PİS ARAPLAR!

tarih,toplum | Etiketler:, — 5 Aralık 2009

Resmi ideolojinin bize açıkça söylemediği, ama kafamıza kazıdığı dogmalardan biri: Araplar, cahil, kötü ve aşağılık insanlardır! Üstelik Araplar denince, Ortadoğu ülkelerinde yaşayan herkesin Arap olduğu varsayılır!

Neden? Çünkü bizi arkadan vurdular, İngilizlere sattılar, ayrıca şeriatçılar ve ülkemizi satın alıp yüksek binalar dikmek suretiyle bizi bölmek niyetindeler. O binaları dikip bunca zaman ayaklarımızın altında ezildikleri halde, şimdi utanmadan tepemizden bakacaklar! Yalnız Allah için İsraillilerden daha zevkliler; çünkü mayınlı ve allahın dağı dediğimiz yerleri satın alan yahudilerin aksine Araplar İstanbul’un daha merkezi yerlerini ve boğazı tercih ediyorlar! Bu gerici takımı zaten herşeyi yasaklar ama kendi zevk-ü sefa alemlerinde dağıtır!arap resmi Pis Araplar! yazısı tarih  kategorisinde

Gelgelelim, sokaktaki adamın bu pis Araplar hakkındaki bilgisi neredeyse sıfır düzeyindedir.

“Araplarda İbn-i Haldun var, İbni Batuta var lan, bir zamanlar bu adamlar dünyanın hakimiydi” demek ne kadar saçmaysa, pis Araplar diye ırkçı ve gerzekçe tartışmalara girmek de o kadar aptalca olur.

Gerçek şu ki, tarihte kabuğuna çekilip kalmış, kimseyle ticaret yapmamış, savaşmamış ve buna rağmen medeni ve ileri olan bir ülke, devlet bilmiyorum. İnsanlar iletişim ile bilgiyi, kültürü ve sanatı geliştirir. Çünkü iletişim sadece rekabeti değil, paylaşımı da artırır. (Klasik, “rekabet herşeye kanidir” sözüne katılmıyorum; biri size boya yapmayı öğretmezse, boya satın alacak yer de yoksa, asla resim yapamayabilirsiniz)

Kabul edelim ki, Araplar, en azından bir zamanlar, dünyanın cazibe merkezinde yaşadılar. Bir bölgeye para girerse, zeka, bilim, sanat da o yolu izler. Çünkü beğensek de beğenmesek de, insan aklı ve birikiminin ürettiği herhangi birşeyi satın almak için para gerekir; aç adam da üretemez.

Araplar medeniyet miydi yoksa taklitçi miydi, bunu tartışmak da çok anlamlı değil. Sonuç olarak dünyaya kendi kültürlerinden birşeyler verdiler, bir senteze neden oldular -Etrüsk mimarisi örneğin- ve büyük adamlar yetiştirdiler.

Her devlet gibi, Arapların kurduğu büyük devletler de zaman içinde yokoldu. Araplar da zaman zaman her kültürün yaşadığı durağanlık çemberine girdiler ve önemsizleştiler, çağı etkileyemez hale geldiler.

Şu an bazı zengin Araplar, en çok teknolojiye yatırım yapıyorlar. AMD’de büyük hisseleri var. Entelektüel ve iyi zevk sahibi Araplar da var. Hatta ehram giyen her Arap da şeriatçı filan değil. Ama çoğumuz, Arapların barbar, ikiyüzlü ve kıro olduklarını sanıyoruz. Çünkü onlar batılı giyinmiyor(!) ve Türke kazık atıyorlar!

Resmi ideolojinin söylemediği şey, Arapların Osmanlı’ya kazık attığı; Türkiye Cumhuriyetine değil!

Buna da kazık denirse: zira bugünkü Ortadoğu faciasını yaratan İngiltere, Arabistan yarımadasında iki ayrı klanı destekliyor o zamanlar; bunlardan biri de, “Suudi” adını ülkeye veren, Suud ailesi ve onun klanı. 1750′lere doğru, İslamiyetin son derece yobaz bir kolu olan Vahabiler ile Suudiler evlilik nedeniyle ittifak yapıyorlar. İngiltere, zaman içinde iki ayrı klanı desteklemekten sıkılıyor ve kimine göre bizzat Lloyd George’un istedğiyle Suudileri destekliyor. (Çünkü bahsettiğim iki klan savaş halindeler). Derken, Suudiler düşmanlarını ortadan kaldırıyor ve iş bugünkü Suudi Arabistan devletine kadar geliyor.

Suudi Arabistan, G-7 ülkeleri tarafından yaşaması karşılığı köleleşen yoz, gerici, baskıcı bir rejimdir.

Peki ya İran? Nasıl olur da bizden çok daha modern ve kültürlü olan İran, geri ve baskıcı bir şeriat devleti olur? Yine batı eliyle.

Bir zamanlar medeniyetin beşiği olan Mısır’dan Süveyş kanalını geçirmek için, Mısır’ı da pasifize edersin. Sonunda halkının karnını doyuramayan bir ülke olur.

