Türkiye’nin başına ne geliyorsa tarih bilmemekten geliyor,çünkü tarih gerçekten tekerrür edip duruyor bu topraklarda…
Eminim, “tabi canım” diyen, “benim lisede tarih 10′du zaten” diyen bazı şaşkınlar vardır.
Ben gerçek tarihten bahsediyoum,lisede okuduğunuz palavralardan değil. Söyleyin bakayım Fatih Sultan Mehmet’in atının kuyruğunun bağı ne renkti? Adı neydi? (Ay,Bukephalos muydu neydi ayol dilimin ucunda valla!)
Maalesef yakın tarihi anlamak,CHP’nin neden iktidar olamayacağını idrak etmek, darbelere anlam verebilmek, neden birbirimizin gözünü oymak için yanıp tutuştuğumuzu kestirmek için çok fazla okumak gerek. Üstelik, Osmanlı’dan başlayacaksınız…”Aaa aa dinci,geri Osmanlı’da meclis varmış yahu” deyip yamulacaksınız önce…
Önce Hakkı Uzunçarşılı’nın Büyük Osmanlı Tarihi’ni okuyacaksınız. 3500 sayfa filan, ben yarısını ancak okuyabildim. Okuyunca padişah olmayacaksınız, Bağdat Caddesindeki Paris Hilton kılıklı yosma da “aa bu çocuk amma tarih biliyor,dur şuna hemen vereyim..kalbimi” demeyecek.
Yavaş yavaş belli bir zaman sonra gelen padişahların vatan haini ve beceriksiz olmadıklarını değil, sadece dünyaya ayak uyduramadıklarını,bürokrasi altında ezildiklerini,hatta saray önünde yeniçeriler tarafından sürüklendiklerini öğreneceksiniz.
Büyük Ortadoğu Projesi denen şeyin nasıl başladığını bilmek için David Fromkin’in “Bütün barışı bitiren barış”ını okuyacaksınız; ben salak gibi Bodrum’da okudum, yaş daha 25 filandı, o yüzden hatmedemedim, zira diğer göz İngiliz hatunları tetkikle meşguldü. Olsun; Irak’ın nasıl cetvelle çizildiğini de öğrendik, Filistin’in nasıl sorun olduğunu da. Şimdi aradım bulamadım,bulsam da bir daha okusam…
İdris Küçükömer’e geçmeden tercihan yaşlı,çok yaşlı birinin anılarını dinleyin. Ben dedemi dinledim; yaş yaklaşık 110, kafa da vucutta benden sağlam. Onun gözüyle gördüklerini burada anlatsam hapse girerim; 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan rezaletleri,karaborsayı filan…
Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sını mutlaka okuyun, filmini izlemedim,belki o da yeter.
Arada Şerafettin Turan’da patlatabilirsiniz; neden adam gibi sanatımız olmadığını,ama neden asla şeriatında burada tutmayacağını idrak eder de boşu boşuna meydanlarda miting çilesi çekmez, onun yerine azıcık ilim irfan filan edinirsiniz…Belki Abdülaziz bey’in Osmanlı adet,merasim ve tabirlerini de okursunuz da, eski yazıları okurken “ayy ne dio bu fanfinfon Berkecan?” demezsiniz.
Midhat Sertoğlu’nun Osmanlı Tarih Lugatı da elinizin altında bulunsun; “Hadi yarim,bilad-ı selase turu yapalım” der belki manitanız,açıp bakar,Eyüp,Galata ve Üsküdar’ı kastettiğini şıp diye anlarsınız(!)
En son İdris Küçükömer okursunuz, o zaman neden birtürlü demokrasiyi hazmedemediğimizi, neden Türkiye’de sol olmadığını ve uzun süre olamayacağını, neden Atatürk’ün ilerici ama CHP’nin gerici olduğunu anlarsınız.
Tabi boşlukları doldurmak için bilen abilere sormanız gerekecek; mesela 1974′de Kıbrıs’a çıktığımızda başta neden bütün dünya bizi destekledi,sonra da irrite oldular…
1977′deki 1 Mayıs’ı soracaksınız…
Sonra bir daha düşünürsünüz Ergenekon varmı yokmu…
Hatırlıyorum da, eskiden ne kadar özgürdük,hayat ne güzeldi…
Mesela,hiçkimse evinde “yasadışı sol yayın” olduğu için hapse girmemiş,işkence görmemişti.
