Bu yazı, şimdiye kadar yazdığım en uzun blog girdisi oldu. Konu çok dallı budaklı olduğu için, toparlamak konusunda ciddi sıkıntı çektim ve yazıdan hala da memnun değilim. Birçok yerde, özellikle örnekler vermek için, dipnotlar düşme gereği duydum; zira farkedeceğiniz üzere, bu not ve ekler, neredeyse yazının kendisiyle aynı uzunlukta. Uzun bir yazıdır; yazının kendisini muhtemelen kuru ve sıkıcı bulacaksınız (ben öyle buldum). Eğer çok sıkılacağınızı düşünüp okuyamayacağınıza inandıysanız, önce dipnotlardan başlamanızı öneririm. Bence şimdiye kadar yazdığım yazılar arasında, en önemli olan budur.
Aslında çok yanlış bir kelime uydurdum ama hemen ne “anlama gelmesini” istediğim anlaşılabilir. Latince’nin yalınlığı çok hoşuma gidiyor-örneğin bir kelime seçip, sonuna cracy ekleyin.
Demokrasi, “halkın gücü,iktidarı” gibi dilimize yerleşse de, bu bir yanlış çeviri.(1) Demokrasi’nin kusurlarından biri de, -temsili demokrasi gibi uygulama sakatlıklarını (2) gözardı edecek olursak- insanların karar alma süreçlerindeki rasyonellik yüzdesinin birçok durumda son derece düşük olabilmesi.(3) Aslında, kararların doğruluğu demek çok daha doğru-zira, örneğin politika sözkonusu olduğunda, o an rasyoya dayanan bir kararın uzun vadede en rasyonel seçenek olmayacağı ortaya çıkabilir.(4)
Ortaya attığım fikir şu: İnsanlar “karar verdiklerini” sanıyorlar; ama yaptıkları, inandırıcı gibi görünen bazı iddiaları yineleyip, doğru olarak kabul etmekten ibaret. Demokrasi, insanların karar alma süreci ile ilgilenmediğinden, aslında burada demokrasi’nin özüne aykırı bir durum yok. O zaman, demokrasi fikrini biraz daha temelden çürütelim: mesela, karar alanların insanlara özgü temel niteliklerinden birinden, düşünme yetisi ya da isteğinden yoksun olduğunu ileri sürelim!(5)
O zaman sorumuz şudur: Eğer koca bir ülkeyi kandırıp, X partisinin vatan haini olduğuna, Y partisinin iktidara gelmezse ülkenin istila edileceğine inandırırsanız ve insanlar Y partisine oy verirlerse, bunun adı demokrasi olur mu?
Bunu ileri sürmenin son derece antipatik olduğunu kabul ediyorum; ama çoğumuz, az ya da çok, düşünmeden kararlar alıyoruz – buna “karar almak” demek ne derece doğruysa. Filozofta yapıyor, din adamı da yapıyor, çoban da. Zira, rasyonaliteyi hayat biçimi haline getirmek, esasen zihni bir beceri değil (belli bir zeka ve bilgi düzeyinin karşılandığını varsayarsak), bir özdisiplin sorunu. Bazen de, düşünmek için zamanımız olmuyor. Örneğin, makarna alırken, düşünmek değil, iyi yemek yapan birine inanmak istersiniz. Öbür türlü, bütün makarnaları satın alıp denemeniz gerekir ki, kimsenin bu tip acılara katlanacağını sanmıyorum.
Zaman içinde inanç genelleniyor. Fikirleri genelde doğru çıkan bir arkadaşınız olduğunu, kendinizin de genelde rasyonel bir insan olduğunuzu kabul edin. Rasyonel biri, karşısındaki insanı önce dener. Örneğin, basit sorularla teste başlarsınız. Cevabını ve doğruluğunu kesin bildiğiniz birkaç test sorusundan sonra, daha ileri düzey sorular seçersiniz. Mesela, kendinizin de nasıl çalıştığını bilmediğiniz bir şeyi sorarsınız; açıklamaları dinler, eve gidince dediklerini doğruluğu şüphe götürmez bazı kaynaklardan kontrol edersiniz. Dedikleri doğru çıkarsa, ne kadar rasyonel olursanız olun, artık o insana “inanmaya” başlarsınız. Bu psikolojik bir gerçek. İnsan doğasında güçlüklerden kaçınma var.
Birsüre sonra, inandırıcılık ve ikna edicilik de birbirine karışıyor ve önceden doğru olduğuna inandığınız kaynaktan gelen bilgileri, herhangi bir süzgeçten geçirmeden kabul etme sakatlığı başlıyor. Bir dönem popüler olan “kanaat önderleri” kelimesinin sembolize ettiği gerçek tehlike de bu. Akılcılığın yerini, kanaat önderine olan inanç aldığında, artık gerçeklerden değil, sadece dogmalardan konuşabiliriz. (Her dogma da yanlış olmak zorunda değil; tehlike bunların doğruluk ya da yanlışlığının tartışılamaz hale gelmesinde)
“Modern dogma” olarak isim uydurduğum yeni ve dini olmayan dogmaların en önemli kaynaklarından birisi kuşkusuz medya.
Medyanın gücü, sadece geniş halk kitlelerine ulaşıyor olması değil. Medya, aynı zamanda asıl bilgi kaynağına ulaşmanın giderek güçleştiği günümüzde(6), bilginin kaynağı ile insanlar arasındaki en güçlü aracı kurum.Bu da aynı zamanda şöyle bir sonuç yaratıyor; medya bu kadar yaygınlaşmadan önce ancak birinci elden bilgilerle fikir yürütebileceğimiz bazı olay ya da konular, medya tarafından bize ulaşan bilgilerle, üstelik bu bilgilerin doğruluğunu teyid etme ihtiyacı bile duymadan, “gerçekmiş” gibi algılanıyor. Yani, eskiye oranla çok daha fazla “bilmeden fikir yürütme”, “kanıtlamadan inanma” tuzaklarına açığız.
