ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TARTIŞMALARI

güncel,tarih,toplum | Etiketler:, , — 10 Şubat 2008

Anayasa, tartışırken seçilmiş politikacılara fırlatılan bir kitap değil (aslında). Beynimiz hepten bulansın diye gözümüze sokulan detaylar, türban tartışmaları filan derken, bildiğimiz (ya da öyle ümit ettiğim) gerçekleri de unutmuş görünüyoruz.

Hukuğu, adaleti, yasaları tartışıyoruz (en azından küçük bir kısmımız). Anayasa, yasalardan çok daha farklı bir şey bir özelliğiyle; sadece yasalara yön vermiyor, devletin “niyetini” belli ediyor.

Benim çocukluğumdan beri süregeldiğini bildiğim, çoğunlukla nefret ve kıskançlıktan kaynaklanan bir “ABD yakında batacak” tartışması vardır. (İlk duyduğumdan bu yana 25 sene geçti; daha tık yok). Genelde, bu tartışmada rasyonel gerçekler ileri sürülmez. Gerçek şu ki, 11 Eylül’den sonraki gelişmeleri görene dek, ben ABD’nin en azından 100 yıl içinde yıkılacağını hiç düşünmemiştim. ABD, bugün tarihinin en büyük tehdidi altında; çünkü kendi vatandaşlarını dışlama noktasına geldi.

Şimdi “ABD yıkılabilir” diyebilirim; çünkü ABD, hep imrendiğim “herkesi kucaklayan” niteliğini kaybetmeye başladı. ABD’nin gücü, yeryüzündeki en muhteşem anayasaya sahip olmasından kaynaklanıyor. Senelerdir ABD hükümetleri ve devleti bu anayasayı delmeye çalışıp kısmen de başarılı olmalarına rağmen, anayasa hala çok güçlü.

ABD’nin anayasasının harika niteliği aslında çok küçük görünen son derece büyük bir detayda gizli: halkın devlete karşı “sorumluluk ve görevlerinden” değil, devletin halka karşı görev ve sorumluluklarından bahsediyor ABD anayasası!

İşte bu yüzden, özellikle soğuk savaştan bu yana, ABD devleti, özellikle “derin devlet”, halka anayasasını unutturmak için müthiş bir dezenformasyon kampanyası yürütmekte!

Bizimle beraber, medeni saydığımız birçok AB ülkesinin de anayasası, sanki devletin insanlar için değil de, insanların devlet için varolduğunu “yazıyor”. Bu kültürümüz ve tarihimizden de gelen bir yanılgı olduğu için, birtürlü yurttaş olmak nedir, birey olmak nedir bilmiyor, siyasette vatandaş olarak sağlıklı şekilde yer alamıyoruz.

ABD anayasasının bu ayrıcalığını, kurulum sürecine bağlıyorum; zira uzun uzadıya analiz yapacak tarih,siyaset ve hukuk bilgim yok. Ancak, mantık, ABD’nin tam bir consescus devleti olduğunu söylüyor-zaten tersi de pek mümkün olamazdı. ABD; milliyetçiliğin Fransız ihtilali ile Avrupa’yı sarmasından etkilenmedi; zira hem Avrupa’ya uzak, hem İngiltere’ye ve diğer Avrupa ülkelerine kısmen düşmandı. Ayrıca, ABD’nin kuruluşu (1776) ve tanınması (1783), milliyetçilik fikrinin yayılmasına neden olan Fransız İhtilali’nden de öncedir. İşte bu “milliyetçilik” bağının olmamasından ötürü, ABD devleti, daha evrensel, daha bireyci değerlere dayanmak zorundaydı. Bu fikirlerin tarihleri boyunca da devam ettiğini görmemiz zor değildir: bireysel refahı, konuşma, fikir ve basın özgürlüğünü yücelten bir devlettir; en azından anayasası bunu savunur. Aynı ırk, dil, hatta dine sahip (unutmayın, nufüsun ezici çoğunluğu Hristiyan olsa da, çok çeşitli mezhepler vardı) olmadıkları için, insanlara daha yaşanır bir ülke vaad etmişler, “yüce devlet” gibi irrasyonel ve romantik fikirleri şartların da zorlamasıyla ileri sürememişlerdir.

