NOTAMATİK'E CEVAP/1:OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E

tarih | Etiketler:, , , — 21 Ağustos 2007

Bu konuda uzun uzun yazmak istiyordum; notamatik’in bir yorumu buna vesile oldu. Aslında yazacağım şey, neredeyse son bin yılın özeti olmak zorunda; o yüzden şu an bile nereden başlayacağımı, ne kadar derine dalacağımı düşünmekle meşgulüm.

Öncelikle, siyasal islam, Türkiye’nin siyasi manzarası, tarihsel gelişimi, bunları kısaca özetlemek gerek.

Sanırım, en temel soru, “Osmanlı’dan bu yana ne değişti?”

Biraz inceleyecek olursanız, aslında değişen çok az şey var!

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla birlikte, Osmanlı yayılmacı bir devletten İmparatorluk statüsüne yükseldi. Bunun nedeni açık; Bizans, Roma İmparatorluğu’nun devamıydı. Zaten inceleyecek olursanız, kurumsal olarak, toplumsal yapı olarak, medeniyet düzeyi olarak Osmanlı, Roma İmparatorluğu’nun neredeyse devamıdır. Bunu İlber Ortaylı söylediğinde fazla tepki bulmadı, ama büyük doğruluk payı var.

İmparatorluk ile büyük topraklara sahip olmanın aynı şeyler olduğu düşünülse de, bu doğru değil. İmparatorlukların, ya da günümüzün süper güçlerinin -ABD,Rusya, Çin, hatta İran!- belli misyonları var. Örneğin, devasa yapılar inşa etmek, sadece mimari ihtiyaçlardan doğmamıştır; medeniyet düzeyinizin ürkütücü bir göstergesi olarak o eserler yapılmak zoundadırlar. Kendi kültürünüzü yaymak zorundasınız; nitekim Osmanlı bunu yapmıştır. Bugün Anadolu’nun en doğu kesiminde bile insanlar Rum yemeği yapmasını biliyorlarsa, bu imparatorluk etkisindendir. Elbette sayısız örnekler var; ama basit, herkesin bildiği örnekler üzerinden gidelim.

Osmanlı, bir İmparatorluk haline gelmeye başlayınca, doğal olarak at sırtında gezmeyi bırakıp yerleşmeye, modern şehirler kurmaya başladı. Zaten çağının yüzlerce yıl ötesinde olan İstanbul gibi bir örnek vardı; yetenekli devşirmeler, zengin imparatorlukta çalışmak için can atan mimar ve mühendisler de buna eklenince, bu hiç de zor olmadı (Nitekim, neredeyse 150 yıllık İstanbul mimarisine damgasını vuran Balyan kardeşler Türk değildir). Şehir hayatı geliştikten sonra, elbette ticaret ve kaçınılmaz olarak bürokrasinin de gelişmesi gerekiyordu. Osmanlı, çok geniş topraklara yayılmış, neredeyse tüm dinlerden, ırk ve kökenden insanları bünyesinde barındıran dev bir imparatorluktu, bugünkü teknolojik imkanlarla bile bir ayağı ve bir kolu sakat kendi bürokrasimizi düşünün; işte Osmanlı, bizim şimdi beceremediğimiz şeyi yüzyıllar önce çözmüştü. Elbette, kıtalara yayılmış, türlü çeşitli sorunu olan, insanları farklı dinlere inanıp farklı diller konuşan insanları idare etmek kolay olmadığı gibi, dev bir bürokrasi kadrosu gerektiriyordu. Üstüne üstlük, devletin merkezi olan Bab-ı Ali’ye, örneğin Mısır’dan gelecek bir haberin yerine ulaşması haftalar süreceğinden, bazı bölgelerde olağanüstü yetkilere sahip devlet memurları görev yapıyordu, Mısır hidivi gibi.