Artık herkesin kabul ettiği gerçek medyanın ekonomiden sanata, siyasetten kültüre kadar her konuda belirleyici bir rolü olduğu. Medya, edilgen -anlatıcı, gösterici- rolünden çıkalı çok uzun zaman oldu; o artık değiştirici, etken bir güç.
Medyanın “gerçek” ve algılarımız, düşüncelerimiz üzerinde çok sayıda silahı var. Bir gerçeği tamamen farklı olarak aktarabilir. Gerçeği abartabilir. Gerçeği gizleyebilir. Gerçek üzerine doğru ve olası gözüken, tamamen yanlış bir yorum getirebilir.
Haber ile yorumun giderek karıştırılması, bazen birbiri yerine kullanılması çizgiyi daha da belirsiz hale getiriyor. Medya, aynı zamanda çoğu insanın yumuşak karnı olan duygulara da oynamasını çok iyi biliyor. Örneğin, Şişli’deki bir trafik kazası, hiç ölü olmadığı halde (bu haliyle verilirse haber) “yüzlerce ölü olabilir” (yorum) şeklinde verildiğinde, sizde yaratacağı etkiyi düşünün; hele hele o saatlerde Şişli’den evine dönen karınız, çocuklarınız, kocanız, anneniz, babanız ya da arkadaşınız varsa.
Bir diğer tehlike de, medyanın artık sadece bir iş kolu olarak ekonomik değer ifade etmekten çıkmış olması. Bugün bir gazetenin en düşük karı, gazete satışı. Asıl para reklamlardan, daha da kötüsü siyasi teşviklerden geliyor. (7) Bunlar görünen gelir kalemleri. Saydığım kalemler arasına moda, cep telefonu, otomotiv, hatta belki ilaç ve silah gibi daha “karanlık” sektörlerden gelen, “gayrıresmi”, açık veya kapalı birtakım ayni ve nakdi değerleri de ekleyebilirsiniz. Örneğin, endüstriyel tavukçuluk sektöründen çok sayıda reklam alan, hatta bu reklamları da şişirilmiş reklam fiyatlarıyla alan basının, kuş gribinin aslında abartılmış, saptırılmış bir paranoya olduğu hakkında haber yapmasını bekleyemezsiniz. (8)
Bugün medya, inanılırlığını büyük ölçüde enformasyon miktarının çokluğuna borçlu. Modern insan çok fazla sayıda (dez)enformasyona maruz kalıyor ve bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu seçecek zaman, bilgi ve imkanlara sahip değiliz. Çoğu insan, bu bilgileri şüpheli olarak mimlemek yerine, inanmayı seçiyor.
Bir daha sandık başına gittiğinizde, pusuladaki partilere ve bunların kaçını medyada duyduğunuza, gördüğünüze dikkat edin.
Vaktiniz varsa, meclis kararları ve resmi gazeteye göz atın.
Ulaşabiliyorsanız, meclis araştırma komisyonu raporlarına bir göz gezdirin.
Ekonomik göstergeleri, tarafsız ve bilgili bir ekonomist ile tartışın.
Sonraki yazılarımda örnekler de vereceğim ama inanın karşılacağınız bilgi ve gerçekler, medyada rastladıklarınızdan çok farklı olacak.
Ülkenin gerçek sorunlarını -dünyayı da geçtim- yakın çevrenizdeki polis,asker,doktor, işadamı gibi kendi dallarında uzman kişilerle tartışın, tecrübelerine, yaşadıklarına kulak verin. Gerçek insanların yaşadığı gerçek sorunların -örneğin açlık,işsizlik, tırmanan suç oranı- gibi bilgilerin medyada nasıl, ne sıklıkta haber olduğunu, ne kadar gerçeği yansıttığını düşünün. Bu sorunların, ne kadar akılcı bir zeminde ele alındığını göz önünde bulundurun. Mümkünse farklı çevrelerde gözlemlerinizi tekrarlayın-örneğin şehirde yaşıyorsanız, bir köy kahvesine gidin.
Benim ulaştığım nokta, Türkiye’yi medyanın yönettiği gerçeği oldu.(Dünya konusuna sonra geliriz) Bir televizyon kanalı düşünün, genelkurmay başkanına “paşam darbe var mı?” diye soruyor, ertesi gün kanalın gazetesinde darbe yapılmazsa şeriat geleceği yazılıyor. Aynı gazete, bu sefer hükümete dönüp darbe söylentilerinden bahsediyor, ne yapacaklarını soruyor.
Bir başka televizyon, kuş gribi nedeniyle ancak büyük endüstriyel tavukçuların sattığı yumurta ve tavukların yenmesi gerektiğini söylüyor ve özellikle çocuk ve yaşlıların risk grubunda olduğunu vurguluyor. (Üstelik, gazetecilik hayatında son derece ciddi skandallar olan bir gazeteci, bu tesislerin sıhhiliğini tescil eden uzman havasıyla televizyonda boy gösteriyor) Çünkü kendinizin ölmesinden çok endişe duymazsınız ama kim çocuğunu ya da annesini öldürmüş olma düşüncesinin vicdan azabı ile yaşayabilir ki? Bu oyunun farkında olanların bile çoğu, “ya gerçekse” korkusu içinde “inanmanın” gereklerini yerine getiriyor.
Bu bilgiler ışığında, tamamen rasyonel kararlar aldığınızı, bu kararları alırken de kaynağından emin olduğunuz bilgileri kullandığınızı, hatta özgürce düşündüğünüzü ve duygularınıza teslim olmadığınızı iddia edebilir misiniz?
Eğer bu soruya kesin bir “evet” cevabı veremiyorsanız, hür iradeden bahsedemeyiz.(9) Kararlar sizin kararlarınız değildir, dayatmadır. Siz sadece “tasdik” mercisisinizdir. (10) Dolayısıyla bu sistem demokratik olamaz; çünkü insanlar kendi kararlarını açıkladıkları halde, bu kararlar onlara empoze edilmiş sakat, eksik, yanlış ve taraflı bilgilerin ürünüdürler. Ya da en azından, bunun böyle olabilme ihtimali vardır; çünkü çoğumuz kaynakları sorgulamayız.