Dolayısıyla, anayasa tartışmasını sağlıklı yapabilmemiz için, öncelikle maddeler üzerinde değil, anayasanın ve devletin varlık nedenleri üzerinde düşünmemiz gerek. Ayrıca, birilerini ve birşeyleri model alma hastalığından vazgeçip, temel hak ve özgürlüklerin neden gerekli olduğunu insanlara anlatmalıyız. Bu açıdan bakıldığında, kendilerini “Türk entellektüelleri” diye tanımlayan kesimin sınıfta kaldığını görüyoruz; zira temel hak ve özgürlüklerden bahsederken, Avrupa ya da ABD’yi norm olarak önümüze koymak dışında, bu özgürlüklerin gerekliliğini rasyonel ve insani gerekçeleriyle açıklamakta yetersiz ve başarısızlar; doğrusunu isterseniz bu yönde ciddi çabalar bile yok.

Özgürlüklerin haklılığı ve zarureti ispatlanamayınca -birşeyin AB ya da ABD’de olması haklı ve meşru olduğunu göstermez; nitekim gerici ve yobaz kitleler (burada “dinciler” diye bir kısıtlama yaptığım anlaşılmasın; buna kendilerini sol olarak tanımlayan ama aslen totaliter olan kesimler de dahildir) “şartların Türkiye’de farklı olduğunu” ileri sürerek, bu konuda ayak sürümektedir.

Yani asıl sorunumuz, neden özgürlük istediğimizi bilmemekten, bunu bir tür “lüks” gibi algılamaktan, devletin varlık nedenini kavrayamamış olmaktan, son nedenden ötürü de siyasete katılmamaktan kaynaklanmakta.

Tüm bunları göze aldığımızda, ben yeni anayasa konusunda hiç de ümitli olamıyorum. Yeni anayasanın bir şeriat tehdidi getireceğini de hiç sanmıyorum. Aynı şekilde, özgürlükçü bir anayasa da olmayacak; yine “tabi” vatandaşın “kutsal” devlete karşı “ödevlerinin”, “veciz” bir anlatımı olmaktan öteye geçemeyecektir. Maalesef, halkın genelinin de bundan fazlasını istemek gibi bir bilinci yoktur!

“İsviçre bir istisna, neden?” derseniz, bundan daha renkli bir yazı konusu çıkar.

TÜRKİYE'DE SOL NEDEN GELİŞMEDİ?

tarih,toplum | Etiketler:, , , — 1 Aralık 2007

Bu bilimsel bir yazı değil. Elimden geldiğince cumhuriyet tarihini, olabildiğince detaylı, farklı görüşlerden okumaya, anlamaya gayret ediyorum. Şimdiye kadar “bu kesindir” diyebileceğim tek vardığım hüküm, cumhuriyet tarihini “bilmenin” ne kadar zor olduğu.

Objektif tarih yazarlığı zaten zordur; üstelik bizde tarih profesörleri bile, kolay kolay herkesin okuyabileceği tarih kitapları yazmaktan imtina ederler. Hal böyle olunca, yakın tarihimizle ilgili kitapların neredeyse tümü gazeteciler tarafından yazılmış ve yazılmakta. Gazetecilerin de tarafsız olmaları çok sık rastlanan bir özellik değil. Buna bir de, metodoloji eksikliğini ekleyin.

Dolayısıyla, bir cümle okuyup, bazen 1 saat düşündüğüm olur!

Türkiye’de bir sol parti ve hareket olmaması ciddi bir sorun. “Samimi solcular”ın çoğu, bunu “sol açısından” sorun olarak görse de, ben bunu Türkiye’nin genel bir sorunu olarak algılıyorum. Bunun nedeni gayet açık: Eğer toplumun sadece belli bir kesiminin isteklerini yansıtan siyasi sisteminiz varsa, bunun adı demokrasi olamaz. Demokrasi olmaması bir yana, insanların mutluluğunu sağlayamaz ve çatışmaları önleyemezsiniz. (Demokrasi olan heryerde insanlar mutludur, ya da demokrasi olmayan sistemlerde insanlar mutsuzdur diyemeyiz.)

Burada bir parantez açmak isterim. “Demokrasi” iddiasında olan, ama sadece tek bir zümreyi temsil eden sistemlerdeki adaletsizlik, monarşik ya da oligarşik sistemlerden çok daha fazla olabilir. “olabilir”’i vurguluyorum; bu kesin bir yargı değil; duruma göre değişir. Sözgelimi, Yavuz Sultan Selim çıkıp tüm halkı memnun edecek kararlar alabilirdi; çünkü hakimiyeti sınırsızdı. Bunu Sarı Selim için söylemek olası değildir;zira yeniçerileri rahatsız edecek kararlar almak bir darbeye davetiye çıkarmak olurdu. Çarpıcı bir örnek, Sovyetler Birliği. Sosyalist fikirler yerini hızla katı bir oligarşiye bırakmış ve tek hakim sınıf politbüro üyeleri olmuştur.