Osmanlı’da dev bir bürokrasi kadrosu vardı; bunların çoğu da devşirmeydi. Bunu bir kenara yazalım…

Askeri sistem de, başlarda çok iyi çalışıyordu. Tımar sisteminden aslan payını alanlar, şu an cumhuriyet muhafızı ile denk bir göreve sahiptiler. Yine devşirme sistemiyle yeniçeri ocağına gelenler, aldıkları maaştan, yaşam koşullarından hoşnuttular. Piyade sınıfına denk gelen askerler, yeniçeri ocağından çıkıyordu. Müslüman olmak şartı olsa da, Yeniçeri ocağının “resmi tarikatı” diyebileceğimiz Bektaşi tarikatının öğretileri doğrultusunda, değiştirdikleri asıl dinlerinden bile çok daha rahat etmişlerdi. Kısacası, hem dünyevi, hem de uhrevi olarak, rahat bir yaşam sürüyorlardı.

Para oluk oluk akarken herşey sorunsuz gidiyordu. Bu arada, padişahlar giderek işlevlerini yitirip, “ruhani lider” konumuna gelmişlerdi; çünkü bu son derece büyük imparatorlukta, çok iyi eğitim alan, fiziksel ve ruhsal olarak insan standartlarının bir hayli üstünde olan padişahlar bile, doğal olarak ne olup bittiğini tek başına anlayabilecek durumda değillerdi. Pek çok konuda yetki, bürokratların elindeydi. Bürokratlar da rahat bir yaşam sürüp, haddinden fazla saygı gördüklerinden, devlete liyakatla hizmet ediyorlardı.

Kısacası, tüm yükselen imparatorluklar gibi, Osmanlı’da, çalışanlarının iyi maaş aldığı, iyi yaşadığı, dev bir şirket gibiydi. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eden milliyetçilik akımı o zamanlar lafta bile olmadığı için, devletin kudsiyeti laftaydı, insanlar ülkelerini seviyordu, çünkü karınları tok, sırtları pekti. Nitekim, ABD bugün bile aynı şartları sağlayarak ayakta kalıyor; Sovyetler ise, tüm baskılara rağmen, kendi imparatorluk yapısını, vatandaşını memnun edemediği için dağıtmak zorunda kaldı; eğer kendi dağıtmasa, bugün dünyanın en büyük iç savaşlarını izliyor olacaktık.

Bugün hiçbir modern ülke, milliyetçilik etkisiyle ayakta durmuyor, duramaz. Bu kısa süren bir modaydı, ikinci dünya savaşının ardından yokoldu gitti. Hitler Almanya’sından sonra, kıta Avrupa’sı milliyetçiliğin sürekli gıdıklanırsa ne denli tehlikeli noktalara varabileceğini gördü ve bu akımı en azından devlet eliyle semirtmekten vazgeçti. ABD, aslında ayrılıkçı olan bazı güney eyaletlerini hoş tutmak adına kısıtlı bir aşırı milliyetçi hava yaratmaya çalışsa da, aslında bu milliyetçi havanın neden yaratıldığını ve gerçekte neden varolamayacağını herkes biliyor. Buna inanır gibi görünüyorlar, çünkü 8 silindirli ciplerin benzini bir yerden gelmek zorunda.

Osmanlı neden battı? Sayısız nedeni var. (Aşırı harcamalar ve padişahların beceriksizliği gibi aptalca bahaneler külliyen yalandır, inanana da kargalar bile güler!)

Herhalde en büyük neden, optimal noktadan sonra büyümeye devam etmesiydi. Örneğin, Arabistan’ın çöllerini elinde tutmak Osmanlı için çok pahalı bir lükstü ve bu yerler devlet kasasına para getirmediği gibi, kuş uçmaz kervan geçmez yerleri imar etmek için akıl almaz paralar harcadılar. Masraflar gelirleri aşmaya başlayınca, ordu kendini yenileyemedi, ordu yenilenmeyince teknolojisi geri kaldı ve zaten güçlükle finanse edilen bazı savaşları kaybedip, daha da battı. Zaman içinde çok fazla güç kazanan bürokratlar ve askerler, sokakta padişah, sadrazam, vezir katledecek kadar ileri gittiler;çünkü hayat standartları sürekli düşmüştü ve düşmeye devam ediyordu. Böyle olunca, devlet otoritesi de kayboldu. Kısa zamanda “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözü,Osmanlı’nın içinde bulunduğu duruma cuk oturan bir laf haline geldi.