Ben bu sisteme mediakrasi dedim. Bu uydurma bir kelimedir; ancak bir gün birilerinin buna benzer daha yere basan bir kelime üretip, kavram olarak ta içini çok daha güzel dolduracaklarını düşünüyorum. Bu totaliter bir sistemdir; hatta totaliter sistemlerin en amansız, korkunç ve adi olanıdır. Çünkü düşmanın tam olarak kim olduğu belli değildir. Totaliter diğer sistemler gibi, sadece somut korkularla değil -idam,işkence gibi- soyut korkularla da iliklerinize işler. Yine totaliter sistemlerde olduğunun aksine, somut bir düşman -Yahudi, zenci, vs- yoktur. Düşman, çıkar ilişkileri çok hareketli ve değişken olduğu için sürekli değişebilir. Düşman sadece bir ırk, din, millet olmak zorunda değildir. Öyleki, mediakrasi, birincil düşman olarak bilimi, aklı bile hedef alabilir.
Demos, ortak paydaya sahip insanlar bütünü,çoğunluk demek. Kelimeleri bile doğru anlamlarında kullanamamaktan dolayı çok sık olarak “tartışma kazaları” yaşıyoruz. Bunlardan biri de, cumhuriyet ile demokrasinin özdeş görülmesi. Örneğin, en azından teorik olarak, bize demokrasi 1945′de, çok partili seçimlerle gelmiştir. Yine benzer bir şekilde, İran Cumhuriyetinin demokratik bir yönetime sahip olduğunu iddia edemeyiz.
Kelimenin etimolojisine inersek, bir başka konuda daha “ezber bozmamız” gerekebilir; bu da popüler devlet tarihi anlayışımızdaki “ümmet-halk” ayrımı ve bundan doğan “ümmetçi topluluklarda demokrasi olamaz” anlayışıdır. Oysa en azından kelime anlamı olarak, demokrasinin olabilirliğinden ya da varlığından bahsedebilmek için üniter devlet ya da halk gibi önkoşullar yoktur. Sözgelimi, sol kulağına küpe takan müslüman erkekler de, sağ kulağına küpe taken hıristiyan erkekler de, taşıdıkları pasaporttan bağımsız olarak demokratik gruplar oluşturabilirler.
2.Temsili demokrasinin ne kadar demokrasi olduğu son derece tartışmalı. Örneğin demokratik anayasa vaadiyle gelen bir parti, çok daha faşist bir anayasa hazırlayıp yürürlüğe sokabilir; sizinse tek yapabileceğiniz bir dahaki seçimlerde oy vermemekten ibaret olacaktır. Oysaki, o parti zaten bunu hesaplamıştır ve bir daha seçilmemesinin çok da önemi yoktur. Bu durumda yeni gelen partinin anayasayı değiştirmesini ummak durumunda kalacaksınız. Aradaki periyodlar, son derece uzun. “Geç tecelli eden adalet, adalet değildir”.
Son seçimlerde bunu gördük; ama AKP örneğini verecek değilim. MHP, bütün seçim propagandasını Abdullah Öcalan’ı asmak fikri üzerine kurmuştu ve bu arada, PKK’yı ortadan kaldırmak konusunda fikir bile üretmemiştir. Garip ama beklenilen şey, sırf Apo’yu asma vaadinin oy getirmesi oldu. Oysa rasyonel bir seçmen, Apo’nun asılması ile değil, PKK’nın çökertilmesi ve Güneydoğu sorununun çözülmesi ile ilgilenirdi.
Geniş insan kitlelerinin yanılmasına en güzel örnek olarak, dünyanın yuvarlak olduğunun gayet deterministik biçimde ispatlanmış olmasına rağmen, neredeyse tüm dünya tarafından reddedilmiş olmasını verebiliriz. Dünya, gözle görebileceği ispatı görmek yerine, inanmayı seçmiştir.
Kendi tarihimizden örnek verecek olursak, Osmanlı’nın yayılmacı politikası birsüre sonra aleyhine dönmeye başlamıştır. Kuşkusuz emperyalist bir devletin yayılmacı olması beklenir, ama fethettiğiniz toprakların ekonomik getirisi, masrafların altında kaldığında Osmanlı ekonomik çöküş yaşamıştır. Örneğin, Mekke’ye harcanan para akıl almaz miktardadır ve bu toprakların hiçbir reel getirisi olmamıştır. Osmanlı, burada prestij ve gücünü göstermek amacıyla çok fazla lüks harcama yapmıştır. Bunu sadece o bölge için değil, Balkanların bir kısmı içinde söyleyebiliriz. Bu öylesine bir çılgınlık halini almıştı ki, bazı devletler açık açık “gel bizi al” mesajı vermiştir, en azından Osmanlı’nın gelişmiş bayındırlık anlayışından istifade edebilsinler.
Elbette, Mekke’nin Osmanlı toprağı olması, kısacası Osmanlı padişahının aynı zamanda halife olması, uzun bir dönem politik,dini, hatta askeri bir katkı yapmıştır; ta ki özellikle İngilizler, bölgede milli devlet fikrini pompalayana kadar. Fetih anında gayet rasyonel olan bir karar, milli devlet fikri yayılmaya başlayınca, Osmanlı’nın aleyhine gelişmiştir. Dikkat edilecek olursa, Atatürk’ün hilafeti kaldırması, kronolojik olarak oldukça geçtir; muhtemelen hilafetten yararlanabilmenin potansiyel yollarını düşünmüş, ancak gerçekten akılcı bir açılım olmadığını görünce kaldırarak akılcı bir karar alarak feshetmiştir.
5.En azından hukuk bunu yapıyor; cezai ehliyet gibi bir kavram var. Elbette, oy veren kitlelerin ne kadar düşünebildiğini, ne kadar şartlandırmalar ile karar aldığı ölçülebilir -pratik nedenlerden ötürü- ya da ölçülmesi istenen bir parametre değil. (Mevcut siyasi düzenler gerçekten bilinçli seçmen kitlelerine tahammül edebilir miydi?)