Sonra bakarsın ki, din, bu bölgede herkesin düşman olması için yeterli değildir. Yahudileri alır, Arapların tam ortasına koyarsın. (Bildiğim kadarıyla Yahudiler ve Arapların tarihsel bir düşmanlığı yok?) Bu arada, Yahudilere verdiğin toprakları birkaç Arap ülkesinden alırsın ki, düşmanlık alanı genişlesin. Sonra Lawrance ve kankası Gertrude Bell, kafayı bulup cetvel ve pergelle bir Irak haritası çizerler. Acil durumda karıştırılacak ülke.

Irak öyle bir yerdir ki, çatışma olmaması mümkün değil. Sadece kendi içinde değil, komşularıyla da.

Üstelik, pis Araplar dediğiniz coğrafyada sadece Araplar yaşamıyor. “Şeriatçı İranlılar” ın alt tarafı %2-3′ü Arap; oysa %15′den fazlası Azeri. (yani Türk; hatta “eser miktarda” Türkmen de var.)

Yalnız, Ortadoğu’da çatışma ve savaş isteyen batı siyaseti değişiyor. Nedenini tam olarak bilmiyorum; ama nedenler birden fazla: enerji hatları buradan geçiyor ve Irak petrolünün “huzur içinde” buradan çıkması gerek. Bence ikinci ama daha önemli neden, bölgenin “kapitalistleşmesinin” istenmesi. Zira, artık batı ülkeleri ve sonradan gelişen uzakdoğu ülkeleri yeterince tüketmiyorlar (zira satın alınacak çoğu şeyi zaten aldılar ve arsızlıkları törpülendi). Onun için, ortadoğu gibi yeni pazarlara ihtiyaç var. Kapitalizmin kök salması için bölgenin diktatörlük yapısının da çözülmesi gerek. Saddam’ın devrilmesi ve Irak’ın yeniden paylaşımı, çok çok yanlış, kötü, berbat, hayvanca yapılmış olsa da, aslında orada yaşayan insanların esenliği için yapılması gereken şeydi.

İran’da batı şansını seçimlerde denedi, ama beklediği olmadı. İran’ın değişim isteyen iç dinamiklerine batının daha farklı şekillerde yardım etmesi gerek (örneğin, Ahmedinecad’ı uranyum zenginleştirme konusunda sıkıştırmaları, mollaların ekmeğine yağ sürüyor). İran, geçmişindeki kültürün etkisiyle en kolay demokrasiye geçen ülke olabilir. Suudi Arabistan ise en zorlu ülke. Çünkü Vahabilerin gerek dinsel, gerek siyasi, gerek ekonomik olarak büyük etkinlikleri var. Hatta, Usame bin Ladin’in gerçekte Suudi hanedanını tehdit ettiği için ABD tarafından istenmeyen adam ilan edildiği de söyleniyor. (Bin Ladin ailesi aslen Yemenli)

TÜRKİYE, DOĞULU MU BATILI MI?

Geçenlerde FriendFeed’de yine o meşhur tartışmaya denk geldim: Biz, doğulu muyuz, batılı mı?

Bunun kolay bir cevabı olmasa gerek. Özellikle “muhafazakar” kesime göre doğuluyuz; zira Osmanlı mirasını devam ettiriyoruz. Osmanlı mirasını devam ettirdiğimiz kısmen doğru ama, Osmanlı’nın da sadece doğulu olmaması sorun teşkil ediyor. Çok açıktır ki, Osmanlı pekala 3.Roma İmparatorluğu. Roma etkisinin Fatih’in İstanbul’u alması ile başladığı söylense de, bu pek de doğru değil. Bazı görüşlere göre, Orhan Gazi, Bizans’ın ileri karakollarından birinin başındaki bir paralı asker.

Elbette İstanbul’un alınması cidden yeni bir çağ başlatmayı hak edecek kadar önemli. Üzerinde fazla konuşulmayan çok önemli konulardan biri, Fatih’in bu sayede aynı zamanda Hıristiyanlık dünyasını da bölmüş olması. İşin doğrusu, Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasındaki dini anlaşmazlıklar uzlaşılamaz türden değillerdi; nitekim iki kilisenin diyalog girişimleri de olmuştur. Ancak Ortodoks kilisesi Osmanlı’ya geçince atanan patrikler kesin olarak Osmanlı yanlısıdır ve temel politika iki kilisenin uzlaşamaz olduğu inancının sürdürülmesine dayanır.

Günümüzde bu fazlasıyla dini bir konu olarak görülebilir; ancak o zamanlarda insanları savaşa süren temel dürtünün dini nedenler olduğunu atlamamak gerek. Eğer Haçlı Seferlerine kuzey ve doğudan gelen Ortodoks askerler de iştirak etseydi, Osmanlı’nın büyümek bir yana, hayatta kalması dahi mümkün olamazdı. Fatih gerçekten de dünya tarihindeki en ileri görüşlü devlet adamlarından biri. Bunu sadece Ortodoks – Hıristiyan ittifakına engel olduğu için söylediğim zannedilmesin.