Tımar sistemi de bozuldu; zamanında yeniçeri ocağı-tımarlılar dengesi varken, iki tarafta kendi çıkarlarını kollamaya koyuldu. II. Mahmut’un yeniçeri ocağını lağvedip, binlerce yeniçeriyi katletmesi (vaka-i hayriye), yeniçeri ocağı sorunu kaldırdı ama, tımarlılar sorunu, cumhuriyetimize aşiret sorunu olarak intikal etti! Yıllarca “toprak reformu” diyen Ecevit, cesaret edip aşiretleri dağıtamadı; bu çarpık sistem, aşiretleri garanti oy deposu olarak gören, tavizler ve ayrıcalıklarla onları pohpohlayan siyasi partiler sayesinde daha da güçlendi.

Gelelim cumhuriyetin kurulmasına…

Herkes sanıyor ki, 29 Ekim gecesi farklı bir Türkiye vardı, insanlar 30 Ekim sabahı kalktıklarında bambaşka bir Türkiye gördüler.

Bürokrat sınıf ne oldu? Cumhuriyetin kendi bürokratlarını yetiştirecek vakti yoktu, aynen cumhuriyet bürokrasisi içinde yerlerini aldılar ve doğal olarak kendi bildikleri sistemi, aynen oraya da götürdüler.

Tımar sahipleri, hayatlarına aşiret reisleri olarak devam ettiler.

II. Mahmut’un kurduğu yeni askeri düzen ise zaten kademeli olarak modernleşip, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını da yetiştiren modern askeri akademilere kavuşmuştu; o sistem de temel olarak cumhuriyet Türkiye’sine intikal etti.

Peki ya hukuk, siyasi sistem?

Gülhane hattı hümayun’u ile zaten bir meclis vardı, hem de daha 1900′lere bile gelmeden. Bu noktada, zaten Osmanlı seküler bir hukuk sistemine, meclis düzenine geçmiştir. Cumhuriyet, bu altyapıdan elbette istifade etti. Üstelik, 1921 anayasası bile, şu anda yürürlükte bulunan anayasadan daha demokratikti. Padişah, şu an İngiltere’deki kraliçe’nin durumundaydı, kısacası gevşek bir monarşi vardı. Jön Türklerin, İttihatçıların köklenmesi de zaten bu sayede oldu.

Yanlış bildiğimiz en temel şey şudur: Osmanlı, hiçbir zaman batıdan uzak olmamış, batıdaki gelişmelerden de hem olumlu, hem de olumsuz yönde olarak, haddinden fazla etkilenmiştir. Zaten, Viyana kapılarına dayanmış, Balkanların neredeyse tümünü ele geçirmiş, Cenevizlilerle, Fransızlarla sürekli ticaret yapan, İngilizlerin ana ticari rotası Baharat yolu topraklarından geçen bir imparatorluğun, batıdan etkilenmemiş ve batıyı etkilememiş olduğunu ileri sürmek komik olur!

Bir sonraki yazımda, Atatürk’ün uğradığı ihanetlerden bahsetmeyi umuyorum. Birkaç yazıyla birlikte, amacım Osmanlı ile 2007 arasında geçen zamanda, aslında neler olduğunu kısaca özetleyebilmek.

TARİH KİTABI YAZMAK

tarih | Etiketler:, — 5 Ağustos 2007

Tarihle ilgili yazmak zordur; zira tarih çok dallı budaklı konu. Ha, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a sefere çıkmadan evvel atının kuyruğunu ne renk kurdelayla bağladığını filan yazacaksan ayrı. O da tarihçilik olmuyor. Bir de, harem kitapları var. 2-3 tarihte olmuş önemli 3-5 olayı toparlıyor, üstüne kıytırık bir aşk hikayesi kapaklıyor, “içinde tarihi gerçekler olan bir dönem romanı” olarak filan pazarlıyorsun. Bunları daha ziyade kız kuruları sevip tüketiyor, arada da ilim irfan sahibi olduk diye altın günlerinde hava atıyorlar.

