Habire kullanıp anlamını bilmediğimiz laflardan biri bu…
Gençlerin “bile” önemli bir kısmı, kazan kaldırmanın isyan etmek anlamına geldiğini biliyor; ama deyimin kökeni şu:
Osmanlı, fazlasıyla ritüellere düşkün bir devlet. Büyük devletlerin herşeyi biraz şaaşalı olur; bu aslında fena Bir şey de değil. Bu konudan uzun uzun bahsetmek isterim, dünyadan da örnekler vererek; ama şu an sadece Sid Meier lafını ortaya atıp konuya döneceğim…
Padişah, 3 ayda bir yeniçerilerin maaşını öder. Bu törende, yeniçerilerin önemli bir kısmı saray bahçesinde toplanır. 1 numaralı yeniçeri olan padişah (ki bu da enteresan bir konudur; padişahlar Bektaşi miydi?), yeniçeriye koca koca kazanlarla çorba ikram eder. Çorbayı içen yeniçeriler, minnetlerini bildirmek adına gulgule çekerler (hep bir ağızdan bağırırlar, yağcılık filan…)
Gelgelelim; yeniçeri vaziyetten memnun değilse, çorba kazanı geldiği gibi kaldırılır, götürülür. İşte kazan kaldırmak buradan geliyor. O zaman protesto böyleymiş; TRT binasının önüne tank parkedecek değillerdi ya!
Gerçi yıllardır Mustafa Altıoklar adı geçmiyor ama, İstanbul Kanatlarımın Altında’yı “herkes seyrediyor, bari bende göreyim” bahanesiyle seyrettiğimde “bu adam son derece yeteneksiz” demiştim. Nitekim, filmde tek konuşulan şey 4.Murad’ın eşcinselliğiydi; sonra da Arzu Yanardağ sayesinde gündemde kaldı Altıoklar.
Kısa bir kemankeşlik macerasının ardından, 4.Murat’ın neden iyi bir hattat olduğunu biraz olsun anladım: 30 kiloluk gürzü sallayıp, ardından da yayı germek, insanın koluna anormal şeyler yapabilir. Modern, kompozit, makara sistemli bir yay bile, 20-30 kez gerilince, kolunuz He-Man’inki gibi oluyor. Birsüre, eliniz zangır zangır titriyor; ama alıştığınızda el ve kol hareketleriniz zarifleşiyor, çay bardağını kavrarken bile çok daha kontrollü ve hassas oluyorsunuz.
Atalarıyla öğünüp, onlara zerre kadar benzemeyen, hatta çoğu da muhtemelen olsa olsa Patrona Halil’in sülalesinden gelen zerzevatların aksine, ben filmden ve Altıoklar’ın tutumundan, 4.Murad’a eşcinsel yaftası yapıştırdı diye nefret etmedim. Koca koca adamların, hatta padişahların “güzel oğlanlara” şiirler yazdıkları gerçektir; ama beste yapan, muhtemelen dünyanın en iyi kemankeş’i olan, derin bir kültüre sahip olmanın yanında muazzam bir savaşçı olan adama, tutup da sadece “.bneydi işte” demek, sadece “ben sansasyon yaratmadan gündeme gelemeyecek kadar beceriksizim” ile eşanlamlı. Bu oyuna gelenlere de ayrıca bir yuh çekiyorum.
Edirne, Cumhuriyet döneminin en ihmal edilmiş şehirlerinden. Osmanlı’ya başkentlik yapmış bir şehir olmasından ötürü (daha öncesi de var tabii) Edirne’nin her sokağı adeta açık hava müzesi. Selimiye Cami şahane mutlaka görün demiyorum. Aslına bakarsanız, Edirne’nin bu kadar gölgede kalmasının belki bir nedeni de, sanki tek büyük eser oymuş gibi düşünülmesi. Bilmeyenler, Edirne’yi Selimiye ile özdeşleştiriyor ve hemen merkezde bulunan bu eseri yalandan gezdikten sonra Ağa Köşkü’ne mangala gidiyor.
Her yanında önemli eserler olan şehir, gitgide çirkinleşmesine ve göçten dolayı bozulmasına rağmen, Trakya Üniversitesi başta olmak üzere, çeşitli kurumların çalışmaları sayesinde baştan aşağı restore edilmeye başlandı. Hülya Avşar’ın selülitlerinin gölgesinde kalsa da, Edirne’de Avrupa Birliğinden ödül almış bir sağlık müzesi var. II.Beyazıd Külliyesinin içinde yeralan müze, aslında külliyenin komple restore edilmesi projesinin sadece bir ayağı. Restorasyon çalışmasının, İstanbul’daki benzerlerinden çok daha başarılı olduğunu söylemeyelim. Elimde çok sayıda fotograf var; ancak kötü bir günde, kötü bir makineyle çektiğim için, o güzelliklerin gölgede kalmasını istemedim. II Beyazıd Külliyesi muhakkak gezilmeli.