Osmanlı’nın batıya kibirle baktığı bir zamana kadar doğru. Şimdi gelelim batılılarca “Muhteşem Süleyman” denilen, bana göre pek o kadar muhteşem filan olmayan I. Süleyman’a…

Kanuni, eğer İngilizlerin ittifak teklifini kabul etse, bugün ABD adında bir devlet muhtemelen olmayacaktı. İspanya, dönemin batıdaki süper gücüydü ve İngiltere, biraz da şans eseri İspanyol Armada’sını durdurunca, ağır bir yenilgi alan İspanya’nın fetih hızı ve enerjisi kesildi. Hızla başlatılan ve uzak yerlere yapılan fetihlerin durma noktasına gelmesi aslında sonun başlangıcı: bunun tarihte en bilinen örnekleri Osmanlı ve 3. Reich. Çünkü o zamanlarda daha da kısıtlı olan lojistik imkanları ve ülkelerin başka güçlerle de savaş halinde olması, orduların uzak yabancı topraklarda uzun süre barınması için engel. (ABD’nin savaştaki beceriksizliğini konuşup duruyoruz ama kurduğu muazzam lojistik ağdan bahsetmiyoruz)

İspanya’nın topyekün yokedilmemiş olması sayesinde Katolik kilisesi varlığını sürdürdü. Elbette Avrupa Birliği Hıristiyan bir kulüptür demek çok yanlı bir bakış olur. Eğer Fransız ihtilali olmasaydı, Avrupa Birliği de olamazdı. Fransız ihtilali aslında anti monarşik olmaktan öte seküler hayat görüşünün iktidara gelmesidir; kilise iktidarına kesin son vermiştir. (Aksini söyleyene, “İran da cumhuriyet” derim). Süleyman, babasının yaptığı işe devam etseydi -ama saçma ve acele bir Viyana kuşatması ile değil, örneğin İngiliz ittifakı ile- bugün doğu-batı çatışmasından bahsedemezdik.

Peki doğu-batı çatışmasının özü, kutupları kesin olarak belirleyen şey nedir?

Elbette teologlar, sosyologlar, ekonomistler kendi tasniflerini yapabilirler ama benim kendi fikrim, batıyla doğuyu ayıran asıl faktör, anılan ülkelerin emperyalist olup olmadıkları. Elbette, emperyalistten kastım, ekonomik emperyalizm; Afrika gibi yerlerde sömürge sahibi filan olmak değil.
turban seksi don resmi Türkiye, Doğulu mu Batılı mı? yazısı tarih  kategorisinde
Aslında, G-20′ye doğru giden G-7′ler, “batı” dediğimiz şeyin içini dolduran devletler; ya da bu devletlerin içinde kurulup dünyaya yayılmış çokuluslu şirketler. Bugün hemen herkes, farklı oranlarda da da olsa, dünyaya korporoksinin hakim olduğunu kabul etmiş durumda.

Yani aslında biz benim görüşüme göre, hiçbirzaman batılı olmadık; batı kurumlarını taklit ettik. Osmanlı’da kapitalizm oluşmadı; ancak Osmanlı bu geçiş için gereken adımları atarken çok büyük toprak kayıpları ile boğuşmak zorunda kaldı. En sonunda küçük bir milli devlet olarak kendini “yeniden ölçeklendirdi”. Gelgelelim, cumhuriyet köklü bir reform getirmiş ya da köklü bir devrim yapmış değildir. Cumhuriyet, 80′lere gelene kadar 1934 Trakya Olayları, Varlık Vergisi ve 1955 gibi olaylarla bir yandan Rum, Ermeni ve Yahudi sermaye sınıfını tasfiye edip mallarına el koyarak yerli sermayedar yaratmaya çalıştı, bir yandan da ithal ikame ve devlet ihaleleri ile onu korudu. Kimine göre olmayan sermaye sınıfını yaratmak için zorunluydu bunlar; ancak başarının düzeyi çok su götürür: Özal dönemine kadar rekabetin ne olduğunu bilmeyen koruyup kollanan sanayicinin ürettiği beyaz eşyalar bile, teknoloji olarak batı ülkelerinden 20-30 sene daha geriydi. Bu aslında kapitalizm değildir; kapitalizm öncesi atölyeci üretimdir. Aslında, biz ciddi sıkıntılar çekmemiş insanlarız: ne din iktidarının engizisyon karanlığını, ne kralların siyasi – sosyal baskısını -zamanın devletleriyle kıyaslarsanız Osmanlı akılalmaz derecede özgür ve hoşgörülüydü- ne de ilk kapitalizm döneminin çocukları bile çalışmaktan öldüren vahşi dönemini gördük. Sıkça söylenenin aksine, gerçek bir halk destekli devrim olmaması, büyük ölçüde baskıların azlığına bağlanabilir. Bir diğer önemli neden de, aslında Osmanlı’da kapitalizmin oluşmasına da engel olan sınıfsızlık ilkesidir. Osmanlı da, cumhuriyet de kendisine tehdit olabilecek kişi ya da kurumları en ufak bir şüphede derhal ortadan kaldırmıştır. Osmanlı’da, padişah insanların zenginleşip kendisine darbe yapabileceği endişesiyle, zengin ve nüfuslu kişileri olmadık nedenlerle öldürür ya da sürgün ederdi. Bu mantık cumhuriyete de aynen gelmiştir. Demokratik rejimlerde insanlar rahatça örgütlenip yasal baskı grupları oluştururlar, ama otoriter ve diktatöryel rejimlerde “tehditler ortadan kaldırılır”.