Sivil toplum örgütlerine gereğinden fazla önem atfedildiğini görüyorum. Herhalde bunu söyleyen çok fazla yazar/çizer yok ama, bu ciddiye alınması gereken bir görüş. Eğer, bütün siyasi sisteminiz aslında tek bir görüş üzerine kurulu ise, sivil toplum örgütleri kısa zamanda devlet baskısı görecek, zaman içinde de en azından bir kısmı marjinalleşerek hukuki çerçevenin dışına çıkacaktır. Nitekim; DHKP-C gibi terör örgütlerinin bu sürecin sonucu olduğuna inanıyorum; zira sol söyleyeceğini ancak söyleyebilmekle yetinebilmiş, karşılığında da baskı ve işkence görmüştür. Üstelik, marjinalleşen kesimler yüzünden, karşıt ve iktidarda olan kesim daha fazla siyasi güç kazanmıştır!

Sivil toplum örgütleri, siyasi dayanak bulamazlarsa güçlü olamazlar. Zira, en azından, görüş ve istekleri, kovuşturmaya ve yargıya kurban gitmeden, mecliste talep edilmek zorundadır. Parlementer demokrasilerde, bu kürsü dokunulmazlığı sayesinde olur. Burada ister istemez bir parantez daha açmak zorundayım: CHP’nin zaman zaman “hodri meydan” edasıyla dile getirdiği, “her türlü dokunulmazlığı kaldırmaya varız ve teklif ediyoruz” görüşü, bu yüzden son derece tehlikelidir! Zira, adli suçlardaki dokunulmazlığı kaldıralım bahanesiyle, aslında mecliste bile “düşünce dokunulmazlığı” kaldırılmak istenmektedir.

Önemli olduğuna inandığım bazı tesbitlerimi özetlediğim için, solun neden gelişmediği ile ilgili kendi gözlem ve vardığım sonuçları da artık ortaya koyabilirim. Dediğim gibi, bunlar bilimsel gerçekler değildir. Hatta, bilgi eksikliği nedeniyle bazı yanlış çıkarsamalar dahi yapmış olabilirim.

İşte bu yüzden, Türkiye’nin en ciddi sorunlarından biri hakkında, sizlerin de görüşlerini bekliyorum. Bu konuyu uzun uzadıya tartışmamız gerektiğine inanıyorum.

Sol neden gelişmedi, ya da ortaya çıkmadı?

1.Sol görüş, milleti ya da ülkeyi değil, sınıfı ve insanı temel alır. Dolayısıyla, devlet daha az kontrolcü, daha az baskıcı, daha az milli olabilmelidir ki, bunu başarabilmesi için “insan odaklı” olması gerekir; “millet odaklı” değil. Oysa bugün bile, 8 askerimizin “canlı olarak dönmüş olması”, bakanlar arasında bile rahatsızlık konusu olmakta! Üstelik, baskının yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı gelmesi (kastettiğim, halkın önemli çoğunluğunun sözü geçen bakanlardan daha “radikal” görüşler ortaya atıyor olması) da başlı başına bir araştırma konusu olmalı. İnsanın refah ve mutluluğu yerine, devletin itibarı ya da milletin namusu gibi soyut kavramları temel alan bir milliyetçilik anlayışının -ki Fransa bile bu tip bir milliyetçilik anlayışını terketmiştir- sol düşünce ile uyuşmayacağı ortadadır.

Milliyetçilik algısı son derece soyuttur. Aslında, milliyetçiliği tanımlamakla ilgili sorun, ona bazı soyut, “kutsal” değerler ithaf etmekten ileri gelir. Bizdeki milliyetçilik, sanki “vatan sevgisi”, “onu koruma arzusu” gibi algılanmaktadır. Halbuki bunlar son derece farklı şeyler. Esasen “milet olmanın” çok az ortak öğesine sahip olan ABD vatandaşlarının, vatanlarını bizler kadar sevmediğini, ya da örneğin bir işgal sırasında bizim kadar direnç göstermeyeceklerini iddia edemezsiniz.