İstediğimiz her filmi alır,çatır çatır seyrederdik. “Yol” örneğin; senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı, Cannes’da ödül alan şu film…Hatta ödül aldı diye okulda filan bile seyrettirirlerdi; gerici Özal hükümeti gelince filmi yasakladı. Daha nicelerini sayabilirim…Değil mi Zülfü Livanelli?
Mesela okulda “sakıncalı kitaplar” diye bir şey yoktu; edebiyat dersinde boyuna Aziz Nesin, Kemal Tahir, Yaşar Kemal okurduk. Dünyaca ünlü, dünyadada ödüller almış bu yazarların okutulması ayrı bir gurur kaynağıydı. Onlar ne zaman yasaklandı bilmiyorum; ya Özal’ın, ya da AKP’nin işidir.
Özal ve AKP’den önce huzursuzluk nedir bilmezdik; 1 Mayıs’lar neşeyle kutlanırdı. 1977′de 37 kişi öldüğünde kim vardı acaba; ben o zaman küçüktüm, ya AKP’dir ya Özal…
Evvelden düşünce suçlusu olarak mapus damları altında çürümek filan da yoktu, eski köye yeni adet getirdiler.
Benim çocukluğumda çarşaflı kadın da yoktu; Özal zamanında çıktılar. Ben onları ninja sanıyordum.
Türbanı da AKP icat etti.
Fukaralık filan da yoktu eskiden.
1960 ve 70 olaylarında da Özal ve AKP iş başındaydı.
Yine aynı ekip, 3 darbe yapmış ve sayısız genci asmıştır. Besleyecek halleri yoktu ya.
5 Nisan’da %100 devalüasyon yapıp insanların kendilerini yakmasına neden olacak kadar çileden çıkaranlar da Özal ve AKP’ydi.
Menderes’i filan da onlar astı; “cahil halk yobazlara oy verir, asalımda yerine biz geçelim” diye…
Sendikal haklarını anayasayla yasaklayan, verdiklerinde de karşısına lokavtı çıkaran yine Özal ve AKP’ydi.
Şekerpancarını söküp ABD’den şeker ithal eden de yine aynı ekiptir; Bülent Ecevit’in şiddetli itirazlarına rağmen…
Uğur Mumcu’nun abisine “ne oldu,bulundu mu katiller?” diye soran da Tayyip Erdoğan,Erdal İnönü değil. Zaten o zaman dışişleri bakanıydı, o işlere iç işleri bakanı bakar…
Eskiden anayasalar konsensusla yapılırdı; 1961 ve 1982 anayasası mesela.O zaman halka sormuşlardı,bunlar kafasına göre anayasa yapıyor.
Cumhurbaşkanları da konsensusla seçilir,hatta halka bile sorulurdu.
15-16 Haziran 1970 olaylarına neden olan, sendikal hakların kısıtlanması yasasını ortak hazırlayan elbette AP ve ilerici CHP değil, gerici AKP ve ANAP’tır…
İlericiler hep demokrasi ve serbest seçimler istemiş, AKP ve Özal “halk daha hazır değil” diyerek karşı koymuştur.
Bunları bilmeyenler de hala AKP’ye filan oy verir. Kıllı göbekler ne olacak…
Daha geçenlerde, laf arasında Soljenitsin’den bahsetmiştim…
Ivan Desinovich, ya da Denisovich’in (hangisi doğru?)’in hayatındaki bir gün’ü okuduğumda, Soljenitsin’in muhalif olduğunu bilmiyordum.
Bizim sol faşistlerin yere göğe koyamadığı Stalin, Soljenitsin’in bir arkadaşına yazdığı mektupta kendisinden “patron” diye bahsettiği için,Soljenitsin’i Gulag’a sürgüne yolluyor. (Gerekçe,Sovyet devrimine zarar vermek gibi eften püften Bir şey; yoksa Stalin kendisine laf gelmesine aldırış etmez, herşey vatan için).