Cumhuriyetin işçi sınıfı oluşmasına engel olması çabaları da dikkate değerdir: bir devlet politikası olarak esnaflık özendirilmiştir. Zaten ithal ikame artığı şirketlerimizin, gerçek kapitalizme geçerken çok fazla işçiye ihtiyaçları olmamıştır; zira teknolojiyi ithal ettiğimizden, işe son teknoloji ile başladık. Doğal olarak, 50 sene önce X sektöründe 100 işçiyle 100 birim üretim Fransa yerine, biz 5 sene öncenin, 10 işçiyle 200 birim üreten teknolojisi ile başladık. Bunun sonucu olarak, nüfus içindeki işçi oranı azdır ve işçiler sürekli gelişen teknolojinin oluşturduğu işsizlik sorununu batıya göre çok daha az yaşamıştır. Bu sebeple, Türkiye’de bir işçi hareketi ya da gerçek, sol bir kitle partisinin olmaması sürpriz sayılmamalı. Bu açıdan bakarsak, Türkiye, ne batılı ne de doğuludur aslında.

Batının şu an yürürlükte olan seküler hukuk gibi değerlerini almış olmak ise bence bir taraftan olmanın değil, sadece aklın göstergesi. Osmanlı’da insanların şeri hukuk ile pek de sorun yaşadıklarını sanmıyorum. İslam hukukuna göre zina gibi fiiller suç olsa bile, Osmanlı bu tip hükümleri genellikle uygulamamış. “Siyasi suçlular” ise her iki devlet döneminde de işkenceye uğrayıp öldürüldüğünden, yakın zamana kadar iki devlet arasında bir fark olduğunu söylemek anlamsız olacaktır. Türkiye, hukukta kısmen Jakoben Fransa’yı, kısmen faşist İtalya’yı örnek aldığından ve bugünlerde bile hala 100 yıllık hakları tartıştığımızdan, bu alanda bahsedilmesi gereken şey “doğulu batılı” ayrımı değil, Türkiye’nin işine geldiğince batıcı, gelmediğinde gerici olduğudur.

Aslında sorunların çoğunun temelinde, vatandaşın devleti kutsadığı ortaçağ anlayışının değişmemiş olması var. Batı medeniyeti insanları, özellikle 68′lerden sonra, devleti vergi karşılığı temel hizmetleri sağlayan bir şirket olarak görmeye başlamıştır. Elbette, ABD ile İsveç insanının devlete bakışları ve yaşam biçimleri daha farklı. ABD, insanına tanıdığı hak ve özgürlükler ile bizden farklı ama devlet ideolojisi çok farklı değil. Ordu ve derin devlet ABD’de de çok etkin. Profesyonel ordu olmasına rağmen, bizde olduğu gibi müthiş bir ordunun imajını cilalama kampanyası yürütüyorlar; bizden farklı olarak ordu en azından resmi olarak, siyasetin diğer kutbu değil.

Türkiye’nin laiklik tutumu da diğer bütün ülkelerden çok farklı; çünkü laikliğin silahla korunduğu bir başka ülke yok. Aslında laiklik, hakim sınıfın çıkarlarını temsil eden bir kılıf; çünkü Türkiye’de gerçek anlamda laiklik yok.

Uzaktan bakınca, batıyı “sınıfsız, kaynaşmış bir kitle(!)” olarak görsek de, batı da kendi içinde homojen bir grup, bir felsefe, tek tip insan topluluğu filan değil. Hatta, bugün Kürt sorunu diye adlandırdığımız şeyi İngiltere de, İspanya da, Fransa da yaşıyor. Belçika, ikiye ayrılmayı tartışıyor. İsveç’de çizdiğiniz bir dini karikatür herhangi bir tepki yaratmazken, Almanya’da linç edilmenize neden olabilir.

O zaman batı ne, doğu ne tartışmasında tarafları daha net ortaya koymak gerek: Dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye’yi doğu olarak adlandırırken, Lüksemburg’u bir batı ülkesi olarak mı sayacağız iktisadi olarak? Ya da Genç Siviller doğulu ise, Neo Naziler batılı mıdır? Daha net soralım; batılı olmak ilericilik, doğulu olmak gericilik mi? Ya da, gericiliğin tarifi ne?

Belki de kutupların bu kadar “gevşek” tanımlanması, savaş ve gerginlik üzerine kurulu dünyada işleri daha kolay hale getiriyor.

İYİ ADAM - KÖTÜ HOCA MI, KÖTÜ ADAM - İYİ HOCA MI?

tarih,toplum | Etiketler:, — 2 Eylül 2009

2 seneden bile uzun zaman önce karaladığım bir yazı, Özgür Uçkan’ın FriendFeed listesine girince, hem “bit pazarına nur yağdı”, hem de İlber Hoca’nın bazı eski öğrencilerinin boy hedefi haline geldim. Neyse ki, ilk mesajların ardından bana olan tepkiler dindi ve çok daha önemli bazı “gerçekler” su yüzüne çıktı.

