına işkence ediyor? Militarist bir filmde düzenli bir ordu neden pusuya yatarak 2 militanı uyarmadan -yasal prosedür gereği teslim ol çağrısı yapılmak zorunda- öldürür? Aynı askerler nasıl kendilerinden sayıca çok daha az bir gruba yenilirler? Bu mu militarist film? Finaldeki iki klişeyi hemen herkes yemiş. (Atatürk büstü ve militanı öldürmeyen Türk askeri). Eh; herhalde Levent Semerci “ulan çok ileri gittik, biraz da yağlayalım” demiş. Herhalde yazılanları okuduktan sonra bol bol gülmüş sonra da ülkenin entelektüel seviyesine ağlamıştır…

Militaristler de, sağcılar da kendilerince bir pay çıkarıyor Nefes filminden; “dağlarda askerlerimiz şehit oluyorlar” diyerek. Oysa filmde de açıkça söylendiği gibi, savaşta ya kurban ya da katil oluyorsun. Haklı haksız filan yok.

Yani uğraşıp duruyorum ama, filmi “militarist” diye yaftalayabileceğim birşey bulamıyorum.

Klişelere gelirsek; aslında kolayca yakalanmasını beklediğim bazı klişe sembolizm örnekleri de vardı; ama onlar bile yakalanmamış. Örneğin, “vatan” başlıklı bir gazete yazısına damlayan kırmızı boya, en büyük kıyımın yaşandığı anda gözümüze sokulan, çatıdaki “Güçlüyüz, Hazırız” yazısı gibi. Hele bir tane varki ondan bahsetmek istemiyorum, kurnaz bir savcı olsa Semerci’yi ipe kadar götürür.Gerçi Erke dönergecini “ülkemizin enerji bağımlılığını ortadan kaldıracak bir buluş” olarak lanse eden Vural Savaş’ı da gördük biz.

Bu ülkede sinema yazarları, 300 Spartalı filminin anlatımını “abartılı” bulmuşlardı; böyle bir zeka ve feraset seviyesinden bahsediyoruz! Sanattır filan deyip gözünüzde büyütmeyin; sanat ticareti yapan adamlar da pek öyle kültür, zevk ve zeka sahibi adamlar değiller. Piyasa bir şekilde birbirine kuyrukçuluk yaparak kendini idame ettiriyor. Levent Semerci gibi adamlar bizim sinema endüstrisinin ortalaması için çok üst düzey adamlar. Hatta sinemadan ve sanattan anladığını iddia edenlerin de fena halde çuvallayıp aptal durumuna düştüklerini de bu vesileyle bir kere daha gördük.

Eğer Levent Semerci’nin yaptığı iş anlaşılsaydı, bence bu Türk sineması adına çok büyük bir adım olurdu.

Filmde beni rahatsız eden bazı şeyler de vardı – 4, 5 yerde focus olamayan objektif, muhtemelen bozuk filmden kaynaklanan korkunç kötü bir yatakhanesi sahnesi, birbiriyle alakasız, video klip kıvamında bölümler. Film, kendi içinde çok alışık olduğumuz formatta akmıyor. Bu bende kısa bir kopma hissi yarattı ve başta bunu Semerci’nin video klip yönetmeni olmasına verdim. Ancak biraz düşününce, bu filmin ruhuna uygun da bir durum: medeniyetten uzak bir dağ başındasınız ve uğraştığınız hiçbir meşgale yok. Bütün gün tek yapmanız gereken ölmemeye dikkat etmek.

Ufak tefek 3-5 klişeyi de atın, zaten çok güzel olan çekimleri biraz daha elden geçirin, ufak tefek hataları halledin, alın size Full Metal Jacket tadında bir film. Ondan farklı olarak, Nefes daha “insana dair” bir film. Kimileri filmin “mesajlarını” yeterince güçlü bulmamış. Örneğin telsizdeki doktor, “dilimizi konuşturtmadınız” dışında Kürt meselesinin temellerine inen bir laf etmemiş. Doğru; birbirini öldürmeye çalışan iki insan telsizde genelde reel politik meseleleri tartışırlar. Araya bir mikro Siyaset Meydanı sıkıştırmak sanat adına çok şahane bir hareket olurdu.