“Resmi ideoloji” tarihçisi olmak da iyi ekmek getirir. Pek Bir şey bilmeye gerek yoktur. Örneğin en azından bizim zamanımızdaki tarih kitaplarında Osmanlı tarihi üç aşağı beş yukarı şöyle birşeydi:

Başlarda Osman Gazi diye fakir ama gururlu bir genç vardı. Pek cengaver, pek bir yiğitti. Kafasına birdenbire cihanşümul bir imparatorluk kurma fikri geliverdi ve kolları sıvadı. Orayı burayı hemen alıverdi. (Aynı bilgisayar oyunu gibi, tıkladığın yer senin oluyor. Kan bile yok!)

Sonra devlet habire büyüdü (fetret devri kısaca geçiştirilir). Ardından çok önemli bir padişah geldi: Fatih Sultan Mehmet. İstanbul’u aldı. Neden aldığını bilmek çok gerekli değildir, ama büyük olaydır. Genç beyinlerin dikkatini çekmek üzere araya kazıklar üstünde yürütülen gemiler gibi efsaneler serpiştirilir. İstanbul’un önemini anlayamayan bu genç beyinler “ulan adam durup dururken neden kasmış ki o kadar” diye düşünürler tabi. Maazallah, Fatih’in esasen Roma İmparatorluğunun mirasını çok zekice sahiplenmesi anti-Türk ve anti-İslam bazı fikirlere sebep olabilir. Onun için sebepler üzerinde durmak tehlikeli ve gereksizdir;biz atalarımızın çok mert ve adil olduklarını bilelim yeter.

Yavuz Sultan Selim çok önemli bir devlet adamıdır ve yine çok önemli fetihler filan yapmıştır ama onun üzerinde fazla durmaya gerek yok. Aslında biraz hayalperest olan ve Osmanlı hazinesini gereksiz yere Nemçe diyarlarında tüketen Kanuni’den bahsetmek daha romantiktir. Ne de olsa, sofudur Kanuni. Arada adaletiyle ilgili birkaç da hikaye anlatırsın,çocuklar mest olur vallahi. Viyana kuşatmasının başarısız olacağını en ahmak yeniçeri bilse bile, üzerinde fazla durmak gereksiz.

Sonra yerine Sarı Selim geçer. Sarı Selim içkicidir; aynı zamanda büyük bir şair ve bestekardır (yazısı benim kadar kötüdür, ama onu söylemezler). Alenen alkoliktir, “biraz içkiye düşkündü” diye geçiştirilebilir.

Nedense Sarı Selim ile birlikte “beceriksiz padişahlar” dönemi başlar. Ne hikmetse, 400 sene o kadar padişah gelmiştir, hepsi de az çok beceriksizdir. Allah allah, ne olduki bu adamlara? Çaktırmadan içkici ve keyiflerine düşkün oldukları da söylenir ama mesela II.Abdülhamid’in ne kadar büyük bir siyasetçi, devlet adamı söylenmez; Abdülaziz’in şaibeli ölümü -intihar etmiştir-, yeniçerilerin sarayı basıp sadrazamları yerlerde sürüklemeleri, II.Mahmut’un yeniçeri ocağını feshederken bu adamları şu an denizcilik müzesi olan yerde -Beşiktaş- gemilerini batırarak boğduğu, kaçanları Belgrad Ormanlarında yaktığı filanda anlatılmaz. Kimse, hain denen Vahdettin’in kaçarken neden sarayı soymadığını, örneğin sırf Kaşıkçı elmasını alsa yedi düvel debdebe içinde yaşayacağını, ama nedense yapmadığını anlatmak istemez.

Osmanlı’nın batışını “lale devrindeki aşırı harcamalar” gibi gerzekçe nedenlere bağlarlar ama, örneğin Versailles sarayının havuzunun aylık masrafını yazamazlar.