Doğrusunu isterseniz, o yazıda İlber Ortaylı’yı “pek” eleştirmedim. İlber Ortaylı’yı popüler olmadan çok daha önce keşfettim, çoğu insanın aksine “ah yahu ardiye gibi beyin kardeşim, o kadar şeyi nasıl aklında tutuyor” gibi bence tuhaf nedenlerle tutmuyorum; benim İlber Ortaylı’yı tutmamın nedeni, sosyal bilimlerde nadir görülen “analitik adamlardan” olması. Mesela İlber Hoca’nın programlarını dinlerseniz, “X’in nedeni hakkında çeşitli görüşler vardır, ancak kesin kanıtlar yoktur. Ancak X olayının o zaman F ülkesinde de benzer sonuçları doğurmuş olduğunu düşünecek olursak, Z teorisi daha akla yatkın gibi durmaktadır ama elbette yine de kesin değildir”. Yani adam, “X hakkında böyle diyenler vardır ama bunlar külliyen yanlıştır” diye kestirip atmıyor (çoğu sosyal bilimci, sadece bizdekiler de değil, bunu yapar). Bizde çoğu tarihçi Kapıkule ötesini bilmediğinden -Osmanlı zamanında oralar sınır değildi ya neyse!- İlber Ortaylı’nın “ilminden sual olunmaz”. Çünkü, Ortaylı, “yahu ne güzel bütün dünyayı fethedip gidiyorduk, hep bu ahmak padişahlar yüzünden battık” diyen gerzeklerin aksine, dünyada da o sıralar ne olduğunu bilen nadir adamlardan.

Eleştirdiğim şuydu: İlber Hoca’ya, biraz da “modern, ılıman ve Batılıya benzer İslam” rüzgarları esmesiyle, bir “celebrity” rolü biçildi. Bunu da “Ah be hoca, sen Fthullahçıların ağına düşecek adammıydın” tarzı bir salaklık içinde söylediğim sanılmasın. Jakoben Cumhuriyetçilerin bile içinde bir Osmanlı özlemi vardır; zira biz adam olmanın almakla, fethetmekle ilberortayli resmi İyi Adam   Kötü Hoca mı, Kötü Adam   İyi Hoca mı? yazısı tarih  kategorisindeolduğunu öğrendik.(Kıbrıs refleksimizin nedeni budur; yoksa Kıbrıs’ın jeopolitik ve jeostratejik öenmi hakkında dişe dokunur iki cümle kurabilen adama rastlamanız çok düşük ihtimaldir) Nitekim, Osmanlı’yı reddeden ordu bile Cumhuriyetten yaşlıdır(!), keza polis bile 180 bilmemkaçıncı yılını kutlar. AK Parti iktidarıyla, biraz da ufak tefek şeylerden dolayı, tarihe ilgi tekrar canlandı. (Yaygın restorasyon faaliyetleri, Timaş gibi “popüler islamcı” yayınevlerinin arka arkaya piyasaya sürüp iyi de tanıttığı kitaplar, biraz da şans eseri Habertürk’ün alıp yürümesi ve bu vesileyle Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu, Pelin Batu, Fatih Altaylı ile popülerlik kazanan Osmanlı tarihi vs vs)

Doğal olarak, bu “furyada” İlber Ortaylı da hatırlandı. Şimdi gelelim asıl eleştirdiğim noktaya – hoca bilmelidir ki, ki muhtemelen de herşeyin farkında, bu bir “moda”. Nasıl ki, spor salonu kıyafetleriyle kadın programlarına çıkan Şener Üşümezsoy -ki çok kıymetli bir bilim adamı, hoca, ancak anlamsız siyasi hareketlerin içinde olmasıyla soru işaretleri oluşturan biri- deprem hadisesinin gazı kaçtıktan sonra unutulduysa, İlber hocanında başına gelecek odur. Ben bu “celebrity” kaftanını kabullenip giymiş olmasını yadırgadım; çünkü lafını hiç esirgemeyen, akademik namusu su götürmez bir adamın hani biraz da “çarka girmiş” gibi davranması beni rahatsız etti.

“Vay, bizim hocaya laf etti” tartışmasına vereceğim cevap bundan ibaret…

Ancak, bu vesileyle -Özgür Uçkan sayesinde farkettiğim- başka birşey oldu.

Tartışma esnasında, ne kadar iyi hoca olduğundan bahsedilip, arkasından “hoca Beşiktaşı bile severdi, beraber yürüdük biz bu yollarda” tarzında referanslar verilmesi, “iyi hocalığına” direk olarak verilen referanslar olmasa da, üniversite eğitiminde pek de medrese sisteminden çıkamadığımızı gösteriyor.

Nedir, aldığı not dışında, müderrisin kanaati de önemli. Tabi, bu tip bir anlayış, zamanla bunun “iki taraflılaşmasına” da yol açıyor; öğrencisini seven hocayı öğrenci de seviyor; ya da X tipi öğrenciyi seven hocayı Y tipi öğrenci dışlıyor, veya tersi. (Bunun doğurduğu kast sistemi, o kast sisteminde İslamcıların kenara itilmesi, bugün onların da iktidara ortak olması mücadelesinin “laik-İslam” savaşı olarak lanse edilmesi ayrı tartışma konusu olur)

Gariptir ki, uzun tartışmanın sonunda laf bir şekilde Abdüllatif Şener’e geliyor ve “karizmatik olmadığı” söyleniyor.

Doğru. Zerre kadar karizması yok. Ancak AKP içinde tanıdığımda, en lafı dinlenir,makul ve mantıklı adamdı Şener. Bana çok da güven telkin etmiştir ve neden uzaklaştırıldığını çok da merak ederim. Kuşkusuz çok da birikimli biridir. Gelgelelim, sadece AKP değil, içinden çıktığı kesime aldığı tavrı da kimse affetmeyecek; çünkü hareket ve konuşmaları o kadar samimiyetsizlik kokuyor ki. İnanılmaz bir “bana bunu yapmayacaktınız” hali var. Ne o tarafa, ne de saflarına katılmaya çalıştığı bu tarafa yaranabiliyor. Astsubaylıktan subaylığa geçenler gibi; onları da ne subaylar, ne de eski arkadaşları kabullenir.

