Benim de fanatiği olduğum Resident Evil oyununun kötü film serisi, Extinction ile devam ediyor. Filmde, dünyanın en kötü filmi olan Ultraviolet‘de ve diğer Resident Evil facialarında başrol oynayan, dünyanın en kötü oyuncularından biri olan Milla Jovovich var. Umarız “hafif” giyinir de, berbat oyunculuğunu azıcık olsun affettirir.
Bu Resident Evil, diğerlerinin aksine biraz daha oyuna sadık kalmış gibi. Nitekim, Albert Wesker, favori karakterlerimden Claire Redfield, Carlos Oliveira yeni Resident Evil‘da boy gösterecek karakterler arasında. House dizisinden tanıdığımız siyahi şamar oğlanı doktor Mike Epps‘de filmin kadrosundaki hoş sürprizlerden biri. Ayrıca, Heroes‘dan Niki/Jessica olarak tanıdığımız tavşan dudaklı Ali Larter da kadroda ve Claire Redfield’ı canlandıracak.
Beylik konu kısaca şöyle: T-Virus ile dünyanın neredeyse tamamını zombileştirip boka sarmış olan Umbrella Corporation, Alice isimli kızımızın (Milla Jovovich) peşindedir. Alice, Las Vegas’da (film Nevada çölünde geçiyor) virüsü kapmaktan kurtulan birkaç kişi ile karşılaşır. Olay, bir helikopter çalıp virüssüz bir mekana gitmek üzerine kurulu. Herhalde bu tip 25 kadar film seyretmişimdir.
Resident Evil:Extinction çekilip bitmiş bile; malum, post production filan da var; tahminin odur ki, film bu senenin Ekim ayında bizim sinemalara da düşer.
[youtube 5O_hQI9HrTQ]
Geçenlerde soyadı Hayes, adı ne nanedir unuttum; o gelmiş Türkiye’ye, özür filan dilemiş. Hani şu Geceyarısı Ekspresindeki gerçek karakter.
Bizim basın filan dövünür yıllardır, bu Geceyarısı Eksperi bizi iki paralık etti diye.
Çıkın bir Sultanahmet’e, gencinden yaşlısına çevirin cümle kefereyi, sorun bakalım filmi seyreden varmı!
Acaip uzun, son derece boktan çekilmiş, oyunculuk rezalet, aptal bir filmdir Geceyarısı Ekspresi. Bakmayın, yayınlandığı zaman heyecanla seyretmiştik, pis gavur bize ne demiş hesabı. Oliver Stone bile, çok pişman olmuştur, zira gerçekten dandik filmdir.
Vasat Avrupalı ve Amerikalı Türkiye’nin nerede olduğunu bilmez. Almanın muslukçusu, ölü eşek fiyatına 15 gün tatil yapmaya gelirse, hasbelkader öğrenir yerini. Uçaktan inip tatil köyüne girdiği için, Türkiye neye benzer onu da bilmez. Öyle Sultanahmet’de elinde fotograf makinesi dolaşan turist, biraz daha elit, görgülü ve bilgilidir, o ayrı. Ama onlar da, sayıca azdır.
Türkleri genelde Moğollarla karıştırırlar, bir kısmında Haçlı Seferlerinde tasvir edilen barbar Türk imajı vardır, o da gelmez zaten Türkiye’ye. Kimisinde de romantik bir Türkiye imajı oluşmuştur; bizi hala haremde nargile tüttürüp Türk kahvesi içiyor sanırlar. En zararsız kesimde bunlardır.
Velhasıl, Avrupa, Amerika vatandaşı, bizim onları iplediğimiz gibi, ne bizi ipler, ne komşu ülkede yaşayanı. Merak etmeyiniz, bizim de kelle başı milli gelir 20.000 dolar filan olsaydı, ne Yunanı iplerdik, ne ABD’yi, ne AB’yi. Norveç gibi dalgamıza bakar, günümüzü gün ederdik.
Bu tip filmler yapılır. İngiltere’de IRA’yı halk kahramanı gösteren sayısız film var, Bono gibi herifler (severim keratayı!) İngiltere’yi heryerde kötüler, ne oldu yani, bölünmez bütünlükleri mi bozuldu İngilizlerin? Tek kazığı Mel Gibson’dan yediler o ayrı; manitası için İskoçya’da efelik yapan William Wallace’ı halk kahramanı gösterdi ya, İskoçlar da gerçek sandılar, şöyle bir silkiniverdiler. Film külliyen palavradır; gelgelelim bizim Türk milliyetçi gençleri bile fena gaza getirmiştir, İskoçlar nasıl gelmesin!
Yani Geceyarısı Eksperi öyle fiyakamızı filan bozmamıştır. Dua edelim, JFK’yi CIA öldürttü tarzı, başbakanı astık diye film yapmadılar. Neden yapmadılar, neden yapamazlar konusu da ayrı mevzu tabii.
Ha, mesela Irak’ı film yapabilirler, adamların ülkesini işgal edip devlet adamlarını filan astılar diye. İddia ediyorum, bunun filmini de ilk ABD’liler yapar! Adamların zaten hiçbirşeyden korkusu filan yok, alternatif film yapalım da 3.dünya ülkelerini gaza getirip paralarını alalım diye onu da yaparlar. Bize de, gidip huşu içinde seyretmek düşer.