6.Bir yandan iletişim devrimi, Internet gibi kavramlarla tanışırken, bir yandan da dünya sanki kainat gibi genişliyor ve fiziksel sınırlar (ya da sınırlamalar) giderek önem kazanıyor. Modern insanın yüzyüze kalmak zorunda kaldığı bilgi miktarı inanılmaz boyutlara ulaşırken, bilginin kaynağına ulaşma olasılığı çok daha yavaş artıyor. Bunu Thomas Malthus’un nüfus-gıda kaynakları teorisine uyarlayabiliriz. Evet; iletişim imkanları artıyor ama sözgelimi ulaşım imkanları daha yavaş gelişiyor. (Paris, bu hafta sonu okuduğunuz gibi olmayabilir). Wikipedia’da çok sayıda bilimsel girdi var ama, üniversitede bu bilgiyi doğrulama şansınız, muhtemelen 19.yüzyılda olduğundan daha zor. (kalabalık okullar, akademik heyecanın giderek azalması sonucu ketumlaşan akademisyenler, akademik ünvanların elitist bir paye olarak kullanılması, vs) Basit bir soru: Televizyonda şimdiye kadar gördüğünüz trafik kazalarının yüzde kaçına “gerçek hayatta” şahit oldunuz? Eğer 1940′ların Türkiye’sinde yaşıyor olsak, bu yüzde çok daha yüksek olacaktı.
7.Hemen her devlet, sanki medya hala desteklenmeye muhtaç bir kurummuş gibi, bu sektöre büyük bağışlar, son derece düşük faizli krediler aktarmaktadır. Bunun “dile getirilen” gerekçesi, halkın bilgi alma özgürlüğünü teminat altına alma, bunu sağlayan kuruluşların bağımsız kalmalarını temin edecek ekonomik bağımsızlığı sağlamaktır. Görünürde haklı bir gerekçe olsa da, bu paralar küçük ve özgür girişimlere değil, medya kartellerine akmaktadır. Bu sayede siyasi otorite -ki bu devletin kendisi, hükümet, ya da “siyasi” bile olup olmadığını tartışabileceğimiz kurumlardan(!) herhangi biri, bir kısmı ya da tümü olabilir- toplumu istediği gibi “marine edebilmektedir”.
8.Kuş gribi konusunu ayrı bir yazıda ele alacağım; çünkü bu konu medya arsızlığı ve ahlaksızlığının, bizleri doğal felaketlere bile sürükleyecek kadar ciddi sonuçlar doğurmasının hikayesidir. Üstelik burada global bir medya dezenformasyonu vardır; sadece Türk basını ile sınırlı değildir.
9. “Hür iradesiz seçime” en güzel örnek, Kenan Evren’i cumhurbaşkanı “seçen” ve değil Cumhuriyet tarihinin, Osmanlı’nın da en anti demokratik anayasasını kabul ettiren referandumdur. Bu referandumu sorduklarım -ben o yıllarda ilkokula bile gitmiyordum- zarfların “transparan” olduğunu ve sandığın başında asker beklediğini söyler. Kısacası, çıkan %90′dan fazla evet oyunun yüzde kaçının “gönüllü” olarak verildiğini bilemeyiz ama, ben sorduğum herkesten “korkudan verdik” cevabını aldım.
10.Tarihimizdeki talihsiz ifadelerden biri de, “çok partili demokrasiye geçiş” konusudur. Çok partili demokrasi demek, aslında tek partili demokrasinin varlığını kabul etmekten gelir. Bu nasıl bir demokrasidir ki, önünüzde sadece tek bir seçenek vardır? (Seçenek çok yanlış bir kelime, karşıtlık olsun diye yazdım; zira seçim olabilmesi için, arasından seçebileceğiniz en az iki alternatif olmalı!)
CNBC-e, favori kanalım. Aynı zamanda tarihe biraz meraklı olduğumdan, Rome dizisini duyunca,”bir dönem moda olan fasarya tarih içerikli romanlar gibi, gerçekle alakasız,şişirme birşeydir” demiştim. Hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Helen Mirren, Jeremy Irons gibi önemli oyuncuların rol aldığı Elizabeth dizisine de bayılmıştım. I.Elizabeth, karakter,zeka ve güzellik olarak, aslında hayran olduğum kadınlardan biri! Feministlerin örnek gösterebileceği çok ama çok önemli bir karakter I.Elizabeth; maalesef yine Helen Mirren’ın oynadığı Elizabeth filmini seyredemedim (aynı oyuncunun iki Elizabeth’i de oynamış olması hoş bir tesadüf; yalnız film şu an kraliçe olan II.Elizabeth ile ilgili, ki aslında o da önemli bir tarihi figür, o da ayrı konu)
Herhalde bu aralar bir Tudor takıntısı var; zira The Tudors dizisi de, bahsettiğim I.Elizabeth’in babası olan 8. Henry’nin hayatını konu alıyor. Laiklikten bahsederken, 8. Henry’ye de değinmiştim, aslında hemen hemen tüm Tudor’lar gibi, 8. Henry’de, tarihte çok önemli izler bırakmış bir Tudor. Hatta, belki de Tudor’ların en etkili olanı.
Tudorların İngiliz tahtına geçmeleri, 1485 yılında, 7. Henry’nin 3.Richard’ı Bosworth savaşında yenmesiyle başlıyor. O dönem biraz çalkantılı bir dönem olduğundan, kendini pek de emniyette hissetmeyen 7. Henry, eski düşmanı olan 4.Edward’ın kızı York’lu Elizabeth ile (bu bizim 1.Elizabeth değil!) evlenerek, York ve Lancaster’ların birleşmesini sağlıyor. Aslen, Tudor’lar İskoç kökenli. Zaten İngiliz tahtına nadiren bir İngiliz çıkıyor; hatta en meşhur kralları olan Aslan Yürekli Richard, aslen Fransız ve tek kelime İngilizce bilmiyor!