Soljenitsin’in ne dediğine bakmak gerekir; zira bizler NATO’nun yarattığı öcülerle büyümüş bir toplum olarak, SSCB’nin boktan yanlarını rasyonel olarak bilmeyiz. “Dinsiz,gavur,parası olanı öldürüyorlar” tarzı gerzekçe gerekçelerle bir Rus korkusu yaratılmıştır. Son olarak Kenan Evren, Rus salatasının adını Amerikan salatası olarak değiştirerek, ülkeyi Rusya’dan gelecek fenalıklara karşı korumuştur!
Ha, batı toplumu, Nobel’i Soljenitsin’e muhalif olduğu için verdiğini de itiraf etmiştir! Demekki, entelektüeller de zaman zaman devlet ve devletler üstü kurumlar kadar yalancı ve ikiyüzlü olabiliyorlar! Cidden, romanı okuduktan sonra Nobel aldığını öğrenmiş ve dumur olmuştum. Fena roman değildir, ama Nobel alacak kadar da iyi değildir bence.
Eh,Nobel’i alan Soljenitsin’e de tekrar sürgün yolu gözükecektir. Soljenitsin,bu sefer ABD’ye gider.
(Orhan Pamuk da orada değilmi yahu?)
Soljenitsin bir komünizm karşıtıydı. Stalin’in diktatör olduğunu kabul etmekle birlikte,Lenin’in de ondan farklı olmadığını söylüyordu. Bu maalesef asla bilemeyeceğiz bir şey; çünkü her devrim lideri, kendinden öncekilere ve yandaşlarına son derece acımasız davranmıştır. Bunu da normal kabul etmek zorundayız; zira yenilen güçler hemen pes edip köşelerine çekilmiyorlar. Ayrıca, komünizmin doğası gereği totaliter olduğunu söyler ki, burada aynı fikirde değilim. Nitekim, soğuk savaş ABD’si -ki soğuk savaş sonrasında da hala öyle- daha az totaliter ya da otoriter değildir. Din ve vicdan özgürlüğü özellikle Stalin Rusya’sının mottoları olmadı,gelgelelim batı yüzyıllarca dini halkı sömürmek için kullandı. Aslını isterseniz, Fransız ihtilali de dahil, batının 8.Henry’den sonra gerçek bir devrimci görmediğini iddia ediyorum. Fransız ihtilali’nde Voltaire gibi adamlar baskın olabilseydi dünyanın kaderi farklı gelişebilirdi; ancak meydan Rousseau gibi Jakobenlere kaldı. Nitekim demokrat olarak gördüğümüz batı’da bana göre faşizmin fikir babası Fransızlar olmuştur; Hitler gibi adamlar da aldıkları ilhama bir de Hegel gibi düşünürlerin fikirlerini ekleyince çember tamamlanmıştır.
Aslında Solejnitsin, bir şekilde son ortaya attığım iddiayı desteklemiştir; ona göre Çarlık Rusyasında “siyasi suçluların” sayısı, Sovyetlerdekinin onda biriydi. Çarlar daha az şiddet yanlısıydı ve sansür yoktu.
Gariptirki, totaliter olarak tanımlanan İmparatorluklar, halklara bazı alanlarda daha fazla özgürlük tanımışlardır. Aslında burada çok da bir sürpriz yok; zira geniş coğrafyalara yayılan impratorluklar çok değişik etnik kökenlerden insanlardan oluşabiliyordu ve bu da milli devlet olgusunun ortaya çıkardığı xenophobia’yı engellemiştir. İmparatorlukların sorunu,harç olarak dini kullanmak oldu. Bunun da ne kadar sorun olduğu tartışılır; nitekim Osmanlı’da iki ayrı hukuk bir arada yürümüştür ve Osmanlı son döneminde laiktir. (Hilafeti öne sürmeyin; Vatikan ve papalığı tanıyan AB ülkelerinin laik olduğunu kabul ediyorsanız, hilafeti de sembolik bir kurum olarak kabul etmeli ve laikliğe halel getirmediğini kabullenmelisiniz. Seküler hukuk devrede olduğu sürece laiklik var mı yokmu tartışması gereksizdir)
Soljenitsin’in Vietnam Savaşı hakkındaki fikirleri de şaşırtıcıdır; müdahaleyi haklı görür.
Bu da tartışmalı bir konu. Vietnam,savaşı kazandığı halde, kaybeden yine halk olmuştur.