Filmi askeri olarak gerçekçi bulmayanlar da varmış, onlara diyeceğimi burada yazamam…

Oyunculuk olarak Mete Horozoğlu doğal olarak çok ön plana çıktı ama bence herkes kusursuzdu. Abartmadan söylüyorum; kusurlarıyla bile, eğer yüksek dozda zeka içeren bir yerli film arıyorsak, Nefes şimdiye kadar çekilmiş en iyi Türk filmi.

INHERİT THE WİND, EVRİM TEORİSİ VE ABD'DE YOBAZLIK

sinema | Etiketler:, , — 18 Ekim 2009

Daha önce anayasasında laiklik ilkesine yer veren, ama bundan “laiklik” olarak bahsetmeyen ABD ile ilgili birşeyler karalamıştım.  Bugün TV’de “Inherit the Wind” adında gerçekten seyredilmesi gereken bir film vardı. 1960 yapımı olduğundan seyri pek keyifli gelmeyebilir; ancak ben filmin sadece konusundan değil, yönetmeninden de etkilendim. Spencer Tracy de, bence kariyerinin en iyi işini çıkarmış (bütün filmlerini seyretmedim ama seyrettiğim filmleri tırıvırı filmlerdi).

Film 1925′de geçiyor ve konusu gerçek bir olaydan alınmış: Okulda Evrim Teorisini anlatan bir öğretmen hapse atılıyor ve bir anda dava ülkenin en yobaz Hıristiyanları ile Agnostik veinherit the wind resmi Inherit The Wind, Evrim Teorisi ve ABDde Yobazlık yazısı sinema  kategorisindeAteistleri karşı karşıya getiriyor. Genç öğretmeni savunmak üzere yine agnostik bir avukat olan Spencer Tracy (filmdeki adını unuttum) ve bir de gazeteci geliyor davaya katılmak için. Tipik bir mahkeme filmi değil. Hatta film, sadece bir yobazlık karşıtı film olarak da seyredilmemeli.

Filmde gerçek isimler kullanılmamış, ancak sonradan araştırdığımda gerek olaylara, gerekse kişilere oldukça sadık kalındığını gördüm. Meşhur avukatımız Clarence Seward Darrow. Kendisi hem agnostik, hem de büyük şirketlerin davalarını yürütürken bir anda sendikaların davalarına bakmaya başlayan birisi. Avukatlık kariyeri başarılı olduğu kadar skandallarla da dolu. Aslında başlı başına incelenmesi gereken bir karakter ama, konumuz bu değil…

Olayımız literatüre Scopes “Maymun davası” olarak geçmiş. Asıl korkunç diyebileceğimiz olay, 1925′de Tennessee eyaletinde insanın evrimleştiğini bir okulda öğretmenin -ki okul kavramı üniversiteyi de kapsıyor- suç olması! İlginçtir ki, yasa “yaradılışın” öğretilmesini zorunlu kılmıyor, hatta evrimin söylediği çoğu şeyi de yasaklamıyor. Adamların hedef aldığı şey, Tanrının direk olarak insanı yarattığını inkar etmek. Yani İncil’den sapmak. Böyle bir yasanın nasıl yapılabildiğini de merak ediyorum, çünkü anayasa ile direk çelişiyor gibi görünüyor – tabi o dönemde bir değişiklik olmadıysa. “Butler Act” olarak bilinen yasa, ancak 1967′de yürürlükten kaldırılmış. Nitekim, 1967′de dava açmayı planlayan öğretmen de, yasanın First Amendment ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu ileri sürmüş. Açıkçası neden bu tarihe kadar beklendiğini de merak ediyorum ama, benim teorim, o tarihlerde “komünizm paranoyasının”, yobazlığa karşı duran ve direk “faili meçhul” olan sosyalistlerin bu tür yasaları protesto edememiş olması. Liberaller ise o dönemde derin uykudalar; çünkü muhalif olmanın komünist olmakla eşit sayıldığı bir istibdat dönemi.