Tudor’ların uçkurlarıyla ilgili bir problemleri var; nitekim bu problemler daha 7.Henry döneminde başlıyor. Ölen kardeşinin karısıyla evlenmek için papayla çapraşık ilişkiler kuran 7. Henry’den sonra, zamparalıklarıyla tanınan 8.Henry, Anne Boleyn’le (I.Elizabeth’in annesi) evlenmesine (Katolik mezhebinde boşanma diye Bir şey yok!) izin vermeyen papaya madik atarak, Katolikleri ülkeden kovup Anglikan kilisesini kuruyor. (Aslında sebep uçkur belası değil; 8.Henry’nin birtürlü erkek çocuğu olmuyor, bu erkek çocuğu doğurması için 6 kadınla evleniyor – sayısız metresi de var, o da ayrı konu!)
8.Henry’nin karısı olmak da zor zenaat; Anne Boleyn ve Kathryn Howard idam edilmiş, ilk karısı Catherine’den ve Anne’den boşanmış, çok düşkün olduğu Jane Seymour doğumda ölmüş, Katherine Parr dul kalmış.
The Tudors dizisi, çarpıcı konular açısından çok şanslı. 8. Henry, Anne Boleyn, I. Elizabeth, İngiliz devletine yön veren Thomas Cromwell, Thomas More gibi sayısız renkli karakter ve kiliseyle olan ilişkiler, Anglikan kilisesinin kuruluşu, İspanyol Armadası ile yapılan savaşlar, Tudor’ların soyundan gelen Medici’lerin İtalya’da başlayan rönesansa katkıları gibi enteresan olaylar mevcut.
Taht açısından bakıldığında ise, Tudor’larda tam bir kadın-erkek eşitliği var! 7.Henry,8.Henry ve 6.Edward’ın ardından, tahta geçecek erkek kalmadığından, sadece 5 yıl içinde tahta sırayla Jane, I. Mary (8.Henry ile Aragonlu Catherine’in -o da İspanya kraliçesi!- kızı ve aynı zamanda ileride I.Elizabeth ile savaşacak olan İspanyol kralı 2.Philip’in karısı) ve son olarak I.Elizabeth çıkıyor. Beş sene tahtta kalıp daha sonra hapse tıkılan I.Mary’nin aksine, I Elizabeth tahtta 50 yıl kalıyor ve İngiltere’ye altın dönemlerinden birini yaşatıp, halkın da çok sevdiği bir kraliçe haline geliyor. Hiç evlenmeyen ve çocuk sahibi olmayan Bess’in ölümünden sonra da, zaten Tudor hanedanlığı son buluyor.
Bu arada, bizim I.Mary’nin lakabı da “Bloody Mary”; meşhur kokteylin adı sanırım buradan gelmekte!
Gelelim The Tudors dizisi ile ilgili bazı bilgilere..
Dizi, İrlanda ve Kanada’da çekilmiş ve ilk sezon, 10 bölümden oluşmakta. Yakaladığı başarının ardından, Showtime 2.sezonu da çekmeye karar vermiş; hatta 2. sezonda kadroya sevdiğim aktörlerden Peter O’Toole da katılacakmış.
Temel olarak tarih ve olaylara sadık kalınmış olmasına rağmen, özellikle 8.Henry ve karılarının yaşları arasında ciddi farklılıklar olduğu söyleniyor. Dizi, 8.Henry’nin 25.yaşında başlıyormuş. Ancak, 8.Henry’nin hayatında 30 yaşından önce pek bir numara filan olmuyor. Mesela, Anne Boleyn 8.Henry’den 15 yaş filan genç olmasına karşın, dizide yaşıt gibiler. (Yüzlerine filan bakınca öyle görünüyor) Küçük olsada, “yuh” dedirtecek hatalar da yok değil; zamanının papasının yanlış yansıtılması gibi!
8.Henry, tip olarak da gerçeğine benzemiyor. Enine geniş olan gerçek 8. Henry’nin aksine, Jonathan Rhys Meyers filinta gibi bir genç. Jonathan Meyers şu aralar alkolizm tedavisi görmekle meşgulmüş; bu açıdan 8.Henry ile bir benzerliği var diyebiliriz!
Sam Neill, dizideki en tanıdık yüz ve Kardinal Wolsey’i canlandırıyor. Natalie Dormer, Anne Boleyn rolünde; umarım idamı gecikir de bol bol seyrederiz kendisini!
Din, bireylerin hayatında çok belirleyici olabilse de, dünya ve kurumlar üzerindeki etkisi semboliktir. Maalesef, birçok tarihçinin de dinin etkisini çok iyi anlamadığını düşünüyorum. Bunun en büyük kanıtı şudur: Liselerde okutulan tarih kitaplarında bile, “Arap din kardeşlerimizin, gavur İngilizlerle bir olup bizi sırtımızdan vurduğu” söylenir. Gerçek ise bambaşka; Araplar çökmekte olan bir imparatorluktan artık bir hayır gelmeyeceğini anlayıp, petrol gibi tek varlıkları sayılabilecek bir cevheri pazarlayabilecek güçlerle işbirliği yapmışlardır. Üstelik, sen kendi milli devletini kurduktan sonra, başka bir millet olan Arapları da “din kardeşi” olarak anmak biraz tuhaf olmuyor mu? Sonra sormazlar mı, zamanında Saddam’ın elinde, Sovyetler Birliği’nin, Bulgaristan’ın elinde ezilen Türk (ve Müslüman!) kardeşlerin için sen ne yaptın diye?
Haçlı seferlerinin de dini bir nedeni olmadığı, dünya tarihinin belki de en bağnaz ve kana susamış papalarından olan II. Urban, haçlı seferlerinin neden yapılması gerektiğini halka mealen şöyle açıklamıştır:
“Kaynaklar kıt ve kısıtlıdır. Birsüre sonra, para için birbirinizi öldürmeye başlayacaksınız, neden başka düşmanlar varken komşunuzu öldüresiniz ki?”
Haçlı seferleri halktan da büyük ilgi görmüştür, çünkü aç ve sefil birsürü it kopuk, savaş ganimetleri ile zengin olacağını sanmış, sonra savaşa gaz verilerek sürülen her enayi gibi, birçoğu kılıcıdını bile çekemeden ölmüştür. Lakin şehit oldukları için, onları öbür tarafta harika bir hayat beklemektedir!