Eğer ABD kazansaydı, -ya da onlardan önce Fransa- Vietnam halkının bugün daha iyi koşullarda olacağını söyleyemezdik. Eğer öyle olsa, Belçika’nın işgal ettiği Kongo’da bugün durum farklı olurdu; ancak Belçika’nın yarattığı kargaşa yüzünden Kongo’da milyonlar öldü ve uzun süre de ölmeye devam edecek.
NATO hakkında söylediklerine ise %100 katılıyorum; Hitler ile NATO arasında hiçbir fark yok…
“Solcular” bana takmış vaziyette. Ben bilmiyormuşum. Birisi, Stalin’i payladığım için kızmış. Stalin denen insanlık faciası, “yoldaşları” kurtarmış, falan filan…
Stalin’i bir “solcu” olarak, Hitler ile mukayese edebilirsiniz. İkisinin duruşu da aynıdır. Yaptıkları da aynıdır. Hitler’in meşhur “uzun bıçaklar gecesi” gibi, Stalin’de 1941′de Kızıl Ordu’da akılalmaz bir subay katliamı yapmıştır.
Hitler’den farklı olarak,Stalin üstüne bir de dönektir…
Katliam yaptığı ordu, tecrübeli adam gibi asker kalmadığı için Hitler’in ordusuna kafa tutamamıştır. Eğer Rusya bugün Alman toprağı değilse, bunun tek nedeni, Almanların karşılaştığı olağanüstü kış koşulları. Hava 5 derece daha sıcak olsaydı, Gorbaçov adını bile hiç duymayacaktık…Çoğunuzun parası yetmediği için sarışın,mavi gözlü,uzun bacaklı fahişelerin koynuna giremeyecektiniz; çünkü o zaman Rusya AB’de olacaktı ve cebinizdeki parayla ancak hava alabilecektiniz. O da memleket havası; zira Moskova filan pahalı gelecekti.
Lenin’i de ilk çiğneyen Stalin olmuştur ve “solcu” arkadaşların hayal ettiği sistem, Stalin’in insanlık dışı uygulamaları sayesinde tarihe gömülmüştür.
Arkadaşlar, Mao’yu da çok severler. Çünkü bütün Çin’i tek tip giydiren, sayısız insanı katleden, insanları köle gibi çalıştıran Mao büyük liderdir.
“Solcu” kardeşlerin aklına nedense sosyalizmin daha insani bir model önermesi gelmez. ABD’ye filan kıllar ya, onun karşısına çıkacak diktatör arıyorlar.
Delikanlı gibi çıkın, biz faşistiz deyin. Ya da size yakışacağı üzere,faşist olun.
Olmaz tabi, o zaman üniversite öğrencisi cıvırlarla düşüp kalkamazsın.
Çin’in bugünkü ekonomik düzeyine mucizeymiş gibi, buğulu gözlerle bakarlar…
Çünkü, Çin bir “halk cumhuriyetidir”. (İran’ı neden beğenmediniz, o da halk cumhuriyeti değil mi?)
Dünya Çin’den korkmaktadır. İcabında ABD’ye bile posta koyar.
Nah koyar.
Çin’in petrolü yok. ABD’de Çin’i köşeye sıkıştırmak için petrolün fiyatını artırmak için elinden geleni yapıyor. Petrol fiyatları öyle bir noktaya gelecek ki, bir süre sonra gazoz kapağı açacağını bile ABD’den ya da AB ülkelerinden ithal ediyor olacağız. Çünkü Çin petrolü daha da pahalıya alacak ve navlun fiyatlarının artışı yüzünden köşeye sıkışacak. Ya da Çin, ABD ile savaşacak.
Tabi kankası Rusya, onlara foşur foşur petrol akıtmazsa. Rusya, bekle-gör stratejisi uyguluyor, ama görünüm olarak AB ve ABD’ye daha yakın.
Kısacası, Çin ABD ile savaşmazsa, ancak ABD ve AB’nin izin verdiği ölçüde büyüyebilecek.
Peki Çin’le ABD savaşırsa, biz de okka altına gitmeyecek miyiz?