Aslında, “hah, Türkiye’de böyle yobazlaşıyor” diyenlere güzel bir malzeme de verdim! Doğru; Türkiye yobazlaşıyor. Ama ancak dünya ile aynı hızda yobazlaşıyor. İşin doğrusu, Türkiye zaten oldukça yobaz. Osmanlı döneminde de yobazdı, “çok büyük kazanımlar” diye öve öve bitirilemeyen Cumhuriyetin ilk yıllarında da yobazdı, hala da yobaz. Maalesef bu yobazlık uzun süre de devam edecek. Çünkü bu yobazlığı ortadan kaldırmak asla devletin gündeminde olmadı. Aksine, üstüste yapılan darbeler, sürekli olarak öldürülen, hapislerde çürüyen ve toplum, devlet dışına itilen sosyalistler ve “gerçek” aydınlar, bu ülkede yobazlığın köklenmesini ve serpilmesini sağladı. “Bu kış komünizm gelecek” safsataları, Rus salatasına Amerikan salatası demeye kadar varan ahmaklıklar, bu ülkeyi evrimi inkar edenler listesinde ABD’nin de önüne koydu. Evet; Türkiye İran’ı filan saymazsak, evrimi en az idrak eden ülke. Keza, en berbat eğitime sahip ülkeler listesinde de tablo bahsettiğim istatistikle hemen hemen aynı. Türkiye, Afrika’da kabile savaşları veren dandik ülkeleri saymazsak, en kötü eğitim kalitesine sahip ülkelerden biri. Şimdi biri bana “yüzünü batıya dönmüş bu çağdaş ülkenin” çağdaşlık ölçülerini anlatsın. Çağdaşlık, rant, avanta, vurgun ve devlet ihalesiyle palazlanan hödük bir kesimin Armani giymesi midir? Kafatası ölçerek Türklük kanıtlama “araştırmaları” peşinde olan “çağdaş Türk kadını” modelleri mi yetiştirmektir? ABD’nin kevaşelerinin ve labunyalarının yerli versiyonlarını mı üretmektir?

O zaman soruyu şöyle de sorabiliriz; “ABD, İran olur mu?”

SCOPE2 300x230 resmi Inherit The Wind, Evrim Teorisi ve ABDde Yobazlık yazısı sinema  kategorisinde

Hikayenin "gerçek" tarafları.

İlginçtir ki, bu sorunun cevabı konusunda endişeye kapılanlar zaten genelde Türkiye’de yaşamıyorlar, ya da “molla darbesi” olursa kolayca topuklayıp gidebilecek tipler. Oysa ben aylardır işsizim, sadece kendime ait bir evim ve eşyalarım var, zaten onları satıp savıp gitmeye yeltenene kadar yurtdışı yasağı gelir. İlk kellesi gidecekler arasında da ben olurum herhalde; çünkü evrim teorisini savunuyorum ve sosyalist görüşlerim var (O arkadaşların neredeyse tümünün aksine!). Oysa “vatan elden gidiyor” yaygarası yapan “milliyetçi-muhafazakar” tayfa, mollalarla da anlaşır kapitalizm ve “konjonktür icabı”; ihale alır sonra Dubai de, Paris de tatil filan da yapar.

Ama bunlar da fantezidir. ABD, İsrail ve Türkiye, en azından önümüzdeki 5 yıl “mevcut toplumsal cehalet ve yobazlık” düzeylerini korur; çünkü işsizlikten anası ağlayacak, toplumsal güvenceleri teker teker ellerinden alınacak halkın sütliman kalmasını temin etmek için “herşeyin harika olacağı öbür dünya” idefixine, “devletten ve kapitalizmden yana”, “ayarlanmış” bir din anlayışına luzum vardır.

Bu arada, “evrim ispatlanmadı, o daha bir teori” ya da “hani ara formlar?” gibi cevabı yüzlerce kez verilmiş soruları sorup yorum yazmayın. Bu yorumları yayınlamayacağım.