Neden Şener’den bahsettim? Çünkü biz bu devirde, üstelik de Türkiye’nin kaymak tabakasının olduğu bir ortamda, liderde “karizma” arıyoruz. Eğer bütün koşullar eşitse, evet, karizma önemli. AKP’ye oy veren tanığım biri “Tayyip sırık gibi adam, ondan verdim” demişti. Haksız da değil; kimse kafasına uygun değildi, en azından artık ilk defa AB toplantısında bizim başbakanın kafasını görebiliyoruz:)

Farkında mısınız, aslında zerre kadar modernleştiğimiz filan yok. Sadece fesi, çarşafı çıkarmışız, ne bileyim hala pekçok “asri” kadın için sokakta öpüşmek son derece ayıp birşey. Şeriat gitmiş yerine Roma hukukunun “kötüsü” gelmiş; ama İlber hocaya sorun bakalım, Osmanlı zamanında kaç kadın taşlanmış, kaç erkeğin zina yaptı diye pipisi kesilmiş? Şimdi bu tip yobazlıklardan dolayı zarar görenler geçmiştekinden hiç de az değil. Bu arada yabancı düşmanlığı tepe yapmış, bırakın yabancıları, kendi içimizdeki etnik kökenler bile mesele haline gelmiş.

İdris Küçükömer bunlara benzer şeyler söylediği için linç edilmişti; içine siyaseti de kattığından…

Bu devirde peşine takılıp “maceralara” atılacağımız karizmatik liderler, kafamızı okşayacak ya da şimşirle dövecek müderrisler arıyoruz. Galiba bu birazda “hayatı teğet geçtiğimizden”; çünkü Türkiye’de belli bir grup, sadece o grupta olmaktan ötürü, rahatça yaşayıp gidebiliyor. Ki bu da, aslında “modernleşmediğimizin” bir göstergesi.

Kabul edelim ki, hocayı sevmemiz değil, saygı duyabilmemiz gerekiyor. Sevmek “opsiyonel” bir durum; oysa bizde “iyi hoca olma” kriterleri arasında.

Peki, iyi hocanın görevlerinden biri de, öğrencilerine şüphe aşılamak değil midir? O zaman neden çoğunluk “inançlar üzerinden” tartışmaya çalışıyor? Neden bu “ezberler bozulamıyor”?

GÖNÜL TEKİN MURAT BARDAKÇI VE SÜMER MEDENİYETİ

Gönül Tekin

Gönül Tekin

Murat Bardakçı ile Fatih Altaylı‘nın Teke Tek programının müptelası oldum. Tarihi seviyorum; ancak gerek Fatih Altaylı, gerek Murat Bardakçı tarihle “gerçek” arasında çoğu zaman ilginç ve önemli bağlantılar yakalıyorlar. Programın aldığı reklam sayısının azlığı ise, bana bir kez daha Türkiye’de reklamcıların bu işi hiç bilmediğini gösteriyor. Çok geç saatte ve hiç olmayacak bir günde yayınlanmasına rağmen, normalde reklamcıların ağızlarını sulandıracak tabaka programı deli gibi izliyor, e-posta gönderiyor, arasında konuşuyor.

Bundan herhalde yaklaşık 2 ay önce, Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı‘nın konuğu Gönül Tekin’di. Gönül Tekin’i ilk defa bu programda tanıdım ve bundan dolayı da kendimi çok cahil hissettim. (Bu arada, bu program sayesinde Altaylı’yı sevdiğimi ekleyeyim!)

Bomba gibi bir programdı. Gönül Tekin öyle şeyler söyledi ki, Murat Bardakçı bile genelde susup dinlemek zorunda kaldı. Bu arada Murat Bardakçı’yı “ukala” bulup kendi çapında eleştiren cahil cühela kesime de söyleyecek laf bulamıyorum.

Lisedeyken “Sümeroloji” bölümüyle dalga geçerdik. Benim nedenim şuydu: Dünyada bu kadar çok medeniyet varken, neden sadece birkaçı -örneğin Mısır ve Sümer- ayrı bir bölümdü? Gönül Tekin’i dinlerken bunun nedenini çok iyi anladım. Yüzyıllardır özellikle Batı’yı -bence- Sümer ve Roma biçimlendirmeye devam ediyor. Tekin, tüm semavi dinlerinin kökeninin Sümer olduğunu çok güzel ve net ortaya koydu, ancak tepki çekmemek adına İslamiyet’e girmedi. Özellikle Hıristiyanlığın Sümer referansları hakkında Zeitgeist zaten gerekli ipuçlarını veriyordu; Tekin, konuyu Zeitgeist’ın bitirdiği yerden alıp çok ilerilere taşıdı.

Şimdiye kadar Sümerlerle yeterince ilgilenmediğim için kendimi kötü hissettim.