Palavra sıkmanın da adabı var. “Bunlar çocuk, nasılsa yerler” diye desteksiz sıkarsan, illa ileride birkaç sivri “hakkaten ne oldu acaba?” diye merak etmeye başlar.

Ama daha usturuplu palavra sıkmak için dünya tarihini de bilmek gerekir. Arabistanlı Lawrance’ın deve sırtında Arap çöllerinde ne halt ettiğini sen de bilmiyorsan, bugün Saddam Hüseyin’in asılmasını filan ağzın açık seyredersin aval aval.

Dünyada yer yerinden oynarken, Ankara’daki kasvetli bir odada, dünyayı sadece Türkiye topraklarından ibaret zannedip kitap yazmaya uğraşırsan işte böyle maskara olursun, burnunun ucunda olup biteni de göremezsin.

ÇİÇEK ÇOCUKLARIN NAZİ ZEVKİ

otomobil,öylesine,tarih | 27 Temmuz 2007

janis joplin port arthur porsche1 1000x582 resmi Çiçek çocukların Nazi zevki yazısı otomobil  kategorisindeNazileri en iyi simgeleyen şeyler nelerdir? Herhalde Walther P38, Luger Parabellum P08, BMW R50 (özellikle sepetli ise!), MP40, tabii gamalı haç ve…Volkswagen Kafer! Bildiğiniz tosbağa yani!

Volkswagen Kafer, çiçek çocukların favorisi idi. Grup büyüdükçe, aynı motora sahip meşhur Volkswagen minibüsler tercih edilirdi. Her ikisinin de ortak yanı, az yakması, gürültücü ama dayanıklı hava soğutmalı motoru ve elbette kötü performans ve sürüş dinamiği!

Aslına bakarsanız, Nazi Almanya’sını bu kadar iyi sembolize eden birşey yoktur! Adolf Hitler, belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tasarımcılarından biri olan Ferdinand Porsche’u çağırır ve Alman halkına uygun bir araba üretmesini ister (Türkçesi: böyle bir araba üretemezsen zürriyetini kuruturum)

Porsche, maça sıktığı için derhal çalışmalara koyulur, ilk prototipleri Hitler beğenmez. Birkaç denemeden sonra, Porsche Hitler’in de katkılarıyla daha sonra bazı siyasi partilere model olacak Alman diktatörün keyfini yerine getirecek bir model üretmeyi başarır.

Şaşırtıcı olan, özellikle ön takımın, yakın zamana kadar Porsche 911′le olan olağanüstü benzerliği. Aslına bakarsanız, motordan şasiye kadar, Porsche 911 ile Volkswagen Kafer arasında müthiş ve çarpıcı benzerlikler mevcut ve insan aynı tabandan bu kadar farklı iki araba çıkmış olmasına inanamıyor.

Çiçek çocukların zenginleri, mesela Janis Joplin, Porsche kullanırdı. Joplin’in Porsche 356′sı meşhurdu; ama muhtemelen Mercedes-Benz şarkısı kadar değil. James Dean bu araba ile ölmüştü ve uğursuz bir model olarak kabul edilirdi.

 

KONTRGERİLLA, DERİN DEVLET, TEMİZ ELLER...

güncel,tarih,toplum | 3 Temmuz 2007


Detaylara girip canınızı sıkacak değilim; komplo teorisi filan da üretmeyeceğim…

Kontrgerilla, Türkiye’de son 10 yılın popüler kelimelerinden. Gazeteler, hem daha gizemli olsun diye, hem de deşmekten korktuklarından, kontrgerilla’yı çok gizli ve bilinmeyen bir örgütmüş gibi, hatta Türkiye’ye has birşeymiş gibi, ısıtıp önümüze koydular.