CHP ve DSP gibi sol olma iddiasındaki devletçi partilerin sürekli milliyetçiliği gündemde tutmaları, “milli çıkarların insanların çıkarlarından üstün olduğu” anlayışını sağlamlaştırmıştır. Burada yanlış olan, “milli çıkarların” son derece soyut olması ve gücü elinde tutan otoriteler eliyle halka kolayca “aşılanmasıdır”.

2.”Sol” iddiası taşıyan CHP gibi partilerin servet vergisi gibi adaletsiz uygulamaları yüzünden, solun ne olduğunu birtürlü kavrayamamış halk kitleleri, sol fikirlere tepki geliştirmiştir.

3.Gerçek sol görüşlerin yayın organları, örgütlenme girişimleri, darbeler ve baskılarla sekteye uğramıştır.

4.Burada sadece Türkiye’ye özgü olduğuna inandığım bir durumdan bahsedeyim: bizde esnaf sayısı, işçi sayısından fazla olmuştur ve bu bence bir devlet politikasıdır. Esnaf, vergi indirimi, hızlı ekonomik büyüme gibi beklentiler içindedir. Hatta, enflasyon, sanılanın aksine, esnaf için sorun teşkil etmediği gibi, çoğunun lehine çalışmıştır. Dolayısıyla, esnafın çıkarları mevcut siyasi düzenle daima paralel gitmiştir. İşçilerin de önemli bir kısmı, memurdan çok daha yüksek maaş aldığı için memnundur. Dikkat ediniz; işçilerin sendika hakkı göreceli olarak eski olduğu halde, bu hak memurlara çok geç ve birsürü direnişten sonra verilmiştir!

5.Türkiye’de gerçek bir basın yoktur. Büyük sermaye gruplarının elindeki basın organları, fikri bir tartışma ortamının yaratılmamasına hizmet etmekte ve “slogancı yayıncılık” la kitleleri “inandırmayı” hedeflemektedir. Bu elbette sadece solla ilgili bir sorun da değil. Hemen her konudaki fikri sığlığın en büyük sebeplerinden biri, basının tekelleşmiş olmasından kaynaklanmakta.

6.Tarihsel olarak bir sol arayışı olmadı; zira Osmanlı monarşisi içinde solculuktan bahsetmek anlamlı değildi! Cumhuriyetin ileri sürdüğü “sınıfsız toplum” idealinin ise fazlasıyla ütopik olduğu ortaya çıktı ama, ilk serbest seçimlere kadar geçen 20 yılı aşkın süre, birçok entellektüeli otomatik olarak eledi.

Bu yazıdan genel olarak memnun kalmadım aslında. Tekrar okuyunca, özellikle üslup konusunda vasatın aldında kaldığıma kanaat getirdim. Çok önemli olduğuna inandığım bu konuda, bu yazının “ikinci bir sürümünü” yayınlama kararı aldım. Bu sırada, yapacağınız yorum ve eleştiriler sayesinde çok daha iyi bir yazı ortaya çıkarabileceğimi düşünüyorum. Tekrar söylüyorum; lütfen sesinizi çıkarın, yorum yazın, eleştirin!

{democracy:7}

DÜNYA UTANÇ GÜNÜ

tarih,toplum | Etiketler:, , , — 29 Kasım 2007

Bugün kafamıza göre blog açıp yazı yazmayı, hatta sokakta bağıra bağıra konuşabilmeyi, hatta ve hatta abuk sabuk fikirler ortaya atabilmeyi çoğu insanın adını bile bilmediği, duyup da hatırlamadığı, ya da hatırlayıp da anmaya tenezzül etmediği sayısız insana borçluyuz.

Bu insanların önemli bir kısmı, yakıldı, öldürüldü, işkence gördü, intihara zorlandı, tecrit edildi, sürgüne gönderildi. Hatta, çok sevdiğiniz bazı insanların düşünceleri, bu adamların attığı temeller sayesinde yükseldi.

Bir şey ispatlamaya çalışmıyorum; medeniyetin Lotus (Nilüfer) çiçeği gibi, bataklıkta, köksüz ortaya çıkmadığını anlatmaya çalışmak gereksizdir.

Yine de birkaç örnek vereyim: İntihara zorlanan Socrates, engizisyondan paçayı ev hapsiyle kurtaran Galile, onun kadar şanslı olmayan, kainatın sonsuz olduğunu ileri sürdüğü için kazıkta yakılan Bruno, sayısız yazar, Olof Palme gibi devlet adamları, Passolini gibi sinemacılar, gazeteciler, bilim adamları.