Charles Martel gibi kiliseyi himaye eden krallar, daha sonra bu kuruma ellerini verip kollarını alamamışlardır. Aslında kilisenin asıl niyeti, haçlı seferleri bahanesiyle,kendi ordusunu kurup dünyayı ele geçirmektir. Bu oyunu oynamayı öyle severler ki, bugün düdük kadar Vatikan’da bile, fırfırlı elbiseleriyle ortalıkta gezen sayısız muhafız bulunmaktadır (hani tarihsel gerçekliğe uydurma çabasından mıdır bilinmez; bunların çoğu İsviçre vatandaşıdır)
İngiltere kraliçesi olan kızı I.Elizabeth gibi son derece mahir ve gözünü budaktan esirgemeyen bir adam olan 8.Henry’de kiliseyi filan iplememiş, kendi kilisesini (Anglikan) kurarak, kendini hem bu, hem de öteki dünyanın kralı ilan etmiş, katolikleri de ülkeden kovalamıştır! Nedenini daha önce anlatmıştım; okuyan bir avuç insanı da tekrar yapıp yormayayım!
Önce şeriatçılar cephesinden bakalım: Sakalları dizine sarkan ve tükürükler saça saça “kafirleri gebertin” diyen bu nursuz pirsiz elemanlar, gerçekten de “hırsızın eli kesilsin” mi istemektedir? Elbette değil. Zira, Almanya’da bile, özlem duyduklarını iddia ettikleri hayatı, kendi kurdukları kurtarılmış bölgelerde yaşıyorlar. Bu bölgeler Türkiye’de de var. Hani özlem daha da büyürse, Afganistan, İran gibi, bu özlemlerini ziyadesiyle giderecekleri ülkeler de mevcut; ne de olsa onların istediği vatan toprağı değil, din kardeşleriyle birlikte takılmak, öyle mi?
Elbette değil! O kadar inanmış Müslüman olsalar, zaten bu dünyanın işlerini de fazla ciddiye almazlardı. Maksatları düpedüz siyasi,ekonomik ve askeri güç kazanmaktır.
AKP, ya da Fazilet gibi partiler bu tarz adamlardan destek almışlar mıdır? Elbette. Ama doğrusunu isterseniz, örneğin Suudi ailesinden para koparmak için şeriatçı filan olmanıza da gerek yok. AKP’nin şeriatçı olduğu için Araplardan büyük maddi yardım aldığını filan söylemek biraz aptalca olur;zira bildiğiniz gibi, Suudi “şeriatçı” elemanlarla, gavur ABD’liler kankadır. Demekki bu din kardeşliği hikayesi külliyen yalandır.
Laik kesime gelelim…
AKP, mini eteklere dokundu mu? Hayır. Üniversiteler medrese oldu mu? Hayır (olamazlar zaten, onlar hala lise düzeyinde!). Orduda şeriat isteyen, örneğin yüzbaşı rütbesinde bir subay beyanat filan verdi mi? Versin de görelim! Minareleri süngü filan da yapmadılar, yapamazlar, zaten umurlarında da değil ki!
Herkes kendi aleminde zaten güzel güzel yaşıyor; etrafı çarşaflarla kapatılmış kendi otelleri var, zengin olanı Burj-el Arab’ta alem yapıp “bir umre yaptık,döndük” de diyebiliyor, kimse kimseye karışmıyor.
Madem öyle, bu kadar tantana neyin nesi diye soracaksınız elbet.
Bakın mesele bu “Anadolu kaplanları” ve “yeşil sermaye” lakırdılarının altında gizli!
Türkiye’de sermaye el değiştiriyor. Aslında el değiştirmiyor; cumhuriyetten (hatta Osmanlıdan!) bu yana, devletten beslenen, kıyak ihalelerle zengin olan, ithal ikame denen düpedüz komünist ekonomi ile korunup serpilen sınıf, orta sınıftan çıkıp yükselerek, batı normlarında iş yaparak zenginleşen kesimdan korkuyor, bütün mesele burada!
Konya’dan, Mersin’den, Adana’dan çıkan girişimciler, daha 15 sene önce kurdukları şirketlerle eski ekonominin kayırılmayla zengin olan devlerine kafa tutuyor ve gümbür gümbür geliyorlar. Evet; aralarında şeriatçılar var, ama ateistler, yahudiler, ermeniler, kürtler,türkler de var yahu! Kısacası, ülkenin gerçek sahipleri bunlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları! Üstelik bunların çocukları Avrupa’nın, ABD’nin, Türkiye’nin en iyi okullarında okuyorlar ve baba mesleklerinin başına geçiyorlar, anormal bir ivmeyle büyüyorlar, Türkiye’de adını sanını duymadığınız şirketler, Mercedes’e, IBM’e, Alcatel’e iş yapıyor.
Özal’a neden bu kadar karşılardı?
Onun zamanında da şeriat tehlikesi var mıydı? Ya da, birden mi hortladı, söz gelimi İsmet İnönü zamanında, Bülent Ecevit zamanında şeriat bir tehlike değil miydi?
Özal için çaldı çırptı dediler de, neden Ecevit hükümetinin milyarlarca dolarlık deprem fonlarını ne yaptığı açıklanmadı?
Turgut Özal baş düşmanlarıydı; zira ithal ikameci ekonomi rezaletine son vererek, bu dinozor şirketlerin ödünü kopardı. Gerçek ve tam liberal bir ekonomik düzen kuramadı; çünkü fazla monetarist bir ekonomik düzen takıntısı vardı, inanılmaz bir enflasyon olduğundan, o zaman için banka kredileriyle şirket kurmak, iş büyütmek mümkün değildi; o sebeple Özal’ın bazı planları suya düşmüştür. Biraz da konjonktürel şartların kendi lehlerine olmasının şansıyla, AKP rüzgarı arkasına alıp yelkenleri doldurdu.