Kontrgerilla, NATO’nun karanlık operasyonlarını yürütmek amacıyla kurulmuş bir örgüt. Literatürde “Black Ops” olarak bilinen bu tip operasyonları yürütmek amacıyla kurulmuş sayısız örgüt var. Hemen hemen her devlet, elinin altında bu tip örgütleri bulundururlar. Herhalde bunlardan en farklısı, İsrail, zira İsrail, bu tip operasyonları açık açık yapan ve inkar etmeyen tek devlet. Elbette, onların da “karanlıktan karanlık” operasyonları vardır, ama hiçbir devlet, İsrail gibi, bu tip operasyonları devlet eliyle yürüttüğünü söylemez.

Kontrgerilla’nın farkı, Uluslar arası olması. Ayrıca, birbirleriyle kısmi bir dayanışma içindeler. Örneğin, İspanya’da kontrgerilla, BASK’la mücadele ederken İngiltere’deki örgütten yardım alabiliyor. Devlet ve orduların içinde etkin oldukları halde, ulusal çıkarlar gereği, devletler bu organizasyonu “görmemiş gibi” yapıyorlar.

Kontrgerilla’nın kuruluş amacı, komünist bloğa karşı, üçüncü dünya savaşını başlatmadan mücadele edebilmekti. Elbette, ABD devletinin örneğin Küba’daki devlet başkanına kendi ordusu ya da istihbarat örgütü eliyle suikast düzenlemesi mümkün değildi; zira bu durumda Rusya devreye girerdi. Bazı durumlarda sadece cinayet işlenmesi yetmiyordu, bunun “mesaj” vermesi de gerekirdi. Bu tip operasyonlar Uluslar arası hukuğa aykırı olduğundan, ama her devlet de hukuğa takılmadan bazı işleri el altından halletmek zorunda olduğundan, kontrgerilla ülkelerde büyük güç kazandı.

Komunist blok dağılınca, bu adamların eski önemi de kalmadı. Aslında “Mission Impossible” filminin sonunda, Jon Voight (Angelina Jolie’nin babası!) bunu bir cümleyle çok güzel ifade etmiştir:”Sonra bir de bakmışın ABD başkanı ülkeyi sana danışmadan yönetmeye başlamış!”

İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonunda hedefi, aslında kontrgerilla idi. Kısmi bir başarı ve çok sayıda savcı-kolluk kuvvetinin öldürülmesinden sonra, olayın üstü kapatıldı ve “şahin” Berlusconi’nin “birdenbire” iktidara gelmesiyle, operasyon son buldu. Operasyonu başlatanlardan sağ kalanlarsa, iftiraya uğrayıp gözden düşürüldüler. Oysa, davaların sonuçlandığı bir gece, çok dikkat çekici bir olay oldu: jandarma içinde temizlikten yana olan bir grup, Milano sokaklarında zaferlerini havaya ateş açarak kutladılar. Bu bir AB ülkesinde İspanya ve Yunanistan iç savaşlarından beri görülmemiş birşeydi. Ordu ve polis, kendi içini temizlemesini kutluyor, kalanlara da gözdağı veriyordu. Maalesef, sonuna kadar gitmelerine izin verilmedi.

Şu an kontrgerilla serseri mayın gibi. Ülkelere de şantaj yapabilecek güce sahipler; çünkü bir zamanlar “görmezden gelindiklerinden” devletlerde örgütün ne kadar derinde olduğunu bilmiyorlar. Herkesin saklamak zorunda oldukları sırları olduğundan, taraflar birbirini idare ediyorlar.

Kısacası, derin devlet bu örgütlenmenin bir sonucu. Türkiye’de derin devlet olmadığını iddia etmek komik olur; zira biz komünist bloğun komşusu ve onların düşmanlarının müttefikiydik. Uğur Mumcu’yu da, elbette şeriatçılar öldürmediler. (Fanatik ideologların planlı ve rasyonel biçimde hareket ettiğini söylemek komiktir; adamların amaçları zaten terör yaratmak. Fail bilinmezse,ideoloji de bilinmeyeceğinden bunu şeriatçılara ihale etmeye kalkmak hiç de inandırıcı değil. Üstelik bu teori, Gaffar Okkan gibi polislerin ve Cem Ersever gibi askerlerin neden planlı bir şekilde ortadan kaldırılmaya çalışıldığını da açıklamaya yetmez)