Sık sık “Türk halkı milliyetçi değildir” diyorum. Milliyetçilik ile şovenizmi karıştırmamak gerek. Şovenist çok ama…
Fotograftaki binanın ne olduğunu hatırlamıyorum; ama sanırım II.Beyazıd Külliyesinin bir parçası. Kısmen restore edilmeye başlanmış ve bitince ortaya muazzam Bir şey çıkacağı şimdiden belli.
Biri İslamcı, diğeri ülkücü ya da şeriatçı-ülkücü iki örgüt, bu güzelim eserin duvarlarını “donatmakta” gecikmemiş. Burada ağır kaçacağından, sadece Allah belalarını versin demekle yetiniyorum. Bu topraklardaki medeniyetten zerre kadar nasiplenmemiş hödükler, atalarımızın (atalarımız diyorum, böyle bir hödüklüğü yapanın atası ile o eseri yapanlar arasında bir bağ olamaz!) eserlerinin böyle içine ediyor. Bu rezilliği, İstanbul’dan İzmir’e, Trabzon’dan Edirne’ye kadar her tarihi eserde gördüm.
Bir de utanmadan akıncıların adını kullanmışlar. Akıncılar, Osmanlı’nın en seçme askeri birliği. Aslında askeri birlik demek doğru da değil; daha çok James Bond tarzı adamlar! Birsürü dili anadili gibi konuşuyorlar, kimisi enderun eğitimi almış, beyni de, vucudu da zımba gibi adamlar bunlar.
Sizden olsa olsa lağımcı olur diyeceğim ama, onlar da istihkam, patlayıcılar gibi konularda uzman, yetenekli teknisyenlerdi.
İstanbul’un Bostancı semtinin adı, içinde karpuz yetişen bostanlardan gelmez! Bostancılar, şehrin asayişini sağlar, itin kopuğun girmesine mani olurdu. Bunlar gibi adamları yakalar, güzel bir dayak attıktan sonra, derhal şehrin dışına atarlardı.
Milliyetçi biri, atalarının eserlerini rezil eder mi?
Fikirleri bana çok yabancı ve ters olsa da, Devlet Bahçeli, insan olarak çok saygı duyduğum biri. Bahçeli gibi birinin, MHP’nin başında olması parti adına büyük bir şans. Serseri yatağı haline gelen ülkü ocaklarını islah ettiğini çoğumuz biliyoruz; üstelik bunun samimi bir hareket olduğunu da zaman içinde anladım. Bizim millet olarak kendimize benzemeyeni reddetme eğilimimiz var maalesef. Şunu söyleyeceğim; bugüne kadar tanıdığım en düzgün ve efendi insanlardan biri de, Kırklareli Ülkü Ocakları başkanıdır (hala görevde midir bilmem; bir şekilde okuduysa, selamlar). Hareket ya da düşünce ne olursa olsun, asıl önemli faktör insandır. Nasıl 2.Dünya Savaşı’nda Yahudileri kurtaran Nazi’ler ve kendi “din kardeşlerini” gaz odalarına yollayan Museviler varsa, bir kurumun kalitesini de belirleyen içindeki insanlardır. Ben aklı başında hiçbir ülkücünün ya da İslami grubun (şeriatçı demiyorum!) bu tip hareketleri tasvip ettiğini düşünmüyorum; aralarındaki bu tip serserileri temizlerlerse, bundan siyasi olarak da kazanç sağlayacaklardır.
Uzun yıllardır uydurduğu akla zarar kelimelerle gündeme gelen TDK, sanıyorum kendine geliyor. Aslında kendine geldiğini sanıyorum o kadar; zira son zamanlarda çıkardıkları büyük bir sözlük olduğunu öğrenmek beni ister istemez böyle düşünmeye itti. Etimoloji çalışmaları yaptıkları kulağıma çalındı, ki TDK’nın misyonu zaten bu olmalı. Faşist ülkelerde bile belli bir kurum ya da zümre dilin nasıl olması gerektiğinde ahkam kesemez.
Türkçe bilmeden, “Öz Türkçe konuşalım” diye atıp tutan bir kitle var. Bunların çoğu, ortalama 200-300 kelimeyle konuşan, 30 yaş altı, “neo milliyetçi” bir kitle. Dilin nasıl oluştuğunu, ne olduğunu, dedeleri 5000 kelimeyle konuşurken kendileri nasıl olup da 150 kelimeyi zar zor biraraya getirebildiklerini bilmediklerinden, sağdan soldan aldıkları gazla üfürmeleri de normal.
Hatırlar mısınız, bir ara akşam haberlerinin çivisi çoktan çıkmıştı ve popüler konulardan biri de, “Azerice” anlatılan maçlardı. Onlar kaleciye “kapıcı” derler; keza bizim kapıcı dediğimiz kimsede “kapıcıdır”. “Dilimizi yabancı kelimelerden arındıralım!”. Neden ve nasıl?
Çok bilindik bir örnek: tren kelimesi bize Fransızca’dan gelmiş; Anadolu topraklarına tren ilk kez geldiğinde, ona bir kelime uydurulamaması normaldir. Muhalif olma konusunda birbiriyle yarışan İngilizler ve Fransızlar bile, bu ortak kelime üzerinde anlaşmışlar.