Medeniyetimizin tek kusuru doğru söyleyen, ya da en azından konuşma özgürlüğünü kullanan insanları yoketmekle sınırlı kalmadı. Kimi zaman toprak, kimi zaman para ve doğal kaynakları, kimi zaman da politik çıkarlar için kitleleri katletti. Nazilerin Yahudi katliamı, ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki katliamı, yine onların atalarının Kızılderili katliamı gibi.

Aslında örnek vermek istemiyordum. Herkesin üzerinde uzlaşacağı kişi ve olaylardan bahsettim. Gerisi tartışmalıdır -tartışmasız büyük utanç kabul edilecek sürüyle örnek de mevcuttur.

Beni en çok rahatsız eden gerçek, bugün bile, siyasi ya da maddi çıkarlar uğruna, gerçeklerin kabul edilmesine rağmen samimi bir utanç duymak yerine, yaşananların akla uydurulmaya çalışılmasıdır.

Türlü çeşitli insanlık suçu, katliam, cani, “ama..” diye devam eden cümlelerle, gerçekler kabul edilmiş olmasına rağmen, aklanılmaya çalışılmaktadır.

Bu yüzden, isimler üzerinde durmak gereksiz. Her ülke, toplum, zümre zaten “kendi şehitlerini” bir şekilde anıyor.

Öte yandan, bir ülkenin vatandaşı, bir dinin inananı, bir zümrenin üyesinden önce insan olduğumuzu, ya da korkarım olmamız gerektiğini, hatırlamamamız gerek.

Temelde insan olduğumuzun farkına varmak -ki bu kadar zor olmamalı- en azından insanlar arasındaki sorunların daha kolay çözülmesini, o insanların çözüm adına kendi devletlerine, mensubu olduğu sınıflara baskı yapabilmesini sağlayabilir.

Biraz naif olduğunu bile bile, UNESCO’ya -sanırım otorite onlardır- “Dünya Utanç Günü” belirlemelerini tavsiye ederim. Hep birşeyleri kutlayıp duruyoruz ama bence bu kadar çok kutlama yapamayacak kadar kötü bir mazimiz var. Bu günde, kabul eden insanlar sokağa dökülüp, 2 dakikalık saygı duruşunda bulunsunlar. Öyle korna filan çalınmasın. Mümkünse bütün ses ve ışık kaynakları dursun hatta. İnsanlar sessizlik, hatta karanlıkta, 2 dakika boyunca kendi babalarının, dedelerinin, onların babalarının kendilerine bıraktığı insanlık ayıplarını düşünsünler.

Slogansız; böğürüp, tükürük saçmadan.

Gün olarak iki ekinokstan biri seçilebilir; hafif bir sembolizm katılır.

“UZAKDOĞU FELSEFESİ” DEDİĞİNİZ ŞEY, SAFSATA DEĞİLDİR

bilim,tarih,toplum | Etiketler:, , — 28 Kasım 2007

shaolin resmi “Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir yazısı bilim  kategorisindeYıllardır sinirlerimi bozan ama sürekli hakkında konuşmayı ve yazmayı unuttuğum, çok önem verdiğim bir konuya değinmeyi istiyorum.

Modern Batı, yetiştirdiği yarı-cahil kitleleri, “Doğu mistisizmi” ile uyutuyor. İstedikleri kadar uyutsunlar ama, kimse kalkıp Doğu’nun bilgisinin kaynağının “mistisizm” olduğunu filan iddia etmesin!

Yarı cahil insanların tipik davranışıdır; farklı bir kültür gördüler mi, herşey çok “gizemli” gelir.

Birkaç örnek vermek istiyorum.

Zamanında, “Japon felsefesi ile doğru yolu bul, osurur gibi para kazan” tarzı bir kitap almıştım. Manipülasyon sanatını öğrenmek adına, arasıra bu tip kitapları alırım. Burada yapmanız gereken, kendinizi “hedef kitle” yerine değil, “yazar” yerine koymak! Böylece, para kazanmakla ilgili gerçekten işe yarar bir-iki şey öğrenmeniz mümkündür! Aksi taktirde, koyun gibi okur ve verdiğiniz para, harcadığınız zamanla kalırsınız!

Yazar, pek sevdiğim bir konu olan Katana’ya girmiş, yapımını anlatmış. Ama öyle bir anlatımı var ki, sanırsınız yüzyılların tecrübe ve bilgisini son derece ağır bir eğitim sonu kazanmış katana ustası, esasen meditasyon ve ibadetten başka bir şey bilmeyen dangalağın tekidir!