“AKP geldi memlekete sansür geldi” diyenlere gülüyorum; bunların çoğu 80 darbesini bile görmemiş çocuklar. Tabi aralarında üç darbe görüp hala “sansür konusunda 50 sene geriye gittik” diyen eşekler de var. Evet; Türkiye’de sansür var ama 80′lerle kıyaslarsak şimdi Türkiye o zamana göre Orwell’in dünyası ile Thomas More’un Ütopya’sı kadar farklı. Elbette arada çok talihsiz olaylar da oluyor. Ancak bütün bunları AKP’ye mal etmek doğru değil. Öyle “alanlar” varki, bu konularda AKP’nin de, derin devletin de, bürokrasinin de çıkarları kesişiyor. Bu troika’nın çıkarlarına karşıt birşeyler söylediğinizde, adalet size karşı yerini gayet güzel buluveriyor!

Bunlardan biri, Muazzez İlmiye Çığ vakası.

Bakın Murat Bardakçı bu konuda neler yazmış:

ELİF Şafak’a “Baba ve Piç” romanındaki bazı ifadelerinden dolayı açılan dava yüzünden kopan ve haftalar boyu devam eden kıyamet, Şafak’ın ilk celsede beraat etmesiyle sona erdi ama bu defa bir başka yazara, 90’ını geride bırakmış álim bir hanıma karşı dava açıldı: 92 yaşında olan dünya çapındaki Sümeroloji uzmanımız Muazzez İlmiye Çığ, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek ve aşağılama ile hakaret” suçlamasıyla 1 Kasım günü hákim karşısına çıkacak.

Muazzez Hanım’ın hayatını burada ayrıntılarıyla anlatmayı gereksiz buluyor, sadece “Sümeroloji’nin dünya çapındaki bir uzmanı” olduğunu tekrarlamakla ve onun kim olduğunu öğrenmek isteyenlere de kolayca temin edilebilen kitaplarını tavsiyeyle yetiniyorum.

Dava açılmasına açıldı ama bu dava hakkında ne AB’cilerden bir yorum geldi, ne de özgürlük yahut insan hakları şampiyonlarının sesleri işitildi. İddianamede 92 yaşındaki bir álimin hapsi isteniyordu ve gazetelerde çıkan bir-iki yazı haricinde Elif Şafak yahut Orhan Pamuk davalarında tozu dumana katan zevát şimdi yer yarılmış da içine girmiş gibiydiler.

GERÇİ DOĞRU AMA…

Mahkemenin sebebi, Muazzez Hanım’ın 90’ından sonra çıkarttığı bir kitabında başörtüsü ile ilgili olarak kullandığı ifadelerdi. Kadınların başlarını örtme ádetinin Sümerler’e dayandığını anlatıyor, hayatlarını tanrıça İnanna’ya vakfeden rahibelerin bazılarının fahişelik yaptıklarını söylüyor ve o devirde başlarını örten kadınların da sadece “mábed fahişeleri” olduğunu yazıyordu.

Muazzez Hanım’ın Sümerler hakkında buraya kadar anlattıkları bilimsel bir gerçekti ama daha sonra Sümerler’in başörtüleriyle günümüzün türbanını mukayese ederken söyledikleri ve “cami” ile “imam” yorumları galiba gereksizdi ve bu ifadeler sadece bizde değil, dünyanın hiçbir yerinde şık sayılmazdı. Dolayısıyla bir tarafta işte böyle bir ilmi mesele, diğer tarafta da mesleki hayatı pırıltılarla dolu olan ve sahasında dünyanın seçkin uzmanlarından kabul edilen 90’ını geride bırakmış bir hanımın hákim önüne çıkartılması vardı.

“Bu işi bakalım nasıl halledeceğiz?” diye düşünürken, Muazzez Hanım’ın sözünü ettiği tanrıça İnanna efsanesinin aslında bugün bile hayatımızın içerisinde bulunduğunu hatırladım. Sonra, şimdiye kadar hep karmaşık bir akademik üslupla anlatılan İnanna konusunu gazeteci diliyle ve basit şekilde nakledeyim dedim.

Önce, bilmemiz gereken bir kural var: Mezopotamya’nın eski tanrılarıyla tanrıçaları, sonraki asırlarda ortaya çıkan birçok dini etkilemiş, hattá bazıları kişilik özelliklerini yeni dinlerde de muhafaza etmiş ama başka isimlerle várolmuşlardır. İnançtaki binlerce senelik bu devamlılığın en önemli ve güçlü motifi de, tanrıça İnanna’dır.

İnanna, Sümer medeniyetinde bereket ve aşk tanrıçasıydı. Sümerler’den sonra ortaya çıkan Sami kökenli Babil uygarlığında “İştar” adını aldı. İştar, ismi bizde şimdi “Temmuz” olarak várolan çoban tanrı “Dumuzi” ile evlendi, bu evlilik didişmelerle geçti ve Dumuzi yeraltına sürgüne gitmek zorunda kaldı. Ama yılda bir defa yeryüzüne çıkarak karısı İştar ile ilişkiye girecek ve yeraltından yerüstüne “yükseldiği” inancı, sonraki binyılların dinlerinde de etkili olacaktı.

Türkiye’deki adalet,din,politika,devlet ilişkilerini çözmek göründüğü kadar zor değil. İşin en zor kısmı, bu ülkede son 150 yılda neler olup bittiğini anlamak.