Çin’in herkesin başına bela olması da, AB ve ABD’nin ikiyüzlülüğüdür, o da ayrı konu…
Batı toplumu, ucuz ayakkabı giymek, dana fiyatına plazma TV sahibi olmak için, Çin’deki insan hakları ihlallerine seyirci kaldı. Ne zamanki herifler BMW filan klonlamaya
başladılar, Herr Günther’in filan paçaları tutuştu. Ulan bu adamlar herşeyi elimizden almaya çalışıyor olmasın?
Günde 1 dolara, adamları köle gibi 18 saat çalıştırırsan, sen de “ekonomik mucize” yaratırsın.
Hatta, askeri mucize,bilimsel mucize de yaratırsın. Bilimsel mucize kısmından emin değilim,çünkü onun için dangalaklığı aşmak gerekir.
Roma İmparatorluğu köleler sayesinde dünyaya hükmetti. Mısır’daki piramitleri yapanlar da, “babamıza güzel bir mezar yapalım” diyen firavun mahdumları değildi. Osmanlı’daki “Arap bacılar” da, şahane çalışma şartlarından dolayı yılın yarısını Antalya’da ense yaparak geçiren, deniz ve güneşten kapkara olan kadınlar değillerdi.
Rusya’dan gelen ve fahişelik dışında birşeyler bilen birine rastlarsanız, nükleer reaktörlerin yakıtının nasıl çıkarıldığını da sorarsınız. Özellikle de, eski bir mahkuma rastlarsanız…
O kadarını da beceremiyorsanız Soljenitsin okursunuz, Sibirya’da neler oluyormuş öğrenirsiniz.
Fazla tarih bilmezsiniz, kafanız bulanmasın. İngiltere’yi örnek vereyim; sanayi devriminde 12 yaşındaki çocukları 18 saat çalıştırıyorlardı. Bu çocukların en az %30′u 18 yaşını görmedi…
Aynısını Türkiye’de de yapabilirsiniz…
Ne de olsa, kıllı göbeğini kaşıyan,nufüsun %37′sini oluşturan bir kalabalık var. Çalıştırmayıp da besleyelim mi! Maazallah, bakarsın karşı devrim filan da yapar yobazlar.
Bence Hitler gibi okültizme filan da sarabilirsiniz,belki Stalin’le Hitler’in ruhunu çağırırsınız.
İkisini tutup, Türkiye’de uygun partilerin başına koyarsınız. Eli sopalı lider isteyen siz değilmisiniz, alın iki tane birden…
Öyle seçim tantanası da fazla yapılmaz; taraftarı çok olan küüt diye sopayı diğerinin kafasına indirir.
Tabi yanlış diktatörün tarafında olursanız o kötü olur tabi. Artık Seydişehir’de boksit mi çıkarırsınız (vallahi küfür etmedim,aluminyumun hammaddesi!), taş ocağında günde 18 saat taş mı kırdırırlar bilemem.
Bugünlerde yine türban gündemde. Bakmayın kavga gürültüye; aslında bu durumdan hem siyaset, hem de bürokrat elit tarafı çok hoşnut. Çünkü “özgürlük” adına başlayan bir tartışma, magazinleşmiş durumda.
Türbanlılarla, laik bürokrat elit arasında gerçek bir çekişme yoktur; zira bu kesim zaten hep vardı. AKP’nin iktidarı ile ister istemez sahnede daha fazla gözükür oldu ve siyasi bağlantılarıyla daha da palazlandı.
İdris Küçükömer’in çok doğru tesbit ettiği, bu yüzden de afaroz edildiği gibi, gerçek çekişme doğu-İslam / batı-laik kanadı arasındadır. Aslında cumhuriyetle birlikte neredeyse etkisi sıfıra inen doğucu-İslamcı bu taraf, sınıf olamayacak kadar da zayıftır.
İlk bakışta, AKP, bu doğu-İslamcı kanadı temsil ediyor görünebilir; nitekim oylarının çoğu bu tabandan gelmiştir. Gelgelelim, ben AKP’nin giderek bu tabanı temsil etmekten uzaklaştığını görüyorum. Neden mi?