David Lynch en sevdiğim yönetmenlerden biri, hatta sadece o kadar da değil. Tuhaf, yaratıcı ve anormal zeki biri. Lumiere’in kamerasıyla ünlü yönetmenlerin 30 saniyelik çekimler yaptığı bir projede, David Lynch’in çektiği filmi gördüm ve ağzım açık kaldı. 30 saniyede öylesine muhteşem bir film çekmiş ki, projedeki diğer namlı yönetmenler budala, hatta ahmak durumuna düşmüşler! Ağzım açık kaldı, tüylerim diken diken oldu.
Dune’u bir türlü seyredememiştim ve benim için utanç vesilesi olmuştu. Birkaç ay önce DVD’sini aldım, seyrettim. Film çok uzun, ya da acaip sıkıcı olduğu için bana öyle geldi. Bitiş jeneriğini görene kadar, “Lynch bu, son anda bir numara yapar filmi kurtarır” dedim ama nafile. Film bittikten sonra, sigara yakıp boşluğa daldım ve “neydi bu?” diye sordum kendime. Lynch’in favori oyuncularından Kyle McLahlan bile, müsamerede oynuyor sanki. Yul Bryner’ın veliahtı olarak gördüğüm Patrick Stewart, sünnet düğünlerinde kamera kendisine dayanıp da rahatsız edilen yaşlı nineler gibi. Sanki Lynch parasını alamamış da, “hadi çocuklar filmi sabote ediyoruz” demiş. Zaten bir numara beklemediğim Sting, kazmalığın doruğunda…
Senaryo da, film kadar berbat. Gezegenin birindeki baharatı çıkarmak için savaş var. Burada, baharat hasadı yapan dev makinaları, devasa tırtıllar avlıyor. Filmi seyretmeden önce, büyük felakete uğramış insanlığın tek gıda kaynağı sanmıştım baharatı, öyle değilmiş. Uzayda gezinen tuhaf bir yaratık var. Ona baharat verince, yaratık osuruyor ve osuruğuyla uzay-zamanı büküyor. O zamanda, herhalde evrende geriye sarıyoruz, daha iyi zamanlara geliyor uygarlıklar. Konunun orası tam bir muamma. Frank Herbert yazmış yazmış, herhalde bakmış işin içinden çıkamıyor “..çarım böyle hikayeye” deyip koyvermiş.
Alien 3′ü birçok Alien serisi hayranı bile beğenmese de, kötü bir film değildi. Fakat film öylesine başarısız oldu ki, herkes David Fincher dosyasının kapandığına inandı.
Ardından “The Game” (Oyun) çıktı. Doğrusunu isterseniz, pek de iyi filmin çıkmadığı bir dönemde, The Game, şaşırtıcı konusu, başarılı kurgusu ve elbette Micheal Douglas, Sean Penn ve bir türlü olması gereken yere gelemeyen, karizmatik sarışın Deborah Kara Unger’dan oluşan kadrosuyla sağlam bir filmdi. Bu projeyi kim alırsa alsın, batırmazdı.
Se7en da, aynı şekilde karizmatik ama derinleştikçe yavanlaşan bir senaryoya sahipti. Ne olursa olsun, film, süresi boyunca gerilimi başarıyla koruyordu. Brad Pitt ve Morgan Freeman’da varken, Seven elbette batmazdı.
Ülkemizde pek bilinmese de, Chuck Palahniuk’un Fight Club (Dövüş Kulübü) romanı zaten listeleri epeyce sallamıştı; doğal olarak Türk seyircisi için Fight Club’un başarısı biraz sürprizmiş gibi göründü. Hayatlarının performansını ortaya koyan Brad Pitt ve Edward Norton’a rağmen..Bana göre, burada da bir sürpriz yok.
David Fincher’ı, Fritz Lang ile kıyaslayanlar bile var. Benim fikrim, David Fincher’ın sadece iyi bir yönetmen olduğu. Fincher, Stanley Kubrick ya da Fritz Lang gibi; hatta Charlie Chaplin gibi bir sinema dahisi filan değil. Bu piyasada ne kadar kalıcı olacağını ise ancak Zodiac ‘dan sonra anlayabileceğiz; zira filmin de arkasında müthiş oyuncu kadrosu ya da hit senaryo yok.
Alien 3, Seven ve Fight Club’ı gibi önemli filmler çeken David Fincher, uzun zamandır sessizdi. Şimdi, Zodiac ile geri dönüyor.
Zodiac, 60′larla 70′lerin ortasına kadar “çalışan” bir seri katilin hikayesi. Aslına bakarsanız, Elizabeth Bathory ya da Ted Bundy gibi daha renkli seri katil portreleri varken, Zodiac üzerine film yapmak biraz riskli. ABD basınının şişirme rakamlarına rağmen -37 gibi rakamlar telaffuz edilmiş- Zodiac’ın gerçekte 7 kişiyi saldırıda bulunduğuna inanılıyor. Bunlardan ikisi hayatta kalmayı başarmış.
Film, Robert Graysmith in kitabından uyarlanmış. Gişe hasılatı vasat olan filmin oyuncuları Jake Gyllenhaal, Mark Ruffalo, Robert Downey Jr., Anthony Edwards ve Brian Cox.
Filmi henüz izlemedim ama özellikle kariyerinin zirvesinde uyuşturucu tedavisi görmeye başlayıp bir anda dibe vuran Robert Downey’den umutluyum.
Bu arada, David Fincher, Arthur C. Clarke‘ın uzun ve sıkıcı dizisi “Rendezvous with Rama” yı (Rama ile buluşma) beyazperdeye taşımaya karar vermiş.