Kamuoyu araştırmaları, şeriat isteyen %5′lik bir kitle olduğunu olduğunu söylüyor. Peki kalan %42′yi nasıl açıklayacaksınız? Ya da, Zafer Üskül gibi akademisyenleri de mi “göbeğini kaşıyan cahil halk” olmakla itham edeceksiniz? (Kaldı ki, AKP’nin katiyen “şeriat isterük” gibi bir iddiası olmadığı gibi, bu seçimlerden önce, tabanın en büyük rahatsızlığı olarak gösterilen türban konusunda da herhangi bir girişimi olmamıştır)
Neden, herzaman olduğu gibi siyasi ve ekonomik. Bir de bunun bürokrasi tarafı var. Hadi o da başka yazının konusu olsun!
Mehmet Ali Birand, ciddiye aldığım çok ama çok az Türk gazeteciden biri. Duygusal davranıp zaman zaman fazla yoruma kaçtığında dahi gerçekleri çarpıtmıyor ve obejktif kalmayı başarıyor. Üstelik tek kişilik bir okul gibi, birçok öğrenci yetiştirdi; en popülerleri Can Dündar olsa da, bence asıl veliahtı Mithat Bereket.
Az önce, Kanal D’de çok önemli bir konudan bahsetti, ABD’deki Yahudi lobilerinden biri, Ermeni soykırımı yasa tasarısına destek vermiş. Açıkçası bu konunun fazla umursandığını düşünüyorum. Koskoca bir imparatorluk içinde iki tane başına buyruk zibidinin yaptıkları, doğru olsa bize mal edilmemeli. Üstelik, biz de “yok öyle şey” kakafonisi yapıp, konuşanları da susturmaktan başka Bir şey yapmadık ülke olarak. Mehmet Ali Birand gibi, bu tasarıların ABD’de kabul edileceğini düşünüyorum, aslında düşünüyorum filan demek yanlış, bal gibi edilecek. Çünkü bizim ülke olarak politikamız, herşeyi iç politikada kullanıp korku unsuru haline getirmek; kendimizi dünyaya anlatmak gibi bir çabamız yok.
Ama asıl ilgimi çeken bu değil; Yahudi lobisi, ya da en azından bir kolu, ilk kez Türkiye ile zıt bir kutupta yer alıyor. Bizim dinciler Yahudileri sevmeseler de, özellikle İspanya ve Portekiz katliamlarından Osmanlı’ya kaçan yahudiler bu ülkeye ve değerlerine herzaman sadık kalmıştır. Her kim yahudileri vatan haini olarak göstermeye çalışıyorsa, vatan hainidir.
Fakat şu an yaşanan gelişmeler biraz kaygı verici. Bunun İran’la yapılan enerji anlaşmasının bir sonucu olabileceğini düşünüyorum. (Birand bir yorum yapmadı, ama önümüzdeki günlerde onu takip etmekte fayda var). İran’la yapılan anlaşma, belki de AKP hükümetinin en büyük başarısı olarak tarihte yerini bulacak. Öte yandan, bir İran ittifakı, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ne yapacağını şaşıran Türkiye için yeterli değil. Üstelik, İran’la kurulan ilişki, henüz askeri düzeyde bir mütabakata filanda varmış değil; ama kuşkusuz Türkiye’yi Ortadoğu’da, çok önemli olmasa da, bir güç haline getiriyor.
Hem arzu ettiğim şuydu; Türkiye, Rusya,Çin ve İran’ı içine alan bir birlik içinde yer alsın. (Hatta, namlunun ucunda olduğunu pekala bilen Suriye,Pakistan gibi ülkeler de bu bloğa katılsın; zaten böyle bir olasılık karşısında katılmamaları olası gözükmüyor).
Ancak Türkiye bu basit ama güçlü ittifakı zedeleyecek anlamsız işler yaptı. Rusya ile iyi ilişkiler kurmak yerine, Türkiye’de otel ve feribot basan Çeçen teröristlere “misafir” gibi davrandı. İlkokul katliamından sonra, Putin’in Türkiye’yi eleştirdiği pek yankı bulmadı ama, dünyayı takip edenlerin gözünden de kaçmadı. Çin mallarını boykot kampanyası gibi anlamsız kampanyalar desteklendi; ABD gibi devler bile,Çin’in üretim gücü karşısında duramayacaklarını kabul edip, olası açılımlar aradıkları halde. Gerçi bu çok önemli bir sorun değil ama, hala Çin’i, Rusya’yı potansiyel müttefik olarak görüp,ciddi diplomasi kampanyaları filan düzenlemiyoruz. Dış politika (var denebilirse!) “ABD ile kanka mıyız, aramız limoni mi?” tartışması üzerine kurulu. İran’la ise “aramızda ne olduğu” belli değil; şu an “gizli aşıklar” gibiyiz.
Sanırım, İran’la yakınlaşma sandığımızdan daha derin ki, bu İsrail devletini biraz rahatsız etmiş (Yahudi lobilerinde İsrail devleti kontrolü olmadığını varsaymak birazcık saflık olur!)
Öte yandan, tahminlerim doğruysa, yarım bırakılmaması gereken ciddi bir tehlikeye bulaşmış olabiliriz. Bir yandan, İsrail ile olan ilişkiler, basına yansıyandan çok daha eski ve köklü. Öte yandan, İsrail’in Ortadoğu’daki tek korkusu olan İran ile yakınlaşıyoruz. İran, tahminlerimizin de ötesinde büyük bir güç; ama İsrail-ABD ikilisine denge unsuru olacak güçte değil. Rusya’nın çıkarları ise, yalnız kaldığı için, en çok ABD ve AB’de. Çin ise, hem Rusya’yı, hem AB’yi, hem ABD’yi tarihinden gelen büyük bir hünerle idare ediyor; diplomatik olarak tüm dünyayı avucuna almış durumda. Çin’in de çok kısa birsüre içinde enerji darboğazına girmeyeceğini bilmeyen yok. Kısacası,Ortadoğu karışırsa, kazananı belirleyecek faktör, Çin’in kimin yanında olacağıdır. Bu o kadar kritik bir karar ki, II.Dünya Savaşı’nda yaptığı gibi, Rusya’yı da dönekliğe itecektir! Çin,kimin yanındaysa, Rusya o tarafta olmak zorunda. Çin’e yakın olmasından, ekonomisinin geleceğinden ve silah sanayisinin en büyük müşterisi Çin olduğundan dolayı. 20 seneye kalmadan 3.Dünya Savaşı patlar gibime geliyor; inşallah görmeyiz diyelim.