ERGENEKON, GLADİO VE TEMİZ ELLER

güncel,tarih | Etiketler: — 12 Mart 2009

gladio resmi Ergenekon, Gladio ve Temiz Eller yazısı guncel  kategorisindeSovyetler Birliği dağılmasa, Ergenekon ortaya çıkmayabilirdi; zira iddianamedeki isimler hala Gladio dolayısıyla NATO’ya bağlı olacaklardı. Onları koruyacak bürokrasi zırhının şimdikinden de kalın olacağını kestirmek güç değil. İtalya’da Temiz Eller operasyonu çerçevesinde 30.000 bürokrat kendini mapus damları altında buldu; bizde ise “olayların yavaş gelişmesini” biraz da tarihimize bağlamak gerek.

Osmanlı, aristokrasinin oluşmasını istemedi. Bu zamanında doğru bir tercihti; zira Ortaçağ Avrupa’sı güçsüz krallar, krala karşı ayaklanan lordlar, kilise ve Magna Carta ile uğraşırken Osmanlı hanedanı sonsuz bir güce sahipti. En azından bir süre…

Devşirme sistemi, son dönem ve Vlad Tepes gibi istisnai örnekler dışında, özellikle Balkan halkını, genel olarak tüm tebayı Osmanlı’ya bağlamıştır. Öte yandan, Osmanlı hanedanı zenginleşen halkın kendine karşı ayaklanmasını engellemek için her yolu denerken -çok vakıf olmasının bir nedeni de, zenginlerin miraslarını güvenceye almak istemesidir!-, yanıbaşındaki, Bab-ı Ali içindeki tehlikeyi çok geç gördü: Ordu ve bürokrasi, zaman içinde padişahları indirip halk içinde yerlerde sürükleyecek, Sadrazamlar eliyle imparatorluğu yönetecek güce sahip olmuştu. Kısacası, derebeylik yağmurundan kaçarlarken bürokratik oligarşi dolusuna tutulmuşlardı.

Genç Osman müdahale etmeyi denedi, ancak başarısız oldu. II.Mahmud’un yeniçeri ocağını tasfiye edip birçoğunu da öldürmesi ise ancak kısmı bir rahatlama sağlamıştı. Sivil bürokratlar hala istediğini yapabiliyordu ve yeni askerlerin sadakati oldukça şüphe vericiydi. Devlet giderek “derinleşiyordu”.

İttihat ve Terakki’de Osmanlı’da gördüğü geleneği aynen sürdürmüş, maalesef bu gelenek cumhuriyete de sirayet etmiştir: 1876′da Abdülaziz tahttan indirildi, 1913 Babıali baskınında ise İttihat ve Terakki, üç paşadan oluşan oligarşik gücünü iyice perçinledi. (Enver,Talat,Cemal). Bu üçlü, Osmanlı’nın kaderini değiştirecek ve bize de Ermeni tehcirini miras bırakacak birsürü yanlışın altına imzasını attı.

Cumhuriyet dönemindeki darbeler de farklı değildi, 27 Mayıs,12 Mart,12 Eylül ve “yarım kalan” 28 Şubat da düzeni değiştirmeyi vaad etmiyordu; sadece iktidar mevcut sahiplerinden alınıp, bürokrasi tekrar eski gücüne kavuşunca, yeni “göstermelik sahiplerine” iade edilecekti.

Bu arada Varşova Paktı NATO’yu ürkütüyor, NATO’nun “pis işleri” için Gladio kuruluyordu. Aslında, Ecevit 1974′de ne zaman durup ne zaman ilerleyeceğinin kararını doğru verseydi NATO Kıbrıs konusunda Türkiye’yi sonuna kadar destekleyecekti; Makarios adada İngilizleri istemiyordu ve Yunanistan’daki NATO destekli albaylar cuntası köşeye sıkışmamalıydı. Üstelik, “komünist fikirler filizlenmeye başlamıştı”.

Gelgelelim Türk bürokrasisi bir dizi yanlış askeri ve diplomatik kararla kendi kendilerini köşeye sıkıştırdı. Belki de, en azından ABD’nin de istediği buydu. Nitekim, dışişlerinin AB üyeliği başvurusundaki “şüpheli savsaklığı” yüzünden birliğe giremedik. 6 sene sonra darbe yapan Kenan Evren, Yunanistan’ı NATO’ya aldırmak için çaba göstereceğini söylüyordu. Demekki bürokrasinin ve ülkenin çıkarları aynı paralelde olmayabiliyordu!

Sovyetler dağıldıktan sonra ise, Türkiye’nin “jeostratejik önemi”, NATO için,İncirlik’le sınırlı kalıyordu.

NATO’nun da artık Gladio’ya ihtiyacı yoktu. Hollanda,Almanya gibi bazı ülkelerde üst düzey kadrolar yakalanırken, Fransa’da “ilginç” biçimde cinayete kurban gittiler. İtalya’daki Temiz Eller operasyonu aslında büyük oranda bu kadroların tasfiyesine yönelikti ve benzer zamanlarda yaşanan olaylar, Türkiye ile neredeyse tıpatıp aynıydı!

En azından Osmanlı’dan bu yana, derin devlet hep “yabancı ortaklarla” çalıştı. Bugün ise, ortaklık kurabileceği pek bir yabancı güç yok gibi. Ancak yine de, bir “Temiz Eller” başarısı beklemeyi hayalcilik olarak görüyorum; çünkü yüzyıllardır süregelen çarpık bir zihniyeti bugünlere kadar taşıdık ve ortakları olmadan bile ürkütücü derecede güçlüler…

  • Twitter!!
  • FriendFeed
  • Flickr
  • az kaldı!

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 5834 yorum ve 846 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

12345678