Sürekli bir mistisizm, meditasyon ve inanç övgüsü.

Halbuki gerçek çok farklı. Meditasyon, bilimden uzak mistik bir saçmalık filan da değil. Hatta, Japon kılıç ustasının ibadet etmesi, ritüelleri bile sadece yaptığı işi “güçlendiriyor”. Elbette, “ruhumu bu kılıca veriyorum” dediğinde, içinden kılıca bir ruh filan gitmediği bilmeyecek kadar salak değil! Doğu kültüründe imgeler çok önemli bir role sahip.

Japon kılıçları, daha doğrusu Samuraylar için üretilen yüksek kaliteli japon kılıçları, zaman içinde, deneysel metodlarla o kadar “doğru” bir metalurji bilgisi ve teknikle üretiliyorlar ki, bugün Victorinox 5-10 sene AR-GE yapsa, milyonlarca dolar harcasa, yine aynı metali ve teknikleri kullanacaktır. Bunu ben değil, bilim adamları söylüyor.

Japon kılıç ustaları da aptal değiller. Gözlemle,deneyle en doğru yöntemi ve metali bulmuşlar. Üstelik, bunu öğrenmek için inanılmaz bir eğitimden geçiyorlar. Yani olayın hiçbir mistik tarafı yok! Her önemli iş yapan, bundan da gurur duyan insan gibi, onlar da işlerine bir parça ritüel katıyorlar. Ritüel çok boş bir şey değil; biraz düşünürseniz, yapılan işe disiplin ve saygı getirdiğini tahmin edebilirsiniz.

Keza, akupunktur gibi “doğu bilimleri” de, sanat, mistik saçmalık filan değil, bilimdir. Bilim olması için illaki üniversite oturmuş profesörler tarafından ortaya atılması070511171601 p8obaph90 un moine du temple de shaolin le 17 octobre 2004 b resmi “Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir yazısı bilim  kategorisinde gerekmiyor. Yüzlerce yıl süren deneyler sonucu ortaya çıkmış, “süzme”, tecrübi bilgi bunlar.

En azından tarihe bakan biri, Çin’den, Hindistan’dan, Japonya’dan çıkan, “öğreti” denilerek değeri küçümsenip mistikleştirilen birçok zanaatin, çok kuvvetli bir bilimsel arka planı olduğunu anlayabilir. Nitekim, saydığım medeniyetler, zamanın askeri ve bilimsel süper güçleridir.

Üstelik, bu ritüeller batı toplumlarında da vardır. Aklı yere göğe koyamayan masonlarda da vardır, üniversite mezuniyet törenlerinde de vardır.

Doğu medeniyetlerinin bilimsel temelini inkar edip, “huşu içinde birtakım bilgilerin kendilerine malum olduğunu” sanmak, düpedüz gerizekalılıktır, cahilliktir!

Gelgelelim, birçok doğu “öğretisi”, onu meydana getiren bilimsel arka plandan “ayıklanarak”, saf mistik bir şeymiş gibi sunulmakta; çünkü maalesef insanların bilim, emek ve çalışma gibi şeylere saygısı yok. Feng Shui mesela. İncelemedim ama, içinde önemli bilimsel tesbitler olduğuna inanıyorum. Mesela, binanın baktığı cephe, onun içindeyken mutlu olup olmayacağınızı belirleyebilir ve bu gayet de bilimsel bir gerçektir! Sözgelimi, ev hiç güneş almıyorsa, doğal olarak içinde kendinizi depresif hissedersiniz. Keza, kapıdan çıkarken yılın önemli bir kısmında fırtına ile karşılaşıyorsanız, evin yeri sürekli alçak-yüksek basınç alanlarının değiştiği bir yerde ise, yine depresif hissedeceksiniz. Üstelik, Feng Shui’nin ne yapmaya çalıştığını anlayan bir “modern bilim adamı”, hatta teknisyen, bu etkileri sayısal olarak ölçecek cihazlarla, o evin sizi mutlu edip edemeyeceğini söyleyebilir! (Mutlu edeceğini söyleyemez tabi(!), ama bahsettiğim etkilerden dolayı, bunun pek de makbul bir ev olmadığını ya da tersini ispatlayabilir).