GECEYARISI EKSPRESİ (MİDNİGHT EXPRESS)

sinema,tarih,toplum | 26 Haziran 2007

geceyarisi ekspresi2 resmi Geceyarısı Ekspresi (Midnight Express) yazısı sinema  kategorisindeGeçenlerde soyadı Hayes, adı ne nanedir unuttum; o gelmiş Türkiye’ye, özür filan dilemiş. Hani şu Geceyarısı Ekspresindeki gerçek karakter.

Bizim basın filan dövünür yıllardır, bu Geceyarısı Eksperi bizi iki paralık etti diye.

Çıkın bir Sultanahmet’e, gencinden yaşlısına çevirin cümle kefereyi, sorun bakalım filmi seyreden varmı!

Acaip uzun, son derece boktan çekilmiş, oyunculuk rezalet, aptal bir filmdir Geceyarısı Ekspresi. Bakmayın, yayınlandığı zaman heyecanla seyretmiştik, pis gavur bize ne demiş hesabı. Oliver Stone bile, çok pişman olmuştur, zira gerçekten dandik filmdir.

Vasat Avrupalı ve Amerikalı Türkiye’nin nerede olduğunu bilmez. Almanın muslukçusu, ölü eşek fiyatına 15 gün tatil yapmaya gelirse, hasbelkader öğrenir yerini. Uçaktan inip tatil köyüne girdiği için, Türkiye neye benzer onu da bilmez. Öyle Sultanahmet’de elinde fotograf makinesi dolaşan turist, biraz daha elit, görgülü ve bilgilidir, o ayrı. Ama onlar da, sayıca azdır.

Türkleri genelde Moğollarla karıştırırlar, bir kısmında Haçlı Seferlerinde tasvir edilen barbar Türk imajı vardır, o da gelmez zaten Türkiye’ye. Kimisinde de romantik bir Türkiye imajı oluşmuştur; bizi hala haremde nargile tüttürüp Türk kahvesi içiyor sanırlar. En zararsız kesimde bunlardır.

Velhasıl, Avrupa, Amerika vatandaşı, bizim onları iplediğimiz gibi, ne bizi ipler, ne komşu ülkede yaşayanı. Merak etmeyiniz, bizim de kelle başı milli gelir 20.000 dolar filan olsaydı, ne Yunanı iplerdik, ne ABD’yi, ne AB’yi. Norveç gibi dalgamıza bakar, günümüzü gün ederdik.

Bu tip filmler yapılır. İngiltere’de IRA’yı halk kahramanı gösteren sayısız film var, Bono gibi herifler (severim keratayı!) İngiltere’yi heryerde kötüler, ne oldu yani, bölünmez bütünlükleri mi bozuldu İngilizlerin? Tek kazığı Mel Gibson’dan yediler o ayrı; manitası için İskoçya’da efelik yapan William Wallace’ı halk kahramanı gösterdi ya, İskoçlar da gerçek sandılar, şöyle bir silkiniverdiler. Film külliyen palavradır; gelgelelim bizim Türk milliyetçi gençleri bile fena gaza getirmiştir, İskoçlar nasıl gelmesin!

Yani Geceyarısı Eksperi öyle fiyakamızı filan bozmamıştır. Dua edelim, JFK’yi CIA öldürttü tarzı, başbakanı astık diye film yapmadılar. Neden yapmadılar, neden yapamazlar konusu da ayrı mevzu tabii.

Ha, mesela Irak’ı film yapabilirler, adamların ülkesini işgal edip devlet adamlarını filan astılar diye. İddia ediyorum, bunun filmini de ilk ABD’liler yapar! Adamların zaten hiçbirşeyden korkusu filan yok, alternatif film yapalım da 3.dünya ülkelerini gaza getirip paralarını alalım diye onu da yaparlar. Bize de, gidip huşu içinde seyretmek düşer.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123456789