AKP bu tabana, daha doğrusu orta sınıf muhafazakar kitleye hiçbirşey vermemiştir. Ne maddi anlamda, ne de özgürlükler anlamında. Türban, aslında sembolik bir konu. Üstelik türban, ya da sıkmabaş örtünme şekli, orta ya da alt sınıf muhafazakarların örtünme şekli değil. Türban, bana göre, sınıf atlamak isteyen, İslama yakın durmakla birlikte dünya nimetlerinden de sebeplenmek için en az biz “batıcı laikler” kadar “esnek ve kıvrak”, hatta acımasız (belki daha fazla!) bir sınıfı temsil ediyor. Bunu anlamak zor değil; doğunun anti-materyalist felsefesine bu kesimde rastlamak olası değil. Kafalarını sıkı sıkı sararken, Lois Vuitton çantalarla Nişantaşı’nda turlamaktan, cabrio Mercedes’lerle Bağdat Caddesi’nde dolaşmaktan kesinlikle imtina etmiyorlar!
Yani AKP, Fatih Çarşamba’daki esnafın partisi değildir.
AKP, rejime muhalefet etmek yerine, onun içindeki küçük ve ayrıcalıklı bir kitleyi daha da ayrıcalıklı ve zengin etme yoluna girmiştir.
Son seçimlerde AKP, liberal, “gerçek” demokrat, hatta samimi sosyalistlerden de bir miktar oy aldı. Bunun nedenleri kolayca görülebilir; CHP’nin darbe pahasına ve irrasyonel anti-AKP kampanyası, AKP’nin siyasi rakiplerinin son derece zekadan uzak, çözüm önermeyen muhalefeti ve elbette aklı başında insanların beklediği anayasa değişikliği ve YÖK’ün tasfiyesi gibi konulara el atmış olması.
Gelgelelim, AKP iktidara tekrar geldiğinde bu konuları soğuttu ve türbanla terörü tekrar gündeme getirerek unutulmasını sağladı. Bugün anayasa değişikliği ve YÖK konusunda bana hiç güven vermiyorlar.
AKP, bir sonraki seçimleri de kazanacak.
Zira, dişe dokunur bir AKP muhalefeti yok, bu bir. Türbanmış, Malezyaymış, bunlar abartılsa da, “gerçek” insanların bir numaralı gündem maddeleri değiller. İnsanlar daha çok para, daha çok iş, daha güzel şehirler istiyor. Allah için, AKP zaten belediyelerin gerçek seçimler için referans olduğunu bilerek iktidara geldi ve tüm enerjilerini özellikle bayındırlık konusuna veriyor görünüyorlar. Son 6-7 senede özellikle İstanbul’da çok gözle görülür işler yaptılar. Her sabah işe ya da okula giderken somut olarak görebileceğiniz, psikolojik etkisi olan şeyler bunlar. Diğer partilerin birtürlü kafalarına sokamadıkları gerçeği, AKP çoktan öğrendi. Belediyelerde çuvallarsanız, iktidarı rüyanızda görürsünüz.
Artı, AKP konjonktürel anlamda çok şanslı bir zamana denk geldi. Doların senelerdir dipte gezmesi sayesinde, halkın alım gücü suni bir şekilde de olsa arttı.
Herkesin sorduğu soru, “AKP ne zaman çuvallar?”
Doğrusunu isterseniz, AKP terörü bitirecek bazı adımlar attı; birsüre sonra AKP’ye karşı terör kartını da oynamak mümkün olmayacak. K.Irak’a girilmesi konusunda, kendi için tam doğru zamanda yeşil ışık yaktılar. Yani AKP, siyasi rakiplerinden çok daha zeki.
Son zamanlarda, Alevi’lere el uzatarak CHP’nin senelerdir cepte gördüğü ama hiçbirşey yapmadığı kesiminde sempatisini topladılar. CHP, buna şiddetle itiraz ederek, kendi ayağına kurşunu sıktı.
MHP, türban tartışmasında, AKP’den yana olarak, son seçimlerde bir miktar oy aldığı Jakoben kesimin oyunu kaybetti.
Kısacası, bir dahaki seçimlere 4 sene var ama, AKP’ye bir alternatif yok. Bu gidişle, olamayacak da. Üstelik, muhalefet, bu süre zarfında yaptığı hatalarla daha da fazla oy kaybetti.
Şu an gelinen noktada herkes kilitlenmiş durumda. Özellikle de, YÖK’ü kaldırmak ve anayasayı değiştirmek vaadiyle mecburen, en demokrat ve ilerici görünen AKP’ye oy vermek zorunda bırakılan demokrat ve liberaller…