DEATH WİSH VE CHARLES BRONSON

sinema | Etiketler:, , — 31 Ağustos 2009

Geçenlerde, çocukken seyrettiğim sayısız Charles Bronson filmini hatırladım. Onca  filmden tek aklımda kalan, gece ıssız bir sokakta yürüyen Bronson ve onu takip eden (ve ölen) it kopuk. Bir de, hemen her filminde karşımıza çıkan, “gerçek hayatta” karısı olan Jill Ireland ve Telly Savalas.

Bronson’u hep Cüneyt Arkın’a benzetmişimdir. Eğer birini öldürmüyorsa hafif mütebessim bir ifade, çirkin surat ve iyi bir vucut, elbette kötü oyunculuk. Adamın seyrettiğim tüm filmleri intikam üzerine. Zaten Death Wish bile, 5 filmlik bir seri.

jeff goldblum death wish 300x191 resmi Death Wish ve Charles Bronson yazısı sinema  kategorisinde

Sinema tarihinin belki de en gerzek tiplemeleri

Bunu söylediğime inanmıyorum ama Death Wish aslında önemli bir film. Filmin gişe başarısından çıkarım yapmak anlamsız; 1974 yapımı film, sokaktaki şiddetin çok yükseldiği bir zamanda vizyona girdiğinden önemli gişe hasılatı yapmış. 3 milyon dolar gibi, hem zamanına hem de filmin “para yiyecek” birşeyi olmamasına göre oldukça pahalı sayılabilecek Death Wish, 22 milyon dolar hasılat yapmış. Bronson’un her serseriyi öldürdüğünde sinemada alkış kopması da bana o yılların Türkiyesini hatırlattı. Demekki eskiden sinemada film izlemek daha “sosyal” bir hadiseydi. Bu arada filmde Jeff Goldblum’un küçük bir rolü var (Freak #1!)

Kitabını okumadım, ama filmde Paul Kersey’in psikolojisi çok “geçiştirilmiş”. Yönetmenin mi, Bronson’un hatası mı bilmiyorum. Belki yönetmen daha iyi bir hikaye çıkacağını biliyordu ama Bronson’un oyunculuğuna güvenemedi ve intikam hikayesiyle yetinmekle kaldı (Bronson olmasa film muhtemelen yatardı). Veya Bronson, filme ağırlığını koydu. (Nitekim ikincisinde tekrar Winner’ı istemiş).

Aslında konu bu haliyle bile tipik intikam filminden biraz farklı. Mesela Paul Kersey, zaten feleğin sillesini yemiş, çemberinde de tur atmış biri filan değil. Aksine, Cartman’ın “gay” diyeceği türden, fazlasıyla liberal biri. Bir inşaat şirketin önemli mimarlarından. Muhtemelen yazar bile böyle birinin “gay davranmamasını” saçma bulmuş ve Paul Kersey’i eski bir Kore gazisi yapmış; iyi silah kullanmasını da orada Özel Tim’de görev almış olmasına bağlamış. Filmin konusu bu açıdan orjinal; “yumuşak” birinin de kaybedecek birşeyi kalmadığında zıvanadan çıkabileceğini ele alıyor. Ancak, filmde ya Bronson’un oyunculuğu, ya da yönetmenin kazmalığından, pek bir “death wish” durumuna rastlamıyoruz.(Filmin sonlarındaki bir sahne hariç) Aslında böyle birinin psikolojisinin en ilginç kısmını oluşturan detay geçiştirilmiş. Ölüm korkusu kalmayan, hatta bunu isteyen birinin ne kadar tehlikeli olabileceği konusunda sık sık film yapılır ama bunun normal birinin başına gelmesi çok nadirdir ve sanırım Death Wish’in başarısından sonra “yaygınca” kullanılmıştır. Filmdeki asıl “orjinallik”, aslında Kersey karakterinin “içindeki seri katilin uyanması” ve bundan aldığı haz. Film bunu vermekte biraz nötr kalıyor, aslında çok tartışma yaratabilecek bir film, gişe hasılatı uğruna öylesine bir film oluvermiş. (Kaldıki adam gibi senaryoyla çekilse yine büyük hasılat yapardı)