Ha, bu gerçeklere vakıf olmuş, vucudu “sensör gibi çalışan” -örneğin rutubet oranını tahmin etmek konusunda bile duyularını geliştirebilir insan- bir Feng Shui uzmanının görüşlerini ciddiye alırım. Ama Çin yerel giysileri içinde, yamuk ağızla “burada negatif enerji alıyorum” diye saçmalayan bir gerizekalıyı da döverim!

“Uzakdoğu felsefesi” kelimelerini de kullanmamaya azami dikkat gösterelim! Zira, kılıç yapımından ahşap işçiliğine, Taocu seksten Mao’nun faşist fikirlerine kadar herşeyin “uzakdoğu felsefesi” kelimeleri ile ifade edilmeye çalışılmasına fena halde sinir oluyorum!

OSMANLI HAKKINDA YANLIŞ BİLDİKLERİMİZ, YA DA DÜŞÜNMEYE ZAHMET ETMEDİKLERİMİZ

tarih,toplum | Etiketler:, , , — 24 Kasım 2007

İnsanımızın tarihi hakkında şizofrenik bir hali var: hem okumaktan, öğrenmekten, sormaktan ölesiye korkuyor, hem de kulaktan dolma, yalan-yanlış birsürü fasa fisoyla “biz dünyaya hükmettik” psikolojisi içinde avunmayı seviyor.

Önce şunu bir ayıralım: Osmanlı mirasını kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Biz yetiştirme tarzı olarak alışık değilizdir ama, her yetkinin bir de sorumluluğu vardır. Hem anlı şanlı savaşçıyım deyip, hem de savaş çıkınca topuklarsan, adamı kurşuna dizerler. (Stalin’den iğrensemde bazı şahane lafları vardır; onlardan biri de şudur: Sovyet ordusundan kaçmak, kalıp savaşmaktan çok daha fazla cesaret gerektirir!-gerçekten doğrudur-herhalde Fransız ve Sovyet ordularında kaçtığı için öldürülenlerin sayısı, düşman tarafından öldürülenlerden fazlaydı!)

Şizofrenik hal, sadece insanda değil, devlette de var. Örneğin, “Polis teşkilatının 150-bilmemkaçıncı yılı, itfaiyenin 100+ yılı” kutlanır. Türk ordusu 600 seneliktir lafları döner. İyi de, polis teşkilatı Türkiye Cumhuriyetinin polis teşkilatı mı, Osmanlı’nın mı, yoksa genel olarak Türk tarihinin mi? Ya da, ordu neden 600 yıllık? Ne bileyim, hangi tarihten sayacağız mesela? Bu hesaba göre, örneğin Malazgirt Savaşı’nı kazanıp Anadolu’ya geçen Alparslan’ın ordusu Türk ordusu sayılmıyor! Kaldı ki, hatırı sayılır kısmı devşirmelerden oluşan Osmanlı ordusundan “daha safkan” Türk olduğu meydandadır!-yok, Türküm diyen herkes Türktür diyorsanız, o zaman neden Osmanlı’ya iltimas geçiliyor?

Bence tarih olarak cumhuriyetin kuruluşu esas alınmalıdır; madem yeni ve milli bir devlet kurduk diyoruz, eski kurumları attık diyoruz -çünkü polisler, itfaiyeciler, subaylar filan bir gecede ortaya çıkıverdi!- o zaman o devletin kuruluşunu milat olarak alacaksın!

Kaldı ki, içeride Osmanlı’yı “belli konularda” sahiplenen devlet, dışarda tam bir reddi miras örneği sergiliyor! Nasıl mı? Örneğin, Ermeni iddialarını kabul etmiyoruz ama, Cemal Paşa’nın Osmanlı’nın emirlerine uymayarak, Ermenilerin dolaylı da olsa, mücbir sebeplerden ötürü ölmelerine neden olmuş olabileceğini kabul ediyor, ancak bundan biz sorumlu tutulamayız diyoruz (ki bende bunun mantıklı olduğunu düşünüyorum; sonuç olarak Osmanlı’dan kalan toprakların çok azı elimizde, borçlarını bile ödedik, neden bir de bir subayın emirlere uymamasının ceremesini çekelim?). İyi de, dışarıda “Osmanlı’yı kabul etmeyiz” derken, içeride polis teşkilatının kuruluşunun yüzelli bilmemkaçıncı yılını kutlarsan sana kim inanır?

Demek ki, önce ne yapacağımıza bir karar vermemiz gerek!