Keza, otobüs de öyle. Otobüs’ü Frenkler değil de, biz icat etsek, muhtemeldir ki, İngiliz ve Fransızlar şu an ona “the oturghachli goturghech” ya da “la oturgachlaa goturgache” filan diyeceklerdi. Bunun örnekleri de yok değildir; turkuaz ilk kez Türkler tarafından elde edilmiş bir renk tonudur ve bütün dünyada böyle bilinir. Türk kahvesi ya da yoğurt da olduğu gibi…
Bunu kompleks haline getirip, aşağılık duygusu içinde çaresizce debelenmek gereksiz. Son 100 yılda medeniyete hiçbir katkımız olmadığı halde, her ithal oyuncağa nasıl adını anmak istemediğim o sinek gibi yapışıyorsak, bu durumu da kabullenmek zorundayız. Kaldı ki, bu aşağılık duygusu uyandıracak birşey olsa, merak etmeyin, bizden çok daha burnu büyük bir millet olan Fransızlar, yoğurt ve turkuaz’a alternatif kelimeler üretirdi. Yüksünmemiz gereken şey, her nesneye isim uyduramamak değil, o nesneleri üretememek olmalı.
Sanılanın aksine, Türkler Osmanlı zamanından da önce kayda değer başarılar elde etmişlerdir. İddia edilenin aksine, sürekli at sırtında ordan oraya sürtmedik; Türkler önemli şehirler kurmuş bir ırktır. Öte yandan, genel olarak, Avrupalılar gibi yerleşik değiliz. Şehir yoksa, dil gelişmez. Daha doğrusu, şehir olmayan yerde medeniyet olmaz. Nitekim, medeniyet (civilization), köken olarak şehirli (civic) kelimesinden gelir. Sivil, aslen şehirli demektir, asker olmayan demek değil!
Türk milletinin gerçek anlamda şehirli olması, İstanbul’un fethi ile başlar. Türkçe, Osmanlı devrinde altın çağını yaşar; çünkü gerçek anlamda bir dünya imparatorluğu kurulmuştur. Osmanlı gibi bir cihan imparatorluğunun halkıysanız, doğal olarak çok değişik kültürlerle içiçe olursunuz ve bilginiz de, görgünüz de artar. Osmanlı, bu açıdan büyük şansa sahiptir; çünkü coğrafi olarak dünyanın gelmiş geçmiş en büyük medeniyetleriyle kucak kucağadır:kuzeyde Doğu Roma, güneyde Arap ve Pers medeniyeti (İran’dan bahsediyorum; İran o zaman Arap değil, Pers kültürü etkisi altındadır), doğuda Çin..Bu kültürlerle etkileşim sayesinde hem Türk dili, hem de kültürü gelişmiştir. Bunun etkisini hergün yemeklerimizde görüyoruz zaten. Türk mutfağı kadar zengin bir mutfak yoktur; o da Osmanlı’nın dünya imparatorluğu olmasından gelir. Göçebelerin yemek kültürü olmaz; zira tarım yapamadığı gibi, alengirli yemekler pişirecek zamanı, malzemesi, yeri ve bilgisi yoktur.
Zengin bir dil, beynin daha fazla çalışmasını, hayalgücünün yüksek seviyelere çıkmasını sağlar. Eğer insanlar zengin bir dille konuşup anlaşabiliyorsa, iletişimleri daha kaliteli olur. Kaliteli iletişimden kayda değer fikirler doğar.
TDK’nın görevi dili güdükleştirmek değildir. Bazıları, Atatürk’ün “Öz Türkçe” hareketinden söz ederler. Ses kayıtlarını dinlesinler, yazdıklarını okusunlar; bakalım yarısını anlayabilecekler mi..Dile elbette yabancı kelimeler girer. Her dile de girmiştir. Ha, dünya benim kelimelerimi kullansın diye inat ediyorsanız, kültür emperyalizmi yapmak amacında olabilirsiniz. Elbette, Internet’i ilk hayata geçiren siz olsaydınız, “sanal yöre” demenize itirazım olmazdı. Ama bütün dünya Internet derken, sizin sanal yöre diye direnmeniz sadece “komik”…
“Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir.Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük kıpırtı ve davranış duydumu, ‘bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır’ demeyecektir. Hemen araya girecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ‘demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek!’ onu hapse atacaklar. yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, ismet paşa’ya ve meclis’e telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. diyecek ki, ‘ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. araya girişimde ve eylemimde haklıyım. eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek benim görevimdir!’ İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!”
6 Şubat 1933 / Bursa Atatürk Köşkü
Atatürk, bir kez daha sanki zamanda seyahat etmiş gibi konuşmuş. Türk gençleri de böyle yaptı; aynen başlarına da tahmin ettiği şeyler geldi. Ben 1980′i hatırlıyorum ancak. O gençlerin bir kısmı asıldı, bir kısmı işkence gördü. Hatırlarım; onları asan savcılardan biri olan Baki Tuğ ile konuşuyordu Mehmet Ali Birand, “hiç vicdan azabı çekmediniz mi?” diye sormuştu ve adamın kılı bile kıpırdamamıştı…