Sanki 70′li, 80′li yılların en enayi filmleri bile bugünün “iyi” filmlerinden daha iyi…

SİNEMADA SOL PARANOYASI

sinema | Etiketler: — 25 Haziran 2009

Bir-iki yazımda “Artist” dergisinden karelere yer verdim. Tarihi anlamak için dergiler önemlidir; çünkü halkın ne düşündüğünü ve medyanın onun ne düşünmesini istediğini yansıtır.koy filmleri12 575x1024 resmi Sinemada Sol Paranoyası yazısı sinema  kategorisinde

15 Ağustos 1961. Askeri cunta o yıl da iktidarda. Bunu söylememin elbette bir nedeni var; çünkü bizde hala bazı şaşkınlar 1960 darbesini “solcu” zanneder.

Bakın bu çok iddialı, korkutucu bir başlık. “Sinemamız dikkat! Bu yıl filmciler arasında köy filmleri yapmak, bilhassa sosyalist düşüncelere yer veren,sınıf farklarını belirten romanları, senaryoları filme almak bazı kimselerde haklı bir endişe yaratmaktadır.”

Kimlerde endişe yaratıyor acaba “sınıf farklarından” bahsetmek, sosyalizm filan? Hoş bizde sınıf farkı filan yokki canım, biz kaynaşmış bir kitleyiz filan. Herkes eşit. Orwell’in Hayvan Çiftliği’ndeki gibi. Her domuz eşit, ama bazı domuzlar daha eşit!

Ben 1975 doğumlu olduğum için 1960′ın atmosferini bilemem. Ama 5 yaşında olmama rağmen 1980′i çok iyi hatırlarım.

O yıllarda da (80′ler) Ses dergisi filan vardı, hadi sıkıyorsa “Sinemamız dikkat! Son yıllarda çekilen ve askeri darbeyi öven filmler belli kesimlerde endişe yaratıyor” diye yazın bakalım ne oluyor!

Demek istediğim basit; “belli kesimlerin” adresi bellidir. ABD’nin komünizm korkusu Türkiye’ye işlendi. ABD’nin korkusu, ki 1960 darbesinin en büyük nedenidir, Türkiye’nin Rusya’ya yaklaşmasıdır. Menderes’in ipini çeken “madem ABD yardım etmiyor, ben de Rusyaya yaklaşırım” laflarıdır. Yoksa en fazla “laiklik dışı faaliyetlerin odağı olduğundan” kulağı çekilecek, sonra da emekli olup köşesine çekilecekti. Castro’yu öldürmek için yüzlerce suikast planı hazırlayan, dünyayı Küba krizi nedeniyle nükleer savaşın eşiğine getiren ABD’nin 60 ve sonraki darbelerde parmağı olmadığını düşünmek saflık, hatta aymazlık olur.

Artist dergisi sonrasında lafı “bunların masal olduğuna, edebi değerinin olmadığına, bunlardan çekilecek filmlerin değersiz olacağına” getirmiş.

Sanırsınız ki, o yıllarda Türk sinemasından büyük filmler filan çıkmış. Türk sinema tarihini eşelesiniz adam gibi 30 film zor çıkar (ki teknik sorunlarını da bir kenara bırakırsak). Fakir Baykurt’un romanından çekilecek filme de bol bol giydirme yapılmış dergide. Ben Baykurt’un hiçbir romanını okumadım; o yüzden yazarlığını da bilmem. Ancak hem Türkiye’de, hem de dünyada bu kadar çok ödül almış bir yazarın kitapları “masal tomarı” olmasa gerek. Üstelik, en boktan filmlerin yapıldığı yıllarda bunu söylemek bende şüphe yaratır. Bir de buna 1971 darbesinde tutuklanmasını, kitaplarının yasaklanmasını, hatta kızının bile tutuklanmasını eklerseniz ben daha da kıllanırım.

koy filmleri 300x224 resmi Sinemada Sol Paranoyası yazısı sinema  kategorisinde

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234