Osmanlı bize son derece geniş bir kültürel miras bıraktı. O mirası çar çur ettik. Tarihi binaların taşlarını çalıp ev yaptık. Yalıları, konakları yerine hödük mimarisine uygun iğrenç binalar dikmek için yaktık. Topkapı sarayının bahçesinin içine tren rayı döşedik! Bugün suriçi dediğimiz, aslen İstanbul’un en kıymetli yeri olan bölgede, azıcık parası ve aklı olan hiçkimse yaşamak istemiyor.

Hala Osmanlı arşivlerini açacak cesaret yok; üstelik bunların bir kısmının Bulgaristan’a hurda kağıt olarak satıldığı söyleniyor, Topkapı Sarayı rezaletini filan saymıyorum, tüylerim diken diken oluyor.

Ama atıp tutmaya gelince, güzel şeydir Osmanlı’yı anmak. Aşağılık duygularına çok iyi gelir!

Kimse boşu boşuna Pan-Türkizm hayalleri filan görmesin. Atatürk, zamanında “yurtta sulh, cihanda sulh” diyerek, “boşu boşuna dellenmeyin, efendi gibi oturun” mesajını vermiştir ama anlayana tabi. Bazıları hala ne bizim onların dilini anlayabildiğimiz, ne de onların bizim dilimizi anladığı Azerbaycan’la, bizi tanımayan Kırgızistan, Özbekistan filan gibi ülkelerle “Büyük Türk Birliği” kuracağımızı filan hayal ediyor; uykuya devam.

Türkiye Cumhuriyeti, slogan atarken, ağızdan tükürük saçarken akla geliyor sadece. Meydanlara çıkıp bayrak sallarken. Bir de, maç çıkışında polisten kaçmak için bayrak açıp İstiklal Marşı söyleriz ya, o zaman. Normal zamanlarda, “ulan Osmanlı’yı batırdık, bari Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkalım, bu işler de meydanlarda dikilip, Bosna gibi uyduruk takımlara tek gol atmakla olmuyor” demeyiz. Milli maç olunca, cümle hırsız, soyguncu, uyuşturucu kaçakçısı, ihale hokkabazı “Türk vatandaşı” oluyor; bitiş düdüğüyle birlikte tekrar mesleklerini icra etmeye dönüyorlar.

Bu ülkeyi çok seven ulusalcı kardeşler, “ya sağa sola ayar veriyoruz ama, binlerce insan geçmişte pisi pisine asıldı, işkence gördü, birbirini öldürdü, 10 senede bir darbe gördük, efendi gibi oturup işimize bakalım, ekmeğimizi kazanalım, ailemizle huzur içinde yaşayalım” demiyor nedense. Basın da, bu kavgalarda kanları akan meslektaşlarını hemen unuttu herhalde ki, herkesi birbirine düşürüp bunun gazıyla üç kuruşluk rezil gazetelerini, paspal, kalitesiz televizyon programlarını pazarlamak için birbirini yiyor, ateşe benzin döküyor.

Ha, Osmanlı’yı da çok severim ayrı mevzu. Bakın, 32 belalı millet aynı mahallede oturup, aynı sofrada yemek yermiş; şimdi Türk-Kürt çatışmasından en az 50.000 insanımız göçüp gitti. Bunca sene, Osmanlı’nın çivi çakarcasına diktiği anıtsal yapıların, insanlığa mal olmuş eserlerin tek bir benzerini yapamadık.

Ama Osmanlı’nın da, çoğunuzun nefret ettiği ABD gibi, aslında bir emperyalist -”imparatorlukçu” işte yahu!- devlet olduğunu anlayın! Bizim dedelerimizin dedelerinin dedeleri de, durduk yerde Viyana kapılarına dayanmadı mı canım? Ha petrol için Irak’a girmişin, ha Avrupa’ya yayılmak için stratejik bir nokta olan Viyana’yı zaptetmeye kalkmışın, arada çok fark var mı?

“Bizimkiler daldan kopardığı elmanın yerine parasını bırakmış” gibi naif açıklamalarla övünebiliriz tabi; siz de küçümsediğiniz birine, “kaç paraysa al” muhabbeti yapmaz mısınız? Adam malını size satmak zorundaydı çünkü; satmama hakkı yok, ama “kaç paraysa ödeyip” küçümseme hakkımız saklıdır!

Maalesef herşeyin kolay bir açıklaması yok; gerçek iki rengi olan bir hap filan da değil. Aslında bu tip konularda “gerçek” bile çok muğlak; sadece koşullar ve yapılanlar var.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123456789