Nihayet, geçen hafta sanırım, Lars Von Trier’in Epidemic’ini seyredebildim. Çok parlak bir konu, iyi oyunculuk, ama film bana temposuz geldi. Daha doğrusu, daha iyi çekilebilirdi. Açıkçası, bence tam Stanley Kubrick’in çekmesi gereken bir filmdi. En azından, bu veba salgını hakkında tekrar düşünüp yazmamı sağladı Lars Von Trier.
Aslında bu meşhur hıyarcıklı veba salgını, tarihte takıntılı olduğum konulardan biridir; zira büyük bir trajedi olduğu kadar, aynı zamanda Avrupa’yı biçimlendiren birkaç olaydan biri. Diğer favorilerim Magna Carta, Rönesans, ve elbette I ve II. Dünya savaşları (Roma başlı başına ayrı bir konu).
Hıyarcıklı veba salgını, kara ölüm, 1347′de patlıyor. (Umarım yanılmıyorumdur). 4 sene gibi kısa bir sürede, kıta Avrupa’sının üçte biri, (30 milyon gibi bir rakama denk geliyor) bu salgın yüzünden ölüyor. Salgının kaynağı aslında Moğollar; yani Avrupa değil. İleride bu konuyu AIDS’e karşı genetik bağışıklığı olan insanlara da bağlayacağım, çünkü ilginç ipuçları yakaladım. Heyecan verici şeylere ulaşabilirim; ancak şu an araştırma olanaklarım sınırlı.
Hastalık, Moğollar tarafından önce Karadeniz’e, oradan İstanbul’a taşınıyor; -o zaman Konstantinapolis tabi!-, oradanda gemilerle Avrupa’ya. (İstanbul, o zamanlar da, dünyanın en gelişmiş ve kalabalık şehirlerinden biri)
Gemilerden inen sıçanlar, hastalığı tüm Avrupa’ya yayıyor. Hastalığın hızlı ve çok yayılmasının nedenlerinden biri de, ilk ve büyük şehirlerin limanlar etrafında kurulmasından kaynaklanıyor.
Avrupa, hastalığın yayılması için ideal koşullara sahip; insanlar banyo ve hijyen nedir bilmedikleri için, vucutları zaten dirençsiz. Bunun temel nedeni, tarım alanı açmak için kesilen ormanlar. Ormanlar kesildiği için, insanların sıcak suyla banyo yapma şansları da yok. Özellikle de sert geçen kışta, insanlar hem soğukalgınlığından dolayı zayıf düşüyorlar, hem de banyo yapma şansları tamamen ortadan kalkıyor.
Gariptir ki, daha sonra kale kuşatmalarında mancınık gibi savaş aletleriyle kale duvarı arkasına vebalı cesetler, sıçanlar atmak son derece yaygın kullanıldığı halde, Avrupalılar yüzyıllar boyunca salgına neyin yol açtığını öğrenemiyorlar. Hıyarcıklı veba salgınının baş sorumlusu Yahudiler ve günahkarlar olarak görülüyor, insan avı başlıyor, hatta kimisi vebaya neden olarak kötü kokuları gösteriyor.
Veba salgını bittiğinde ise olanlar daha da ilginç. Herşeyden önce, nufüs birdenbire üçte birine düştüğü için, toprak sahipleri toprağı işleyecek köylü bulmakta zorluk çekiyor; bunun sonucu olarak ücretler çok büyük oranda tırmanıyor! Köylüler birdenbire büyük refaha kavuşuyor, daha iyi hijyen ve beslenme şartları sayesinde sağlıklı nesiller yetişiyor. Bu esnada, kilise sorgulanmaya başlıyor; zira bütün “dinibütün” çabalara rağmen, kilise hastalığı yoketmekte, hatta nedenini bile anlamakta çuvallıyor. Aslında, reform ve rönesansın fitilini ateşleyen olaylar zinciri, bu veba salgını ile başlamış oluyor.
Tarım üretimi azaldığı için, toprak sahibi aristokrat kesim artık eski gelirlerine sahip değil; dolayısıyla eski yaşam standardını sürdürmek amacıyla daha çok savaş istiyor, zira savaş, ganimet demek.
Bu arada, daha önce değersiz olan kadınlar, erkek işgücünün çok önemli bir kısmının kaybedilmiş olmasından dolayı, toplumsal ve ekonomik bir değer ifade etmeye başlıyor; bazı erkek işleri kadınlar tarafından yapılmaya başlanıyor; bunun neticesinde artık kadınlar da para sahibi olmaya başlıyor ve ister istemez belli bir saygınlık kazanıyorlar. Bunun mecburiyetten kaynaklanan bir durum olduğunu söylemek gerek; zira kadını ikinci sınıf insan olarak gören kilise, henüz gücünü ve inanılırlığını tamamen de kaybetmiş değil. Kadınların savaşlar ve olağanüstü durumlarda ekstra güç kazandıkları bir gerçek; bizim tarihimizin karanlıkta kalan sayfalarından biri olsa da, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmeden önce de, bu ülkede bir kadınlar partisi vardı! Feministler başlarını saçmasapan işlerden kaldırabilirlerse, bunları da araştırıp yazsınlar!
Maalesef, tarihte büyük gelişmeler genelde büyük insan ölümlerinden sonra gerçekleşir; çünkü medeniyeti ileri götürmek için gerekli yaşam standardına, en azından orta ve alt tabaka, ancak o zaman ulaşabilir. Toplumları üst tabakaların geliştirdiği düşünülse de, bu külliyen yalandır. En azından modern dünyada, birçok gelişme, hırslı ve giderek zenginleşen orta tabaka tarafından ortaya çıkarılmıştır. Üst tabaka gelişmeyi pek de istemez; zira bu durumda, diğer sınıflar biraz daha zenginleşeceğinden, kendi de göreceli olarak fakirleşecek ve siyasi güç kaybedecektir. (Son dönemdeki laiklik-şeriatçılık savaşının aslında asıl nedeni, bu güç dengelerinin değişiyor olması)